BİLİM & TEKNOLOJİ

DİNSİZLERDEN BİRİ SÖZ ALDI: ‘BURADA BİLİMSEL KONULARI TARTIŞMAK ÜZERE TOPLANMIŞ BULUNUYORUZ’

Meraktan kaynaklanan soruların en başında gelen, “Evren nasıl meydana geldi” ya da “Evrenin yaratıcısı var mıydı” sorusudur. Bu da bizi ister istemez felsefenin ve ilahiyatın ortak sorunlarıyla yüz yüze getirir..

🌐 BİLİMİ HEDEF ALAN İLAHİYATÇI ..!
✳ Temmuz 2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 8. sayfasında yayımlanan Mehmet Menekşe imzalı haberden aktarıyorum:

✅ “Amasya Üniversitesi’nde 15 Temmuz darbe girişiminin altıncı yıldönümü nedeniyle yapılan etkinlikte konuşan ilahiyat fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ümit Toru, bilimin dinsizliği artırdığını iddia etti…

  • Doç. Dr. Ümit Toru:

‘Günümüzde bir çeşit cahiliyenin yaşandığından söz edebiliriz. Ancak geçmişte insanlar cahiliye bilgisizlikten beslenirken şimdilerde küfür ve sapıklık fen ve felsefeyle besleniyor. Zannediyorum bu cahiliye, efendimizin neşrettiği nurlarla bertaraf edilen cahiliyeden daha tehlikeli’ dedi.”

– İlkin konuşmanın şah damarını tanımlayalım: İslamın son din, Hz.Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın da son kutsal kitap olduğuna inanan bağnaz bir duruş..

Ortadoğu’da daha sonra yeni bir din çıkmadıysa, buna engel olan İslamın acımasız kılıcı olmuştur. Eleştiriyi “küfür” ve “sapıklık” sayan ve ölümle cezalandıran onlarca ayetten sadece birini (Nisa Suresi, 89. ayet) buraya aktaracağım..

  • Nisa Suresi, 89. ayet :

“Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün.” (Diyanet İşleri meali)

Günümüzün küfür ve sapkınlıkları “fen” ve “felsefe”den besleniyormuş..

Doçent Dr. Ümit Toru’nun bulunduğu yer ve konuma göre fen bilimleri (astronomi ve uzay bilimleri, biyoloji, fizik, kimya, matematik) ve felsefe okuyanların kellesini alacaksın, bu türden öğretim yapan mekteplerin küllisini kapatacaksın.. Neden? İslam dininden sapmasınlar(!) diye..

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları sonsuza kadar Müslüman kalsınlar diye..

Yahu zaten devletin dini yok, Cumhuriyet ise “laik” sıfatlı; vatandaşlar arasında her dinden insanlar, ateistler, deistler, nihilistler, agnostikler var. N’olacak şimdi? Cumhuriyet devletinde, din ve inanç bireysel olduğu için “ümmet” diye yığışım da yoktur, olamaz.. 

Ümit Toru’nun sözlerinin anayasanın 2. ve 24. maddesine, Öğrenim Birliği Yasası’na aykırı olduğunu şimdilik bir yana bırakalım.. Müslüman olmayan uluslar, dinlerini fen (akıl) ve felsefe ile eleştirerek, devletten din dogmalarını uzaklaştırarak evrensel bir uygarlık yaratmışlardir. İnsanlığın tek amacı bir dine inanmak değil kuşkusuz. Din, yoksulların ve ezilenlerin tesellisidir. Sadece bir dine inanarak insana yaraşır bir hayat düzeyine erişmiş tek ulus yoktur..

✅ Bu türden selefi saplantılar Tevrat, İncil ve Kuran’ın eşzamanlı okunmamasından kaynaklanmakta..

– Uygar toplumlarda Tevrat ve İncil özgürce incelenmekte, vahiyle mi indiği yoksa insanların kaleminden mi çıktığı özgürce tartışılmaktadır..

Okunması için Israel Finkelstein & Neil Asher Siberman’ın The Bible Uneartthed (Free Press,2001) adlı kitabının okunmasını salık veririm. Kitabın Fransızcası da var: La Bible dévoilée (Gallimard, 2004). Bu kitabı okumadan önce İlhan Arsel’in Tevrat ve İncil’in Eleştirisi (Kaynak Yayınları) adlı kitabını okumak son derece yararlı olur.

  • Son olarak: 

“Zengin kişi Göklerin Egemenliği’ne zor girecek. Yine şunu söyleyeyim ki devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.” (Matta, 129:23) İsa’nın bu sözünün Kuran’da “Ayetlerimizi yalanlayanlar ve o ayetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler!” (Diyanet İşleri Meali) şeklinde yer almasının nedenini Ümit Toru açıklayabilir mi?

✅ Müslümanlar bilim ve felsefe öğrenip soru sormaya başlamadan uygarlık merdivenini çıkamazlar.

Cumhuriyet// Özdemir İnce

İLGİLİ HABER
🌐 “DOĞU – İSLAM UYGARLIĞI VE FELSEFESİ” ..!
8. ve 13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil ettİ..

Ne yazık ki son 20 yılda AKP tarafından dayatılan dincileştirme programı, hurafeleri günlük hayatının bir parçası haline getiren geniş bir insan kitlesi yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Cumhuriyetle kurduğumuz çağdaş toplumdan da eser bırakmadı.

✳ “UYGARLIK BİRİKİMİNİN MİRASÇILARIYDILAR” ..!

“İki kez toplantılara katıldım ama üçüncüsüne gitmeye doğrusu çekindim. Niçin mi? İnanır mısınız, bulunduğum ilk toplantıda Sünni ve Sünni olmayan birçok mezhepten Müslümanın yanı sıra mümin olmayanlar, Mecusiler, materyalistler, tanrıtanımazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve her çeşit dinsiz bulunuyordu.. 

Her mezhebin inandığı görüşlerini savunmak üzere seçilmiş bir sözcüsü vardı ve bu sözcülerden her biri salona girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve o yerine oturmadan kimse oturmuyordu. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra salon neredeyse tıka basa dolmuştu. Dinsizlerden biri söz aldı ve ‘Burada bilimsel konuları tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz’ dedi. ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor, siz ey Müslümanlar! Kendi kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizin sözlerine dayanan hiçbir kanıtla bize karşı savunma yapamazsınız; çünkü biz, ne sizin kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes de sadece insan aklına ve mantığına uygun kanıtlara başvurabilir’ diye ekledi.. 

Bu sözler, genel bir alkışla onaylandı. Bu ve benzeri sözleri duyduktan sonra böyle toplantılara neden katılmak istemediğimi artık anlarsınız. Arkadaşların ısrarı üzerine dayanamadım başka bir toplantıya daha gittim, gene aynı skandalla karşılaştım”. (Juan Vernet, Die spanisch-arabische Kultur in Orient und Okzident, Artemis Verlag, Zürich, 1984, s.18/19.) 

✅ Yukarıdaki alıntı, 10. yüzyılın başlarında Bağdat’ı ziyaret eden Endülüslü bir din adamına aittir.

Söz konusu bir din adamının doğrudan gözlemleri, o yıllarda Doğu-İslam coğrafyasının başkentlerine egemen olan siyasal ve kültürel iklimi yansıtması bakımından önemlidir. Bugün birçoğumuz, bunları tasavvur etmekte zorlanırız. Neticede bu gözlem tarihsel bir olgudur ve bu kültürel iklimin nedeni de çok basittir: 8-13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil etmekteydi. 

✅ Bugünse şöyle bir etrafımıza baktığımızda gördüklerimizden dolayı derin bir hayal kırıklığı yaşarız.

Bir dönem insanlık tarihine yön veren uygarlık birikiminin mirasçılarının içinde yaşadığımız ve çevremizi saran Müslüman toplumlar olmalarına şaşıp kalıyoruz…

Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. gider. Hatta şunu bile ileri sürebiliriz: yapmayla başlayan insanlaşma İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini sürecinin ilk anlarına kadar keşfederek insanlaştı.

Ne yazık ki son 20 yılda AKP tarafından dayatılan dincileştirme programı, hurafeleri günlük hayatının bir parçası haline getiren geniş bir insan kitlesi yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Cumhuriyetle kurduğumuz çağdaş toplumdan da eser bırakmadı..

✅ Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği rakamlara göre 2017-2018 yılları arasında yasal Kuran kurslarına giden çocukların sayısı 4 milyon civarındadır. 

Yüz binlerce yetişkin insan ve onların üzerinden çocukları, tevekkül kültürüyle yetiştirilerek tarikat ve cemaatlerin müridi haline getirilmiştir.

Dolayısıyla bu durum bize, Türkiye’nin ilerici ve çağdaş yurttaşlarına, Cumhuriyetin devrimci birikimini savunmak için yeni görevler yüklemektedir. 

Batıl inanç ve hurafelerle desteklenmiş bir dincileşmenin her yana yayıldığı günümüzde geniş kitleleri aydınlatma faaliyeti bir kat daha önem kazanmıştır.

Bizimle birçok konuda aynı düşünen bir mahalleye sürekli eski ezberleri tekrar etmek yerine, dinciliğin pençesinde kıvranan yığınları bilgiye ve sağlam argümanlara dayanan yeni bir aydınlanma hamlesiyle kazanmak kaçınılmaz olmuştur. 

Günümüzde artık İslam tarihini, Doğu-İslam uygarlığının tarihsel birikimini, felsefesini ve bize bıraktığı ilerici değerlerini bilmeden ilerlemek de mümkün değildir. Nasıl ki hümanist değerleri esas alan bir toplum kurmak için Avrupa’nın ve özellikle de Aydınlanma döneminin düşünsel birikimini -ki bunun başında sol-sosyalist kuram gelir- bilmek gerekiyorsa, aynı şekilde hem Cumhuriyet döneminin ideolojisi olan Kemalizmi hem de Doğu-İslam uygarlığının düşünsel mirasını bilmek gerekiyor. 

Dört gün sürecek olan bu yazı dizisinde 8.-13. yüzyıllar arasında insanlık tarihinin gelişimini belirleyen ve sonra Avrupa Rönesansı’nı derinden etkileyen Doğu-İslam uygarlığının düşünsel-felsefi birikimi, özlü bir şekilde aktarılacaktır. 

Her ne kadar Doğu-İslam uygarlığının temelleri Medine’de, Şam ve Bağdat’ta atılmışsa da fetih sürecinin hemen ardından İran, Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs, söz konusu uygarlığın taşıyıcı sütunları olmuşlardır.

🌐 “FELSEFE ANAVATANINA DÖNDÜ” ..!

Arap Yarımadası’nda başlayan İslamlaşma süreci, 100 yıl gibi kısa bir sürede Çin Seddi’nden Fransa sınırlarına kadar geniş bir coğrafyayı etkisi altına almış; bağrında etnik, dini ve kültürel açıdan birbirinden farklı yüzlerce kavmi toplamıştı.

Bir İslamlaşma hareketi olarak başlayan bu süreç, kısa bir süre sonra geniş bir coğrafyayı etkisi altına alan yeni bir “Rönesans” hamlesine dönüşmüştür. Nitekim 200 yıl sonra Farabi bu gelişmeyi “felsefe yeniden anavatanına döndü” diyerek ifade edecektir. Bu hamlede, kuşkusuz, Arap kavminin bir evladı olan Hz. Muhammed’in dışında, Türk kökenli filozof Farabi’nin, Fars kavmine mensup İbn Sina’nın, Hint-Fars kültüründen gelen bilim insanı Biruni’nin, büyük filozof İbn Rüşd’ün ve tarih kuramcısı İbn Haldun’un da katkıları vardır.

✳ “DÜŞÜNSEL VE KÜLTÜREL MİRAS” ..!

Bu dizide kullanılan “İslam uygarlığı” veya “Müslüman düşünür” ifadeleri, tahmin edileceği gibi İslam dinine vurgu yapmak için değil, bir şekilde İslam kültürüyle yoğrulmuş kavimlerin başarılarından bahsetmek için kullanılmaktadır. 

Kuşkusuz söz konusu uygarlık birikiminin yaratılmasında İslam dini önemli bir rol oynamıştır, ancak 9. yüzyıldan itibaren büyük bir gelişme kaydeden uygarlık birikiminin maddi-manevi temellerini birbirinden farklı kavimlerin ortak düşünsel ve kültürel mirası belirleyecektir. 

Bu dizi kapsamında yer yer İslam döneminde ortaya çıkan akılcı akımlardan, özellikle de Mutezile ve İhvan-ı Safa hareketinden bahsedileceği gibi felsefenin ortaya çıkmasına yol açan düşünsel ve ideolojik konulara da değinilecektir. 

Her ne kadar AKP iktidarı, toplumu dincileştirmek için yoğun bir çaba harcıyorsa da bunun yanı sıra bir başka güzel gelişme de şudur: Özellikle üniversiteli gençler arasında ve toplumun birçok katmanında İslamın ne olup olmadığına ilişkin yoğun bir araştırma ve tartışma başlamıştır. Bu araştırma süreci doğal olarak felsefeye olan ilgiyi de artırmıştır. Sağ ve muhafazakâr kesimden çok sayıda genç, felsefeye merak sarmış ve ilahiyatın ötesine geçerek Spinoza, Kant, Hegel, Nietzsche araştırmalarına yoğunlaşmışlardır. Bu sürecin dışında kalmak ya da tartışılan sorunlara ilgisiz davranmak önemli bir fırsatın kaçırılması demektir. 

Birçok insan, felsefenin ilahi ve dünyevi sorunlara akıl, şüphe ve sorgulama yöntemiyle yaklaşmasından hareketle onun din karşıtı olması gerektiği gibi bir yanılsama içindedir. Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. Yine aynı şekilde toplum ve insandan kaynaklanan sorunları akıl-mantık temelinde sorgular ve deşer.

✅ Fakat meraktan kaynaklanan soruların en başında gelen, “Evren nasıl meydana geldi” ya da “Evrenin yaratıcısı var mıydı” sorusudur.

Bu da bizi ister istemez felsefenin ve ilahiyatın ortak sorunlarıyla yüz yüze getirir. Milyarlarca insanın dini inanca sahip olmasını sadece ideolojik aldatmayla veya siyasal baskılarla açıklamak, insanlığın zihnini meşgul eden sorunlara yüzeysel yaklaşmak olur..

Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet yapmayla başlayan insanlaşma sürecinin ilk anlarına kadar gider..

  • Hatta şunu bile ileri sürebiliriz:

İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini keşfederek insanlaştı. Zihinlerde yaratılan mükemmel varlık (Tanrı), sadece korkunun değil, aynı zamanda ve özellikle gündelik hayattaki sevincin, bereketten kaynaklanan mutluluğun, doğal koşullardan özgürleşmenin getirdiği özgüvenin ve geleceğe ilişkin umudun eseriydi..

Dünyanın neresinde üretim yapılmışsa orada doğayla boğuşulmuş ve dolayısıyla yardımlarını istemek için tanrılara da başvurulmuştur. Kuşkusuz tanrı fikri, zihinsel yabancılaşmanın bir ifadesidir fakat bu aynı zamanda yerleşik kültürün de inşa süreci değil midir?

İLGİLİ HABER

https://www.cafemedyam.com/2019/11/26/bopun-ilimli-islam-projesiyle-iktidara-tasinan-musluman-kardesler/

🌐 “ÇEVİRİ HAREKETİ ÖNEMLİ” ..!
Şimdi yeniden Doğu-İslam uygarlığının temellerinin atıldığı 7. yüzyıl Ortadoğusu’na dönersek:

İslamiyet, henüz Arap Yarımadası’nın sınırlarının ötesine taşma aşamasında, özellikle de Suriye ve İran’ın fethiyle birlikte, eski kavimlerin maddi ve kültürel mirasıyla; özellikle de Hint, Fars ve Yunan kavimlerinin düşünsel birikimiyle yüz yüze gelmişti. İslam devleti, Şam merkezli Emevi Hanedanı döneminde (661-750) sınırlarını Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na ve Mısır’dan Kafkasya’ya kadar genişletmişti. Suriye, İran, Hindistan ve Kuzey Afrika bölgelerinde yaşayan kavimler, İslam dininin taşıyıcısı olan Araplarla kaynaşmaya başlamıştı. Bu kaynaşmanın ilk ürünleri, gerçek anlamda, Abbasi Hanedanı’nın (750-1250) ilk iki yüzyılında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bilim ve felsefenin temeli, hem Süryani rahip ve bilim adamlarının hem de FarsHint düşünürlerinin (İbn Mukaffa vb.) Yunancadan, Sanskritçe ve Pehlevi dilinden Arapçaya çevirdikleri eserlerle atılmaya başlanmıştı. 

Abbasi Halifesi el-Memun’un etkin desteğiyle başlayan çeviri hareketi -ki başlarında Arapların ilk filozofu el-Kindi (801-873) bulunuyordu-, 8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar 80 civarında İran-Hint ve Yunan düşünürünün eserlerinin Arapçaya çevrilmesini sağlamıştı. Bir yönüyle Müslüman devletlerin çeviri faaliyeti, İslam felsefesinin de temellerinin atıldığı başlangıç noktasını oluşturmuştu.

✳ “DAHA FAZLASI” ..!

Düşünürlerimizden Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü başlıklı kitabında, sıçramanın eşiğinde olan kavim ve ulusların neden hemen çeviri faaliyetlerine giriştiklerini muazzam bir gerekçeyle açıklar. 

Ülken’e göre, eğer herhangi bir kavim veya ulus, yeni bir misyonla canlanmışsa (yeni bir ideolojik atılım veya devlet ve din kurma gibi) onlar, daha fazla gelişmek ve başarı kazanmak için geçmiş yüzyılların kültürel mirasına ve ürünlerine (bilim, felsefe, edebiyat, siyasi metinler) oldukça ilgi duyarlar. Bu süreçte, önce eskinin yazınsal eserleri çevrilerek yeni kuşaklara aktarılır ve sonra da gelecek kuşakların bu eserlerdeki fikirleri özümseme ve ardından da mevcut birikimin üzerine daha fazlasını koyma çabası başlar. 

Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel’in inisiyatifi ve etkin katılımıyla başlatılan çeviri hareketinin anlamı da buydu. Bunun nasıl olduğunu ve hangi süreçlerden geçerek yapıldığını anlamak için de Hilmi Ziya Ülken hocanın hem alanında çok önemli hem de neredeyse tek eser olan bu yapıtına başvurulmalıdır..

İLGİLİ HABER
https://www.cafemedyam.com/2020/06/23/islamofobi/
🌐 “DOĞU – İSLAM UYGARLIĞI HANGİ KOŞULLARDA ORTAYA ÇIKTI?” ..!

✅ İlk yıllarda İslam ilahiyatçıları arasında başlayan kelam tartışması ve bu tartışmaların derinleşerek daha geniş bir alana yayılması, kelamcıların yanı sıra felsefecilerin de ortaya çıkmasına yol açmıştı..

“Gördün mü o, dini yalan sayanı?

İşte odur yetimi itip kakan; yoksulu doyurmayı özendirmez o!

Lanet olsun o namaz kılanlara; dua edenlere ki namazlarında/dualarında gaflet içindedirler!

Riyaya (ikiyüzlülüğe) sapandır onlar, gösteriş yaparlar.

Ve onlar, kamu hakkının yerine ulaşmasına (zekâta, iyiliğe ve yardıma) engel olurlar!” (Maun Suresi 107/1-7)

“Yarın bilecek o zulmedenler nasıl bir inkılapla yuvarlanıp gideceklerini!” (Şuara Suresi, 26/227)

✅ 6. yüzyılın başlarında Arap Yarımadası, birbiriyle sürekli savaş halinde olan iki büyük imparatorluğun, Bizans ve Fars İmparatorluğu’nun, rekabet alanıydı..

Yarımadanın iç kısımları çöllerle kaplıydı ve bu bölgelerde esas olarak, günübirlik vaha kenarlarında konaklayan ve büyük gelişmelerden uzak olan bedeviler yaşıyorlardı. Dağların arasına ve eteklerine kurulmuş kentlerde yerleşik olan Arapları da ikiye ayırabiliriz. 

✅ Medine gibi daha çok tarım arazisine sahip yerlerde insanlar tarımla, zanaat (kuyumculuk, marangozluk, duvarcılık) ve hayvancılıkla uğraşırlardı..

“Kuyuları tuzlu; arazisi ekime elverişsiz, dağlarında tek tük bodur ağaçlar olan, ovalarında hararetten kavrulmuş otlardan, kızgın kaya ve taşlardan başka bir şey bulunmayan” Mekke’de ise insanlar, geçimlerini Taif ve Yemen’den getirdikleri ürünleri satarak sağlarlardı. 

Çin ve Hindistan’dan getirtilerek Arabistan’ın güney sahillerine boşaltılan ve sonra her biri 400 kg yük taşırken 17 gün boyunca susuz kalabilen ve günde 90 km’ye kadar yol kat edebilen yüze yakın deveden oluşan kervanlarla Batı’ya (Suriye ve Akdeniz ticareti üzerinden) aktarılan baharatlar, buhurlar, kıymetli taşlar, süs eşyaları ve çeşitli tüketim ürünleri, Mekke üzerinden taşınıyordu. Kervanların güvenlik ekibi, izcisi, tercümanı, tedarikçisi, hayvan bakıcısı Mekke gibi kentlerden temin edilirdi. 

✅ Mekke, o dönemde hem pazar ve ticaret kenti hem de 2000 yıldır Kâbe’ye ev sahipliği yapan dini bir merkezdi.

Kâbe’nin güvenliğinden ve bakımından sorumlu 11 aşiret (Kureyş aşireti de buna dahildi), hem kentin sıkı örgütlenmiş yönetimini oluşturur hem de bütün ticareti kontrol ederdi. Hz. Muhammed de 571 yılında Kureyş aşiretinin bir mensubu olarak doğmuştu.

🌐 “ARABİSTAN’IN TOPLUMSAL YAPISI

✅ Hz. Muhammed doğduğunda Arabistan, bütünlüklü bir devlet örgütlenmesine sahip değildi..

Arabistan’da Mekke gibi nispeten sıkı örgütlenmiş bir kent yönetimine sahip kentler olduğu gibi, aşiretler arasında sürekli çatışmalara sahne olan Medine gibi verimli arazilere sahip kentler de vardır. Bölgede kölelik ve cariyelik olmakla birlikte, Arabistan’da pek yaygın değildi. 

Çünkü henüz onların değerlendirilebileceği yoğun bir üretim faaliyeti yoktu. Ancak sulama kanallarının inşası ve tarımsal üretimin artmasıyla birlikte kölelik, 9. yüzyıldan itibaren bölgede önemli bir üretim aracı haline gelecekti. 

Aşiretler toplumun temel iskeletini belirlerdi. Görüşülerek çözülebilecek ufak sorunlar bile yıllarca süren büyük kan davalarının ateşleyici etkenleri olabiliyordu. Ancak bütün bu küçük çaplı savaşların kökeninde ticaret yollarının denetimini ele geçirme, pazar kurulan yerlerde söz sahibi olma veya yerleşik olan ve esas olarak tarımla uğraşan Arapların her yıl ödemek durumunda kaldıkları haraca el koyma çabaları yatmaktaydı. 

Bu kavgaları çoğu zaman kervanlara yapılan baskınlar izlerdi ki bu durumda sadece mallara el konmaz, fidye karşılığı serbest bırakılmak üzere insanlar da esir alınırdı. Esir alınanlar köleleştirilmezdi fakat görüşme yoluyla veya fidye karşılığında serbest bırakılırlardı. Aşiretleri güçlü kılan en önemli özellikleri mensuplarına koşulsuz dayanışma sunmasıdır. Esir düşen her aşiret mensubu, fidye karşılığında serbest bırakılacağını bilirdi. Bu genel bir kural olarak uygulanırdı..

İLGİLİ HABER
🌐 “AŞİRET HİMAYESİ” ..!

✅ Arabistan’da yaşayan pagan Araplar, Yahudiler ve çok sayıda Hıristiyan, din ve köken tanımaksızın aşiret yapısında örgütlüydü..

İstisnasız her Arap erkeği, bir aşirete mensup olurdu. Herhangi bir nedenle kendi aşiretinden uzak düşmüş olanlar da mutlaka güçlü bir aşirete başvurarak himaye arardı. Her aşiretin bir yöneticisi ve ona her konuda yardımcı olan bir yönetim kadrosu bulunurdu. Aşiretler kendi içinde sınıflara bölünmüştü fakat genel anlamda mülkiyet, şahıslara değil ailelere aitti. 

Mal ve mülkün bölünmesi, istisnai durumlarda söz konusu olurdu. Her büyük ailenin yöneticisi olan baba öldüğünde en büyük oğul onun yerini alırdı. Kadınlar, genel anlamda her açıdan ikinci sınıf muamelesi görürdü. Onların genel anlamda hukuki bir şahsiyeti, mülkiyet vb. hakkı yoktu fakat geleneksel ahlaki ilkeler çerçevesinde yaşlı kadınlar saygı görürlerdi.

✳ “YENİ ARİSTOKRAT SINIF YARATMAK” ..!

✅ İşte söz konusu koşulları değerlendiren Hz. Muhammed kısa bir süre içinde etkin olmuş ve bölgenin temel ihtiyacı olan devletleşme ihtiyacına yanıt vermiştir.

Diğer peygamberlerde olduğu gibi Hz. Muhammed de kendi içinde bütünlüklü bir toplumsal doktrine sahip değildir. 

İlk ortaya çıktığı andan itibaren toplumsal programı tepkisel ve vicdani duygulara hitap eden reformcu taleplerle sınırlıydı. Bütün İslam tarihçilerini ve bilimcilerini meşgul eden en önemli soru, Hz. Muhammed’in hangi sınıflara dayandığı sorusudur. İslamın ekonomik ve siyasi programını inceleyince, Hz. Muhammed’in köklü bir devrim veya bir mülkiyet devrimi amaçladığı görülür. Ancak o siyasal (o dönemde siyaset inanç üzerinden yapılırdı) baskı, sömürü ve eşitsizliği hedef alarak köleleri, kadınları; yoksul ve zanaatkârların yanı sıra küçük tüccarları yanına çekmeyi başarmıştır..

İLGİLİ HABER
✳ “BÖLÜNME VE ÇATIŞMA” ..!

Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinden sonraki süreçte, Müslümanlığı kabul eden Mekkeli aristokrat kesimle uzlaşmıştır fakat bu arada zengin Yahudi kabilelerinin verimli topraklarını ve mülklerini ellerinden zorla almış; bunları, en yakınından başlayarak davaya büyük emek vermiş ve dışlanmışlıktan dolayı önemli ölçüde yoksullaşmış Müslümanlara dağıtmıştır. 

Bu açıdan bakınca Arabistan’da yeni bir aristokrat sınıf yaratmak için bir mülkiyet değişiminden bahsetmek mümkündür. 632 yılında, Hz. Muhammed’in ölümünün ardından başlayan halifelik tartışması, kökeninde maddi ve manevi (ideolojik ve siyasi) nedenlerin bulunduğu ve asırlar boyu sürecek bölünme ve çatışmalara yol açmıştır. 

İslamın zaferinin kesinleşmesinden sonra (632’den sonraki süreç) doğan yeni kuşaklar, Müslümanlar arasında cereyan eden acımasız bir iç savaşın belirlediği kültürel iklimde yetişmişlerdi. Dolayısıyla bu kuşağın bilincini iç savaş ikliminde yeşeren düşünce akımları belirlemişti. Müslüman cemaatin birlik anlayışı, baştan itibaren ağır bir yara almıştı. Yeni kuşaklar, örnek alacakları bir önder ve halife göremiyorlardı. 

Sadece zalimlikleriyle öne çıkan vali ve komutanlar tanımış; İslamın barış, kardeşlik ve adalet ideallerine uymayan pratiklerle karşılaşmışlardı. Hem kendi içinde parçalı hem de fiziken bastırılmış olsa da Şii ve Harici hareketler, halk nezdindeki manevi otoritelerini korumaktaydılar. 

Bu yüzden birçok düşünür ve aydınlanmış insan bu akımlara yakın durmuş; mevcut yöneticileri ise İslamın fetih döneminden kalan muazzam serveti har vurup harman savuran çıkarcı politikacılar olarak görmüşlerdir. Müslüman kadroların hem kendi aralarında hem de diğer inançlara mensup insanlarla yürüttükleri tartışmalar, günden güne geniş kesimleri etkisi altına almakta ve yeni fikir akımlarının doğmasına yol açmaktaydı..

İLGİLİ HABER
✳ “HENÜZ ÇOK ACEMİLERDİ” ..!

Hz. Muhammed’in ölümünün ardından Müslümanlar arasında başlayan iktidar kavgası ve bu kavgaya eşlik eden siyasi ve ideolojik tartışmalar; kendi içinde yöntemleri, kavramları, ritüel ve argümanları henüz tam olarak netleşmemiş İslam dinini bir varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakmıştı. Hangi ayetin nasıl anlaşılması gerektiği, hangi yorumun ne zaman geçerli olacağı, hangi siyasi olayda nasıl tavır alınacağı konusunda Arap toplumu henüz çok deneyimsizdi. 

Savaş konusunda Araplar, diğer kavimlere nazaran açık ara öndeydiler fakat ilahiyat, bilimsel düşünüş ve felsefe konusunda henüz çok acemilerdi. Fetih sürecinde farklı dinden insanların Müslümanlığa ikna edilmesi, diğer dinlere mensup ilahiyatçılarla tartışma, Müslümanların kendi içlerinde çıkan siyasi-ideolojik konuların netleştirilmesi sorunu, İslam ilahiyatının oluşturulmasını zorunlu kılıyordu. 

İlahi (vahiy) olanın mantık ve akıl yoluyla açıklanma çabası, reel dünyanın ebediliği ve anlamının sorgulanması, İslam devletinde (aydınlar içinde) hem bilimin hem de felsefenin toplumsal temelini yaratmıştı. Arayış ve sorgulama, sadece özgür düşünceyi teşvik etmiyor, yani dikkatleri insan aklına yöneltmiyor aynı zamanda özgür düşüncenin gelişme koşullarını da adım adım yaratıyordu. İlk yıllarda İslam ilahiyatçıları arasında başlayan kelam tartışması ve bu tartışmaların derinleşerek daha geniş bir alana yayılması, kelamcıların yanı sıra felsefecilerin de ortaya çıkmasına yol açmıştı. 

Fakat bu gelişme, sanıldığı gibi sadece Yunanca veya Fars dilinde yazılan eserlerin Arapçaya çevrilmesiyle (felsefi ve bilimsel) değil, aksine İslam dininden ve Arap toplumunun siyasikültürel sorunlarından kaynaklanan ideolojik tartışmalarla başlamıştır. 

Kelam ve felsefi tartışmaların başlamasının esas karakterini ise Arap-Müslüman düşünürlerin mevcut toplumsal koşulları eleştirmeleri ve Sünni İslam’ın yorumundan kaynaklanan Ortodoks öğretinin baskıcı karakterine itirazları belirlemiştir. Bir yüzyıl sonra görüleceği gibi bu süreç, zorunlu olarak atomun varlığı gibi en spesifik konuların bile tartışıldığı özgün Arap-İslam ilahiyatının ve felsefesinin doğmasına yol açacaktır..

İLGİLİ HABER
🌐 “AKIL, BİLGİNİN DOĞRULANDIĞI YEGANE ARAÇ ” ..!

✅ “Mutezile’nin ocağında yetişmiş birçok felsefeciye göre Tanrının insana bahşettiği en büyük nimet akıldır.

Hatta onlara göre “akıl, insan düşüncesinin ürünü olan (mahluk olma) Kuran’dan daha üstündür.”

“Her salı günü Halife elMe’mun’un sarayında düzenli tartışmalar tertiplenirdi. Önce yemekler yenir, daha sonra da halifenin huzurunda özgürce ilmi konular tartışılırdı. Gece başladığında ikinci kez yemek yenir ve sonra herkes yeniden dağılırdı. Bu ilmi meclislerde farklı dinlerden ilahiyatçılar hazır bulunurdu. 

Mesela Müslüman kelamcılardan başka, Mecusilerin dini lideri Acer Fernbağ ve Manilerin din âlimi Yazdanbeth de bu toplantılara katılırdı. Hatta Mecusilikten ayrılmış bir başka zındık dahi bu toplantılarda Mecusilerin liderine karşı özgürce fikirlerini ortaya koyabiliyordu. 

Halife el-Me’mun, Emevi hükümdarların aksine bu toplantıları hakikatin araştırılmasında önemli bir vesile olarak görüyordu. Hatta bu meclislerde bazen İmam Rıza bile ruh göçünü savunanlarla veya Hıristiyanlarla tartışabiliyordu.” (El-Mesudi’den aktaran Abdülhüseyin Zerrinkub, İslam Medeniyeti Mucizesi, çev. Abuzer Dişkaya, Ağaç Yayınları, İstanbul, 2009, s.132/133.)

✳ “İSLAM COĞRAFYASI GENİŞLEDİKÇE” ..!

(Atlantik’ten Çin Seddi’ne kadar) Yahudiliğin, Hıristiyanlığın, Budizmin, Hinduizmin, Zerdüştiliğin ve özellikle de Maniheizmin kültürel-felsefi etkisi, Müslümanlar arasında görülmeye başlanmıştı. 

Bu etkiyi, ilk yüzyılda ortaya çıkan Batıniyye, Cebriye, Kaderiye, Mürciye vb. kelam ekolleri üzerinde görmek mümkündü. Sonradan ciddi bir düşünce akımı haline dönüşen Mutezile (ittizal kökeninden=uzak durma) ise klasik İslam inancının çok daha ilerisine gitmişti. Ve görüleceği gibi bunlar ilk yüzyılda İslam ilahiyatının ve felsefesinin temellerinin atılmasında tayin edici rol oynayacaklardır.

🌐 “MUTEZİLE EKOLÜ!” ..!

Mutezile düşünürlerinin katkıları olmadan ne İslam dini bir din haline gelebilirdi ne de İslam devleti siyasi ve kültürel entegrasyonu sağlayabilirdi. 

Neticede Mutezileden yana olan birçok bilim ve düşün insanı, özellikle de doğa felsefesinden (dehriyyeci er-Ravendi) etkilenmiş olanlar, kendi felsefi ve siyasi görüşlerini bu akımlara mal etmişlerdir. Birkaç kuşak sonra da aklın esas alındığı düşüncelerin izlerini hem hutbelerde hem de camilerdeki tartışmalarda görmek mümkün olacaktır. 

Mutezile’nin ocağında yetişmiş birçok felsefeciye göre de Tanrı’nın insana bahşettiği en büyük nimet akıldır. Hatta onlara göre “akıl, insan düşüncesinin ürünü olan (mahluk olma) Kuran’dan daha üstündür.” Akıl, bilginin doğrulandığı yegâne araçtır. Öte yandan onlara göre insan bilgi ve hakikate sadece tefekkür yoluyla değil, “bilgiden üstün olan pratikle” de ulaşabilir. 

Bu düşüncenin izlerini, Hay ibn Yakzan’ın yazarı filozof İbn Tufeyl’de göreceğiz. Kısacası Mutezile, üç alanda önemli tartışmalar yaratmıştır:

– Allah’ın evreni hiçlikten yarattığı görüşü, maddede içkin olan zorunlu hareket yasasıyla reddedilebilir. 

– Evrendeki değişim, Tanrısal iradeyle değil, maddenin kendi içsel hareketinden kaynaklanmaktadır. 

– Madde sürekli hareket halindedir. Hatta Mutezile düşünürü Ebu’l-Hüzeyl’e göre bir kez başlamış olan hareket üzerinde Allah’ın bile etkisi olamaz…

Görüldüğü gibi ayetlerin yorumlanmasıyla başlayan tartışma, ilahiyattan felsefeye doğru yol almıştır…

🌐 “EL-KİNDİ, FARABİ VE AKIMLAR” ..!

Her yeni uygarlığın ilk işi, eski uygarlıklara ait eserleri çevirerek yeni kuşaklara aktarmaktır. Araplar da aynısını yapmıştır. İlk Arap filozofu El-Kindi’nin başkanlığında kurulan çeviri ekibi (Sabit bin Kurre, İshak bin Huneyn vb.) Yunanca eserleri çevirmekle kalmamış bunlara şerhler de yazmışlardı. 

İslam dünyasının en büyük Aristoteles yorumcularından olan Farabi (874-950), İslam felsefesinin en etkin ve köklü akımlarından biri haline gelen Meşşai akımının kurucusudur. Ona İslam dünyasında, felsefenin “İkinci Üstadı” (Aristoteles’ten sonra) denmiştir. En ünlü eseri ElMedinetü’l Fazıla’da (İdeal Devlet) sadece erdemli bir toplumun nasıl olması gerektiğini anlatmaz, aynı zamanda dönemindeki baskıcı rejimleri ve bağnaz dinciliği ve adaletsiz hükümdarları da yerden yere vurur. 

Farabi, eserlerinde Aristoteles’in izinden giderek maddenin hareketinin anlamını ve evrenin sonsuzluğunu tartışır. Duyumsamacı bir bilgi kuramına dayanan görüşleri, 12. yüzyıldan itibaren Batılı düşünürleri, özellikle Thomas Aquinas ve Albertus Magnus’u, derinden etkilemiştir. 

Farabi yazılarında peygamberlerle (vahiy almış filozof) filozofları aynı ayarda görür. Kısmen Aristoteles’ten fakat en çok Yeni Platoncu Plotinos’tan etkilenerek Sudur (Tanrısal aklın taşarak evreni oluşturması) kuramını İslam felsefesine Farabi yerleştirmiştir. Filozof terimi, İslam dünyasına feylesof şeklinde girmiştir. “Felasife-i İslam” ise İslam filozofları anlamındadır. 

Yunanca bir terim olan “sofia” (bilgelik tanrısı Sophia’dan gelir), “hikmet”; bilgiye sahip olansa “hakim” anlamındadır. Dolayısıyla “Hukema-i İslam” kavramı da İslam filozofları anlamına gelir. İslam felsefesinde ortaya çıkan düşünce akımları, kaba hatlarıyla üç ekol etrafında toplanmıştır. Bunlardan ilki dinleri reddeden deist Doğa felsefeciler (ErRavendi vb), ikincisi İslami kelama aklı, sorgulamayı ve mantığı yerleştirmiş olan Meşşai (Aristotelesçilik) akımı ve üçüncüsüyse muhafazakâr İslami kelamı savunan İşraki (Işık) düşüncesidir.

🌐 “DOĞU-İSLAM UYGARLIĞININ ALTIN ÇAĞI” ..!
İhvan-ü Safa kardeşliği

Doğu-İslam coğrafyasında bilim, kelam ve felsefe konularında en çok etkin olmuş gizemli akımlardan bir de İhvan-ü Safa Kardeşliği’dir. Basra’da kurulan ve adlarını Kelile ve Dimne’nin “Tasmalı Güvercin Babı” hikâyesinden alan hareket, İslam ülkelerinin birçok başkentinde etkin olmuştur. 

Görüş ve düşüncelerini 52 risalede toplayan İhvan-ü Safa’nın 14 risalesinin konusu matematik, eğitsel bilimler, geometri, astronomi, coğrafya ve müziktir. Risalelerin 17’si ilahiyat ve felsefe konuludur. Madde ve hareketi, biçim ve suret; mekân ve zaman; yer ve gökyüzü; oluşum ve dönüşüm (Evrim kuramının ilk nüveleri), mevsimlerin hareketi, hayvan ve bitkiler; madenler vb. inorganik maddelerin doğasına ve alanlarına ilişkin felsefi derinlikte görüşler yer almaktadır. 

10 risaleden oluşan üçüncü kısım, Pythagoras’ın sayılar dünyasından hareketle evrenin ve bilinebilir olguların neler olduğu, bilginin zihnimize nasıl yansıdığı hakkındadır. Bu bölümde döngülerin ve dönemlerin nasıl oluştuğu, zaman, aşk, öteki dünya, etki ve sonuç ilişkisi, zorunluluk gibi felsefi kavramlar açıklanmaktadır. 

11 risaleden oluşan son kısımdaysa ilahiyatın temel sorunları olan din, Tanrı’ya erişmenin yolları, İhvan-ü Safa kardeşlerinin yaşamlarının nasıl olması gerektiği, inanç, fazilet, Tanrısal yasaların neler olduğu, peygamberlik mertebesinin esasları, toplumsal düzenin, yönetim tarzlarının nasıl olması gerektiği vb. siyaset teorisinin konularına ilişkin açıklamalar yer almaktadır..

İLGİLİ HABER
https://www.cafemedyam.com/2019/07/14/musluman-kardesler/
✳ “DÜNYA ÇAPINDALAR” ..!

İslam dünyasının en önemli bilimsel eserlerinden olan ve tarihte eşine çok az rastlanan ansiklopedinin (risaleler) yazarları hakkında verilen bilgilerin doğruluğu bugün bile tartışma konusudur. 

İhvan-ü Safa’nın etkin olduğu dönem Doğu-İslam uygarlığının altın çağıdır. Başarılarıyla dünya çapında etkin olmuş Müslüman bilim insanları ve filozoflardan bazıları şunlardır:

– Bin Mûsâ el-Hârizmî (780- 850), matematik, gökbilim, coğrafya ve algoritma alanlarında çalışmış Fars kökenli bilim adamı. Hint rakamları üzerine yaptığı çalışmaları (ondalık konumsal sayı sistemini) Latince çeviriler üzerinden Batı’yı etkilemiştir. ElHarezmi’nin Tamamlama ve Dengeleme ile Hesaplamaya Dair Özlü Kitabı doğrusal ve ikinci dereceden denklemlerin ilk sistematik çözümünü sunmuştur. Cebir işlemini bağımsız bir disiplin olarak öğreten, “indirgeme” ve “dengeleme” (denklemin farklı taraflarındaki benzer terimlerin aynı tarafa alınarak sadeleştirilmesi) yöntemlerini tanıtan ilk kişi olduğu için Harezmi, cebirin atası ya da kurucusu olarak nitelendirilmiştir. 

– Ebu Musa Cabir bin Hayyan (721-815). Batı’da daha çok Geber olarak tanınan, Abbasiler döneminde yaşamış ve fen bilimlerinin temelini atmış olan çok yönlü bir fen bilgini, kimyacı ve eczacı; fizikçi, astronom, tıp ve fizik tedavi uzmanı, mühendis, coğrafyacı ve filozof. Hayyan adeta günümüzün DNA olgusuna değinircesine, “İnsan da dahil olmak üzere bütün canlılar doğanın eseridir. Doğa bir canlıyı var ederken nicelik ve sayı yasasını uygulamaktadır. Bu yasanın sırrı, denge teorisiyle açığa çıkarılır. Doğanın yöntemini taklit ederek canlı üretmek mümkündür” demiştir. Devamında da eğer sayısal formülü bulunabilirse bütün canlılar ortak bir kökene kavuşturulabilir” demiştir. 

– Abdülhamid bin Vâsi bin Türk, 9. yüzyılda yaşamış matematikçi. Ünlü bilim tarihçimiz Aydın Sayılı’ya göre sayılar teorisi ve cebir konularında çalışmalar yapmıştır. 

– Muhammed bin Kesir el-Fergani. 9. yüzyılda yaşamıştır. Batı’da Alfraganus olarak bilinen en ünlü gökbilimcilerden biridir. Ay’daki “Alfraganus” kraterinin ismi ona ithafen verilmiştir. 

– Ebu Reyhan el-Birûni (973-1051). Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçer. Gökbilim, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla ünlüdür. Biruni, aynı zamanda Hint dinleri ve gelenekleri üzerine yazdığı eserle de etnografya alanında çığır açmıştır. 

– Ebu Abdullah Muhammed elBattani (858-929), Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen gökbilimci ve matematikçidir. 

– Ebubekir er-Razi (865-925) tıp, kimya, matematik ve müzik alanında eserler verdi. Batı’da Razes adıyla bilinen Er-Razi’nin özellikle kimya ve tıp kitapları, 17. yüzyıla kadar Batılı üniversitelerde okutuldu. 

– İbn Heysem (965-1040), Latince Alhacen ya da Alhazen. Fizik, matematik ve optik alanında yaptığı çalışmalarla ünlüdür. Heysem felsefeyi, bilimlerin anası sayar. Işık ve görme konusunda yaptığı çalışmalar, Rönesans sonrası bilim adamları üzerinde etkili olmuştur.

Ayrıca filozofluklarıyla öne çıkmış El-Kindi, Er-Ravendi, Er-Razi, AlMaarri, Al-Farabi, İbn Sina gibi hem fen bilimlerinde hem de felsefe ve siyaset teorisinde önemli eserler kaleme almış, teoriler geliştirmiş düşünürlerin yaşadığı bir yüzyılla karşı karşıyayız. Bu nedenledir ki birçok yabancı İslam felsefesi uzmanı, 10. ve 11. yüzyılı Doğu’da hümanizmin yeniden doğuşu olarak değerlendirirler.

🌐 “BATILILAR, BİLİM VE FELSEFE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA MUAZZAM BİR SIÇRAMA GERÇEKLEŞTİRİLEBİLECEĞİNİ GÖRDÜ “ ..!

“Öğrenme tutkum beni İngiltere’den dışarı atmıştı. Bir süre Paris’te kaldım. Burada yalnızca önlerindeki kitaplara kurşunkalemle yıldızcıklar çizen, vakarlı bir otoriteyle oturan barbarlardan ve ağızlarını açtıklarında cehaletleri ortaya dökülen (yaratıklardan) başka bir şey görmedim… Durumu anladıktan sonra buradan nasıl kaçmam gerektiğini düşündüm, (çünkü) Arapların Toledo’daki dünyanın en bilgin filozofları tarafından verilen derslerini dinleyebilmek için gitmekte acele ediyordum. Dostlar beni İngiltere’ye geri çağırdıklarında yanımda İspanya’dan getirdiğim çok değerli bir kitap yükü vardı.” (Jacques le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, M.A. Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1984, s. 36-37)”

Bu sözler, 11. yüzyılın sonlarında Avrupa’yı dolaşan İngiliz entelektüeli Daniel Morley’e aittir.

Bu sözlerin de kanıtladığı gibi 10. yüzyıldan sonra “beyin göçü” Doğu-İslam coğrafyasına doğruydu. Ne var ki hiçbir uygarlık ilelebet süremez… İbn-i Haldun uygarlık sürecini şöyle tarif etmişti: “Kavimler, gelişmek (uygarlık atılımı) için fetihlere girişerek ganimet edinir, sonra düzen kurarak haraç ve vergi toplar, kentler kurarak yükselişe geçer. 

Bu süreçte yeni bir uygarlığın temeli olan kültür de yaratmış olur. Sonra toplum (yönetim), maddi imkânların sınırlarına ulaşılmasının bir ifadesi olarak sefahate dalar, toplumsal yozlaşma baş gösterir, dünya nimetlerine dalmış olanlarda yorulma ve çürüme belirtileri başlar ve sonra uygarlık çöküşe geçer. Yeni bir uygarlık ya eskinin bağrından çıkar ya da bir başkası tarafından yıkılanın temelleri üzerinde kurulur.”

✳ “EVET, ÇÖKMEK ZORUNDAYDI” ..!

Uygarlıkların yükseliş ve çöküş sürecini anlatan özgün bir yaklaşımdır bu. O halde şu soruyu sorabiliriz: Doğu-İslam uygarlığı çökmek zorunda mıydı? Evet, çökmek zorundaydı. Çünkü her uygarlık onu yaratan toplumun üstlendiği misyonun (din), amacın (fetih-haraç-vergi) ve imkânların (ekonomik-askeri güç) sınırlarına kadar genişleyebilir. 

Hedeflenen tarihsel misyon ve amaç, toplumsal sistemlerin (feodalizm-kapitalizm-sosyalizm) neyi nasıl üreteceğini ve bölüşeceğini de belirler. Yani misyon ve amaç, bilim ve teknolojiyi, kültür ve sanatı nasıl üretip kullanacağınıza da karar verir. 

Ortaçağ imparatorluklarının siyasi ve kültürel ufukları din ve fetihle sınırlıydı. Bu yüzden söz konusu devletlerin altyapısı, önce toprak ve yağma sonra da haraç ve vergiyle yaratılabilirdi. Misyon ve amaç, toplumların DNA’sı gibidir. Nasıl ki DNA, canlıların ne olacağının kodlarını içinde taşıyorsa toplumların misyon ve amaçları da onların ne olacağını belirler. 

İslam dinini yayma (cihat) ve fethedilen bölgelerden ganimet-haraçvergi toplama misyonunu benimsemiş İslam toplumları, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” ideallerini benimsemiş burjuva demokratik toplumlara dönüşemezlerdi, çünkü bu toplumların ve bu toplumları yaratan bireylerin amaç ve misyonları farklıydı. 

Kuşkusuz yeni uygarlıklar, eskilerin kültürel altyapılarını içerirler ancak amaçları yenidir. Tartışmasız olan şey: Her toplum ve uygarlığın, kendi amaç ve misyonuna uygun insan tipi yaratmasıdır. Çünkü uygarlıkların üretim ve tüketim anlayışı gibi, insanların yaşam tarzı, maddi gereksinimi, ihtiyaç duyduğu ve arzuladığı bilim ve teknoloji, felsefe, doğa ve insan ilişkisi de farklıdır. Bununla belirlenmiş bir insan tipinin ve bu insanlardan oluşan bir toplumun “daha ileri” bir toplumsal model benimsemesi ve onu yaratmak için kolları sıvaması mümkün değildir. 

Bunun için köklü bir kopuş ve yeni bir toplumsal paradigma gereklidir. Böyle bir beklenti, hayalden öteye gidemez. Dolayısıyla Doğu-İslam uygarlığı baştan itibaren yıkılmaya mahkûmdu.

✳ “5 MADDEDE YIKILIŞ SÜRECİ” ..!

Yıkılışın nedenlerini özetle, önem sırasına göre şöyle sıralayabiliriz:

– Üstlenilen misyonla çağın yakalanamaması. Bunu özellikle vurguluyoruz, çünkü birçok yazar ve düşünür, Müslüman devletlerin gelişememesini sadece İslam dinine bağlamaktadır. Halbuki din, 7.-13. yüzyıllarda büyümenin ve çağdaş değerler yaratmanın motivasyonunu oluşturuyordu, fakat ideolojik sınırlıklar yıkılışın da kodlarını içinde taşıyordu. Özetle, bir paradigma değişikliğine gitmeden yeni bir süreç (Rönesans) başlatılamazdı. 

– Doğu-İslam uygarlığının ortaya çıktığı Akdeniz havzasının maddi olanakları yıpranmıştı. Bu bölge, Sudan’ın altınlarını ve Orta Asya’nın kısmi imkânlarını saymazsak rezervi tüketilmiş bir coğrafyaydı. Bu yüzden serbest rekabetçi Batı kapitalizmi, önce Amerika kıtasının devasa servetlerini, sonra Hindistan, Uzakdoğu Asya ve Orta Afrika’nın insan (köle) ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek zorundaydı. İslam devletleri açısından bu olanaklar tükenmişti. 

– 11. yüzyıla girildiğinde Müslüman toplumlar kendi aralarında ölümüne parçalanmışlardı. Birbirinin gözünü oyan 3 farklı halife (Bağdat, Kahire, Endülüs), birbiriyle ölümüne savaşan onlarca devlet ve yüzlerce emirlik, çöküşü sadece çabuklaştırmıştı. 11. yüzyılın sonunda Toledo (1085), Sicilya (1091) ve Kudüs (1098) düştüğünde artık Doğu-İslam uygarlığı da çöküşteydi. 

– Moğol istilalarının (1250) yarattığı tahribat da buna eklenebilir, fakat bu hiçbir zaman önemli bir neden olmamıştır. Moğol istilaları, çökmüş olan bir uygarlığın son kalıntılarını temizlemişti. 

– Selçuklu veziri Nizamülmülk döneminde felsefeye karşı yürütülen kampanyanın (Gazali’nin filozofları tekfir etmesi) özgür düşünce üzerinde kısmi bir etkisi olmuştur ancak bu hiçbir zaman esas neden değildir. Eşarilik (Ebul Hasan) olarak bilinen Gazali’nin görüşleri, 9. yüzyılın sonlarından itibaren tedavüldeydi. Yükselişte olan toplumlar, gerici fikirlere itibar etmezken yıkılırken onları baş tacı ederler. Dolayısıyla Gazali’nin görüşleri, 16. yüzyıldan sonra Osmanlı üzerinde olumsuz rol oynamıştır. Gazali’nin tayin edici bir etkisi olsaydı ne büyük filozoflar İbn-i Tufeyl (1110- 1185) ve İbn-i Rüşd (1126-1198) ne de İbn-i Haldun (1332-1406) ortaya çıkabilirdi. 

Doğu-İslam uygarlığının yarattığı birikim (bilimsel keşifler, teknolojik icatlar, felsefi yenilikler ve kültürel alışkanlıklar) Müslüman toplumların gelişmesinde, devletleşmesinde çok önemli bir rol oynadı, fakat bunların etkisinin de bir sınırı vardı. Sonradan bu birikim, daha bir üst aşamaya sıçrayan yeni bir uygarlığın (Batı’nın) temelini oluşturmuştu. 

Avrupa’da filizlenen hümanizm ve Rönesans, sanıldığı gibi Müslümanlardan Yunan düşüncesini öğrendikten sonra başlamadı. Bu konuda da büyük yanılsama söz konusudur. Batılılar, Yunan eserlerinden her zaman haberdardılar. Bu eserler, Batı’nın kütüphanelerinde duruyordu, fakat bunlara ihtiyaç duyacak bir toplum ve zümre mevcut değildi. 

Fakat Batılılar, Müslüman toplumlardan bilim ve felsefe birlikte ele alındığında muazzam bir sıçrama gerçekleştirilebileceğini görmüşlerdi. Batılı aydınlar, Müslümanların yapıtlarını harıl harıl çevirip okudular, fakat Rönesans’ın başlaması için bir 400 yıl daha, yani koşulların olgunlaşmasını beklemişlerdir.

🌐 “UYGAR KAVİMLER NEDEN YENİDEN BARBARLAŞIR?” ..!

Peki ama çöken uygarlıklar, arkalarında neden herhangi bir birikim bırakmıyor? Her yeni uygarlık (Batı), yıkıma uğrayan eski uygarlığın (Doğu) bütün imkân ve birikimini güç ve yaratıcılık kullanarak kendine çevirir. Ardından da eski uygarlığın bütün can damarlarını keser. Can damarı kesilen toplumlar, sömürüldükleri ve yağmalandıkları için birkaç kuşak sonra kültürel açıdan çölleşirler. Bunun, enerjinin sakınım yasasıyla da ilgisi vardır. Özetle, gelişmekte olan uygarlıklar, yükselebilmek için verili olanakları (enerji), yani bilim, doğa, insan emeği ve düşünsel birikimi kendi yararına dönüştürmek zorundadır. Sümer-Babil veya Habeşistan-Mısır uygarlıkları çökerken de arkalarında kültürel açıdan çölleşmiş bir coğrafya bırakmışlardı. Orta Avrupa, Yunan-Roma uygarlığının çöküşünden sonra barbarlık koşullarına geri dönmüştü. 6.-10. yüzyıl arasında Avrupa’da ticaret çökmüştü; bilim ve eğitim son bulmuş, ulaşım kesintiye uğramış, sağlık sistemi yok olmuş, her yanı salgın hastalıklar sarmıştı, nüfus her yerde seyrekleşmişti. İslam coğrafyası da aynı akıbete uğramıştır. Ayrıca Doğu-İslam uygarlığının başarılarını ve tabii ki başarısızlıklarını ve sınırlılıklarını da o günün koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Doğu-İslam uygarlığı, önemli kültürel başarıların yanı sıra büyük düşünürler de yaratmıştır. Bu düşünürlerin ilki, kuşkusuz Hz. Muhammed’dir. Sonra onu Arapların ilk filozofu El-Kindi, Er-Razi, Farabi, İbn-i Sina, Biruni, Hayyam, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi insanlık tarihinin düşünsel birikimine ciddi katkılarda bulunan onlarca düşünür takip etmiştir.

✳ “İSLAM FELSEFESİNİN KATKISI” ..!

Özgün bir İslam felsefesinin varlığı bir uydurma değil, tarihsel gerçekliktir. Felsefe tarihinde “büyük felsefi katkılar” yoktur. Her katkı, öncekilere “küçük” ve ayrıntıda bir katkıdır. Düşüncede büyük sıçrayışlar istisnadır ve aslında her “küçük” tarihsel katkı, bir paradigma değişikliğine de tekabül eder. Platon’un, Aristoteles’in, Descartes’ın, Kant’ın, Marx’ın katkıları da hep küçük ama tayin edici (paradigma değiştiren) ölçekte olmuştur.

🌐 “DİN VE FELSEFE İKİ SÜTKARDEŞTİR” ..!

Katkı, düşüncede tıkanmanın giderilmesi, bendin yıkılıp suyun önünün açılmasıdır. Doğu-İslam felsefesi, 5. yüzyıldan itibaren bütün dünyayı etkisi altına almış olan dinci (Yahudi, Hıristiyan ve İslam) taassubun etkisini kırarak düşünceye yeniden felsefeyi sokmuş ve açtığı gedikle Rönesans ve aydınlanma sürecinin başlamasına katkıda bulunmuştur. Felsefe, ilahiyatın düşünsel alanını daraltmış, onun bilim ve akla karşı ördüğü önyargıları dağıtmıştır. 12. yüzyılda tektanrılı dinlerle (düşünür ve filozofları) felsefeyi buluşturmak, düşünce tarihinde bir devrim ve felsefede paradigma değişikliğiydi. Bu süreçte okuyan yazan herkes felsefeyle uğraşır hale gelmiştir. Bu gelişme, Doğu-İslam felsefesinin büyük başarısıdır. Dünyanın en seçkin filozofları ve bilim insanları, Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd’ü idol kabul etmişlerdi. İbn-i Rüşdçü akım (sonradan Aristotelesçilik), 500 yıl boyunca (12.-16. yüzyıl) Avrupa’nın düşünsel yaratımının ana kaynağını oluşturmuştur. İbn-i Rüşd’ün “Din ve felsefe iki sütkardeştir” ifadesi veya tezi, felsefede bir sıçrama ve devrimdi. Bu düşünsel devrim, tıpkı Kopernik’in ve sonradan Galileo’nun bilim dünyasında “Güneş değil, fakat dünya dönüyor” demesi gibi bir olaydır.

Cumhuriyet / Sadık Usta

İLGİLİ HABER

https://www.cafemedyam.com/2020/10/27/hamas-ve-ihvan-aski/

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top