GENEL

Sultan II. Abdülhamid…

.

✳Hükümetin beceriksizliği yüzünden Sultan Abdülhamid az daha Yunanlılara esir düşüyordu..!
Sultan Abdülhamid, beceriksiz idareciler sebebiyle az daha Yunanlılara esir düşecekti. Sultan Abdülhamid ile geçmişe dayanan hukukları ve siyasi çıkarları hasebiyle Almanlar, Sultanı sağ salim İstanbul’a getirdiler..!

Selanik’e sanıldığı kadar kolay varılmamıştı. Hem yolculuk hem de yolculuk sırasında karşılaşılan kötü muamele sabık Sultan Abdülhamid ve maiyetinde bulunanları perişan kılmıştı..

Vardıkları konak gazetede anlatıldığı gibi değildi. İzbe bir bölgede bulunan konak neredeyse harabe denecek kadar eski ve temel ihtiyaçların görüleceği malzemeler konakta bulunmuyordu..

Bu biçareliğe sürgüne refakat eden Fethi Bey de dayanamamıştı..

“Fethi Bey uyumak için odasına gitmek üzere yanımızdan ayrılırken, bir kanepenin üzerinde baygın baygın uyuyan iki yaşındaki kardeşimi gördü ve ona yaklaştı, başını eğdi ve çocuğu öptü. ‘Zavallı yavrucak’ diye söylendiğini ve gözünden akan yaştan bir damlanın çocuğun yüzüne düştüğünü gördüm…”

(Şadiye Osmanoğlu,
Hayatımın Acı ve Tatlı Günleri)


Sultan Abdülhamid’in yatacak yatağı bulunmadığı için Alatini Köşkü’nde iki koltuğu birleştirerek kendisine yatak yapmıştı..

Maiyetinde bulunanların duruma üzülmemesi için tebessümle koltukları göstererek “İşte yatağım” diyerek kötü havayı dağıtmaya çalışsa da köşkteki korkunç günler henüz yeni başlıyordu.. 
 

Alatini Köşkü.jpg
Sultan Abdülhamid’in sürgün hayatını geçirdiği Alatini Köşkü// www.cafemedyam.com
Sultan Abdülhamid’e kurşun sıktılar ve oğluna babasına  ‘Eşek’  dedirtmeye çalıştılar..!

Hürriyet furyası bütün ülkeyi geçici bir bayram havasına soktuğu sırada Sultan Abdülhamid, Alatini Köşkü’nde tam bir tecrit hayatı yaşıyordu..

Ailesinin ilk zamanlar dışarı çıkması yasakken; Abdülhamid günün belli saatlerinde terastan yalnızca gökyüzüne bakabiliyordu..

Alatini Köşkü sürgününde henüz küçük bir çocuk olan Abid Efendi yazdığı bir mektupta yaşanan dramı gözler önüne seriyor:

“…Alâtini Köşkü’ne duhûlümüzü (girişimizi) hatırlamıyorum. Annemin kucağında uykuda imişim. Sonradan işittiğime nazaran, beni taşımaktan annemin yorgun düştüğünün nasılsa farkına varan bir zabit (subay),-ki Emniyet-i Umumiye Müdürü Miralay Galib Bey (sonra paşa) imiş- beni annemin kucağından almak nezaketini göstermiş ve alırken de anneme ‘Verin bana şu yılan yavrusunu!’ demiş. Anlaşılan, tam mânâsıyla bir centilmenmiş bu kahraman-ı hürriyet!

Bunu söyleyen Hareket Ordusu’nun genç ve toy subaylarından biri olsaydı affederdim, lâkin bu adam o zaman miralay (albay) idi ve en az kırk yaşında idi..

O arada Ali Fethi Bey de (yıllar sonrasının başbakanı Fethi Okyar) ‘Zavallı çocuk!’ diyerek beni kucağına aldı, hattâ gözünden bir damla yaş düştü…

…Alâtini Köşkü’ne yerleştiğimiz ilk zamanlarda, bahçenin etrafında gayet alçak bir demir parmaklık vardı, sonra tuğla duvarlar yapıldı. Karaburun’a giden cadde, bu parmaklığın önünden geçerdi. Ben, ikide bir bahçeye fırlayıp parmaklığa yapışır, caddeyi seyrederdim..

Bunu, pedere haber vermişler. Beni yakalayıp pedere götürdükleri vakit, fena halde tekdire uğradım. ‘Bir daha oraya gitmeyeceksin! Bir daha oraya gitmeyeceksin!’ diyerek elindeki kalın bastonu kaldırıp indirmesi hâlâ gözümün önündedir. Korkutmak için, bastonu sadece kaldırıp indirmekle yetinmiş, bir tarafıma vurmamıştı..

…Muhafız subaylar, pek saygısızca hareket ederlerdi. Bunlardan Salim isminde bir teğmen, pencereden bakmakta olan babama ağaçların arkasına saklanıp kurşun bile sıkmıştı!.. Diğerleri de bir hayli saygısızlık yaptılar. Meselâ, bir hadiseyi gayet iyi hatırlıyorum:

…Bir vekilharç Hasan Efendi vardı. Haremin çarşıdan aldırdığı şeyler, onun vasıtasıyla gelirdi. O da, dışarıdan getirdiğini zâbitlerin (subayların) huzurunda harem ağalarına teslim eder, onlar da hareme götürürlerdi.. …Birgün bana yeşil, mavi, sarı, rengârenk oyuncak bastonlar getirmiş. Zâbitlerin yanında bana verecek. Ben de her nedense bu değneklere pek imrenirdim. Bahçedeyiz, tam değnekler bana verileceği sırada, zâbitler tutturdular: ‘Git babana ‘eşek’ de. Demezsen, değnekleri vermeyeceğiz’..

Ben de bu sözün fena bir şey olduğunu hissediyordum. Fakat, değneklerde de gözüm var. Nihayet, ağlaya ağlaya köşke gidiyorum. Hareme girdim. Bereket versin, karşıma Gülşen Kalfa çıkıyor, bana ‘Efendi, niçin böyle ağlıyorsun?’ diye soruyor.

Ben de meseleyi anlatıyorum. O da beni ‘A, hiç öyle şey olur mu? Sana yakışır mı?’ diye bir güzel haşlıyor. Ben de o sayede babama gidip o hezeyanı etmiyorum.. Maamafih, sonunda değnekler yine elime geçti..

Galiba zâbitler nihayet yaptıklarına utandılar ve değnekleri verdiler. Maalesef zabitlerden hangisi idi bana bunu söyletmek isteyen, hatırlamıyorum..

…Alâtini Köşkü’nün bahçesinde yuvarlak, çiçekli bir tepecik vardı… Subaylar, bu tepenin etrafına çiçeklerle ‘Hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik’ yazmışlardı. Okuyabiliyordum ama, bu sözlerin ne demek olduğunu bilmiyordum. Köşkün pencerelerinden, tepenin yalnız bir tarafı görülürdü…

Babam öbür tarafta ne yazdığını merak etmiş; beni çağırdı, ‘Oğlum, git bir bak bakalım, öbür tarafa ne yazmışlar’ dedi. Gittim, okuyup döndüm, söyledim. Sadece bir ‘Yaa!..’ dedi, başka tek söz etmedi. İttihatçı subaylar, ‘Hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik’ sözlerini toprağa yazmakla işi olmuş bitmiş zannediyorlardı..

…Haklarını yememek için şunu da ilâve edeyim: Pederime karşı bu derece saygısızlık edenler, benim iyi bir tahsil yapmamı istediler, içlerinden bazılarını beni okutmakla görevlendirdiler..

İlk hocam, Nâzım Bey isminde bir yüzbaşıydı, beni altı-yedi ay okuttuktan sonra tayin olup gitti. Ondan sonra, Cumhuriyet zamanında Siirt Milletvekilliği yapan ve Milliyet Gazetesi’ni çıkartan Mahmud Bey (Soydan) hocam oldu.”

Ahlaksız zabitler Sultan Abdülhamid’in kızlarının iffetine göz koyar..!

Sultan Abdülhamid’in gönlünü ve aklını en çok meşgul eden konuların başında izdivaç çağına gelmiş kızlarının durumu geliyordu..

Bu durum onu öylesine bunaltmıştı ki İstanbul’a yazdığı bir mektupta sarayın bu durumla ilgilenmesini rica etmişti.. 

Sultan Abdülhamid’in bu konuda yüreğinin darlandığını iyi bilen zabitler, sabık Sultanın kızlarına oldukça ahlaksız bit teklif yaptılar:

“Harem ağalarından birini zabitler odalarına davet ederler ve bana şu haberi yollarlar:

‘Bu gece odalarının altına gaz koyduk. Açıkta duran Musudiye zırhlısı köşkü bombandırman edecek. Babaları ve köşk mahvolacak.Kendileri gençtir, acıyoruz. Gece yarısı kardeşleriyle beraber bizim dairemize gelsinler. Biz onları muhafaza ederiz.'”

“Bunun ne kadar çirkin bir plan olduğunu anlamak için insanda biraz izan olması kafidir. Zavallı harem ağası bunu gerçek zannederek, babamın başına gelecek felaketten derin bir endişe duymaya başlamıştı.”

(Şadiye Osmanoğlu,
Hayatımın Acı ve Tatlı Günleri)

Sultan az daha esir düşecekti..!

Sultan Abdülhamid sürgün hayatı yaşadığı sırada tüm Rumeli’nin kaybedilmesine neden olan Savaşları meydana geldi..
 

Balkan Savaşları.jpg

Hükümet Sultanı, İstanbul’a getirmek için bir kurtarma operasyonu hazırladı; ama tam o sırada hükümet değişince plan iptal edildi.. 

Düşman şehri dört koldan ablukaya alması üzerine İstanbul’daki idareciler endişeye kapıldı ve Almanya İmparatorluğu’ndan Sultan Abdülhamid’i kurtarması için yardım istedi..

Almanlar bu teklifi kabul etti; ama bu kez Sultanı Almanya’ya götürüp orada İttihat ve Terakki Cemiyeti aleyhine muhalefeti örgütlemesi bu kez başka bir endişeyi meydana getirdi.. 

Gazeteci Süleyman Tevfik, o günlerdeki kaosu şu şekilde aktarır:

“Selanik sükût edince, orada, Alâtini Köşkü’nde bulunan Abdülhamid’in müttefiklerin ellerine geçmesi, bu yüzden de devlet için büyük sıkıntıların doğması ihtimalini göz önüne alan hükümet ile partiler onu İstanbul’a getirmeye karar verdiler. Fakat nasıl ve hangi yoldan getirilecekti? Selanik-Dedeağaç demiryolu Bulgarların ellerinde olduğundan bu yoldan gitmeyi düşünmek bile uygun değildi..

İtalyanlarda bulunan ‘On iki Ada’dan başka bütün adalarımızı işgal eden Yunanlıların, filoları ile Akdeniz’de bulunduğu cihetle bahren de getirilmesi imkânı yoktu. O zaman hükümetin, daha doğrusu Cemiyet’in hatırına Almanya sefaretine başvurmak geldi..

Abdülhamid’in şahsi dostu ve sevgilisi olan Kayser Wilhelm’in onu esirlik tehlikesine düşmekten kurtarmak isteyeceği şüphesizdi. Almanya sefarethanesine giden bir heyet, Abdülhamid’in İstanbul’a getirilmesi için yardım istedi..

Sefaret, telgrafla Berlin’den sorup olur cevabını aldıktan sonra İstanbul sefareti maiyet vapuru olan Loreley Yatı’nın bu işe tahsis edildiğini bildirdi.. Çünkü Alman sancağı altında bulunan bir geminin Yunan filosu tarafından durdurularak aranmasına cesaret edilemeyeceği şüphesizdi..

Abdülhamid’i getirmek üzere hükümet ve Cemiyet tarafından memur edilen üç zat ile Almanya General Konsolosu, Loreley Yatı’yla Selanik’e gidip Abdülhamid’i aldılar ve İstanbul’a getirdiler.. Yat; Beylerbeyi Sarayı’nın önünde durarak, evlatları ve ailesiyle beraber Abdülhamid oraya çıkarıldı. Artık eski padişah o sarayda oturacaktı..

Loreley’in dönmesine kadar Cemiyet ileri gelenleri büyük telaştaydılar. Çünkü yatın, Yunan filosu tarafından çevrilmesinden ziyade Abdülhamid’i alıp Almanya’ya götürmesinden korkuyorlardı. Bu vakadan İstanbul halkı, Abdülhamid gelip sarayda taht-ı muhafazaya alındıktan sonra haber aldılar.”

(Süleyman Tevfik [Özzorluoğlu],
II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Elli Yıllık Hatıralarım)
 

Beylerbeyi Sarayı.jpg
Beylerbeyi Sarayı// cafemedyam

Osmanlı Devleti’ni 33 sene idare eden, icraatları ile bugün dahi siyasi polemikleri belirleyen Sultan Abdülhamid, beceriksiz idareciler sebebiyle az daha Yunanlılara esir düşecekti..

Bereket versin, Almanlar, Sultan Abdülhamid ile geçmişe dayanan hukukları ve siyasi çıkarları hasebiyle Sultanı kurtarıp sağ salim İstanbul’a getirmişlerdi.
 

cenaze.jpg
Sultan Abdulhamid’in cenazesi// www.cafemedyam.com

© The Independentturkish//Mehmed Mazlum Çelik

✳BU OYUNA GELME..!
Aman dikkat! Hüseyin, senin sayende hilafeti eline geçirip meşrulaştırmak istiyor. Bu oyuna gelme..!

Adı öne çıkanlardan üç paşa vardı:

  • Seyit Talip,
  • Muhammara Emiri (Prensi veya beyi) Şeyh Haz’al,
  • Kuveyt Hükümdarı Mubareküssabah.


(Şeyh Haz’al o sırada İran-Osmanlı sınırı boyunca uzanan arazilere sahip olduğundan, suç sayılabilecek faaliyetlerinden ötürü Osmanlı takibine uğrayınca İran tarafına, orada izleniyorsa Osmanlı topraklarına geçerdi.)

TÜRKİYE – ARAP ÜLKELERİ İLİŞKİLERİ..!

Geçenlerde sosyal medya üzerinden dinlediğim genç bir kadın, kendince farklı anlamlar yükledi Türkiye-Arap ülkeleri ilişkilerine..


Modern giyimli, yüksek eğitim görmüş ve ağzı laf yapan bu genç kadın, özetle şöyle diyordu:

”Biz, büyük Sultan Abdülhamid’in torunlarıyız. Erdoğan, onun siyasi mirasçısıdır. O yolda giderek Arap-İslam dünyasının lideri olacaktır. Bu yüzden, yabancılar ve içerideki muhalifler onu çekemiyorlar.”

‘Bu sözleri dinlerken, okumakta olduğunuz yazıyı yazmak geldi aklıma’

Günümüzde siyasi söylemler ve aynı düzlemde yapılan TV dizileri aracılığıyla göklere çıkarılan Osmanlı ruhunun devlet anlayışına ilişkin iç içe geçmiş iki tarihi hikâyeyi konu edinmeye çalışalım…

✳Osmanlı ruhunun devlet anlayışı..!
İmparatorluğun son döneminde, Sultan II. Abdülhamid ile İttihat-Terakki iktidarı sırasındaki iki olay, Basra Körfezi’nde geçmektedir..!

Devlet yapısının çöküşünü, yozlaşmasını, bağlı olarak yerel önderlere peşkeş çekilen arazilere ve verilen şaşalı unvanlara dair örnekler vereceğiz..

Esas kaynağımız, Padişah Vahideddin’in yaveri Tarık Mümtaz Göztepe’nin hatıralarıdır. Kitabın tam adı şöyle: ‘Osmanoğulları’nın Son Padişahı Sultan Vahideddin Gurbet Cehenneminde.’

https://www.cafemedyam.com/2019/10/29/perisanim-ve-merhamet-gerektirecek-haldeyim/

Osmanoğulları’nın Son Padişahı Sultan Vahideddin Gurbet Cehenneminde..!

Bahsedilen olayın üç kahramanının başını çeken Basralı şahsiyet hakkında ön tanıtım bilgisi aktaralım:

Seyyid Talibünnakib yani Türkçe yazımıyla Nakipzadê Talip Bey ya da kısa adıyla Seyit Talip, Basra’nın ileri gelen eşraflarından ve politik şahsiyetlerinden imiş..

O bölgedeki bir aşiretin veya hatırı sayılır bir topluluğun reisi olduğundan kendisi Nakibzade unvanını da taşıyor..

Meşrutiyet sırasında kurulan Meclis-i Mebusan’da Basra mebusu (milletvekili) olarak bulunmuş. Sıkı bir Osmanlıcı ve padişahlık yanlısıymış..

İstanbul’daki mebusluk yıllarında çok sayıda kalburüstü dost ve kafadar edinmiş. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) yeminli bir muhalifiymiş. İTC hükümetlerini yıllarca uğraştırmış; iktidardakileri çileden çıkaracak faaliyetlerde bulunmuş..

“Hayatını ve menfaatini tehlikede gördüğü zaman, tasavvur edilebilen ve edilemeyen her şeyi yapmaya müsait olan bu çok cüretli ihtiras adamı, İTC hükümetlerinin kendisine karşı amansız vaziyet aldıklarına kanaat getirince hiç tereddüt etmeden onlara karşı adeta harp ilan etmiş ve müthiş bir mücadeleye girişmiş.”

İTC’nin üçlü ekibinden Talat Paşa, Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) olur olmaz, Basra Vali Vekili Süvari Mirlivası (Tuğgenerali) Kerküklü İzzet Paşa’ya, “Nakipzade Talip’i derhal tutuklayıp İstanbul’a gönderin” şeklinde talimat vermiş..

Maksat, iktidarın satvetini (şiddet ve kudretini), Seyit Talip emsali nüfuz sahiplerine karşı göstermekmiş.. Bu çizgide sonuna kadar ısrarlı ve kararlı olan İTC iktidarının talimatı üzerine harekete geçen İzzet Paşa, gitmeden önce makamını Seyit Talip’e emanet etmişti..

O, bu makamdan yararlanarak Talat Paşa’nın kendisi hakkında ilettiği gizli telgraftan haberdar olabilmişti.. Hoş, vekâleten oturduğu makam olmasaydı bile Seyit Talip, bunu bilecekti. Çünkü has ve sadık bendeleri (bağlıları/hizmetlileri), zaten Osmanlı’nın telgraf idaresi ve muhabere (iletişim) memurlarıydılar.. Oraya gizli kaydıyla gelip giden her türlü yazışmayı, anında ağalarına iletebiliyorlardı..

Mahrem ve mühim (gizli ve önemli) telgrafı alan Seyit Talip, o kızgınlık ve öfkeyle Talat Paşa’ya şu cevap vermiş:

“Parmağımın en küçük bir hareketiyle Irak’a İngiliz bayrağını çektirmek ve kendi başıma da bir hükümdarlık tacı geçirmek her an mümkünken, hilafet ve saltanat makamına karşı beslediğimiz sadakat ve merbutiyet (bağlılık) dolayısıyla maazallah böyle bir hareketi hıyanet ve cinayet saymaktayım. Eğer şahsıma, hayatıma ve mevkiime karşı tevcih etmekte ısrar ettiğiniz suikastlara devam ederseniz, müdafaa-i nefs (kendimi savunma) hususunda her türlü silahı kullanmakta serbest kalacağımı size son defa olarak ve memleketin selameti namına haber veriyorum.”

Olaydan sonra iyice hırslanan Seyit Talip, savaşkan Bedevilerden oluşan bir muhafız kıtası oluşturup dişlerine kadar silahlandırmıştı..

Basra’ya yeni tayin edilen Miralay (Albay) Vali Ferit Bey’in ilk işi, Seyit Talip’in yedi duvarla çevrili köşküne operasyon düzenlemek olmuştu..

Süvari müfrezesi, köşkün kapısına dayandı; kale gibi tahkim edilmiş köşkün birinci, ikinci ve üçüncü avlularını hadisesiz geçmiş. Fakat iç kaleye yaklaşan Osmanlı süvarileri, yüzlerce cenbiyeli (kuşağa takılan hançer) Bedevi muhafızı aniden ortaya çıkıp müfrezeyi çembere alıp saldırmışlar..

Sadece köşk değil, çevre evler ve mahallenin kritik noktaları da tutulmuş olduğundan Osmanlı askerlerine dört bir yandan kurşun yağmaya başlamıştı..

Ferit Bey, zor bela kuşatmayı yarmayı başarmış ama çok zayiat vermişti. Küçük operasyon ve baskınlarla Seyit Talip’i ele geçiremeyeceğini anlayan Miralay, daha büyük bir operasyon planı yapmıştı..

Buna göre; Basra Körfezinin İran tarafına geçerek Gambot’a (birkaç silahı bulunan küçük savaş gemisi) yanına topçu taburuna da almak suretiyle Basra Nizamiye Fırkası (Tümen) ile ortaklaşa bir askeri harekât düzenleyecekmiş.. Güya bütün Basra kuşatılıp Seyit Talip ve fedaileri kıskıvrak yakalanacakmış..

Tehlikenin yaklaştığını hisseden Seyit Talip, insan azmanı Afganistanlı uşağı ve yakın korumasına buyurmuş: Yanına birkaç fedai al, baskına gelecek bu Osmanlı paşalarını ölümüne saldırın..

Vali Ferit Bey ile mutasarrıf Bedii Nuri Bey tam iskeleye indirme yapacaklarken Belem’e denilen sazlık bölgelerde yüzebilen Mertiye cinsinden süslü kayıklar aracılığıyla askerlerin arasına sızan Seyit Talip’in fedaileri, vali ve komutanın kafalarını tabanca kurşunuyla doldurmuşlar..

Özellikle Afganistanlı uşak, onca polis ve jandarma arasından havaya ateş açarak kaçıp efendisinin evine sığınmış..

İTC yöneticileri, devletin demir yumruğuyla sindirmek istedikleri Seyit Talip’in kolay lokma olmadığını anlamış; bu darbe karşısında adeta derin bir uykudan uyanmışlardı..

Onlara göre Seyit Talip, tekin bir adam değildi; belki de o tekindi ama yabancıların, özellikle İngiliz entrikalarının ardı sıra döndüğü Irak ve bilhassa Basra şehri hiç tekin değildi..

Böylece İTC, Basralı bu belalı şahsiyeti bir süre için unutmuş göründü..

İTC hükümeti, Osmanlı-İran sınır çizgisini düzeltmek maksadıyla İstanbul’dan askeri bir heyeti Basra’ya göndermişti. Durumu fırsat bilen Seyit Talip, heyete şaşalı bir ziyafet düzenlemek suretiyle göz kamaştırıcı bir debdebe ve ihtişamını göstermek istedi..

Binbir gece masallarını aratmayan bir ziyafet sofrası eski deyimle Maide-i Süleymani (Hz. Süleyman’ın efsanevi ikram sofrası) gibiydi.. Tropikal bölgelerin envai çeşit meyveleriyle baharatlı tatlıları getirtilmişti. Kuş sütünün eksik olduğu sofradan hurma, muz ve ananas kokuları yükseliyordu..

Altın kakmalı arabesk tavanlara asılmış sıra sıra ipek yelpazelerin iplerini durup dinlenmeden çeken beyaz gömlekli ve kırmızı kuşaklı Afrikalı Berberi köleler, bu muhteşem salona tatlı bir yayla rüzgârı estiriyorlardı..

Sofranın şeref konuğu sayılan Osmanlı’nın Basra Bahriye Komodoru (amiral yetkisi olan deniz komutanı) Mümtaz Bey başköşeye, hemen karşısına ise sınır tashih heyeti reisi Kurmay Albay Aziz Salih Bey oturtulmuştu..

Bu zatların sağında ve solunda ise sırasıyla vilayet ve ordu erkânı ve bu arada Basra bölgesinin en zengin “Hurma Paşaları” yer almışlardı..

Zenginlikleri ve toplumdaki yaygın nüfuzlarından ötürü Sultan II. Abdülhamid, kendilerine unvanlar, rütbeler ve payeler (mirilümera, mirmiran gibi) vermişti..

Bu unvanlar ikinci veya üçüncü dereceden mülkiye paşalıklarını da içeriyordu. Bu nedenle bölge halkı, bu tür amirlere ve yöneticilere “Hurma Paşaları” lakabını takmıştı..

Haklıydılar; çünkü Fırat ile Dicle nehirlerinin buluşup tek bir ırmak halinde körfeze aktığı Şatt-ül Arap denilen delta bölgesinin iki yakasında alabildiğine uzanan hurmalıklar, bu paşaların mülküydü..

Bu paşalar, Basra-Bağdat arasında gidip gelen nehir vapur şirketlerinden birinin de sahipleriydiler. Adı öne çıkanlardan üç paşa vardı: Seyit Talip, Muhammara Emiri (Prensi veya beyi) Şeyh Haz’al ve Kuveyt Hükümdarı Mubareküssabah..

Şeyh Haz’al o sırada İran-Osmanlı sınırı boyunca uzanan arazilere sahip olduğundan, suç sayılabilecek faaliyetlerinden ötürü Osmanlı takibine uğrayınca İran tarafına, orada izleniyorsa Osmanlı topraklarına geçerdi..

Kendisi iki devletten hangisine kızarsa diğerinin uyruğuna girebiliyordu. Bu derebeyi, gittiği devletlerin gemileri tarafından üçer pare top atışıyla selamlanırdı..

Kuveyt hükümdarı/kralı olan Mübareküssabah, malum, günümüz Kuveyt’in iktidarını tekelinde tutan ünlü el Sabah ailesinin atası sayılır..

İngiltere, bir asayiş meselesini bahane ederek Kuveyt denen (Basra’ya bağlı) bu bölgeye muhtariyet (özerklik) vererek Osmanlı idaresinden ayırmıştı. Bu zat, Osmanlı yönetiminden kopmuştu ama pratikte Seyit Talip’in manevi otoritesi ve siyasi nüfuzu altındaydı..

Yemekler yenilip kahve içme faslına gelince, uzun fesli ve pala bıyıklı iri yarı bir uşağın mırra (acı Arap kahvesi) ikramında bulunduğu dikkatlerden kaçmamıştı..

Meğer bu kişi, Basra iskelesine asker indirmek suretiyle Seyit Talip’i yakalama operasyonunu yöneten Osmanlı Albayı Ferit Bey ile mutasarrıf Bedii Nuri Bey’i tabancayla öldüren Afganistanlı fedai imiş..

Ehlileştirilmiş bir canavar gibi muhteşem salonda misafirlere hizmet eden bu adamın gerçek kimliği orada açıklanınca, herkes dehşete düşmüştü..

Misafir Osmanlı komutanları, bu açıklamayı acı bir tebessümle karşıladılar ve katili tanımazlıktan gelerek işi geçiştirdiler..

Sıra nezaket konuşmalarına geldiğinde fırsattan istifade Türk komutanlar laf arasında ziyafeti veren konak sahibine şöyle demiş:

“Talip Beyefendi. Şu silahlı muhafızlarla dolaşmanız ecnebilere karşı devletimizin nüfuz ve satvetini (kudretini, heybetini, itibarını) ihlal ediyor.. Bunları dağıtsanız da hayat ve selametinizin muhafazasını devlet deruhte etse, daha tatlı olmaz mı?

Böyle bir fırsatı bekleyen Seyit Talip, derhal ayağa kalkarak hiddetli denebilecek bir sesle cevap vermiş: “Kumandan Beyefendiler! Hayat, her şeyden azizdir, değerlidir. Mütemadiyen benim hayatımla oynayan bu hükümet (İTC yönetimi), suikastlarına ve hakkımdaki kötü niyetine son vermedikçe silahlı muhafızlarımı dağıtmak yerine, onları akla gelmeyecek ölçüde takviye etmeyi sürdürürüm..

İstanbul’daki nazır beylerin (bakanların) ve bilhassa Dâhiliye Nazırı Talat Bey’e göre, biz burada muzır (zararlı) politikalar peşinde koşan satılmış bir takım ecnebi âletleri (yabancı işbirlikçisi, oyuncağı, uşağı) konumunda kişileriz.. Onlar bilmiyorlar ki, Basra’daki yabancı konsoloslarla en itibarlı Avrupalı siyasi ve askeri temsilcilerin yeri, benim şuradaki soframın kapıya yakın alt kısmıdır..

Hâlbuki en itibarlı yere siz komutan beyefendileri oturtmuş ve şeref konuğu etmişizdir. Bizi, ecnebi uşağı gözüyle görenlere bu hakikati, bu mübarek vatanın selameti için bildirmenizi bilhassa rica ederim…”

Bir devlet yönetimi, otoriter rejimlerle muhalifleri arasındaki ilişkiler açısından ibretlik dersler var yukarıdaki ifadelerde.


Bu arada belirtelim: Olayın baş aktörü Seyit Talip, İTC iktidarının baskılarından ötürü olsa gerek, bir süreliğine Berlin’e gurbete gitmiş. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı yenilip İngiltere Irak’ı işgal edince, fırsatı değerlendiren Nakipzade Talip Bey, Berlin’den Kahire’ye oradan da memleketi Basra’ya dönmüş.. Esas maksadı ise İngiltere’nin sayesinde Irak kralı olarak taç giyebilmek…

Onun, sürgünde yaşayan Sultan Vahideddin, Arabistan (Hicaz) Kralı Hüseyin (eskiden Mekke Şerif’i Hüseyin diye bilinirdi) tarafından bir davet alınca Malta’dan Hicaz’a yolculuk yaptığı sırada Hüseyin’in kendisini Hicaz bölgesinde görkemli bir merasimle karşılayıp Cidde, Mekke ve Medine’yi gezdirmiş..

Sultan’ın bir dediğini iki etmemiş. Fakat asıl niyeti, Kemalistler tarafından padişahlık ve halifelik makamından azledilen Vahideddin’in varlığından yararlanarak ve onayını alarak manevi makamını (halifelik) elde etmekmiş..

Bu noktada Seyit Talip, devreye girerek Vahideddin’e bir mektup yazmış ve kendisini uyarmış: “Aman dikkat! Hüseyin, senin sayende hilafeti eline geçirip meşrulaştırmak istiyor. Bu oyuna gelme!” Halifelik macerası, apayrı bir konudur. Uygun bir zamanda bu meseleyi irdelemek gerekir.

https://www.cafemedyam.com/2019/12/09/31-mart-vakasi/

İLGİLİ HABER

Kaynak

Faik Bulut
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top
%d blogcu bunu beğendi: