EĞİTİM

KÖY ENSTİTÜLERİ: SAVAŞTAN SONRA BU İŞLERİN HİÇBİRİNİ BİZE YAPTIRMAYACAKLARDIR

.

🌐 İNÖNÜ, YENİ KÖY enstitülerinin YAPILAMAMASIYLA İLGİLİ TONGUÇ VE YÜCEL’E ŞÖYLE DEDİ: En önemli olanağı kaçırıyorsunuz..!’
🌐 ‘Köy Enstitülerinin Gücü’ başlığı ile çıkan son yazımın odak noktası İnönü’nün, 1942’de yukarıdaki sözüdür..!”

Yenileyelim: 1942 Temmuzu’nda Tonguç’u alarak köylerde ve enstitülerdeki “çalışma seferleri”nden birinin dönüşünde Tonguç’la ve yeni Tarım Bakanı Hatipoğlu ile toplantı yapıp hedef koyuyor: “Enstitü sayısı 60’a çıkarılmalı ve 200 bin tarımcı (çiftçi) yetiştirme hazırlığı yapılmalı.”

Tonguç ciddi bir çalışma yapar. Fakat hedef eldeki kapasiteden çok büyüktür.. Bakan Yücel’le uzun uzun görüşürler. Yapamayacaklardır.. İnönü’ye giderler, “Olamayacak” derler..

Tonguç şöyle demiştir: “Yanıtını yaşam boyu unutamadım: ‘İleride çok pişman olacaksınız. Savaştan sonra bu işlerin hiçbirini bize yaptırmayacaklardır. En önemli olanağı kaçırıyorsunuz!’”

Sonrasını biliyoruz. Hatipoğlu’nun “bağımsız çiftçi”si, 1945 kışında, TBMM’deki karma komisyonda yok edildi.. Doğamadı.. Tonguç’un, köyün “enstitü öğretmeni” ile buluşamadı..

Kısaca, toprak ve köy yerinden oynatılamadı. Ortaçağdan beri yerleşmiş, katılaşmış mülkiyet ve ilkel üretim dokusunu tasfiye edemeyince, Cumhuriyet ayağındaki prangadan kurtulamadı..

O tarihi koşullardaki özlemi bugün iyi anlayabilmeliyiz.

🌐 KURUN-U VUSTADA GİBİ ESİR..!

“Bize yaptırmayacaklardır”ı biraz araştıralım. “Güç” meselesini vurguluyor. İpuçları 1930’lardadır..

  • Cumhuriyetin toprak davasında ilk sözcü İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’dır.. Atatürk’ün sesiyle konuşuyor sayılır:

✅“Arazisini ve tarlasını kendisi işletmeyerek, oralarda ‘kurun-u vustada (ortaçağda) gibi, yani esir gibi çalışan Türk köylülerini ev ve arazi sahibi yapmak amacımızdır.” (1933)

✅“Bugün memleketin 5 milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışıyor… Ancak kara ekmek yiyecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek, adeta bir süsten ibaret kalıyor. Bazı illerin yarısından fazlasında köylü başkalarının topraklarında çalışıyor. Bu toprağı ne suretle ele geçirmişler, şimdi ele alacak değiliz… Eğer bu köylüyü toprak sahibi yapmayacak olursak, bu sanayi fabrikalarını kim için, hangi pazarlar için kuruyorsunuz?” (1936) (Biliyoruz, sanayi hareketi 1934’te başladı).

  •  Atatürk’ün kendi sesini de ekleyelim. 1937 yılının kasım ayı, TBMM:

✅“Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Daha önemlisi, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın ‘hiçbir sebep ve suretle bölünemez’ bir mahiyet almasıdır..

‘Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri araziyi, yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır…” 

Berrak. Belli ki teknik çalışma yapılmış, işin esası saptanmış. 1945’te, Hatipoğlu’nun tasarısında da bu esası bulacağız..

Atatürk ile İnönü’nün ortak çizgisidir. 1937 anayasa değişikliğinde temele döşenmiştir.. CHP’nin her kademesinde özümsenmiş midir? Hayır, gerçek başkadır.. 

Bu köylüler ülkesinde ekonomik gücün sahipleri büyük topraklılar, eşraf ve tüccardır.. Ve değişmez “müttefik”tirler..

Ortaçağdan gelen mülkiyet ve basit üretim dokusuna el sürdürmemekte kararlıdırlar. Atatürk ve İnönü’nün önlerine koyduğu dava karşısında bir santim bile gerilemezler! Şaşırtıcı mıdır? Hayır. Ortaçağ 20. yüzyıl karşısında serttir. Ve karşıdevrimin çekirdeğini bağrında korur. Ancak 1940’ları ve devamını yorumlamak için bu kadar bilgi yetmez..

🌐 UZLAŞMA DAMARI..!

Siyaset tarihine girmeyelim. Ancak, dikkatle bakalım. CHF (sonra CHP) en ileri (devrimci) çizgisine 1931’de erişti. 1931 Kurultayı “Altı Ok” demek oldu..

İnönü’nün 1932’de Sovyetler’deki “araştırma seferi” sonrasında başlatılan sanayi hareketinin kurgusunu en uzun okun, devletçiliğin mimarı İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey (Özkan) yaptı..

“Temmuz yasaları”nı getirdi. Bir fiili ekonomik gücün sahibi “sermaye” (ve müttefikleri) hemen rahatsız oldular. Devletçi birikim onların basit üretime kilitlenmiş kâr alanını daraltacaktı.. Uzlaşmazlık yarattılar..

  • Eski İttihatçı Halil Bey (Menteşe) sözcülük yaptı:

“İktisadi zorunluluk olmadan müdahaleye gidiyorsunuz. Üretime, servet dağılımına devletin müdahalesine gelince iş kolektivizasyona gider. Bunda tehlike görüyorum..”

Sonra M. Şeref Bey istifa etti. “Uzlaşmacı” rolü finans sermayesinden Celal Bey’e (Bayar) verildi.. İktisat vekili oldu.. Fakat sermayenin karşı çıktığı sanayi hareketini frenleyemedi..

Cumhuriyetin güçlü arzusu 1933’te Kadro dergisinde Başvekil İsmet imzalı, “Fırkamızın Devletçilik Vasfı” yazısında noktayı koydu. Başka ne oluyor? Sermaye kendi gücünü sınarken, Bayar’ın rolüyle eşzamanlı, parti içinde bir damar oluşmaya başlıyor: Uzlaşma damarı

İkinci adım daha berrak. 1938’in ikinci yarısı. İnönü siyaset dışında, Atatürk ağır hasta. Bayar, kasım başında TBMM’deki konuşması için Atatürk’e vekâlet eder, konuşmayı o hazırlar..

  • Dikkatle okuyalım:

Bir yıl önce Atatürk’ün toprak üzerine kuvvetli vurgularını, yeni başbakan olarak programında tek sözcük aksatmaksızın, “Şefin direktifleri” diyerek yinelemişti. 1938 Kasımı’nda okuduğu metinde ise değil çiftçinin topraklandırılması, toprak sözcüğü bile yoktur! Berrak değil mi?

Kendi siyasal kapasitesini aşarak ve Atatürk adına konuşarak sanki günün artık “uzlaşma günü” olduğunu söylemiştir. Toprak davasını rafa kaldırmaktadır. Devrimci damarı “vitrin”e hapsederek yeni “yükselen değer”i partiye gösteriyor: Fiili güce dokunmamalı, onunla uzlaşmalıyız!..

 

Bayar, fiili gücü koklayan, buna öncelik veren siyaset adamıdır. O koşullarda kendisinde bir misyon arayamayız. Ancak tutarlıdır. Zamanla partinin gitgide daralan devrimci damarı onun için siyasetin yolu değildir..

Bir santim bile gerilemeyen ortaçağ dokusu eksenine sırtını dayayacak olan “uzlaşma damarı”nın genişleyeceğini 1930’lardan itibaren görmüştür. Köy Enstitülerinin 1940 ve 1942 yasalarında “yoklar” arasındadır. 1945’te siyasette yeni görev zamanı gelecektir.

Doğamayan ‘bağımsız çiftçi’ için yasa taslağı, 1945..// www.cafemedyam.com

🌐 DEMOKRASİ İÇİNDE..!

Uzlaşmacı damarın gelişmesini, 1942’de Köy Enstitüleri Teşkilat Yasası görüşmelerinde, ortaçağın savunma çizgisine verdikleri destekle okumaya başlayabiliriz..

Daha açık seçik görmek istersek uzlaşmacılığın 1945 Şubatı’ndan başlayan “Çiftçiyi Topraklandırma ve Çiftçi Ocakları Kurma” tasarısında Muhtelit Encümen (Karma Komisyon) zemininde ortaçağ mülkiyet sahiplerinin “savaş düzeni” ile uyumlu çizgisine bakalım..

Uzlaşmacılar orada “Savaştan sonra bize bunların hiçbirini yaptırmayacak olanlar” ile uyum içindedirler..

O koşullarda “güç” hangi tarafta görünüyorsa, uzlaşma buna ayarlanmaktadır. İlginçtir, aralarında sonradan “demokrasi mücadelesi”ne katılan isimler de az değildir! Uzlaşmacılık güvenli koşullar arama sanatı ise bunlar artık “demokrasi içinde” bulunacaktır..

Ortaçağ dokusunu tasfiye hedefi ise 1950’den sonraki iktidarla yerini, ortaçağ ile “barışık yaşama”ya, ondan destek almaya bırakacaktır. Gelişmelerin o aşaması biliniyor. O aşama günümüze kadar geliyor.

🌐 YAPAY BOLLUK İÇİNDEKİ KUŞAKLAR KAVRAYAMAZLAR..!

“Köy Enstitülerinin Gücü” vardı. Evet, orada bugün bile hissedilen bir güç oluştu. Ortaçağ çizgisini korkutan, uzlaşmacıları da tedirgin eden bir tarihi güç..

Ancak henüz bağımsız çiftçi olamamış ve kitlesel olarak henüz aydınlanamamış bir kır dünyasında belirleyici güç olamıyor.. Yetmiyor..

Tonguç’un ve Köy Enstitülü değerli Pakize Türkoğlu’nun kitaplarında, o yıllarda bazı yerlerde topraksız köylülerin İnönü’nün yoluna çıkarak onunla konuştukları yazılıdır.. Ama büyük kitle pasiftir..

Bir demokratik devrimin “olmazsa olmaz”ı sayılacak yeni, kitlesel enerji orada üretilemiyor. Bir minimum ölçeğe (60 enstitü, 200 bin çiftçi) bile ulaşamıyor.. Ulaşabilse olur muydu..? Ortaçağ ve müttefiki güçler o “muharebe”de dağıtılabilir miydi..? Oradan bir farklı demokrasi dünyasına yol açılabilir miydi? Bilemeyiz. Bunları konuşmak kehanete girer..

İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlıklar ve enflasyonlu dünyasını, bir “yapay bolluk” içinde yaşayan bugünün kuşakları kavrayamazlar.. O koşullarda devlet yoksullaşırken, büyük toprak sahipleri ve tüccar ittifakı zenginleşmiştir..

Siyasette uzlaşma damarı bu zenginleşmeyi hissederek genişlerken, toplumun ana enerjisi, yani siyasal enerji de yavaş yavaş sönmüştür..

Yeni başlangıç gerekiyordu.. “Siyaset tarihine girmeyelim” dedik..

Yalnız, şunu görmek zor değildir: Ülkenin yazgısı başka bir “tarihi zaman”ın oluşmasına bağlı oldu. Yazgı artık kentlerde belirlenecekti. İşçi sınıfı sahneye çıkmaya hazırlanıyor.. Yeni “tarihi zaman”da demokratik devrimin belgesi CHP’nin 1959 Ocak ayındaki “İlk Hedefler Beyannamesi”dir, yani 1961 Anayasası’nın esasıdır.. (Bunu bugünkü CHP kuşağı bilmeyebilir.) 1960’lar ve 1970’ler ise yepyeni bir “tarihi zaman” olacak. Şimdi konumuz değil..

🌐 KÖY ENSTİTÜLERİNİN GÜCÜ..!

Toplumların değişik “tarih zamanlar” içindeki mücadeleleri demokratik devrimi öğretebilir. Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi ile “sivil siyaset yolu”nu açtı. Lozan’dan geçerek toplumu Cumhuriyete ulaştırdı. 20. yüzyıla ayak basıldı.. Büyük bir demokratik devrimdi; geri kalmışlığın katılaşmış kalın kabuğunu kıracaktı..

✅Cumhuriyet, 13 milyonluk basit köylüler ülkesinde kuruldu..

Sadece basit tarım yapabilen, “kerpicinin içinde” yaşayan köylüler. Mustafa Kemal’in ilk sözü: “Müstahsil (üretici) köylü efendimizdir!”. İşin özünü söylüyor: Köylüyü “kerpicinden” çıkararak çiftçi yapabilmek. Köy, toprak, tarımın iç içe bir bütün olduğunu bilerek ilerleyebilmek..

Köylüler (büyük kitle) güçsüzdür.. Gücün sahipleri büyük topraklılar, eşraf, tüccardır..

Ekonomide, siyasette büyük farkla öndedirler, müttefiktirler. Cumhuriyet 1924’te Köy Kanunu’nu çıkarıyor, köy konuşsun istiyor. Ancak, duyulan ses, büyük topraklıların, zengin çiftçininkidir..

Osmanlı’dan devralınan (onun Bizans’tan aldığı) prekapitalist rejimde ortakçı, yarıcı, maraba, toprak işçisi vardır. Sessizdirler..  

Cumhuriyet, 1927 ve 1929’un yasaları ile toprak dağıtma adımı atar. “Müttefikler” tepkilidir. 1932’de “eşitlikçi” bir kooperatif modeli getirince (Afyon üreticileri) eski İttihatçı, şimdi CHP’li büyük topraklıların sözcüsü Halil Menteşe, Cumhuriyet yönetimine çıkışır: “Kolektivizasyona gidiyorsunuz!”

1936’ya kadar ilerleme olamadı. Fakat yeni köy düzeni arayışı başladı. Toprak ve tarım davası ile iç içe. Atatürk 1936 ve 1937’de TBMM’de, “Toprak Kanunu’nun bir neticeye varmasını yüksek desteğinizden beklerim. Her çiftçi ailesinin geçinebileceği, çalışabileceği toprağa sahip olması…” diyecek. Ve İnönü, 1936 sonunda vurguları yapar: “Toprak işleyenin!”, “Bin kombina kuracağız.” Ve dağıtılacak toprakları kamulaştırabilmek için anayasa önerisi getirir (1937, 74. Md.). “Müttefikler” direnirler; “yüksek destekleri” söz konusu değildir.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç, bir öğrenciyle

🌐 KILAVUZ..!

Köye “kılavuz”la girilecektir. 1937’de Saffet Arıkan’ın getirdiği Köy Eğitmeni öncüdür. Büyük adım ise 17 Nisan 1940’tır: Köy Enstitüleri. Kılavuz, Enstitü öğretmenidir..

Çizgi, kişinin köylülüğünü yadsımaksızın üretimin özgürleştirici damarını kavraması, geliştirmesidir. Ve insanlığın ortak değerlerini özümsemesidir. Bu büyük iddiadır. Köylü kendi potansiyelini keşfederek toplumu dönüştürme iradesine erişecektir..

İddianın sahibi üç kişidir: İnönü, Bakan Hasan Âli Yücel ve Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç..

Tonguç, tasarımcı, mimar, başöğretmen, usta, hatta işçidir. Müstesna bir belgecidir. Oğlu Dr. Engin Tonguç, onun günlüklerini, belgelerini kitaplaştırdı: Bir Eğitim Devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç, 1997. Bu kitapla sadece Köy Enstitülerini değil, yalın gerçekleriyle 1940’ların Türkiye dramını tüm boyutlarıyla kavrayabiliriz. (Dikkat, 1940’lar her çeşit efsane ve menkıbe yaratma alışkanlıklarıyla, ürünleriyle perdelenmiş bir dönemdir.) 

İlk adımda 14 Enstitü kuruldu. Hedef 22 oldu. Enstitülerde eğitim üzerine yazılanlara değinmiyorum. Bilinenler yeterlidir. Tonguç’un gözünden izleyebilirsek, Cumhuriyetin erişmek istediği, demokratik devrim dediğimiz aşamaları tanımlayabiliriz. Yok, Cumhuriyetin “iç mücadelesi”nde somutlaşan demokratik devrim aşamalarını görmezlikten gelirsek, olup bitenlerin anlatımı sıradanlaşır, tek tük şeyler halini alır..  

1942’yi anlayabilmeliyiz. Enstitü hareketi mesafe almıştır. Fark edilmeyen bir güç yaratmıştır. Gücü büyütme zamanı gelmiştir. 19 Haziran’da 4274 sayılı “Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Yasası” geliyor. (80. yılındayız) Bu, Cumhuriyetin köye egemen olabilmesinden, büyük bir tarihsel atılımdan önceki fotoğraf gibidir. Yasa ile okul, köyün merkezi olmaktadır. “Kılavuz” köy halkını yetiştirecek, sorunlarını çözebilecektir. Kooperatifleri kurabiliyor. Çalışan köylü için, antikçağdan beri dünyasında olmayan şey, ödüllendirme geliyor. Yurttaşlığa büyük adım. “Müttefikler” bunların ne demek olacağını anlamışlar mı? Hem de nasıl!  Prekapitalist dokunun sürdürülmesi onlar için “hayat memat”tır. Savaşacaklardır..

🌐 DEVRİMİN İKİNCİ AYAĞI..!

1940 Yasası’na iki kişi “Evet” oyu vermişti; 150 kişi oy kullanmamıştı. Bu “Hayır” demekti. 1942’de 252 kişi “evet” oyu verdi; 177 kişi “yok”tu. Görüşmelerde kıyasıya direnmişlerdi. (Ayrıntıları, özellikle hangi maddelerde direndiklerini okuyunuz. Öğrenmek lazım.) Artık Enstitüyü kapsayan fakat aşan büyük bir adımla mücadele alanına giriyoruz. Gerçekte, sınıfsal muharebe alanına. 20 Temmuz’da İnönü, Tonguç’u alarak Enstitü ve köy “seferleri”ne başlıyor: Eskişehir, Sivrihisar, Mahmudiye, Hamidiye, Konya, Karapınar, İvriz, Ereğli, Bor, Aksaray, Koçhisar ve Ankara Gölbaşı. (Kitaptaki bilgiler aydınlatıcıdır.)

Gölbaşı’nda İnönü’yü karşılayan CHP’nin yeni Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal, Tonguç’u arabasına aldı. “Ne gezdirip duruyorsun bunu köy köy. Yarın bizim söylediklerimize, raporlarımıza inanmayacak!” dedi. “Bu” İnönü’ydü! Tonguç, partideki güç yapısının uzaktan göründüğü gibi olmadığını, mücadelede İnönü’nün karşısındaki gücün mertebesini artık en iyi kavrayan kişiydi. Birlikte yaptıkları “seferler”de İnönü’nün kurgusunu kavrıyordu. Bir kurmaylık. Garp Cephesi Komutanı kimliğiyle kurgulamış gibi: Yüzyıllardan gelen prekapitalist dokuyu ancak bir tür “harekât”la çökertebilirsin. Barış yıllarında yapılamadı. Şimdi, uygun zaman ayağına geldi: 2. Dünya Savaşı. Ülkenin, Cumhuriyetin en büyük tehlike ile karşı karşıya geldiği zaman. Ama içinde bir fırsat taşıyor: Eğer ülkeyi büyük savaş kıyametinin dışında tutabilirsem, içeride tarihin (bir paradoksla) ikram ettiği bu altın fırsatı kaçırmamalıyım! Ve hemen, (Alman kuvvetleri Fransa’yı almaya giderken) 1940’ın nisanında başlamalıyım. Gecikmemeliyim. Demokratik devrimin 1940’lardaki ilk ayağı olan Enstitü, 1942’de, İnönü’nün savaş yıllarının yokluklarında azalmayıp artan desteğiyle “ileri cephe”sini kurdu. (Ekmek karneyle, inşaat çivisi bile bulunmuyor!)

Devamı geliyor. Temmuzda Başbakan Refik Saydam ölür. Yerine Şükrü Saracoğlu geçer. Tarım Bakanlığı’na Şevket Raşit Hatipoğlu gelir. Cumhuriyetin en kayda değer Tarım Bakanı. O da Tonguç gibi, Almanya’da (ve Fransa’da) okumuş, doktora yapmış, Anadolu’yu karış karış gezmiştir. Köylüyü tanımış, toprak ve tarım davasını dert edinmiştir. 20 Ağustos’ta İnönü’nün Tonguç’la başlayan “sefer”inde o da vardır. Kayseri, Sarımsaklı, Pazarören, Bünyan, Sivas, Yıldızeli, Tokat, Turhal, Ladik, Samsun ve dönüş. Dönüşte, trende Tonguç’u ve Hatipoğlu’nu toplantıya çağırıyor. Yollarda, köylerde onlarla daha önce konuştuklarını “harekât” hedefi olarak söylüyor: Enstitü sayısı 60’a çıkarılmalı ve 200 bin tarımcı (çiftçi) yetiştirme hazırlığı yapılmalı! Tonguç, İnönü’yü özel merakla izliyor. Büyük toprak sahiplerine, topraksız köylülerin durumuna tepkisini not ediyor. Ve demokratik devrimin “ikinci ayağı”nı (“ikinci cephe” de diyebiliriz) keşfediyor: Toprak davası gelecektir. Garp Cephesi Komutanı sanki bir “kıskaç harekâtı” tasarlamıştır: Kıskacın bir ayağında Köy Öğretmeni’nin Enstitüsü, öbür ayağında Atatürk’ün özlemi olan “müstahsil köylü”, yani, topraklandırılarak doğacak olan çiftçi (iki yüz bin tarımcı).

🌐 BİRKAÇ TÜMENİM OLSA..!

Mücadelenin siyasal söylemi, duyurusu kasım başında İnönü’nün TBMM konuşmasıdır: “…Cumhuriyet hükümetlerinin sarf ettikleri gayretlere iki seneden beri cemiyetimiz tarafından hiç yardım edilmemiştir… Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz (soluduğumuz) havayı ticaret metaı (nesnesi) yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bu sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sanan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadırlar.” Sınıfsal “blok” tablosu berrak değil mi?

1943’ün “seferleri” nisanda başlayacak. Savaştepe, Kızılçullu, Gönen, Aksu. Sonra, eylülde Erzurum, Pulur, Kars, Cılavuz, Trabzon. Ve Beşikdüzü’nde Enstitü öğrencileri motorla açılmış, türkü söyleyip ağ çekiyorlardı. İnönü, Tonguç’la yan yana oturarak bir motora biniyor, giderken kolunu sıkıyor, acıtarak. Şöyle diyor: “Elimde bunlar gibi gençlerden birkaç tümen olsaydı, Türkiye’nin yazgısını değiştirirdim!” Askeri terim kullanıyor: “Birkaç tümen.” Demek ki 50 bin kişi

bile yok! Esendal’ı bilmez mi? Yanı başında. Çoğunluk o tarafta ve eldeki malzeme bu. Bir demokratik devrim hamlesi, ortaçağ yapılarının tasfiyesi için bir “minimum güç” istiyor. Çünkü ortaçağ ile hesaplaşma büyük olacaktır. Ve öyle oldu.

Daha önce Tonguç, “60 Enstitü, 200 bin çiftçi” hedefi için kapsamlı bir çalışma yapmıştı. Bakan Yücel’le de uzun uzun görüştüler. Proje, takatlerinin çok üzerindeydi. Ne devlet yapısındakiler ne de parti destek olurdu. Gerçek bu idi. İnönü’ye gittiler. “Olamayacak” dediler. Kitap şöyle yazıyor: “Tonguç, onun yanıtını yaşamı boyunca unutmayacaktı: ‘İleride çok pişman olacaksınız. Savaştan sonra bu işlerin hiçbirini bize yaptırmayacaklardır. En önemli olanağı kaçırıyorsunuz’ demişti.” Tarih henüz 1942 idi. “Savaştan sonra” deyişi yaptığı kurguyu açıklıyor.

“Biz” ve “Bize yaptırmayacak olanlar”. Açık değil mi? Enstitüler için İnönü’ye “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın?” diyen Mareşal’den valilere, kaymakamlara kadar gelen bir kadronun katı tutumu ve devrimciliği 1930’ların ortalarında eskimeye başlamış bir parti yapısı. Peki, Cumhuriyetin köylüler ülkesinde demokratik devrim mücadelesi kaybetmeyi de göze alarak yapılmayacak mı? Yapılacak.

Toprakla içiçe bir yaşam süren Köy Enstitülü çocuklar.

🌐 GERİCİLİĞİN KALIN KABUĞU..!

Türkiye kendini savaşın “kıyamet”inden korumuş ama beş yıl boyunca büyük bir orduyu silah altında tutmak zorunda kalmıştır. Köydeki üretici orduda tüketici olmuştur. Savaş biterken tarlaya dönüş eski düzene dönüş mü olacaktır? Yoksa o köylü toprağa kavuşup çiftçi kimliği mi kazanacaktır? Tarım Bakanı Hatipoğlu, 17 Ocak 1945’te “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” tasarısını getiriyor. Demokratik devrimin ikinci ayağı (cephesi). 

Hakkıyla tarım yapmak üzere toprakta yeni mülkiyet getiriyor. Merkeze “Bağımsız Çiftçi”yi (Çiftçi Ocaklarını) yerleştiriyor. Ona 30’dan 500 dönüme kadar toprak veriyor. Ortakçı, yarıcı, maraba tarihe karışacaktır. Büyük topraklılar tarım yapmak istiyorlarsa 500’den 5000 dönüme kadar ekim yapabilirler. Ekmezlerse, o topraklar da kamulaştırılarak bağımsız çiftçiye verilecektir. Köyde aydınlanan çiftçi, toprakta Cumhuriyetin gerçek tarım ajanı olacaktır. İnönü ile Hatipoğlu’nun tarihe geçecek hamlesidir.

🌐 SOVYET ÖZELLİĞİ..!

Usulen, tasarı önce Muhtelit Encümene (Karma Komisyon) geldi. Çoğunluk tasarıya karşı idi. Hatipoğlu geniş hazırlığını, uygulama için “ayrı bir teşkilat” kurulacağını açıkladı. “Yalçın hakikat şudur: Çiftçi dediğimiz kimseler topraksızdır. Toprakları yetmemektedir. Bu davayı halledelim arkadaşlar. Bu yurtiçinde toprağı yetemeyen çiftçi ve topraksız çiftçi bulundukça her şey zarar görür.  Kundaklanmış kanun işe yaramaz” dedi. Komisyon sözcüsü ise Adnan Menderes’ti!

Uzatmayalım. Tasarı köy-toprak-tarım rejiminin fiili sahipleri için ürkütücüydü. Ortaçağdan gelen “statü”leri sona erecekti. İnandırıcı tezleri yoktu. Ancak, çoğunluk sağlayacak taktikleri ve “komünizm geliyor” yöntemleri vardı. 

🌐 KARŞIDEVRİM..!

Emin Sazak: “Rusya’da da aynen böyle olmuştur. Kolektif şirket diye başlamıştır, halk da mecbur olmuştur. Aynen tatbikatı budur.” Recai Güreli: “Tasarının dışarıda akisleri bambaşkadır. Bilhassa ocak meselesi… Diyorlar ki acaba hükümet sola mı kayıyor? Tüccarlar da acaba bizim elimizdeki mülkleri de taksim edecekler mi diye soruyor.” Feridun Fikri Düşünsel: “Nereye gidiliyor? Yalnız toprak mülkiyetine değil, mülkiyet prensibine ait niteliktedir.” Adnan Menderes: “Çiftçiliği özel meslek saymaktaki maksat nedir? Yüksek komisyonunuz buna lüzum olmadığını ifade etmiştir. Toprak kiralamamak, ziraat amelesini tamamen ortadan kaldırmak, toprağı bizzat işletmek, toprağı kökünden kamulaştırmak Sovyet toprak rejiminin belirgin özellikleridir.”  Atıf Bayındır: “Kullanımda sınırı kabul edersek, bütün servet şekillerinde de kabul etmek lazımdır. O zaman bunun ismine başka bir şey derler.”  F. F. Düşünsel: “Çiftçi diye bir sınıf vücuda getiriyoruz. Bizim hukuki bünyemize uygun mudur?  Uygun değildir. Memleketin gelecekteki yönetimine zararları olabilir mi? Olabilir. Çünkü memlekette bir sınıf bilincinin oluşması muhtaç olduğumuz siyasal dengeyi yarın bozabilir.”

Ve Cumhuriyette de yaşasa, bir ortaçağ rejiminin toprak mülkiyeti sahibi için, en üstün değerin o mülkiyet olduğunu anlayabilmemizi çarpıcı biçimde anlatan Emin Sazak: “Acaba bu adamları (büyük topraklılar) ortadan kaldırmak memleketin gelişmesi için faydalı mıdır? O adamlardır ki Milli Mücadele’nin ilk günlerinden beri Garp Cephesi Kumandanı 100 vagon buğday verin der, yetiştirir… Bakanımızın tasfiyeye layıkt

Bakanımızın tasfiyeye layıktır dediği o ağalar yok mu, oğlunu askere gönderdi, binlerce vagon zahireyi, yüz binlerce lirayı hükümet yok iken Garp Cephesi Kumandanı’nın emrine gönderdi…”  Ne diyor? Senin askerin, senin Milli Mücadele’ni benim gönderdiğim ekmekle yaptı, diyor! Cumhuriyet en ileri menziline ulaşamadı. Bağımsız çiftçi (Mustafa Kemal’in “müstahsil köylü”sü) doğamadan öldü. Köy öğretmeni 1945’ten sonra yalnızdır. Ortaçağ toprak rejiminden güç alarak “yeni siyaset” için sahneye çıkanlar, “kılavuz”un güçsüzleştiğini iyi görmüşlerdir. İttifaklarının gücünü artık Enstitü’yü yıkmaya yönelttiler. Geri kalmışlığın kalın kabuğu kırılamadı, biraz daha kalınlaştı. Demokratik devrimden kalan boşlukta karşıdevrim filizlenmeye başladı.

Dr. Engin Tonguç, kitabında, babasının yaşamı boyunca, İnönü aleyhinde konuşan olursa hemen susturduğunu yazıyor. Acaba neden?

Cumhuriyet// Bilsay Kuruç

🌐 Köy Enstitülerini John Dewey mi önerdi..!?
🌐 “Köy Enstitüleriyle ilgili doğru olmayan bilgilerin yayılmasının da önüne geçmek gerekir..!”

Köy Enstitülerinde uygulanan eğitim, toplumda giderek daha çok ilgi görüyor. Bu, iyidir!

✅Köy Enstitülerini kurma düşüncesi kimin?

‘Bu okulları Amerikalı eğitimci John Dewey önerdi’ diyenler olduğu gibi, ‘Bu tip okullar Bulgaristan’da vardı; İsmail Hakkı Bulgaristan’dan geldiği için, orada gördüklerini Türkiye’de uyguladı’ diyenler de var..

İsmail Hakkı Tonguç’un yaşamöyküsü iyi bilinmeden Köy Enstitülerinin kuruluş süreci de iyi bilinemez.. 

İsmail Hakkı, İstanbul Öğretmen Okulu’ndan 1918’de mezun oluyor.. Eylül ayında bir grup arkadaşıyla Almanya’ya gönderiliyor..

Öğrenciler Almanya’daki karışıklıktan dolayı 19 Mayıs 1919 tarihinde ülkeye dönüyorlar.. Dönüşte Eskişehir Öğretmen Okulu’na atanıyor.. Eskişehir işgal edilince arkadaşlarıyla Ankara’ya geliyor..

Ankara hükümeti onu yeniden Almanya’ya gönderiyor (10.07.1921).

30.06.1922’de yurda dönüyor..

İsmail Hakkı iyi derecede Almanca biliyor ve başta eğitbilim kitapları olmak üzere tarih, toplumbilim, felsefe, coğrafya ve biyoloji alanında yazılmış kitaplarla geliyor..

Konya, Adana, Ankara öğretmen okullarında görevlendiriliyor..

1925’te yeniden Avrupa’ya gönderiliyor..

11.03.1926 tarihinde Okul Müzesi Müdürlüğü’ne atanıyor. Bir süre sonra bu görevinin yanında Bakanlık Yapı İşleri Komisyonu’nda da görevlendiriliyor..

Bakanlık, ders araç ve gereçlerinin alımı için onu bir kez daha Avrupa’ya gönderiyor (1.10.1929)..

İsmail Hakkı, bu görev gezisinden de daha öncekilerde olduğu gibi bir yığın kitapla dönüyor..

31.12.1929’da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nün kurulması görevi de kendisine veriliyor.. 1934-1935 eğitim öğretim yılında da Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü’ne atanıyor.. 

Tonguç, ülkemizin ünlü eğitimcilerini inceler. Dewey, Pestalozzi, Kerschensteiner gibi önde gelen yabancı eğitimcileri de yakından izler. Onlardan çeviriler yapar ve yayımlar.. 

Tonguç, yabancı eğitimbilimcilerin kendi ülkelerinin gelişkinlik durumlarına göre eğitimi planladıklarını anlar..

1930’lar Türkiyesi’nin köyünde doğru dürüst ne ziraat aracı ne de teknoloji vardır.. Gelişmiş kapitalist ülkelerin gereksindiği insan ile Türkiye’nin gereksindiği insan aynı değildir.. Köye yönelik planlanacak eğitim, yalnız “okumaz yazmazlığı” yenmek için değil, köye öğretmen dışında yararlı eleman yetiştirmek için olmalıdır.. 

“İş ve Meslek Eğitimi”  ile “Canlandırılacak Köy” kitaplarını okumak bile Tonguç’un iş eğitimi konusunda yıllardır nasıl hazırlandığını anlamaya yeter.. 

🌐 KURSLAR, EĞİTİMLER, ENSTİTÜLER..!

CHP’nin 4. kurultayı 1935’te yapılır.. Bu kurultayda köy eğitimi konusu gündemin en önemli maddesidir..

Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atar..

Tonguç kısa süre içinde köy eğitimiyle ilgili raporu yazar.. Bu raporu Atatürk, İnönü, Arıkan bir gece sabaha dek inceler ve raporun uygulanmasını isterler.. 

1936 yılının temmuz ayında ilk eğitmen kursu açılır ve daha sonra da arkası gelir.. 

İsmail Hakkı Tonguç incelemelerde bulunmak üzere 1938’de bir kez daha Avrupa’ya gider.. 

Köy Enstitüleri kuruluşları tamamlanmadan kapatılmıştır.. 1943 programı 1947’de kaldırılmıştır.. Buna karşın Tonguç’un uyguladığı “iş içinde, iş aracılığıyla, iş için özgün eğitim anlayışı” dünya eğitim tarihinde hak ettiği yeri almıştır..

Köy Enstitülerinin kuramcısı ve uygulayıcısı Tonguç’tur; Köy Enstitüleri özgün eğitim kurumlarıdır. Hasan Ali Yücel’in dediği gibi, Köy Enstitüleri bizimdir.

Cumhuriyet//Cengiz Öksüz /YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBESİ BAŞKANI 

🌐 Tarihimiz Köy Enstitüleri, Umudumuz Fin Eğitim Modeli..!

Bugün 17 Nisan 2022 Pazar..

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82. Yıldönümü..

Köy Enstitüleri. Türk Eğitim Tarihinin olağanüstü BAŞARI HIKAYESI..

 Dünya’da benzeri görülmemiş bir örnek oluşturan, tamamen Türkiye’ye özgü bir EĞITIM PROJESI..

2.Dünya Savaşı’nın Türkiye’yi dar bir kıskaca aldığı en zor dönemde; ekonomik sıkıntıların, karaborsanın, yetersiz endüstrinin, pahalılığın hat safhada olduğu dönemde imkansızlıklar içinde kurulan MUCIZE BIR SISTEM..

Eğitim ilkelerinin ustaca düzenlendiği, tam anlamıyla bir kişilik eğitiminden yana olan, Cumhuriyet yönetiminin toplum yapısını yönlendiren en değerli unsur.. 

En yüce değerin insan olarak kabul edildiği, insanları din, dil, cins, ırk, ayrımı gözetmeksizin bir değer ve birey olarak kabul eden eğitim anlayışı..

Ast-üst ilişkisi yerine birlikte başarma anlayışını, “hesap sorma” yerine “hesaplaşma” anlayışını benimseyen, üstlerin astları, büyüklerin küçükleri ezmediği, herkesin gücüne göre bir ödevi ve görevi olduğu ilkesine dayalı fonksiyonel bir örgütlenme..

Din hakkında bilgi verildiği halde din eğitiminden ve inanç aşılamaktan sakınan, öğretmenin ise merak, araştırma, eleştirme ve sorgulamayla gerçekleştiği eğitim anlayışı.. 

🌐 “KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞ MÜCADELESİ BİLE FİNLANDİYA İLE AYNI..!”

İskandinav ülkelerinin eğitim sistemleri son yıllarda dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak biliniyor.. Özellikle Finlandiya..

Her yıl yabancı delegasyonlar Finlileri ziyaret ediyor ve bu başarının ardındaki filozofiyi inceliyor.. Amerikalılar bile eğitim sisteminde Finlilerden aldığı ipuçlarıyla yeni düzenlemelere gidiyor..

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı da başta Finlandiya olmak üzre gelişmiş bazı ülkelerde uygulanan eğitim sistemlerini okullarımızda hayata geçirmeyi planlıyor.. 

Peki neden? 

Geçmişimizde Dünya’da benzeri görülmemiş bir örnek oluşturarak Türkiye’nin 1940’lardaki kültür yaşamına damgasını vuran KÖY ENSTİTÜLERİ gibi olağanüstü bir başarı hikayemiz varken TC Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri neden adeta talan edilmiş eğitim sistemimizi onarmanın çözümünü önce kendi geçmişinde ve tarihinde aramak yerine başka bir ülkenin eğitim modelinde arıyor..?

Hele geçmişimizdeki bu başarının her detayı onca gıpta ettiğimiz Fin Eğitim Modeliyle neredeyse birebir aynıyken ..!

Fin Eğitim Modeliyle Köy Enstitüleri arasında öylesine inanılmaz benzerlikler var ki düşündükçe kendi geçmişimiz yerine Fin Modeline hayranlık duymamıza üzülmemek elde değil.. 

Sadece eğitim anlayışı ve içeriği değil. Kuruluşlarındaki mücadeleleri bile neredeyse aynı..

Şimdi eğitim bilimcilerimize, toplum bilimcilerimize ve başka ülkelerin eğitim sistemlerini araştırıp ülkemize uyarlamaya çalışan sayın bakanlarımıza soruyorum..

Zamanın yabancı delegasyonları Köy Enstitülerinin olağanüstü başarısını incelemek araştırmak için ülkemizi ziyaret edip onca çalışmalar yapıyorken ve en önemlisi Köy Enstitülerine dair bilgi ve belge bolluğu bunca fazlayken çözümü dışarıda aramak neden..?

Cumhuriyet// Ceylan Adanalı Kabadayıoğlu

🌐 CHP kapatılan Köy Enstitülerini ziyaret programına başladı..!
🌐 “CHP, 82. kuruluş yıldönümünde önemine dikkat çekmek için 21 Köy Enstitüsünü ziyaret programına Eskişehir Mahmudiye Çifteler Köy Enstitüsü ile başladı..!”

CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya başkanlığındaki CHP heyeti, 82. kuruluş yıldönümünde Türkiye’nin 21 farklı şehrindeki köy enstitüsünü ziyaret ederek incelemelerde bulunmak amacıyla başlatılan programın ilkini gerçekleştirdi..

Yıldırım Kaya’nın yanı sıra Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel ve Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer’in bulunduğu heyet, Türkiye’nin ilk Köy Enstitüsü olan Eskişehir Mahmudiye Çifteler Köy Enstitüsü’nü ziyaret etti..

Heyete, Mahmudiye Belediye Başkanı İshak Göndoğan ve CHP İl Örgütü yöneticileri de eşlik etti..

Enstitüde incelemelerde bulunan milletvekilleri, binaların terk edildiğine dikkat çekti..

Milletvekillerine eşlik eden vatandaşlar da enstitünün hamamının, misafirhanesinin ve çamaşırhanesinin bulunduğunu, ancak harabe halde olduğunu ifade ettiler..

  • Mahmudiye Belediye Başkanı İshak Gündoğan:

“Köy Enstitüleri meşaleydi şimdi söndürdüler bunların eksikliğini biz hissediyoruz. CHP iktidarında Köy Enstitülerine hak ettiği değeri vereceğiz..”

  • CHP Eskişehir İl Başkanı Recep Taşel:

“İlk 21 tane olan Köy Enstitüsünün ziyaret programını Eskişehir’den başlatıyoruz..”

CHP kapatılan Köy Enstitülerini ziyaret programına başladı
🌐 “CUMHURİYETİN İLK ÇOBAN ATEŞİNİN YAKILDIĞI YERDEYİZ..!”
  • CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel:

“17 yaş grubunda 549 bin öğrencimiz ne okulda ne işte. Kayıp bir nesilden bahsediyoruz.. Bunun sebepleri taşımalı eğitim, ekonomik koşullar nedeniyle çocuklarımızın okulları terk etmesi, biz o yüzden buradayız. Cumhuriyetin ilk yıllarında ilk çoban ateşinin yakıldığı yerdeyiz..”

  • Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer:

“Köy Enstitüleri hayata geçmese bile Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyıl dediğimiz sürecine bu ruh ışık verecek, aydınlatacak.. Atatürk’ün çağdaş laik, akıl yolundaki yolculuğumuzda Köy Enstitülerine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var..”

🌐 “ÇİFTELER KÖY ENSTİTÜSÜ İLK TOHUMDUR..!”
  • CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya:

“Ziyaret ettiğimiz Çifteler Köy Enstitüsü köy öğretmeni yetiştirmek için 1937 yılında çıkartılan 3238 sayılı Köy Öğretmenleri Kanunu kapsamında ‘eğitmen kursu’ olarak açılmış, daha sonra köy enstitüsü olarak eğitime devam etmiştir..

İlk öğrencilerini ise Ankara ve Tunceli’den almıştır. 1947 yılına kadar 8 bin 675 eğitmen yetiştirilmiştir.. Çifteler Köy Enstitüsü ilk kurulan Köy Enstitüsüdür, yani ilk tohumdur..

Birçok köy enstitüsünün binaları yok edilmişken bu binalar ayakta duruyor.. O dönem, köy enstitülerinin kuruluşuna karşı çıkan anlayış ‘Ölü doğan bir projedir, Köylüyü köyde tutma çabasıdır’ diyerek amansız bir mücadele başlatmış; sonunda da 1954 yılında köy enstitülerini kapatmıştır..”

🌐 “BUGÜN DE 20 BİN KÖY OKULUNU KAPATMIŞTIR..!”
  • Yıldırım Kaya:

“O gün Köy Enstitülerini kapatan anlayış, bugün de 20 bin köy okulunu kapatmıştır.. Okulu kapatılan, öğretmeni olmayan köyler boşalmış; tarım, hayvancılık bitme noktasına gelmiştir..

Köylerimiz bugün boş, ıssız, insansızdır; çocuk seslerinden mahrum kalmıştır..

Domatesi, biberi, patlıcanı taneyle aldığımız, ekmeğe 10 lira ödediğimiz bugün dönüp geriye baktığımızda “Eğitim içinde üretim, üretim içinde eğitim…” anlayışını hayata geçiren, modern tarımı köylünün ayağına getiren köy enstitülerinin kapatılmasının ne büyük kayıp olduğunu daha net görüyoruz..

 21 köy enstitüsü binası ve arazileri Kültür Varlıkları Koruma Kurulu tarafından koruma altındadır. Ancak birçoğu harabeye dönüştürülmüş durumdadır..

Bundan dolayı, 21 köy enstitüsünü yaşatmak; mirasını çağın koşullarına uygun olarak geliştirip, geleceğe taşımak için çıktık yollara..”

Çifteler Köy Enstitüsü’nün öğretmen okuluna dönüştürüldükten sonra müdürlüğünü yapan Faik Dikmen, enstitülerden kendilerine kalan geleneği öğretmen okulunda devam ettirdiklerini anlattı..

Öğretmen okulunda okuyan başka bir vatandaş ise, “Bu enstitüye ait 2 bin dönüm arazi var. Orada da tarım yapıyorlar. Oradan ürettiklerini hem kendileri tüketiyorlar. Hem de Van Erciş Köy Enstitüsü’ne buradan buğday götürüyorlar” dedi..

🌐 “PROGRAM HASANOĞLAN KÖY ENSTİTÜSÜ İLE SONA ERECEK..!”

CHP heyeti, 21 köy enstitüsünü ziyaret programını 18 Haziran’da Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü’yle tamamlayacak..

Hasanoğlan Köy Enstitüsü Amfisi’nde, “Dünden Bugüne Köy Enstitüleri ve Laik Eğitim Mücadelemiz” başlıklı bir çalıştay düzenlenecek. Yapılan çalışmalar daha sonra raporlaştırılarak kamuoyuna açıklanacak..

🌐 “DEVRİMCİ CUMHURİYET DÖNEMİ..!”
🌐 HALA AYDINLIK..!

1923-1946 “Devrimci Cumhuriyet Dönemi”, eğitim ve kültür dünyasında toplumu ortaçağdan, yeni çağa taşımak adına yoğun arayışların yaşandığı ve hayata geçtiği dönemin adıdır.

Mustafa Necati dönemi ve Dr. Reşit Galip dönemi de çok önemli eğitim-kültür atılımların yapıldığı yıllardır.

1936 yılının Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dır ve 40 bin köyün 35 bini okulsuz ve öğretmensizdir, Cumhuriyet çare aramaktadır.

🌐 EĞİTMEN ÖĞRETMEN..!

Mustafa Kemal, askerliğini başarıyla yapmış köy kökenli çavuş ve onbaşıların altı aylık kurslardan geçirilerek “eğitmen öğretmen” olarak yetiştirilmesi önerisini yapar..

Bu proje Köy Enstitülerine giden yolculukta çok önemli bir kilometre taşıdır..

Tonguç’un köy incelemeleri ve gözlemleri sonrası 11.06.1937’de TBMM’de kabul edilen ve Resmi Gazete’de 3639 No ile yayımlanan Köy Eğitmenler Yasası’nın ilk maddesi “Nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek, ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik etmek üzere köy eğitmenleri istihdam edilir” şeklindedir.

Yasanın birinci maddesinden anlaşılacağı gibi eğitmen öğretmenden eğitim öğretim hizmetleri dışında modern tarım ve hayvancılığı da köye taşıması da beklenilmektedir..

🌐 “TAKLİT DEĞİL, TÜRKÇE BULUŞ..!”

1938’in Milli Eğitim Bakanı HasanÂli Yücel, bakanlığın tüm basamaklarında görev yapmış felsefe eğitimi almış ve Mustafa Kemal’i çok iyi anlayan bir eğitim ve kültür adamıdır..

İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, dönemin tüm düşünürlerin eğitime bakışlarını ve uygulamalarını Türkiye koşullarına sentezleyen kuramcı ve uygulayıcıdır..

Tonguç emeği ile şekillenen Eğitmen Kursları, Köy Öğretmen Okulları deneyimleri ardından 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Yasası TBMM’de kabul edilir. Yücel, TBMM’nde yaptığı konuşmada enstitüleri “Köy Enstitüleri ilkesi, bu pratik ilke tamamıyla bizimdir. Taklit değildir, Türkçe buluştur” ifadeleri ile tanımlar. Yasanın birinci maddesi “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere tarım işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, Milli Eğitim Bakanlığı’nca Köy Enstitüleri açılır” ile ifade edilir..

🌐 “Görüldüğü gibi amaç yine köye sadece öğretmen değil, köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmektir..!”

1940-1947 kuruluş süreci sonrası ülkedeki siyasal iklimin değişimi ile Yücel ve Tonguç görevlerinden ayrılmış ve enstitülerin özgün kazanımları tek tek terk edilmiştir. 1950 yılında karma eğitime son verilmiş ve Köy Enstitüleri 1954 yılında ilköğretmen okullarına dönüştürülmüştür.

🌐 “KAZANIM ÇOK..!”

Köy Enstitüleri, nüfusun yüzde seksen beşinin köyde ortaçağ koşullarında yaşadığı, okuma yazma oranının çok düşük olduğu köylere uygarlığı, teknolojiyi ve aydınlanma düşüncesini, “eğitim hakkını” köyün kendi çocuklarıyla taşımayı amaçlamıştır.

🌐 Enstitü düşüncesi bu anlamda ilerici, hümanist bir Tonguç tasarımıdır..!

Kuruluşunun 80. yılında Köy Enstitüleri düşünsel olarak günümüzün arayışlarında “eğitim hakkı, nitelikli eğitim ve insanlaşma, özgürleşme, toplumsallaşma” penceresinden zengin bir deneyim olmaya devam etmektedir. Türkiye, aydınlık geleceğini eğitim alanında yapacağı reformlarla gerçekleşecektir. Bu eğitim reformunda temel amaç, akıl ve bilimin rehberliğinde, evrensel pedagojinin kazanımlarıyla ülkenin tüm çocuklarına “nitelikli eğitim” vermektir..

Bu arayışta en önemli referans, Köy Enstitülerinin “insan, sanat, demokrasi” merkezli eğitim sistemidir. Günümüzde ilerici siyaset kurumunun ve yerel yönetimlerdeki dostlarımız kent varoşları ve kırsalda eğitim hakkından yararlanamayan toplum kesimleri için enstitü düşüncesinden esinlenecekleri pek çok kazanımın olduğu açıktır..

🌐 ANILARINA SAYGIYLA..!

Yerel yönetimlerin, içinde bulunduğumuz ülke koşullarında eğitim sorunlarını gündemlerine almaları artık bir zorunluluğa dönüşmüştür..

Ayrıca siyasal iktidar olmaya hedef alan siyaset kurumu enstitülerin güncel karşılığı olacak şekilde “Kent Enstitüleri” veya “Meslek Enstitüleri” gibi adlarla büyük kent çeperlerinde ve kırsal bölgelerde çocuklarımızın tüm boyutlarıyla gelişimini sağlayan “yeni okul” projeksiyonunu mutlaka gündemlerine alacaklardır..

Tüm bu uygulamaları yaparken enstitü düşüncesinin düşünsel temellerini, özünü kaybetmemek ve enstitü düşüncesini piyasanın reklam aracına dönüştürmemek esas olmalıdır..

Köy Enstitülerinin 80. kuruluş yıldönümünde, bizlere enstitü aydınlığını armağan eden kurucuları Yücel, Tonguç ve 17 bin 300 Köy Enstitülü eğitimci kahramanının anılarına saygıyla…

🌐 Kuruluşunun 80. yılında yaşayan efsane: Köy Enstitüleri..!

2020 yılında koronavirüs salgını dünyaya ilim ve bilime olan gereksinimin önemini tekrar hatırlattı. Her şeyi yeniden düşünüp geçmişten ders almanın tam zamanı.

Bundan tam bir yıl önce, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 79. yıldönümü etkinliği, eğitimci-müfettiş Mehmet Ayhan’ın girişimi ile Pembe Köşk’te yapıldı.

  • Mehmet Ayhan:

“Atomu parçalamaktan zor olan halkın aydınlatılmasını ve geliştirilmesini amaçlayan bu kurumların yaşama geçirilmesinde, eğitime, sanata yönelik tutum ve davranışıyla birinci derecede yetkili ve etkili İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün bıraktığı canlı kültür ortamında, yaşadığı evde ve piyanosu başında, ona saygı ve şükranlarımızı sunmak içindir” diye açıklamıştı günün programını..

80. yılda buluşmak üzere sözleşirken, dünyayı kasıp kavuracak bir virüsün tüm yaşamları vuracağını kimse bilmiyordu..

🌐 “HALK İMECESİ KATKISI..!”

1939 yılının son günlerinde, Türkiye yine büyük bir doğal felaket yaşamıştı. Erzincan depreminde 16 bin can kaybı vardı. Diğer yandan dünya yeni bir büyük savaşın içine girmişti..

17 Nisan 1940 Çarşamba günü, 429 kişilik TBMM’den 287 milletvekilinin oyları ile kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası bu zor koşullarda hazırlanmıştı..

Atatürk’ün direktifleri ile köylere hizmet götürmek için 1936’da başlatılan Köy Enstitüleri hareketi, ülkenin o günkü gerçeklerinden ve gereksinmelerinden yola çıkılarak, kendi yönetici ve eğitimcilerimizce, öğretmen öğrenci katılımı ve halk imecesi katkısıyla, kalkınmayı ve demokratikleşmeyi destekleyici yerli bir eğitim düzenlemesiydi..

Yasa tasarısı İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in gayretleriyle hazırlanmış, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün büyük desteği ile güç kazanmıştı..

  • Tonguç:

“Onun konuyu benimsemesi, desteklemesi, siyasal ağırlığını koyması, tarihsel bir önem taşıyordu. Bu olmadan Köy Enstitülerini, ilköğretim atılımını gerçekleştirmek söz konusu olamazdı” diyordu.

  • Erdal İnönü:

“Babam Köy Enstitüsü raporunu günlerce yanında taşıdı, tekrar tekrar inceledi.”

🌐 “KAMUOYUNDA BİR DEĞER..!”
  • ERDAL İNÖNÜ:

“İyi niyetli, maksadı belli olan bir eğitim yasasına kimsenin karşı çıkmayacağını sanmıştım. Ama akşam sofrada Yücel’den duyduk ki bazı milletvekilleri yasanın uygulama planına itirazlar yöneltmişler. Bu eleştirileri değerlendirirken Yücel’in de babamın da vardıkları ortak kanı, bu itirazları yapanların aslında büyük bir vatandaş kitlesinin okumasını, aydınlanmasını istemedikleri şeklinde idi. ‘Asıl engel yine aydınlardan geliyor’ demişti babam ve ben bu söze çok şaşırmıştım. ‘Aydın olur da halkının iyiliğini istemez mi?’ diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Sonradan çıkar çatışmalarının çeşitli etkilerini gördükçe bu şaşkınlığım geçti ve eğitimcilerimizin hangi zorluklarla karşı karşıya olduğunu daha iyi anladım” diye yazacaktı yıllar sonra anılarında.

🌐 “İnönü, tarihten edindiği deneyimlerle, sürecin ne kadar acil olduğunu görüyordu..!”

İki yıl sonra Tonguç’a: “Köy Enstitülerinin sayısı neden 25’e kadar çıkarılıp orada kalacak?” diye sordu. “Enstitü sayısını 60’a çıkarmak gereklidir..

Buralarda bir kısım öğrenciler tarımcı olarak yetiştirilmelidir. Para sorunu diye bir şey ileri sürme” dedi ve en çok önem verdiği konuyu belirtti: “Köy kızlarını, köy kadınını işte bu feci durumdan kurtarmak için haysiyetli insanlar olarak yetiştirmemiz lazım. Bu kızları çok tutacağız gerekirse. Cumhuriyet kızları gibi özel bir ad vererek onları kamuoyunda bir değer durumuna sokmaya çalışacağız.”

🌐 “BİR İZ, BİR SÖZ..!”

Cumhurbaşkanı İnönü, özellikle Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne eşi Mevhibe Hanım ve kızı Özden’le birlikte gidiyordu.

  • Aksu ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Pakize Türkoğlu:

“İnönü’nün konukluğu, enstitülere büyük bir zenginlik katar, gittiği her enstitüde bir iz, bir söz bırakırdı. Bu zengin görünümün bir yanı, devletçe bize önem verildiğini yansıtan bir güven yaratmasıydı. Bunu duyumsamak biz öğrencilerin yurt ve ulus sevgimizi kamçılar, gururlanırdık..

O yıllarda gerek İnönü’nün, gerek öteki büyük adamların eşlerinin hali tavrı da başkaydı. Bu bizim çok ilgimizi çekerdi kız öğrenciler olarak. Giyim kuşamlarında bile başkalık vardı. Devlet büyüğü eşi olduklarını yansıtan bir tavır içinde olurlar, şapkalarıyla, taranmış açık başlarıyla eşlerinin yanında saygıyla yer alırlardı..

Özellikle Mevhibe Hanım, modernlikle kendi kültürümüzün bireşimini kişiliğinde olduğu kadar, giyim kuşamıyla da yansıtan bir örnekti. Eğitmenler, öğretmenler, öğrenciler enstitülerde canla başla, şevkle çalışıyorlardı..

O günleri unutmadılar: “Genç, yaşlı, kadın ve erkek profesörlerin, doçentlerin, ses telleri kıymetli şan ustalarının, piyanistlerin, tiyatrocuların, bilim kültür ve sanat insanlarının, değerli eğitimcilerin, karda kışta, Hasanoğlan kırına nasıl koştuklarını hâlâ konuşuruz arkadaşlarımızla.”

Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet tarihinin görevde en uzun süre kalan Milli Eğitim Bakanı oldu (1938-1946). İsmail Hakkı Tonguç, 11 yıl boyunca bütün Türkiye’yi gezdi..

En büyük pişmanlığının, İnönü’nün enstitülerin çoğaltılması ve tarımcı yetiştirilmesi konusundaki beklentisini karşılayamamak olduğunu söyleyecekti: “Bir süre sonra, Yücel’le birlikte, İnönü’ye işin ne yazık ki olamayacağını bildirmek zorunda kaldık. İnönü’nün yanıtını yaşamım boyunca unutmadım: İleride çok pişman olacaksınız. Savaştan sonra bu işlerin hiçbirini bize yaptırmayacaklardır. En önemli olanağı kaçırıyorsunuz!”

🌐 İLK KURBAN KÖY ENSTİTÜLERİ..!

Sıcak savaş bitmiş, Soğuk Savaş başlamıştı. CHP içindeki fikir ayrılıkları özellikle Toprak Reformu görüşmelerinde belirginleşmişti. Bu sıralarda Stalin liderliğindeki Sovyet Rusya’nın Boğazlar üzerinde egemenlik hakkı istemesi ve doğu sınırımızdan toprak talepleri eğitim çabalarının sürdürülebilmesi için gerekli ortamı değiştirmişti.

  • Erdal İnönü:

“Köy okullarının yapımında köylülerin bazı yerlerde zorla çalıştırılmış olmaları, Köy Enstitülerinde verilen kültürün evrensel ve hümanist karakterinin yadırganması, solculuk hatta komünistlik suçlamaları, hepsi bir araya gelince çok partili rejimin ilk kurbanlarından biri Köy Enstitüleri oldu.”

🌐 “DERS ALMA ZAMANI..!”
  • İsmet İnönü de, yıllar sonra, gazeteci Mustafa Ekmekçi’ye:

“Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi ve sevgilisi Köy Enstitüleri..

Ben Köy Enstitüsü düşününe inanmışımdır. İnanmış bir insan, sonuna kadar bunu yürütür; idealizmde, felsefede bu böyledir ama ben politikacıyım, uygulayıcıyım. Ben gücüme göre, gücümün var olduğu yerde, gücümü gösterebilirim. Ben dâhi değilim, gücümle, deneyimimle, ülke çıkarlarını en üst düzeyde tutarak sorunlara çözüm bulurum..

Köy Enstitüsü konusu da böyle olmuştur. Benim gücüm o zaman nereden geliyordu? Partiden, parti meclis grubundan. Bu konuda, tüm organlarda gücümü yitirmiştim. Ordunun üst kademesinde de huzursuzluk başlamış, onun için bir süre, bu konuda en çok saldırıya uğrayan, Yücel’le Tonguç’u, onların da gönlünü alarak, bir süre için bu şimşekleri bu olay üzerinden uzaklaştırmak istedim. Fakat sonradan demokratik hareketler de başlatılınca, olaylar öyle gelişti ki, kendi akımında yürüdü ve bir an geldi ki artık Köy Enstitülerini eski gücüyle, eski ruhuyla sürdürmek olanakları benim elimden çıktı..

Bugün, şimdi yeniden bu kurumları, daha gelişmiş, aradan geçen zaman içinde, daha bugüne uygun bir biçimde kurmak için hep birlikte çalışacağız.”

Kim bilir, belki de o gün gelmiştir! 2020 yılında koronavirüs salgını dünyaya ilim ve bilime olan gereksinimin önemini tekrar hatırlattı. Her şeyi yeniden düşünüp geçmişten ders almanın tam zamanı.

cumhuriyet – Gülsün Bilgehan – Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ

İLGİLİ HABER
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top