GENEL

Hakim ideoloji haline gelen cehalet: Ne oldu da medeniyetten cehalete evrildik? 

.

“Medeniyetten cehalete evrilmek!”

Müslüman Araplar, İslam motivasyonuyla başlattıkları Fetih hareketleriyle kısa bir zaman diliminde geniş bir coğrafyaya hâkim oldular..

Yönetmekle kalmadılar, dinlerini, kültürlerini de yaymaya başladılar.. 

Söz konusu fetihler yeni bir medeniyetin de taşıyıcısı durumundaydı. Mezopotamya başta olmak üzere İran-Suriye-Filistin ve Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Bu yayılma doğal olarak sınırları da ortadan kaldırıyordu..

Doğal olarak farklı unsurlar başka dinlerle ve kültürlerle de tanıştılar ve karşılıklı etkilendiler. Özellikle Mezopotamya coğrafyasında M.Ö. binlerce yıllık geçmişe dayalı zengin bir kültürle tanışmaları, Arapları derinden etkilemişti..

M.Ö. yaklaşık 3bin yıl önce Akadların, Medlerin, Asurların oluşturduğu medeniyetlerin Müslümanlara etkisi büyük olmuştur..

Müslümanların hakimiyetinden önce bir bilim merkezi olarak var olan Deyr Kunna Nasturi manastırı örneklerden biridir.. Burası Aristotelesçi bir okul olarak da bilinir..

Müslümanların güvencesinde Doğu Akdeniz’den Hindistan’a uzanan coğrafyada ticaretle birlikte kültürel ve dinsel etkileşim de gerçekleşiyordu..

Diğer taratan kökleri Medlere dayanan Yunan medeniyeti felsefe ve bilim alanında en ileri seviyedeydi.. Milattan sonra da Mezopotamya ve Yunan medeniyeti etkileşimi Antakya-Harran ve Nusaybin Süryani akademileri üzerinden devam ediyordu..

Bağdat, Abbasiler tarafından başkent ilan edildikten sonra ilmi ve kültürel alanda baş döndürücü gelişmeler oldu.. İnşa edilen “Beytül-Hikme” ile çağdaş ilimlerin Müslüman Araplara taşınması için tarihin en büyük çeviri (tercüme) hareketleri başlatıldı..

Daha önce benzeri görülmemiş tercüme hareketleri iki yüz yıl (8 ve 10. yüzyıl) boyunca aralıksız devam etmiştir.. Dini kitaplar dışında neredeyse Yunanca kitapların tamamı Arapçaya çevrilmiştir..

Büyük çoğunluğunu Süryani rahiplerin oluşturduğu yaklaşık dört yüz mütercim ve üç vardiya halinde çalışarak bu çalışmalar yürütülmüştür.. Bunlar arasında Pehlevice, Hintçe bilen bilginler de vardı..

Dikkat çeken bir husus da bu çalışmalar sadece hükümdarlar, yöneticiler ve zenginler tarafından desteklenmemiş, Müslüman-gayrimüslim toplum tarafından ortak sahiplenilmiştir..

Başka bir ifadeyle Mezopotamya ve Bağdat halkı ilerlemeyi, yeni bir medeniyetle yeni çağlar inşa etmeyi birlikte seçmişlerdi..

Matematik, geometri, astronomi kitapları kadar fizik, jeoloji, botanik, mantık, tıp, farmakoloji, veterinerlik, müzik, askerlik sanatı gibi kitaplar da tercüme edilmiştir.. Hatta Şahin terbiyeciliğiyle ilgili kitaplar dahi unutulmamıştır..

Resmi ve milli tarih kitaplarının yazdığı veya ecdat milliyetçilerinin iddia ettikleri gibi Müslüman coğrafyasının parlak çağları; Müslümanların kılıç kuşanarak at sırtında “Allah! Allah!” nidalarıyla cepheden cepheye koşarak, savaşarak inşa edilmemiştir.. 

Söz konusu medeniyet tek başına Müslümanlar tarafından da inşa edilmemiştir. Müslümanların öncülüğünde farklı etnik ve dini unsurların ortak çabalarıyla inşa edilmiştir.

Farklı unsurların kültürel çeşitliliği, inançları, değerleri, örf ve adetlerinin mayalanmasından ve sentezinden yeni bir medeniyet doğmuştur..

Bugün zirveye doğru tırmanan Batı medeniyeti ve bilimsel buluşların kaynağı ve temeli de söz konusu ilmi çalışmalar olduğu inkâr edilebilir mi?

Abbasi halifelerinin müspet ilimlere verdikleri önemin yanında özellikle Süryani rahiplerin ve Mezopotamya toplumunun desteği görmezden gelinemez..

  • Bu gerçeği Dimitri Gutas, şöyle belirtmektedir:

“Toplumdaki bütün dini gruplar, bütün mezhepler din, dil ve kabile ayırımı gözetmeksizin çeviri hareketine destek veriyordu. Araplar ve Arap olmayanlar, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar, Sünniler ve Şiiler, askerler ve siviller, tüccarlar ve toprak sahipleri vb herkes hareketin aktif destekçisiydi.” 1


Bilgi yurdu ve medeni toplum olmak ve bir medeniyet inşa etmek başka nasıl mümkün olabilirdi ki?

  • Dimitri Gutas bu faaliyetleri:

“Berlin Akademisi’nin yayına hazırladığı Aristoteles üzerine Yunanca yorumların (çevrilmiş kitapların yalnızca küçük bir kısmı) yetmiş dört (74) cilt olduğu düşünüldüğünde, çevrilen malzemenin boyutları açısından girişimin azameti daha iyi anlaşılır” 2 ifadeleriyle belirtmektedir.. 

İnsanlık tarihinin en büyük entelektüel birikimi Mezopotamya havzasında hayat bulmuştur.. Hamurabi yasaları bu coğrafyada var olmuştur..

Müslümanlarla birlikte dini ilimler, bilim, felsefe/hikmet ve irfan zirveye ulaşmıştır..

Asırlardır bu havzaya egemen olmuş unsurlar bu gerçeği hep görmezden gelmiş ve medeniyetin köklerini başka coğrafyalarda aramışlardır.. 

Abbasilerin Bağdat’ta başlattıkları Süryanice-Yunanca-Arapça- tercüme hareketi öylesine gelişti ki insanlık tarihinde yeni bir çığır açmıştı.. 

Üzerinde yaşadığımız topraklar yeryüzünün en kadim ve en münbit medeniyetlerin ana yurdudur.. Bizler ise cehaleti, sefaleti kanıksamış toplumlardan biri olmuş durumdayız..

Ne oldu da medeniyetten cehalete evrildik? 

*Nedeni; akletmeyi, özgür düşünceyi, ilim-bilim-felsefe-hikmet- irfan ve medeniyet değerlerini yitirmek değil mi.? 

Yitirdiklerimizle orta çağ karanlığına gömüldük. Medeni dünya da yitirdiklerimizle orta çağ karanlığından aydınlığa yol almaya başladı..

*Temelleri bu coğrafyada atılan günümüz Avrupa medeniyetine yüz çevirmek en büyük cehalet ve karanlığa gömülmek değil midir.?

Bizim de Avrupa’nın da bugün ilave değerlere; irfana, ihlasa, hikmete, vicdana, merhamete ihtiyacı vardır..   

*Medeniyetlerin, insanlığın ortak malı olduğu ve ortak değerlerden oluştuğunu ne zaman anlayacağız?

*Özgür düşünce-bilim-sanat-felsefe olmadan medeniyet olur mu?

  • Sözü Namık Kemal’e bırakayım:

“Ey gaflet uykusundakiler! 
Ey Sefalete alışanlar!
Ey esarete bağlanmaya tapanlar!
Ey alçalmayı seçen korkaklar! 
Ey her alçaklığı işleyenler!     
Gözlerinizi mahşerin sabahında mı açacaksınız?”

© The Independentturkish// Abdulbaki Erdoğmuş

1-2. (Yunanca Düşünce Arapça Kültür-Dimitri Gutas)

CEHALET ARTIK HOŞ, NOSTALJİK, ZARARSIZ, ACINASI BİR DURUM OLMAKTAN ÇIKINCA İNSANLIK TEHLİKEDE DEMEKTİR “

Oligarkların derdinin bilgi ya da bilimsellik olmadığı apaçık.

Ve, cehaletle tartışılamayacağını artık anlamak gerekir. Cesaretini elinden almak, tek yoldur. Bunun da güzellikle olamayacağı aşikârdır.

‘Sosyalizme duyulan gereksinim artık bugün, tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar ciddi bir sorunsal olarak insanlığın karşısında duruyor. Mesele artık komünist olup olmamakta değil, mesele bundan böyle insanca yaşamı kendimize layık görüp görmememizde. Cehaleti doğuran, besleyen, büyüten, sırtını sıvazlayıp pohpohlayan, onu tutup koltuğa oturtan sosyoekonomik sistemi ortadan kaldırmak gerekir.’

  • Celil Denktaş, Serbest Kürsü için hakim ideoloji haline gelen cehaleti yazdı: 
CEHALETİN CESARETİ VE ‘ZULADAKİ PALYAÇOLAR

Kahramanlar terk ettiğinde, sahne palyaçolara kalır…

Heinrich Heine imzasıyla, Grenouer adlı müzik grubunun 2013 yılında çıkardığı, Blood on the Face albümünde yer alan, Alone in the Dark adlı parçanın, Max Poddubny tarafından çekilen video klibinin sonunda -şarkının sözleri ve klibin içeriğiyle pek bir ilişkisi olmasa da- yer alan bu deyiş, sınıflar çatışmasının kıyasıya yaşandığı her çağ ve yaşanmakta olduğu her toplum için geçerli sayılabilir..

Deyiş gerçekten kendisine mi ait, çünkü internette taradığımız onlarca deyişi arasında buna rastlayamadık, bilemiyoruz ama Engels’in bir mektubunda Marx’a övgüyle tanıttığı o ünlü, Silezyalı Dokumacılar/Die Schlesischen Weber şiirinin büyük şairine çok da güzel yakışıyor..

Erdemin, bilginin geriye çekildiği zamanlarda cehaletin boşluğu doldurma hızı hep baş döndürücü olmuştur..

Amerikaları yeniden, yeniden keşfetmeye gerek var mı? Bırakın sahneyi terk etmeyi, bir adım bile geri atıldığında pişmanlıkları aratacak kayıpların nasıl da topluma boca edildiğini bugün kırkını doldurmuş her insanım diyen insan yaşıyor..

Kırk yıl, toplumların hayatında hiçbir şey. Kaldı ki, aynı yüzyıl içerisine iki büyük paylaşım savaşı ve dünyanın dört bir köşesinde yaşanmış katliamlar sığıverince…

CUMHURİYET VE ‘ZULADAKİ PALYAÇOLAR

Bu hep böyledir ve tarih boyunca idealize edilen erdemli bilgi toplumu, kahramanların kurup filozofların yönettiği cumhuriyetler, kulluktan vatandaşlığa bir türlü geçirilmeyen güruhlara eziyet ediyor diye karalanmaya başlandığında zuladaki palyaçolara gün doğar..

Cehaletin, kendisine açılan makamları bir hak olarak görmeye başlamasıyla bilimi önemsiz ve gereksiz görmesi, mantığın yanına bile yaklaşmaması, hatta giderek kendine karşı ciddi bir tehdit olarak algılaması birbirinden ayrı değil..

Ama asıl önemlisi, cehaleti o koltuğa oturtarak onu düzenli pohpohlayıp baş tacı yapan, ona ne olduğunu şaşırtan sınıfsal çıkarın kendi sonunu, tüm insanlığın sonuyla birlikte getirdiğini inkâr etmekte direnmesidir..

Cumhuriyetin insanca yaşam hakkına getirdiği kazanımlar vs…; hep vesaire olur. Cehalet sermayenin kazanımlarına kılıf oldukça bunların önemi kalmamıştır ve insanca yaşam hakkına hiç erişememek “kader”dir artık..

Oligarkların derdinin bilgi ya da bilimsellik olmadığı apaçık. Zaten “eşyanın mantığı” da bunu gerektirir. Kârlılığın artışı, sermayenin tekelleşmesi, emeğin yağının çıkartılması yanında dünyanın yaşanmaz bir mekâna dönüşmesine doğru hızla yol alınıyor olması, ya da, insanlığın kendi kuyusunu ısrarla kazmaya devam ediyor olması göz ardı edilebilir detaylardan başka bir şey değildir..

Mars’ta -ya da herhangi bir gezegende- yaşam formlarının, yerleşim olanaklarının aranıyor olması şaşırtıcı mı; yoksa bilim mi.?

CEHALETİN ETEKLERİNE KAPANMAK

Mesele, “cahil cesareti”yle zaten açıklanamaz, bu -her ne denli elini, ayağını artık çekmiş olsa da kalıtımsal bir rahatsızlık veren- mantığa aykırıdır çünkü diğer tarafta açıkça, “bilginin korkaklığı” sırıtmaktadır..

Ve de asıl can yakan, bilginin, cehaletin eteklerine kapanmış olmasıdır. Bilgi, sermayenin karşısında çekingenliğin ötesinde nedenini kendisinin bile açıklayamadığı bir paniğe kapılmıştır..

Bilgi, burjuvazinin elinde düştüğünde işte böylesi perişanlaşıyor, gerçeklikten kopuyor..

Cehaletin, önüne kim kemik atarsa onun peşinden gitmesi sanrısıysa, burjuvazinin asıl kendi cehaletidir..

Çünkü o da kendisine kemik atanın peşindedir ve bunun verdiği ezikliği başkalarının önüne kemik atarak telafi ettiğini sanır. Cehaletin eklemlenerek hâkim ideoloji haline gelmesi durumundaysa kömür, makarna, çamaşır makinesi, market kartı vesairenin işe yaramayacağı ortaya çıkar..

Ancak çok geçtir artık. Herkes cahilse, herkes açgözlüdür, herkes sahtekârdır, herkes hırsızdır ve acımasızdır..

Cehalet cehaleti besler. Ve tıpkı Konfüçyus’un uyardığı gibi, “Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkutucu olamaz.” Çünkü, gözü doymaz. Akıl, bilim, eğitim, vicdan çarmıha gerilir. Mürşit, paradır..

Doyurduğu kitlelerin artık peşinden gelmiyor olması da nankörlük açıklamasına bile sığmayan bir tuhaf gerçekliktir cahil için..

Cehaletin bu çapsızlıkları gülünç gelebilir, hatta geçici bir şakalar dünyasından şöyle bir geçiliyor intibaını da verebilir. Ama bu izlenime, “eninde sonunda bitecek” tavizini vermeniz size aylara, yıllara mal olabilir..

Saldıran köpeğe, “hoşt” diyemiyorsanız, karşı koyamıyorsanız, ısırılmayı hatta paralanmayı da sineye çekmeye hazırsınız demektir..

Cehalet artık hoş, nostaljik, zararsız, acınası bir durum olmaktan çıkınca insanlık tehlikede demektir..

Yalnızca bilgilisi, akıllısı, muhalifi değil cahilin kendisi de dahil “soy”, tehlike altına girmiş demektir. İnsanca yaşama hakkını bir yana bırakın, yalnızca “hayatta kalabilmek” bile ciddi bir sorunsala dönüşür. Evet, cehaletin dibi soyun sonudur. Çünkü cehaleti adam yerine koyup onunla tartışmaya, onu ikna etmeye çalıştığınızda farkında olmadan siz de batağın içine gömülür kalırsınız.

1923’ÜN İLK BÜYÜK UYARISI

Bu cumhuriyetin kurucusu ta başından uyarmıştı, “En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır”, ve, “Cehalet yenilmesi gereken en büyük düşmandır!” diye. Ama kazananlar ve kaybedenler arasındaki mesafe açıldıkça, kaybedecek şeyleri çoğalanların siyasi gücü arttıkça cehaletin daha yararlı bir araç olduğu hükmüne varıldı, cahillerin dizginleri gevşetildi..

Malikler, mülklerini kaptırmamak uğruna kaderlerinin cahillerce giderek daha fazla tayin edilmesine boyun eğdiler. Mülkün büyüğü de küçüğü de aynı tatmini verir. Mülkün büyümesi tatmini hiçbir zaman ikiye katlamaz. Çünkü mülk sahibi olmakla zaten çıta aşılmıştır..

Sosyalizme duyulan gereksinim artık bugün, tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar ciddi bir sorunsal olarak insanlığın karşısında duruyor..

Mesele artık komünist olup olmamakta değil, mesele bundan böyle insanca yaşamı kendimize layık görüp görmememizde. Cehaleti doğuran, besleyen, büyüten, sırtını sıvazlayıp pohpohlayan, onu tutup koltuğa oturtan sosyoekonomik sistemi ortadan kaldırmak gerekir..

Ve, cehaletle tartışılamayacağını artık anlamak gerekir. Cesaretini elinden almak, tek yoldur. Bunun da güzellikle olamayacağı aşikârdır..

İLGİLİ HABER

http://haber.sol.org.tr/ Celil Denktaş


Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top