GÜNDEM

FETÖ SAHTE DELİLLER ÜRETİRDİ, ŞİMDİ DELİL İHTİYACI DUYMAK DA ÖNEMLİ DEĞİL.

.

“GÖZALTI, GÖZDAĞI OLARAK KULLANILIYOR”

İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda üçüncü kez başkan seçilen Mehmet Durakoğlu:

“Yargıyı bir örgütlenme yeri olarak görüp özellikle de cemaatler arası savaşların yapıldığı bir yer haline getirilmesini büyük bir üzüntüyle karşıladık. Yargı örgütlenme yeri değildir..” 

“İLK SEÇİM SINAVI, DÜNYANIN EN BÜYÜK BÜROSUNDAN”

İstanbul’da Türkiye’nin siyasal eğilimler dağılımının en gerçeğine yakın temsil edilebildiği, en kalabalık göç merkezimizde, hafta sonu aynı zamanda dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun seçimleri vardı..

Eski başkan Mehmet Durakoğlu, önemli oy farkı ile seçimleri kazandı..

Durakoğlu’nun seçimlere katılanlardan 8 bin 400 oy alarak kazanmış olmasından daha önemli seçim sonucu göstergelerini de sizlerle paylaşmalıyım.

Günümüzün muhalefet siyasal yapılarının ittifakını oluşturabilecek niteliklerde temsil yetenekleri olan üç başkan adayının daha, grup temsilcilerinin toplam oyları da 15 bini aşıyor. Cumhur cephesinin temsilcileri sayılabilecek adayların oy toplamları ise 2 bini geçmiyor..

İstanbul Barosu seçimlerinin siyasal nabzı doğrudan tutabilecek ilk örnek olduğunu gözeterek kimi siyasal sonuç çıkarımları yapmaya çalışırsak… Ülkenin geleceğini fazlası ile öngörebilecek hukukçularının seçiminin ilk örnek olsa da uygun olamayacağı sonucuna da varabiliriz..

Ancak barolar üzerinden Cumhur cephesinin tek elden siyasal operasyonlarına ilişkin çok yakın tarihlerdeki çok agresif operasyon girişimini unutmaya kalkmak, gerçeklere göz kapamak da olabilir..

Saray, tek adam rejimi adına demokrasi maskesi ile, alternatif çoklu barolar kurdurulması operasyonunu unuttunuz mu? Öylesine kararlı, ateşli bir proje gündemdeydi ki Barolar Birliği ile ülkenin tüm kentlerine dağılmış baroların seçimlerinin yapılması, yasaklanmakla kalmamış yıllarla ertelenmişti..

Yandaşlar üzerinde çok kararlı, katı zorlamalarla teşvikler, birkaç komik sayılı alternatif baro kurma girişimleri dışında sonuç veremedi.. Yanlıştan dönmek yerine, ertelemeler yıllara sarkıtıldı.. Yeni barolar kurulabilmesi yolunda yeterli kurucu sayılarına ulaşılamadı. Düşü kurulan, göle yoğurt kaşığı ile uzanma, maya çalma sonuç vermedi. Şimdilerde projede diretileceğinin yeni işaretlerini de görememiş olacaklar ki, dünyanın en büyük barosunun seçimlerinin yapılmasına izin verilebildi..

Çoklu baro kurdurma projesi öylesine ağır ters tepmiş olmalı ki dünyanın en büyük barosu İstanbul seçim sonuçlarına göre, yandaş kimlikli adaylara dönük verilmiş oylar bile çok düşük kaldı..

Kuşkusuz hukukçular, avukatlar toplumun nabzını yaptıkları işlerin kaçınılmaz sonucu en iyi sezebilecek konumda aydınlar olarak, özünde militan, duygusal Cumhur cephesi yandaşları bile geleceğe dönük olarak ortada, açıkta kalabileceklerinin sezgisi ile, elbette hukuksal dayanağı güçlü tezlerle, bir tek çoklu baro önerisine karşı şiddetle karşı durmakla yetinmemiş olmalılar..

Çoklu baro sisteminin bağımsız, özgür yargı adına hukuksal savunulamayacağı tezi ile, birden çok gerekçe sıralayarak, kendilerine dönük baskılara karşı direnişlerinin devamı boyutunda, açık adres adaylara da oy vermemeyi yeğlemiş olmalılar..

Tam da yeri gelmişken, dün sabahın taze değerlendirmeleri içinde yer alan son siyasal gelişmelerin analizi üzerinden bir yorum yazıyı paylaşmalıyım: Adı önemli değil, gerçekten ismini bildiğim, görüşlerini çok da dinleme şansını yakaladığım bir uzman olduğunun altını çizmekle yetineyim..

Farklı görüşlerden güçlü altı siyasal partinin birlikteliğinde, Türkiye’nin siyasal tarihinde ilk kez, bir siyasal iktidara gidiş için, seçim ittifakı işbirliğinin yapılmakta olduğunun altı çiziliyor. 

Nedenleri üzerinden açıklamalara geçildiğinde ise hak hukuk devletinin gittiği, şahsım devleti uygulamalarının örnekleri ile giderek daha fazla yüzleşilmesinden gelen dayatmalardan sayısız örnek veriliyor..

2. Cumhuriyet, başkanlık rejimi adları altında gündeme sokulan her yeni iktidar icraatları üzerinden, seçmenlerin yüzleşmek zorunda kaldıkları sorunlar yumağından en yenileriyle verilen örneklerden gelen taze haberlere geçiş yapılıyor. Bu kadar çok yeni örnek, öncekilerin sayılabilmelerini zorlaştırıyor olsa da amaçlarındaki ayrımcılıklar, çoğunluğun canını yakan buluşmalardaki benzerlikler şaşmıyor..

Ekonomik, sosyal, siyasal ödenmekte zorlanılan yeni yeni bedellerin gelişi ile toplumsal karabasanla birlikte, karşı durma algısı da pekişiyor..

Şükran Soner

“İSTANBUL BAROSU’NA YENİDEN SEÇİLEN MEHMET DURAKOĞLU, AÇIKLAMADA BULUNDU”

İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda üçüncü kez başkan seçilen Mehmet Durakoğlu, yargıda gelinen son durumu değerlendirirken ‘Liyakat kaldırıldı, sadakat getirildi’ dedi”

İstanbul Barosu’na yeniden seçilen Mehmet Durakoğlu..

– İlk başkan olduğunuz dönemden şimdiye ne değişti?

Mehmet Durakoğlu:

“İstanbul Barosu 2002’den bu yana Kazım Kolcuoğlu, Muammer Aydın, Ümit Kocasakal ve ben ayrı ayrı başkanlık dönemleri içerisinde değerlendiriyoruz. Bu değerlendirmeyi bütüncül yapmak lazım. Böyle baktığımızda 2002 yılında Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığımızın simgesi olarak ortaya çıkmış bir örgütlenmenin bugün geldiğimiz noktadaki bir parçasıyım ben. Dolayısıyla değişimi kendime özgü alanlar içerisinde değil bu çerçeve içerisinde değerlendirebilirim. Önce İlke’nin İstanbul Barosu’na katkıları zaman içerinde daha net anlaşılacaktır. İstanbul Barosu, bütün yurttaşların güvencesi konumundaysa, bugün pek çok insan tarafından teslim alanımayan bir kale olarak görünüyorsa bunda az da olsa bizim de katkımız vardır..” 

“ÖĞRENİLEN YAPILIYOR”

– ORC Araştırma şirketinin yaptığı ankette yargıya güven yüzde 21 çıktı. Bu noktaya nasıl gelindi? 

Mehmet Durakoğlu:

“Bu noktaya miladı 2010 referandumu ve ondan önce açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgesi yargıyı FETÖ’ye teslim etme noktasına getirdi. O günden itibaren yargıda belirgin bir örgütlenme başladı. O örgütlenme yargıyı ciddi anlamda tahrip etti. Tahribin sonunda da 15 Temmuz 2016’ya gelindi. 2010 referandumdan sonra yargı siyasi stratejilerin bir parçası olmaya dönüştü. Yargı araçsallaştırıldı. Siyasi iktidar üretemediği projelerden elde etmeyi düşündüğü sonuçları yargı eliyle elde etmeye başladı. Cumhuriyet, Gezi, Sözcü ve ÇHD davaları böyle davalardır. Hukuksuzluk yargı eliyle meşrulaştırıldı. Yargı çok güçsüz hale geldi. Daha önemlisi yargı, FETÖ’den öğrenilenlerin yapılmasıyla başka bir aşamaya geldi. FETÖ’den kurtulduk, AKP’ye tosladık..” 

– 15 Temmuz öncesi öncesi yargıda FETÖ mensupları vardı. Şimdi de iktidara yakın kişilerin atandığını görüyoruz. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“Biz adliyelerde somut bir şekilde yaşıyoruz. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de 12 bin 500 civarında yargıç vardı. Bunlardan 5 bin civarındaki yargıç FETÖ nedeniyle görevden alındı. Büyük bir deprem yaşandığını kabul etmek lazım. Aynı zamanda bir de istinaf mahkemelerinin kurulması gerçekleşince neredeyse yerel mahkemeler çökme noktasına kadar geldi. Elimizde 7 bin, 7 bin 500 civarında hâkim, savcı kalmıştı. Geriye dönüp baktığınızda 23 bin civarında hâkim, savcı var. 14 bin-15 binden fazla hâkim, savcının alındığını göreve başladığını görüyorsunuz. KHK’lerde hâkim ve savcılık mesleğine kabulde yazılıda 70 alma zorunluluğunun bile kaldırıldığı 54, 55 alanların mesleğe kabul edildiği özellikle mülakat sistemiyle liyakatin ortadan kaldırıldığını sadakatin tercih edildiğini görüyoruz. Bugün geldiğimiz noktada halkın güvensizliğini bu rakamlarla ifade edelebilir olmasına şaşırmamak gerekiyor. FETÖ sahte deliller üretirdi, şimdi delil ihtiyacı duymak da önemli değil. Gözaltı, gözdağı olarak kullanılıyor. Yargıyı bir örgütlenme yeri olarak görüp özellikle de cemaatler arası savaşların yapıldığı bir yer haline getirilmesini büyük bir üzüntüyle karşıladık. Yargı örgütlenme yeri değildir..” 

“2. BARO KAPANACAKTIR”

– Çoklu baroların artısı, eksisi nedir?

Mehmet Durakoğlu:

“Siyasi iktidar İstanbul Barosu’nun ifade ettiği güçten etkilendiği için böyle bir tercih içerisinde bulundu. Mücadele anlayışımız iktidarı rahatsız ediyor. Bizi siyaset yapmakla suçluyorlar ‘çıkar cüppeni gel’ diyorlar. Oysa siyasetçilerin hukuk konuştuğu yerde, hukukçuların siyaset konuşmamasını istiyorlar. İstanbul Barosu’nu nasıl susturacaksınız? Bunun mümkün olmadığı anlaşılınca geriye tek seçenek kaldı: Baronun ak dediğine kara diyen bir baro kurmanız gerekiyor. Hukuksuz bir uygulamayla ortaya çıktı. Hukuksuzluk demokratik ülkelerde geleceğe taşınamıyor, bunu da taşıyamayacaklar. İktidarın düştüğü gün ikinci baro kapanacaktır.” 

“ANAYASASIZ DEVLET OLMAYA GÖTÜRÜR”

– AİHM’nin iş insanı Osman Kavala’yla ilgili kararı tartışma konusu…

Mehmet Durakoğlu:

“Anayasa’nın 90. maddesi çok açık bir biçimde bizim AİHM kararlarına uyacağımızı anlatıyor. Sonuç olarak AİHM kararını vermiş. Türkiye Anayasa’yı temel yasa kabul ediyorsa tartışılacak en küçük bir nokta yok. AİHM kararları uygulanmalıdır. Nokta tartışılmaz. Anayasa’da uygulanmasına rağmen AİHM kararlarının uygulanmaması bizi anayasasız bir devlet olmaya götürür..” 

“YENİDEN İSTANBUL BAROSU BAKANLIĞI’NA SEÇİLEN DURAKOĞLU, YENİ DÖNEM İÇİN AÇIKLAMALARDA BULUNDU”

“İstanbul Barosu’nda 7 adayın yarıştığı seçimi Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı olan Mehmet Durakoğlu kazandı. Durakoğlu, seçimi kazandıktan sonra ilk açıklamasını yaptı..”

Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen İstanbul Barosu başkanlık seçiminde, Baro’ya kayıtlı 26 binden fazla avukat, 131 sandıkta oy kullandı. Seçimi, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı avukat Mehmet Durakoğlu kazandı..

Mehmet Durakoğlu, üçüncü dönemine ilişkin ilk açıklamasını yaptı..

– Yeni dönemde gerçekleştirmeyi hedeflediğiniz yenilikler neler olacak?

Mehmet Durakoğlu:

”Önümüzdeki dönemle ilgili, ben genel kurula giderken de bir açıklama yapmıştım. Özellikle geriye dönük olarak yaşadıklarımızın sorgusu yapılırken, buradan bir mesaj verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. Söylemeye çalıştığım mesaj özellikle çoklu baroların kuruluşuna ilişkin bir tepkinin ortaya konulmasıydı. Bu tepkinin mesajının yeterince verildiğini düşünüyorum. Savunma hakları olarak avukatların elinden alınan hakların özellikle sorgulanması gerektiğini ve buna ilişkin bir mesajın Ankara’ya verilmesi gerektiğini düşünüyordum. Bu mesajın da verildiğini gördüm. Önümüzdeki döneme ilişkin olarak da, siyasetin her iki kutbun da Türkiye’de bir anayasa çalışması yapılıyor olmasının, İstanbul Barosu açısından çok önemli olduğu, dolayısıyla bu dönemde bu çalışmaların ifade ettiği anlamı bizim kavrayarak yürümemiz gerektiği, buna seyirci kalamayacağımız, özellikle de parlamenter sisteme dönüşle ilgili olarak, dünyanın en büyük hukuk kurumlarından birisi olarak buna katkı vermesi gerektiğini söylemiştim. Meslektaşlarımın bu söylemlere teveccüh etmek suretiyle bu noktaya gelmiş olmaları, bizim yeterli mesajı vermiş olmamızı anlatıyor.”

– Baronun yaklaşık yarısı neden oy kullanmadı?

Mehmet Durakoğlu:

”Bu hep böyle oldu. İstanbul Barosu tarihinde katılım oranı hiçbir zaman yüzde 75 olmadı. Pandemi ortamı içerisinde, bu denli büyük bir baroda bizim için beklenen katılım oranı yüzde 60lardaydı. Yüzde elliden biraz fazla bir katılım gerçekleşti. Bunu doğal kabul etmek lazım. Pandemi ortamında bu katılımı sağlayabilmek, neredeyse 26 bin meslektaşımızı üstelik kapalı sayılan bir ortama sokabilmek bir riskti. Bu riski görmeyen meslektaşlarımıza herhangi bir kusur izah edemem.

”BOMBALANIYORUZ”

– Açıklamanızda ‘omurga sahibi olmak gerekir’ cümlesini kullandınız. Burada ne demek istediniz?

Mehmet Durakoğlu:

”Zaman zaman İstanbul Barosu’nun Türkiye’nin kalelerinden biri olduğu söylenir. Gerçekten ben de buna katılıyorum. ‘Kimi kime karşı koruyorsunuz?’ denilebilir. Gördük ki son dönem içerisinde barolar kale olmak durumunda. Çünkü bombalanıyoruz. İkinci baro ile bombalanıyoruz mesela. Yeri geldiğinde ‘Siz siyaset yapıyorsunuz’ diye bombalıyorlar bizi. Siyasal iktidardan gelen bir baskı söz konusu, bu baskı karşısında kendimizi korumak zorundayız. Bu omurga bizim açımızdan, kendi ekibim açısından söylüyorum: Özellikle cumhuriyet ilkeleri ve Atatürk devrimlerinden neşet eden bir anlayışın ortaya konulmasıdır. Ben buna kendi omurgam olarak bakıyorum. Sonuç itibarıyla böyle bir omurgalıktan bahsettim. Seçimi kazandıktan sonra yaptığım açıklamalarla ilgili bazı spekülasyonlar yapılıyor. Bu sözümün hemen arkasından da, burada Mustafa Kemal’den bahsediyorsak eğer, yani onun bir başarısından Atatürkçülerin başarısından bahsediyorsak eğer, işte bu omurgadandır demeye çalıştım. Kimseyi omurgasızlıkla suçlamadım. Kendi omurgamı açıklamak durumundayım ve bunu açıklamaya çalıştım.”

”GENÇ MESLEKTAŞLARIMIZIN ÇOK CİDDİ PROBLEMLERİ VAR”

– Genç meslektaşlarla ilgili büyük problemlerin olduğundan bahsettiniz. Bu problemler neler ve sizin çözüm yönteminiz ne olacak?

Mehmet Durakoğlu:

”İstanbul Barosu önceki genel kurulundan bu genel kurula kadar geçen süre içerisinde 13 bin yeni avukatı levhasına kaydetti. Bir İzmir Barosu kadar büyüdü. Bu ihtiyacı ifade eden bir büyüme rakamı değil. İhtiyacın ifadesi olmadığı için bu denli büyük büyümenin ortaya çıkardığı, özellikle genç meslektaşların üzerinde büyük sorunlar var. Genç meslektaşlarımızın çok ciddi ekonomik, sosyal problemleri var. Dolayısıyla bu problemleri çözebilmemiz gerekiyor. Ancak elimizdeki olanaklar, yasanın eksikliği, yaşadığımız pandemi sürecinin buna olan katkısı, yapabileceklerimizin mevzuat olarak son derece sınırlı olması, dayanışma duygularını ifade edebilecek mekanizmaların çalışmamış, çalışamıyor olması bu meslektaşlarımızın sanki baronun daha da yapabilecekleri var da, yapmıyormuş gibi bir duyguya sürükleniyor. Bütün bunları aşabileceğimiz bir noktaya gelebilmemiz gerekiyor. Yönetim olarak sırtımızda yumurta küfesi taşıdığımız için, o yumurtaların tamamını korumak zorundayız. Karşımıza çıkan ve baro yönetme iddiasında bulunan meslektaşlarımızın sırtında yumurta küfesi olmadığı için daha rahat konuşabiliyorlar. Daha rahat vaatlerde bulunabiliyorlar. Çözülebilir, çözülemez her türlü şeyi söyleyebiliyorlar. Bu da bambaşka bir sonuç yaratıyor. Dolayısıyla bizim genç meslektaşlarımızın içinde bulunduğu konumu çözebilecek olduğumuzun en sınır noktasına gelerek çözmek, çözemeyeceklerimiz de onlara açık yüreklilikle anlatmak gibi bir tablo içerisindeyiz. Bütün bunlarla, bir yandan da, özellikle de demin anlatmaya çalıştığım bu eksikliklerin giderilmesi bakımından yasal değişikliklerin yapılmasını sağlamamız gerekiyor. Bu nedenle, bu dönem içerisinde böyle bir çalışma bizim için zorunlu hale geldi.”

Sinem Nazlı Demir

NE OLMUŞTU?

“YARGININ SİYASALLAŞMASI!”

Savcı dosya kaçırıyor!

Erdoğan, yargının siyasallaştığı eleştirilerinin yükseldiği bir dönemde adli yıl açılış törenini yine Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yaptı..

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun katıldığı, hâkim ve savcılara katılımın zorunlu tutulduğu törene baro başkanları davet edilmedi..

“Çoklu baro”yu savunan Erdoğan, açlık grevinde hayatını kaybeden avukat Ebru Timtik’in fotoğraflı pankartının İstanbul Barosu binasına asılmasını kabul edilemez bulduğunu söylerken:

“Uyuşturucu baronunu savunan avukat uyuşturucu tüccarlığına, katili savunan avukat cana kast etmeye, hırsızı savunan avukat hırsızlığa kalkışmıyorsa, teröristin avukatlığını yapanın da teröristliğe soyunması mümkün değildir. Bu kanlı yolun önünü kesmek için gerekeni yapacağız” dedi..

Bunca tartışmayla başlayan adli yıl açılışının ardından bize de tüm bu sözlerin hedefindeki isimlerin başında gelen İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu’na sormak kaldı..

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu:

“Ebru Timtik örgüt üyeliğinden yargılanıyor, Mehmet Selim Kiraz’ı da DHKP-C öldürdü, dolayısıyla bunların arasında irtibat var deniliyor.. Bu irtibatın olup olmadığının bir hukuk kurumu olarak değerlendirmesini ancak yargı kararında ortaya çıkmış olmasıyla mümkün görürüm. Bugün itibarıyla Ebru Timtik ile ilgili verilmiş, kesinleşmiş bir yargı kararı yok, kesinleşmemiş olan yargı kararında da Mehmet Selim Kiraz ile ilgili tek bir laf yok. Algı operasyonu!..

15 Temmuz siyasal İslam teorilerinin çöktüğü gündür; AKP, öyle bakması gerekirdi, bakmadı. Özellikle liyakat ve laiklik konusunda yeniden düşünmesi gerekiyordu, yapmadı. FETÖ’den öğrendikleri kendi düzenlerini kurmak yoluna gittiler..

Adalet Bakanı’nın referansıyla çok net bir şey söyleyebilirim. Hatırlarsanız birkaç ay evvel ‘Maklubeye birlikte kaşık sallayanlar, yargıyı dizayn etmeye çalışmasınlar’ dedi.. Siyasal iktidarın içinde maklubeye kaşık sallayanlar, anlıyorum ki yargıyı dizayn etmeye çalışıyorlar ve Adalet Bakanı buna karşı.. Arka odada kimlerin olduğunu anlatabiliyor muyum? Bırakın onu, maklubenin sahipleri zaten eskiden böyle bir projenin sahipleriydi.. Onların kütüphanelerinde duruyor zaten teklif.. O teklifi kütüphaneden çıkardılar, bir anda Adalet Bakanı’nın da haberi olmadan realize edilmeye başlandı.. 

Bu ülkede OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile 1.5 yıl boyunca hâkim, savcı alımında yazılıdan 70 alma zorunluluğu kaldırıldı.. Ben 91 alan, mesleğe kabul edilmeyen pırıl pırıl avukatlar biliyorum ama 54 alıp mesleğe kabul edilen şu anda hâkim, savcılık yapmakta olan avukatlığı becerememiş hukukçular da biliyorum.. Benim elimde mesela 175 kişilik AKP mensubu avukat listesi var.. Hepsi hâkim, savcı.. Bu listeler yayımlandı da… Bunlar özel olarak alındı.. 

Baroculuk devlet dili kullanarak yapılmaz. Siz Metin Feyzioğlu’nun iki senedir ‘Türkiye’de şöyle bir insan hakkı ihlali vardır’ dediğini duydunuz mu? Susuyor. Biatçı, teslimiyetçi dili kullanmaya başladığınızda böylesine bir tablo ortaya çıkıyor..” 

– Önce pankart meselesini anlatın bize. Zorla asıldığını belirtmiştiniz. Kim asıyor Ebru Timtik pankartlarını? 

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu:

“O gün Ankara’daydım. Ebru Timtik’in vefatı üzerine baro önünde bir anma gerçekleştiriliyor. Daha evvel gelip böyle bir pankart asıp asamayacaklarını soruyorlar..” 

– Soranları tanıyor musunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“Bir kısım avukatlar… Arkadaşlarımız izin vermiyor. Anma, cenaze kaldırmak gibi geleneklerimiz var ama hiçbir zaman hiç kimsenin fotoğrafını asmadık.. Bu sefer de izin verilmiyor.. Bir süre sonra zorla gelip muhasebe müdürünün odasına girmek suretiyle, hatta sandalyeleri falan yerlere atarak o pankartı zorla asıyorlar.. Aşağıda da bir kalabalık olduğu için, anında çıkarılması sorun olur diye düşünülüyor, kalabalığın dağılmasının ardından pankart bizim tarafımızdan indiriliyor..” 

– Siz uzaktan müdahale ediyor musunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“Pankart asıldıktan sonra haberim oldu. Sonuç olarak ‘Pankartı kaldırın’ dediğimi biliyorum. Pankart tahmin ediyorum 17-20 dakika arası asılı kaldı..

Burada olayın nasıl olduğundan ziyade, İçişleri Bakanı tarafından nasıl anlatıldığı daha vahim bir durum..

Bütün bu gelişmeler doğrudan polisin gözü önünde oluyor. Yani orada çok geniş bir güvenlik önlemi alınmış. Pankartın asıldığını biliyorlar. Hadi diyelim ki pankart içeriden asıldığı için görmediler ama pankartın bizim tarafımızdan kaldırıldığını biliyorlar.. Polisler kaldırmadı.. Buna rağmen İçişleri Bakanı’nın, ‘İstanbul Barosu yöneticileri pankartı astı, yazıklar olsun onlara. Allah’tan güvenlik güçleri, polis o pankartı oradan kaldırdı’ demesi olayı başka türlü değerlendirmemize neden oluyor.” 

– Nasıl bir değerlendirme?

Mehmet Durakoğlu:

“Algı operasyonu yapıldığını düşünüyorum. Olay doğrudan doğruya  İçişleri Bakanı -sonra Cumhurbaşkanı da ortak oldu ona- tarafından Mehmet Selim Kiraz’ın öldürülmesiyle ilişkilendirildi.. Ebru Timtik’in yargılanması sırasında Mehmet Selim Kiraz’ın öldürülmesi olayı hiç gündeme gelmedi. İddianamesinde Kiraz’ın öldürülmesine ilişkin bir katkısından hiç söz edilmiyor..” 

– Nereden çıkıyor peki?

Mehmet Durakoğlu:

“O yüzden algı operasyonu diyorum. Kiraz’ın öldürülmesiyle ilgili İstanbul Barosu’nun beyanları ortada. Bir savcı adliye içinde katledilmiş, o bizim şehidimiz. Her anmasına katılmaya, onun değerlerini yaşatmaya çok büyük bir özen gösteriyorum.. İstanbul Barosu’nun  teröre destek verdiği, göz yumduğu falan iddiası, çılgınca bir iddiadır..”

– Araya gireyim: Ebru Timtik neden yargılanıyordu?

Mehmet Durakoğlu:

“Örgüt üyeliğinden..” 

– Hangi örgüt?

Mehmet Durakoğlu:

“DHKP-C…”

– Bağlantıyı buradan mı kuruyorlar?

Mehmet Durakoğlu:

“Evet. Mehmet Selim Kiraz’ı da DHKP-C öldürdü, dolayısıyla bunların arasında irtibat var deniliyor. Bu irtibatın olup olmadığının bir hukuk kurumu olarak değerlendirmesini ancak yargı kararında ortaya çıkmış olmasıyla mümkün görürüm..

Bugün itibarıyla Ebru Timtik ile ilgili verilmiş, kesinleşmiş bir yargı kararı yok, kesinleşmemiş olan yargı kararında da Mehmet Selim Kiraz ile ilgili tek bir laf yok. Onun için algı operasyonu sonucuna varıyorum. Bu tartışmanın nereye götürülmeye çalışıldığı tarihlerle de ilgili…

1 Eylül’de adli yıl açılışı külliyede yapıldı, bu yıl kimse tarafından tartışılmadı. Oysa geçen yıl en temel tartışma konularından biriydi. Anayasanın 104. maddesine göre yürütmenin başı konumunda bulunan bir kimsenin yargının açılışını yapıyor olması, burada konuşma yapıyor olması, geçmiş yıllardan alışkın olduğumuz dinlemesi gereken noktadan, konuşması gereken noktaya bizzat kendisinin kendisini taşıması hiç tartışma konusu olmadı..

Yargının temel sorunları konuşulmadı. Sadece kendisinin değil, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı’nın da Yargıtay Başkanı’nın da çok muhlis bir dil kullanmaya özen de bence mekânın kendilerinde yarattığı psikolojik dille ilgili…

Oraya gidenlerin inanın bana bedenleriyle birlikte ruh bütünlüklerini de sağlıklı bir şekilde taşıdıkları inancında değilim. Külliye’ye giden herkesin bir yargı mensubu olarak rahatsız olduğunu düşünüyorum. Olabilecek bir şey değil, Kabotaj Bayramı denizde kutlanır İpek Hanım..” 

– Öyleyse niye gidiyorlar?

Mehmet Durakoğlu:

“Gitmek zorundalar. Türkiye’de yargının içinde bulunduğu temel sorunlardan biri bu. Yürütme, yargı üzerinde büyük bir baskı kurmuş vaziyette, bu baskının sonucu olarak bütün bunları yaşıyoruz. Türkiye’de hukuk habitatının değişmesi gerekiyor. Aksi takdirde bunu götüremeyiz, adına hukuk devleti diyemeyiz..” 

– Cumhurbaşkanı, “Yargının hiçbir unsuru, herhangi bir ideolojinin emrine giremez. Çoklu baro sistemini getirmekteki amaçlarımızdan biri de barolarımızı bu sorunlu yapıdan kurtarma umuduydu. İnşallah önümüzdeki dönemde avukatlıktan teröristliğe uzanan bu kanlı yolun önünü kesmek için gerekeni yapacağız” dediğinde bir baro başkanı ne düşünür?

Mehmet Durakoğlu:

“Çok ciddi kaygılar içine girdim. Öyle anlıyorum ki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın zihninde farklı bir avukatlık tahayyülü var. Bu avukatlık tahayyülü mesleğin gelişimine yönelik bir gerçeklik ifade etse, hukuk devleti ya da yargı bağımsızlığına katkı verecek yeni bir düzenleme olsa kuşkusuz sevinç duyarım..

Sayın Cumhurbaşkanı’nın kafasındaki modelde bir insanın suçlanmasıyla ilgili evrensel kabule ulaşmış, hukuk kriterleri yok. “Bu teröristtir” diyor. “Bu teröristtir” dediği kimsenin gerçekten terörist olup olmadığının hukuk devletindeki tanımı doğrudan doğruya bir mahkeme kararıdır. Ta Mecelle’den beri…

Eskiden Erdoğan çok kullanırdı mesela, “Beraat-i zimmet, asıldır”… Çok doğru bir laftır. Birisinin suçlu olduğunu söyleyebilmeniz için, onun suçluluğunun kanıtlanması gerekiyor. İnsanlar bu kadar kolay kriminalize edilmemeli. OHAL İnceleme Komisyonu’ndaki incelemeler sonunda anladık ki KHK’lerle ihraç ettikleri memurların ihraç kararlarının büyük bir bölümü istihbarat birimlerinin raporlarıyla ilgiliymiş. Burada da aynı şeyi çalıştırmaya çalışıyorlar..

Bu arada “teröristi savunan avukat da teröristtir” gibi bir mantıktan yola çıkarsanız, bizim bu mesleği yapabilmemizin hiçbir koşulu kalmaz. Biz katilin de hırsızın da uyuşturucu satanın da avukatlığını yaparız. Buradaki avukatlık özü itibarıyla, Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle tırnak içine alarak söylüyorum “iç içe” olmak demek değildir. Bir avukatın müvekkiliyle ilişkisi savunma hakkına yöneliktir. Bunu inkâr ederseniz, yargılamaya gerek kalmaz, savunma hakkını inkâr ediyorsunuz demektir..” 

İDAM GELİRSE SUÇLULAR İADE EDİLİR Mİ?

– İdam cezasının geri getirilmesi konuşuluyor. Mümkün görüyor musunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“Türkiye, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine, idam cezasını barışta ve savaşta yasaklayan iki protokole taraftır..

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ek İhtiyari Protokol’e taraftır.. Bu konunun, hukukçular tarafından tartışılamayacak bir konu olduğu açık..

Bu saatten sonra idamın geri getirilmesi için yapılacak her değişikliğin özellikle Avrupa Birliği sürecinden tümüyle kopuş anlamına geleceğini düşünüyorum. Daha önemlisi çağdaş dünyadan da kopuşu ifade edeceğini düşünüyorum..

Çok daha önemlisi özellikle yurtdışında bulunan, bizim terörist olarak nitelediğimiz FETÖ ve benzeri suçluların iadesiyle ilgili bütün işlemlerden vazgeçilmesiyle ilgili bir anlam da taşıyacağını değerlendirmek gerektiği kanısındayım..” 

175 KİŞİLİK AKP MENSUBU AVUKATIN HEPSİ HÂKİM, SAVCI

– Yasa henüz Meclis’ten geçmemişti. Cumhuriyet’teki bir yazınızda çoklu baroyla ilgili çalışmanın “arka oda”da hazırlandığını söylemiştiniz. Neresi bu arka oda?

Mehmet Durakoğlu:

“Bunu anlayabilmek için biraz geçmişe gitmek gerekiyor. Çoklu baro düzenlemesi aslında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı döneminde bir kez daha gündeme gelmişti..

O dönem içinde Devlet Denetleme Kurulu raporlarına da girmişti ve sadece baroların değil, diğer meslek odalarının da seçim usullerinin yeniden düzenlenmesi gerektiğinden söz ediliyordu..

Biz o raporun, o zamanlar da bir FETÖ projesi olduğunu söylemiştik. Hatta Metin Feyzioğlu, 24 Şubat 2018’de Ankara’da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda yaptığı konuşmada “Bu bir FETÖ projesidir, nokta!” diye ifade etti..

Bence de bir FETÖ projesidir. Daha sonraki süreçte birkaç kez gündeme getirildi. Her defasında biz bir şekilde söylediklerimiz, yaptıklarımız, konuştuklarımızla, hukuk diplomasisiyle halledebilmiştik. Bu kez yeniden gündeme geldi. Gelişi de ilginç bir gelişmeyle oldu..” 

– Neydi o gelişme?

Mehmet Durakoğlu:

“Birdenbire yandaş medyada yasa değişiklikleri hazırlandığı söylendi. Biz tartışmaların içine girdik. Tam o sırada bir sabah Feyzioğlu, TBB Başkanı sıfatıyla bir açıklama yaptı ve ‘Yok böyle bir tasarı, neyle uğraşıyorsunuz’ dedi. Aynı gün öğleden sonra, Adalet Bakanlığı ‘Böyle bir hazırlığımız yok’ diye yazılı bir açıklama yaptı..

Biz utandık hatta, durup dururken yandaş basında iki habere bakarak niye bu tartışmanın içine girdik diye… Ertesi gün Cumhurbaşkanı, ‘Hayır var böyle bir tasarı, biz hazırlıyoruz. Getireceğiz ve Meclis kapanmadan çıkacak’ dedi. Bir avukatlık yasa değişikliği hazırlanıyor, TBB Başkanı’nın, Adalet Bakanı’nın haberi yok..” 

–  ‘Arka oda’ mı devreye giriyor?

Mehmet Durakoğlu:

“Aynen öyle. Bunun başka bir izahı yok. Kimsenin haberi yok ve arka odalarda bir yerde böyle bir şey hazırlandı. Tabii bu FETÖ projesi, Adalet Bakanı’nın haberinin olmaması meselesine baktığınızda aslında arka odada kimlerin olduğu gerçeğini de değerlendirmek gerekiyor..” 

– Kimler?

Mehmet Durakoğlu:

“Adalet Bakanı’nın referansıyla çok net bir şey söyleyebilirim. Hatırlarsanız birkaç ay evvel ‘Maklubeye birlikte kaşık sallayanlar, yargıyı dizayn etmeye çalışmasınlar’ dedi..

Siyasal iktidarın içinde maklubeye kaşık sallayanlar, anlıyorum ki yargıyı dizayn etmeye çalışıyorlar ve Adalet Bakanı buna karşı. Arka odada kimlerin olduğunu anlatabiliyor muyum? Bırakın onu, maklubenin sahipleri zaten eskiden böyle bir projenin sahipleriydi. Onların kütüphanelerinde duruyor zaten teklif. O teklifi kütüphaneden çıkardılar, bir anda Adalet Bakanı’nın da haberi olmadan realize edilmeye başlandı..” 

– FETÖ, yargıdan hâlâ mı temizlenemedi?

Mehmet Durakoğlu:

“Ciddi ölçüde temizlendiğini biliyorum ama hâlâ olduğuna ilişkin emareleri de duyuyorum. Bu neyi ifade ediyor ama? Yargıda FETÖ temizlendi de şimdi temiz bir yargımız mı var? Artık bağımsız ve tarafsız mıyız?”

– FETÖ gitti, METÖ geldi mi demek istiyorsunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“Aynen. 15 Temmuz’dan itibaren bir cümleyi özenle kullanmaya dikkat ediyorum. Kendi şeyhini mehdi zanneden tek cemaat FETÖ değil..

Yargı içindeki gelişmeler, özellikle yargıç, savcı alımındaki tercihler öyle bir noktaya ulaştı ki… Cemaatlerle örgütlenme bir devlet kurumu içinde asla tercih edilmemeli. Yargı içindeyse hiç tercih edilmemeli..

Yargı, siyasal örgütlenmelerin odağı olamaz. Hele o siyasal örgütlenmeleri doğrudan doğruya cemaatler üzerinden yapmaya çalıştığınız zaman bunun yargı üzerindeki yansıması çok farklı olur..

Evet, FETÖ için bence başarılı bir operasyon yapıldı ama sonuç olarak bu, yargıyı düzelten bir unsura dönüşmedi. Benim için önemli olan o insanın FETÖ’cü olup olmadığı değildi, bir cemaat mensubu olarak, bağımsız karar verme yetilerinden uzak bir yargıçla karşı karşıyayım..

Şu anda da bağımsız karar verme yetilerinden uzak yargıç ve savcılarla karşı karşıyayım. Üstelik bu yargıç ve savcıların şu anda genç olduğunu, çok büyük bir ağırlığının HSK ve Adalet Bakanlığı tarafından özel saiklerle alındığını biliyorum..

Bakın bu ülkede OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile 1.5 yıl boyunca, hâkim, savcı alımında yazılıdan 70 alma zorunluluğu kaldırıldı. Ben 91 alan, mesleğe kabul edilmeyen pırıl pırıl avukatlar biliyorum ama 54 alıp mesleğe kabul edilen şu anda hâkim, savcılık yapmakta olan, avukatlığı becerememiş hukukçular da biliyorum. Benim elimde mesela 175 kişilik AKP mensubu avukat listesi var. Hepsi hâkim, savcı. Bu listeler yayımlandı da… Bunlar özel olarak alındı..” 

– Bir yargıcın siyasal görüşü olamaz mı?

Mehmet Durakoğlu:

“Elbette, bir yargıcın siyasal görüşünün olması kadar doğal bir şey yok. İnsan denilen sosyal varlığın, siyasal varlığa dönüşebilmesi onun birey olmasıyla ilgili kuşkusuz. “Niye bu AKP’li, niye CHP’li” diye sormak kimsenin haddi değil, böyle bir yaklaşım içinde de değilim…”

– Ama…

Mehmet Durakoğlu:

“Ama siyasal düşüncesinin kendisine öğrettiği değerlerinin, kararına ne kadar yansıdığı beni çok ilgilendiriyor..” 

REFERANDUM GEÇMESEYDİ YARGI DA, TSK DE BU HALE GELMEZDİ

– Ben bir yurttaş olarak mahkeme kapısına gittiğimde tüm bu uygulamalar hayatımı nasıl etkileyecek?

Mehmet Durakoğlu:

“Yargı bağımsızlığı onurlu yaşamak demektir. Yargı güvenliği alnı ak, başı dik insanın korkmadan dolaşabilmesidir. Sabah saat 6’da kapı çalındığında gelenin sütçü olması demektir. Biz buradan süratle uzaklaştık..

İsnatlar olabilir. Ama yargı ben masumsam beni oradan çıkarıp alacak güçtür. Haksızlığa uğradıysam kime güveneceğim ki daha? Bunu sağlayabilmem gerekiyor. Bizim kaybettiğimiz şey bu..

Türkiye’de özellikle 2007 sonrasında başlayan süreçte yargıda çok ciddi değişiklikler meydana gelmeye başladı. Yargının ele geçirilmesi projesi, FETÖ’ye siyasi iktidar tarafından doğrudan ihale edildi. Ve FETÖ 2010 referandumuyla HSYK eliyle yargıyı teslim aldı..

26 maddeden oluşan bir anayasa değişikliğiydi ama iki maddesi çok önemliydi. 24’ü gelse ben de oy verirdim. Ama 24’ü makyajdı… Ben bunun milat olduğunu düşünüyorum. O referandum geçmeseydi, yargı bu hale gelmezdi. TSK bu hale gelmezdi, Ortadoğu siyaseti bu hale gelmezdi..” 

– Nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“HSYK’nin o şekilde biçimlenmesiyle Ergenekon ve Balyoz davaları ortaya çıktı. O davalar sadece birilerinin şu ya da bu şekilde darbeyle suçlanması değildi. Birilerinin darbeyle suçlanması suretiyle görev değişikliklerinin gerçekleştirilmesiydi. Ergenekon ve Balyoz sanıkları olarak aldıkları insanların yerine, FETÖ kendi üyelerini getirdi. O üyelerin bir süre sonra Türkiye’de Ortadoğu siyasetini nasıl değiştirdiklerine tanık olduk..

Yargıya dönersek, yargı siyasal stratejilerin bir parçası haline dönüştü. Siyasal iktidar vesayet adı altında bir baskıyla karşı karşıya idiyse, o vesayeti ortadan kaldıracak siyasal projeler üretemeyince, bu projeleri bir biçimiyle de olsa yargı eliyle üretmeye yöneldi..

Hukuksuzluğu meşrulaştıralım noktasına geldiler.  Ergenekon, Balyoz döneminde söylerlerdi ya, “Ya durun, bunun yargıtayı var, bireysel başvurusu var, AİHM’ye kadar gidebilir, sakin olun”… E, sakin olalım da insanlar içeride. Ve bir gün kumpas deyip çıktılar içinden…

15 Temmuz’un ortaya çıkardığı ders, yargı dünyası ve AKP için bir ders olmadı. 15 Temmuz siyasal İslam teorilerinin çöktüğü gündür; AKP, öyle bakması gerekirdi, öyle bakmadı..

Özellikle liyakat ve laiklik konusunda yeniden düşünmesi gerekiyordu, yapmadı. FETÖ’den öğrendikleri kendi düzenlerini kurmak yoluna gittiler. Yine yargı siyasetin bir parçası olmaya dönüştü..

Cumhuriyet, Sözcü gibi gazetelere dava açarken aslında o davaların sanıklarına ceza vermek değildi amaçları. İfade özgürlüğünü nasıl ortadan kaldıracaklarını, yargıyı kullanarak gerçekleştirmeye çalıştılar..

Gezi Davası da böyle bir dava aslında. İnsanlara, “Bak bir daha Gezi’de olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü adı altında hadi arkadaşlar gidiyoruz diye bir şey duyarsan ve gidersen bil ki seni Osman Kavala yaparım” mesajı. Bu arada şunu da söylemek istiyorum. Osman Kavala çıkacak…

– Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?

Mehmet Durakoğlu:

“AİHM kararları çerçevesinde çıkarmak zorundalar..” 

– Hukukta yasalar öznel, yerine, zamanına, kişisine göre yorumlanabilir mi? Mahkemelerden çıkan kararların bu kadar tartışmalı olması normal mi? 

Mehmet Durakoğlu:

“Bugün Türkiye’de hiçbir davayı kestirebilmek mümkün değil. Anladığım kadarıyla bir talimat söz konusu ve bu talimata göre hareket ediliyor. Bunun başka izahı yok. Avukat olan sanıkların tahliyeleri için cuma akşam verilen kararın, cumartesi değiştirildiğini biliyorum. Bunu başka nasıl izah edebilirsiniz ki… Ne olmuştur ki akşam o kararı veren adam, mesai günü olmayan cumartesi sabahı adliyesine gelip o kararı değiştirmiştir? Bütün bunlar bizim için çok vahim..” 

HUKUK HABİTATINI BOZDULAR

Mehmet Durakoğlu:

“Hukuk habitatını bozdular. Geçmişte çok mu iyiydi? Hayır, ciddi sıkıntılar vardı. Mehmet Moğultay’ın Adalet Bakanlığı sırasında ‘CHP’lileri yapmayıp da MHP’lileri mi hâkim, savcı yapacaktım’ cümlesi vardır ya, o cümle kişisel olarak Mehmet Moğultay’ı acımasızca eleştirdiğim, ‘Bunu yapamazsın, hakkın yok’ dediğim için bana verilmiş bir yanıttı.. Biz böyle mücadele ediyoruz.. Geçmiş de kötü diyenlere, geçmişin kötülüğünü de ben söyledim, sen söylemedin ki demek istiyorum…”

“BAROCULUK DEVLET DİLİ KULLANILARAK YAPILMAZ

– TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun eksen kayması yaşadığını söylüyorsunuz. Tam olarak ne zaman oldu bu?

Mehmet Durakoğlu:

“2017’de Metin Feyzioğlu TBB Başkanlığı’na tek aday olarak seçtik. Eksen kaymasının 24 Şubat 2018’de gerçekleştiğine inanıyorum..

Bu son yasa değişikliğine benzer bir değişiklik o tarihte gündeme gelmişti. Bir toplantı yapmıştık. O toplantıda Metin Feyzioğlu’nun dilinin değiştiğini fark ettik..

O sabah görüştüğü Başbakan Binali Yıldırım’a teşekkürle bitirdi toplantıyı, çok tepki aldı. O günden sonra çizgisinde büyük değişiklik gördük..

Bakın bir insanın siyasal görüşlerinin değişip değişmemesi, bunlar beni ilgilendiren şeyler değil. Bu TBB başkanı da olabilir. Ama benim için önemli olan yaptığınız görevin dilidir. Baroculuk devlet dili kullanılarak yapılmaz..”

– İlle de muhalif mi olmak zorunda?

Mehmet Durakoğlu:

“Bizim yasamızın 76 ve 95’inci maddeleri bize hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan hakları ihlallerine karşı çıkmak gibi bir görev yüklüyor..

İnsan hakları ihlalleri siyasal iktidarlardan gelir, muhalefetten gelmez. Dolayısıyla siz siyasal iktidarla karşı karşıya gelirsiniz, bu dünyanın her yerinde böyledir.. Baro da bunun için vardır, iktidarlar bilir ve tahammül gösterir..

Bu partisel bir karşı çıkış değildir. Sadece görevin yapılmasıdır. Başka sivil toplum örgütlerine kanunlarla verilmiş böyle görevler yok. Kendinizi iktidarın yanında konumlandırırsanız bu görevi yapamazsınız. Yapamıyor zaten. Siz Metin Feyzioğlu’nun iki senedir ‘Türkiye’de şöyle bir insan hakkı ihlali vardır’ dediğini duydunuz mu? Susuyor. Biatçı, teslimiyetçi dili kullanmaya başladığınızda böylesine bir tablo ortaya çıkıyor.” 

AVUKATLAR İÇİNDE BULUNDUKLARI DURUMU ANLADILAR

– İktidara yakın hukuk dernekleri İstanbul ve Ankara’da yeni barolar için 2 bin imzayı bulamadı. Neden bulamıyor, bu sonuç görülememiş miydi?

Mehmet Durakoğlu:

“Sanmıyorum öngördüklerini. Tam tersine olabileceğini düşünüyorlardı. Öyle olmadı. Avukatlar, içinde bulundukları durumu anladılar diye düşünüyorum. Bir ölçüde hem Ankara’da yaptığımız, hem de yasalaşma aşamasında TBMM’de yaptığımız mücadelelerle olayı bir anlamda meslektaşlarımıza da anlatabildik diye düşünüyorum.. Meslektaşlarımızın da çok ciddi bir yaklaşımları oldu ve başaramadılar. Bunu siyasal ayrım gözetmeden söylüyorum. AKP, MHP mensubu olan yakın arkadaşlarım var, onların da katılmadıklarını biliyorum..” 

– Amacına ulaşmadı yani…

Mehmet Durakoğlu:

“Belki bu barolar kurulabilir ileride. Dört sene hiçbir işlev görmez… Sanıyorum bu süreçte önemli ölçüde ilgi de kaybolacaktır..” 

SULH CEZA HAKİMLİKLERİ KALDIRILMALI

– Yargı bağımsızlığının sağlanması konusundaki değişiklikler yapılmalı. 

– HSK’nin yapısı baştan sona değişmeli. 

– Hâkimlerin önce coğrafi güvencesi sağlanmalı.  

– Sulh ceza hâkimlikleri otomatik tutuklama müessesesine dönüştü, mutlaka kaldırılmalı. 

– Savunma hakkına saygı göstermeden yargı reformu yapabilmek mümkün değil. Savunmanın önündeki tüm engeller kaldırılmalı. Biz dosyalarımıza ulaşamıyoruz. Gizlilik kararları görüyoruz. Tutuklamaya itiraz edeceğimiz dosyada vereceğimiz dilekçeyle ilgili bir tek delili göremiyoruz ki itiraz edelim. Gizlilik kararı olmayan dosyaları dahi göremediğim oluyor. Savcının dosya kaçırdığı gerçeğiyle karşı karşıyayım. 

– AİHM kararlarını refere eden bir anlayışın yargıya hâkim olması gerekiyor.

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet – İpek Özbey

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top