EKONOMİ

MEVZU PARAYI GEÇTİ: KRİZ NEDİR BİLİYORUZ, İŞSİZLİK GÖRDÜK, BU BAŞKA…

.

‘DİRENİNCE’ NE OLUYOR?

10’lu yaşlarından beri çalışıyorlar, ilk kez işsiz kalmıyorlar, ama bu yaşadıklarının ağırlığını bildiklerine benzetemiyorlar..

Önleri başka türlü karanlık.. Neden?

Türkiye’de emeğin seyrini, hem mavi hem beyaz yakanın dönüşümünü kanlı canlı izleyebileceğiniz Çayırova’da bir masa, etrafında üç işsiz…40’ını geçince ne oluyor, “direnince” ne oluyor, hükümete oy verince ne oluyor?

“DURAKLAR AKIYOR: HUZURKENT, GÜZELTEPE, ÇAĞDAŞKENT, MUTLUKENT…”

Sanki yolunda gitmeyen bir şey varmış da sürekli aksini tekrarlayarak bunu kendimize unutturabilirmişiz gibi. Çağdaşız ve evet, huzurluyuz, mutluyuz, güzeliz. Biz Çağdaşkent’te buluşacağız, bir masanın etrafına üç işsiz oturacak. 10’lu yaşlarından beri çalışan bu insanlar, hayatlarında ilk kez işsiz kalmıyor, fakat “Bu başka bir şey” diye anlatacaklar. İşsizliğe dair resmi rakamlar yerinde sayar, hatta geriler görünürken, gerçek evlerden, gerçek hayatlardan bahsedecekler.

Çayırova, İstanbul’un son harfine tutunmuş, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir sanayi ilçesi. Osmanlıların gelişiyle yörenin Rum nüfusundan temizlendiği yazıyor belediyenin sitesinde. Fatih Sultan Mehmet’in öldüğü çayırlık… Türkiye’de sanayileşmenin hız kazandığı 1980’li yılların ortalarından itibaren büyüyen Çayırova, iş hacminin artmasıyla Anadolu’nun dört yanından göç çeken bir bölge oldu. Son yıllarda cüsseli fabrikalara KOBİ’lerin eklenmesi, İstanbul’un muhtelif yerinden sanayi sitelerinin bölgeye taşınması ile nüfusu daha da arttı. Her sabah İstanbul’dan toplu taşıma araçları ya da iş yeri servisleriyle binlerce işçinin günlük göçü var bir de. Ağırlık hâlâ metal sektöründe olsa da bu süreç, üretim yapılan sektörleri, ölçekleri de çeşitlendirdi.

Mustafa Öztürk

32 yıldır tekstil işçisi olan Mustafa Öztürk, bu sektör dışında sadece kısa bir süre Namet’te çalışmış. Eksi 8 derecede 10-15 kiloluk et parçalarını taşımaktan iki haftada oluşan hasar kolunda hâlâ duruyor; “düşmanına bile tavsiye etmeyeceği” bir iş anlattığına göre. Bahçelievler, Merter civarındaki tekstil fabrikalarında geçen uzun çalışma hayatından sonra 2013’te bu bölgeye taşınmışlar. En son fastfood sektöründe, KFC’de çalışan eşi, çocukları doğduktan sonra çalışmayı bırakmış.

Öztürk’ün işsizliğinin ardında aynı anda hem özgün, hem de tam bu döneme özgü, tipik bir hikâye var. Geçen yıl sosyal medyada -elbette bununla kesişecek bir ağdaysanız- önünüze düşmüş olabilecek bir fotoğraftaydı o. Hani “x işçileri” olarak etiketlenip karda, kışta yahut çöl sıcağında kâh başkente yürürken, kâh fabrikaların, kimi evlerin önünde nöbet tutarken görülen “isimsiz”lerden. CPS işçilerinin verdiği mücadelenin başarısının da, sonra yaşadıkları hüsranın da Öztürk’ün bugünkü işsizliğiyle ilgisi var.

‘TUHAF BİR SINIF KARŞILAŞMASI’

CPS Otomotiv, Tuzla Serbest Bölge’de Audi, Mercedes, Volkswagen gibi büyük markalara araç kılıfı üreten bir fabrika. Daha doğrusu öyleydi. 380 kişinin mesai yaptığı 2013’te sendikalaşma (Türk-İş’e bağlı Deriteks) süreci başlayınca, Öztürk dört arkadaşıyla birlikte “elebaşı” olarak işten atıldı. Şaşırtıcı olan, dava sürecinin sonunda işe iade hakkı kazanınca, üç yılın ardından tekrar işe alınması oldu. Kaldığı yerden devam etti. Zamanla sendikalı sayısı yüzde 50’nin üzerine çıktıkça, alışılagelenin aksine daha yüksek maaşlı taşeron işçiler alınarak bu hareketin önüne geçilmek istendi. 2020’nin Ağustos’unda, ikinci toplu sözleşme zamanı üstelik pandemi koşullarında eylem yapmayı göze aldılar ve beş günün sonunda talep ettiklerini de kazandılar. CPS işçileri önce bu iyi haberle “hashtag” oldu, seslerini sosyal medyada duyurdular. Fakat aynı esnada küresel otomotiv sektöründeki sorunlar, üzerine pandemi derken işveren üç ortak arasındaki kişisel sorunlar ayyuka çıkınca, 2021’in Şubat ayında tüm makinelere haciz, kapıya kilit konulan sürece girildi. 170 işçinin bu defa içeride kalan haklarını alabilmek için yaptıkları 41 gün süren eylemi duydunuz belki.

Bir sahne özellikle emek mücadelesi içinde hatırlanmalı… Her sabah bir grup işçi ortaklardan Sinan Büyükay’ın metal iş kolunda faaliyete devam eden yeni fabrikasının önüne gidiyor, bir grup da yaşadığı Beykoz’daki Acarkent’e. Sahne şu: Boğaz’a nazır “zilyonluk” villalardan müteşekkil Acarkent’in sakinleri bir süre sonra A kapısındaki işçilere destek vermeye başlıyor; börekler, çorbalar yollanıyor her gün. Sitenin sahibi İsmail Acar eylemin gerekçesini anlamak için işçilerle görüşmek istiyor, hatta sonra da sendikacılık kökenli olan Acar meselede aracılık etmeye başlıyor. Aynı esnada ağırlıklı olarak Acarkentli kadınlardan müteşekkil yardımlaşma derneği Beyder’den her bir işçiye “kıymasına kadar düşünülmüş” destek kolileri geliyor. Sık görülmeyen, tuhaf bir sınıf karşılaşması… CPS işçilerinin alacaklarının son taksidi Temmuz sonunda yattı, neyse ki hiçbirinin içeride parası kalmadı.

Öztürk o zamandan beri işsiz, dahası sendikacılık geçmişi Şubat’tan beri yaptığı iş görüşmelerinde onu izliyor. Bir yandan buna alışkın da. 1990’lı yılların sonunda bu defa DİSK’e bağlı sendikadaki faaliyetleri yıllarca onu gölge gibi izlemiş. Şimdi de işe girerken sendikal faaliyet yürütmeyeceğine dair kâğıt imzalamasını talep edecek cürette, bu anayasal suçtan zerre çekinmeyerek çıkıyor karşısına işverenler. Neden? Çünkü bunu yapabiliyorlar. Çünkü “dışarıda” her zaman olduğundan çaresiz ve de fazla sayıda işsiz var.

“ARTIK NİYE OY VEREYİM?”

Öztürk şu anda ancak küçük atölyelerde yevmiyeli işler bularak, günde 150 lira kazanıp sonra birkaç gün onunla idare ederek geçiniyor. 16 yaşından beri inşaat sektöründe çalışan 42 yaşındaki İbrahim Çelik de öyle. Adıyaman’dan sonra göçtükleri Malatya’da zar zor ilkokulu bitirmiş, 20 yıla yakındır İstanbul’da. Uzun zaman belediyelerde altyapı işlerinde forklift kullanmış; şimdi ise ne iş bulursa… “Pat küt idare ediyoruz” diye tarif ediyor, eve giren başka maaş yok. “Kriz nedir biliyoruz, işsizlik gördük, bu başka… Eski krizlerde yine bir çıkış vardı, şimdi çok berbat. Eskiden 500 aldın mı bayağı idare ediyordun. Zama zam yapıyorlar durmadan. Bir yemek 50-60 milyon olur mu ya? Günlük masraf nereden baksan 100 milyon. Otobüse binsen, bir yere gitsen otomatikman 150-200 olacak. Turgut Özal zamanında, Erbakan zamanında, ne olsa insanda para bitmezdi” diyor.

İbrahim Çelik

Çelik, üç yıl önce yevmiyeli olarak bir inşaatta çatıda çalışırken düşmüş, yedi ay sarılı kalan bileğini bugün hâlâ tam kullanamıyor, alnında bir faça. O zaman hiçbir geliri olmadığı için yardım alabilmek için belediyelere başvurmuş, karşısına çıkan duvar onu hem gücendirmiş, hem kafasını değiştirmiş. Bir daha AKP’ye oy veremeyeceğini söylüyor, daha doğrusu daha genel bir sorgulayışa girmiş. “Bundan sonra oy kullanmam artık, kafamı da yormam. Devlet beni görmeyecekse, ben de onu görmem, niye oy vereyim? 15 Temmuz’da insanlar niye kendini dışarı attı? Tabii, çıktım ben de. Ha, işte bir defa da garibanı sen kurtar. Ama öyle bir dert yok. Ne kirası var, ne bir şeysi, paşa paşa yiyip içiyorlar orada.”

Masaya eklenen Oktay Arık, çalışma hayatı 11 yaşında bir çay ocağında başlayan 46 yaşında bir tekstil işçisi. Üçünün ortak noktasını ve aslında bu dönem yaşadığımız işsizliğe mahsus önemli bir niteliği dillendiriyor: 40 yaş üzerindeki vasıfsız işçiler için iş bulmanın artık adlı adınca imkânsızlığından, emekli de olamadıkları için mahkûm kaldıkları çaresizlikten söz ediyor. Bu zaten gözlenen bir gidişattı, son birkaç yıl ise bu yaş kısıtını kemikleştirdi, kaideleştirdi neredeyse. Arık o yüzden dertli: “Artık sadece 18-40 yaş arası istiyorlar. İş bulabilen de lise, üniversite mezunu. Ben ilkokul mezunuyum, bizim hiçbir şansımız yok. Fabrikaların hepsi en düşük işe bile lise mezunu alıyor. Zamanında hastabakıcılık kursuna gitmiştim, ilkokul mezunuyum diye onunla ilgili de iş bulamıyorum. E, bana bu diplomayı verirken biliyordun ilkokul mezunu olduğumu, şimdi niye lise mezunu arıyorsun. Evde kim bilir nerede, atılı duruyor öyle diploma…”

49 yaşındaki Mustafa Öztürk de “Bizim tekstili seçmemizin nedeni bu işin el sanatına, el çabukluğuna bakması. Ama ciddi firmalar bu yaşta insan kesinlikle almıyor” diyor. Düzenli bir iş bulma ümidi kırılmış. “Sigorta artık hayalin ötesinde bir şey oldu. Emeklilik ancak mezarda. Hem yaşını bekleyeceksin, ama çalışamayacaksın da. Ne yapsın bu insanlar, ölsün mü?” diye soruyor. Artık sözleşmelerin de altı aylık, en fazla dokuz aylık yapıldığından söz ediyorlar.

Bu manzaraya bir adım geri çekilip baktığınızda işsizliğin artışıyla lise ve üniversite mezunlarının vasıflarının altında işlerde, asgari ücretin bir miktar üstü maaşlarla çalışmak mecburiyetinde kalışı görünüyor. Çayırova’da faaliyet gösteren bir KOBİ’nin yöneticisi görüneni anlamlandırmaya yarayacak birkaç ayrıntı daha ekliyor. Birincisi, özellikle orta ve küçük ölçekli işletmelerde birbirine yakın maaşlar alan ama kültürel olarak farklı sınıflara mensup işçiler arasında belirlen gerginlikler. Şartların ağırlaşması her iki tarafta da özgüveni paralanmış, kaygılı insanlar yaratıyor. İşaret ettiği ikinci nokta da hayatın birçok alanında beliren vasatlaşmanın eğitim sistemindeki uzantısı, niceliksel olarak fazlalığa rağmen kalifiye eleman bulmakta yaşadıkları zorluklar. Tabela üniversitelerinin hallicelerinden mezun olan mühendislerde dahi tanık oldukları yetersizlik, ara eleman ve iş gücü maliyetini düşürme odaklı ekonomi politikasının bir sonucu. Eleman alma süreçlerinde yapılan başvuru sayısının çok yüksek olması ve yine de ilanla kalifiye elemana erişemediklerini düşünmeleri, bu iş için aracılık eden kimi şirketlere çalışmaya itmiş onları.

Tamamen fırsat eşitsizliğine dayanan bir eğitim ve ömür çürüten bir sınav sistemi… Özerklikten ve nitelikten yoksun üniversitelerden alınan sözde diplomalar… Hep beklentinin altına razı bırakılmış bir çalışma hayatı; tırpanlanmış haklar, “mezarda” kavuşulan emeklilik… Bir insan hayatını çocuk yaşından başlayıp külliyen anlamdan yoksun bırakacak bir zincir, mavi ve beyaz yakayı içeren emekten yana yapısal bir dönüşüm var burada. Bu zincirden zaten kopartılmış vasıfsız işçilerin açlığa terk edilişlerini de masanın etrafındaki üç insan anlatıyor işte.

“MEVZU PARAYI GEÇTİ, YAŞAMIN KENDİSİ DEĞİŞTİ”
Oktay Arık

Oktay Arık’ın, onun gibi en son CPS Otomotiv’de çalışan eşi de işsiz, birlikte yaşadıkları işçi emeklisi annesi ve babası sayesinde idare ediyorlar. İki emekli maaşıyla sekiz kişi geçinmek demek bu. Dört çocuklarından biri, büyük kızları üniversite sınavına girmiş, puanının neye yeteceğini henüz bilemiyordu görüştüğümüzde. O da yazın iki aylığına hayatının ilk işine başlamış. Kendine harçlık çıkarabilmek için dört arkadaşıyla birlikte Horoz Lojistik’in depo bölümüne girmişler. Böyle ağır bir işte çalışmak zorunda kaldığı için kızına kıyamıyor Arık; yüzünden akıyor memnuniyetsizliği. Bir de çölyak hastası olmuş kızı; ona kalırsa stresten. “Bir makarnası 25 lira, zengin hastalığı…” diyor.

Üçünün de borcu var, kredi kartları hep “patlak”. Bir vakit aldığı kredi yüzünden inşaat işçisi İbrahim Çelik’in evine haciz gelmiş hatta. Bölgede işsizlikle birlikte at yarışları ve İddaa oynayanlar da artmış, kapılarda kalabalıklar birikiyormuş her saat. Bir de Evkur gibi yerlerden faizsiz borçlanarak satın aldıkları malları satıp karın doyuranlardan söz ediyorlar. Yeter ki o gün geçsin. Geçmişteki krizlerle bugünü karşılaştırdıklarında artık “sosyal hayatın bittiğini” anıyorlar bir de. Mustafa Öztürk “Eskiden her şeye rağmen dayanışma olurdu, artık kimsenin hali yok. Hiç beklemediğin arkadaşın bir çay içmeyi çok görüyor, çünkü bütçesi yok. Kimse kimseyi görmüyor” diyor, “huzur yok artık, huzur. Mevzu parayı geçti, yaşamın kendisi değişti”.

Monotonlaşan günleri hem “aşırı beklentiye girmeden” ama hep bir yerden de bir iş çıkabilir diye bakınarak, bu zorlu ayarda geçirmek gerekiyor. Ağır belirsizliğin yarattığı stres, bedenlerinden fışkırmış. Uzun zamandır yastığa başını rahat koyamadığını söyleyen Oktay Arık zaten kronik bir hastalıktan muzdarip. Mustafa Öztürk, dişlerinden çekiyor, fark etmeden çenesini sıka sıka dişlerine zarar vermiş. Bunun işsizlikle birlikte en sık yaşanan sağlık sorunlarından biri olduğu, bu yazı dizisinin bir başka bölümünde çıkacak karşımıza zaten. İbrahim Çelik bir istisna; başına ne gelirse gelsin uykusunun etkilenmediğini anlatıyor, vurup kafayı yatıyormuş. Onların hanede diş sıkma işi, hiç teşbih olmayan haliyle karısında. “Benim hanım da akşamları bir başlıyor çatır çatır… Dedim sen napıyorsun, bir rahat ol. Bir gün olur, bir gün olmaz, Allah büyüktür. Tamam, bazen bir sene olmaz, iki sene olmaz, ama olur…” diyor gülerek. “Bir işe giremezsen Allah sana ne yapsın diyor Öztürk araya girerek.

Kadınların kendi işsizlikleri dışında, hayatlarındaki erkeklerden yansıyan işsizlik ağrısını konuşacak oluyoruz, İbrahim Çelik muhabbeti “para olmayınca artan dırdıra”, derken “katliam yapmak zorunda kalan erkeklere” getirdiğinde kalbim sıkışacak gibi oluyor, derken Mustafa Öztürk yetişiyor. “İşsizliğin yarattığı sosyal bunalıma bakmak lazım” diyor, şiddete nasıl bahane edildiğinden söz ediyor.

Mevzu kendiliğinden açılmasa da elbet Suriyeli, Afganistanlı işçilerden konuşacaktık. Bu mevzuda da aynı şey oluyor. İnşaat işlerinden söz ederken de, belediyelerden yardım isteyip bulamadığını anlatırken de mültecilere getiriyor Çelik lafı. “Niye kalıp kendi ülkesinde savaşmamış” argümanının ne kolay ve ne güçlü döküldüğünü duyuyoruz yine ağızlardan. Tekstil işçisi Öztürk bu kez de “Suriyeli bir işçiyle beraber çalışmakta ben sıkıntı görmüyorum. Aynı koşullarda çalışıp Suriyelinin benden az alması sermayenin sömürgeciliğinden” diyerek veriyor cevabı. Öztürk’ün önümüzü nasıl gördüğü sorusuna karşılığını da buraya eklemeli:

“Artık beyaz yaka da ‘ben de bordrolu çalışan bir işçiyim’ diyor, bu iyi bir şeydir. Türkiye artık tampon bir ülke olduğu için diyorum, Türk’ü, Kürdü, Suriyeli’si, Laz’ı, Çerkes’i, Afgan’ı, işsizi ve işçisi, yaşadığımız sorunların asıl sermayeden kaynaklandığını görmeye başladığında değişim başlar. Suriye’de, Afganistan’da yaşanan da sermayenin savaşıdır bana göre. Yarın CHP de gelse, benim gözümde bugünkü iktidarın, sermaye yapısının devamıdır. Belki daha da kötü olur kim bilir. Sorunun kaynağını görmemiz gerekiyor, o bilinç lazım bize. Ben belki yeterli biri değilim, ama o bilinci aldığımı hissediyorum. İşveren de bunu biliyor. Benim işsizliğimin nedeni de bu. Önce ‘Senden çok faydalanacağız’ diyor, sonra o bilinci gördüğü anda duvarı çekiyor.”

Öztürk, CPS Otomotiv’de birlikte direnişe katıldıkları arkadaşlarının yüzde 90’ının muhafazakâr kesimden geldiğini söylüyor. Ama “sermayenin o yüzünü görmeleriyle” yaşanan değişime bizzat şahit olmuş. “Ben sadece öncesinde bir deneyim yaşadığım için öncülük yapmış oldum. Ve bunu onlardan da bir şeyler katarak, kendimi geliştirerek yaptım” diyor. Peki bu oy verme davranışlarını etkileyecek güçte bir değişim mi? Mahalle baskısının gücüne vakıf olması, temkinli cümleler kurduruyor ona, ama umutlu da. İnşaat işçisi İbrahim Çelik giriyor araya, “Seçimde değişir işler, bana seçimde Erdoğan kürsüden iner gibi geliyor” diyor. Öztürk’ün karşılığı tamamlıyor manzarayı: “A partisinin gidip B partisinin gelmesi değil, sermayenin küresel krizidir asıl mesele, ona bakmamız lazım”. 90’lardan beri uluslararası sermayenin ağırlığının arttığı tekstil sektöründe ücret o zamanlara kıyasla yarısına düşmüş. Öztürk çok önemli bir dönüşümden söz ediyor, kayıt dışı çalışan sayısının kayıtlı işçileri geçmiş olabileceğini söylüyor. Sendikalı sayısı ise on binde bir bile değil. İplerinden kopmuş bir kuralsızlık, insafsızlık, sömürü. Çok insana olduğu gibi, ona da kapitalizmin erken dönemini anımsatıyor tüm bunlar; kazanılan her şey buharlaşmış da başa dönmüşüz gibi.

Kalkıyoruz, duraklar Huzurkent, Güzeltepe, Çağdaşkent, Mutlukent diye akıyor, evlerimize dağılıyoruz.


“ANCAK DÜNYA SAVAŞLARI DÖNEMİNDE GÖREBİLECEĞİMİZ BİR KİTLESEL İŞSİZLİK YAŞIYORUZ”

Krizler tarihinde kuşbakışı gezdiğimizde toplumsal bir bunalıma meyleden bugünün işsizliği hangi yanlarıyla ayrılıyor?

İşsizlik, dijital emek, kadın istihdamı konularına odaklanan akademisyen Senem Oğuz anlatıyor..

Marx’ın “yedek işgücü ordusu” kavramı üzerinden Türkiye’de işsizlik meselesini, bugünle oranların yakın olduğu 2008 krizini ele alan kitabı nedeniyle Oğuz’un söyleyecekleri daha da fazla.. Tam olarak ne oluyor? Gerçekten başka türlü bir işsizlik mi bu?

Yüksel Arslan’ın 1968 yılında başlayarak Kapital’i resimlediği diziden…
“MESELENİN ÖZÜNE DAİR BİRKAÇ SORUYLA BAŞLAYALIM”

İşsizlik sadece bir sonuç mudur? Bu dalga ardında neler bırakır? Açıklanan resmî işsizlik oranları hakikati ne kadar yansıtır?

Devletlerin resmî kurumları tarafından seçilen metodolojiyle hesaplandıklarından, işgücü istatistiklerinin gerçekle arasında her daim bir makas mevcut. Tabiatı itibarıyla böyle. Bir de bu makasa kendiliğinden eklenen virajlar var. Örneğin pandeminin can suyu verdiği neoliberal politikaların sonucu olarak çalışma biçimleri daha da çeşitleniyor, yahut işten atmanın örneğin KOD 29 gibi, zorunlu ücretsiz izine çıkarmakla başlamak gibi yeni biçimleri beliriyor. İşsizliğe odaklandığımızda, işgücünün kıyısında olanlar, iş bulmaktan ümidini kesenler, şu an iş aramayıp ama bulursa çalışmaya hazır olanlar, eksik istihdam edilenler derken, inceltilmiş kategoriler gerçeğe yakınlaştıracakken bilakis manzaranın vahametini bulandırabiliyor, hatta görünmez kılıyor. Örneğin sokaklardan, evlerden, iş yerlerinde başka feryatlar yükselirken, TÜİK’in mayıs ayına dair verilerinde işsiz sayısı 823 bin kişi azalırken istihdamın 602 bin arttığı görülüyor. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu DİSK’in araştırma grubu DİSK-AR*, kendi hesaplamalarından yola çıkarak bu verileri izaha muhtaç buluyor, “TÜİK’in işgücü verilerinin gerçeklerle bağı kopmuştur” diyorlar. Her tür sorununa rağmen resmî verilerin hayatla bağının hepten kopuşu, son dönem yaşanan krizin ve işsizliğin en temel niteliklerinden.

Bu manzaraya rağmen resmî istatistiklere göre bugün, 2008 krizi nedeniyle 2009’da kaydedilen ve Cumhuriyet tarihinin en yüksek işsizlik oranı olan 14,8’e yakın durumdayız. Bu yüzden de yaşadığımızın nasıl başka türlü bir işsizlik olduğunu anlayabilmek için, daha da kuralsızlaşmış, esnekleşmiş, güvencesizleşmiş emek piyasasına bakarken, eski krizlerle farklarını öne çıkarmak, belki bilhassa da 2008 krizine odaklanmak gerekiyor. Bunu geçtiğimiz seneye kadar Başkent Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Senem Oğuz’la yapabiliriz, çünkü kendisi işsizlikle birlikte dijital emek, kadın istihdamı konularına yoğunlaşan bir akademisyen. Dahası 2020’nin sonunda çıkan kitabı “Türkiye’de Yedek İşgücü Ordusu” (Kor Kitap) bu minvalde zihin açıcı bir yol öneriyor. Öncelikle işsizliği bir sonuç ya da “geçici” durum olmaktan ziyade, kapitalizmin varlık ve devamlılık koşulu olarak ele alıyor. Bunu yaparken dayandığı kuramsal temel Engels’in, sonra Marx’ın tarif ettiği “yedek işgücü ordusu”, kapitalizmin nüfusun doğal sınırlarını aşan kalabalıkta bir işsizler ordusuna, neden ve nasıl ihtiyaç duyduğunu temellendiriyor. Bu, sermaye birikiminin hızlandığı dönemler için bir nevi hazırlık olmasının dışında, yaşadığımız gibi kriz zamanlarında kötü çalışma koşullarının, daha düşük ücretlerin ve daha büyük sömürünün “norm” haline gelmesine yol açıyor. İşsiz ordusu genişledikçe işsizler kadar, hâlâ çalışanların hissettiği baskı artıyor, “razı” olunan koşullar ağırlaşıyor.

Oğuz kitabında bunu sadece kuramsal bir tartışma olmaktan çıkarıp Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren hak kaybına yol açan yasal değişiklikler üzerinden ilerliyor, neoliberal politikaların bugüne düğümlenen hikâyesini aktarıyor. Sonra da 2004-2013 yılları arasındaki işgücü istatistiklerini “yedek işgücü ordusu” üzerinden okuyor. Yoğunlaştığı zaman aralığı 2008 krizini de içerdiği için, bugünle mukayese ve yarına dair öngörüler için elinde mebzul miktarda malzeme var.

Bu gerçekten “başka türlü bir işsizlik” mi? “Yedek işgücü ordusu” odağından baktığımızda, bu krizi daha önceki tecrübelerden, bilhassa da oranlar yakın olduğu için 2008 krizinden ayıran nasıl yanlar görüyorsunuz?

Öncelikle 2008 krizini aşan bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Küresel salgınla birlikte, öncesinde ancak dünya savaşları döneminde görebileceğimiz bir kitlesel işsizlik yaşıyoruz şu an. Ücretlerin düştüğü, sömürünün arttığı, emek üzerindeki baskının şiddetlendiği, hem işsizlik hem de çalışma koşullarının kötüleşmesi nedeniyle yedek işgücü ordusunun inanılmaz genişlediği bir dönem. Bir de örneğin savaş dönemlerinden farklı olarak bugün uzaktan çalışma diye bir kavram var hayatımızda. Dijitalleşmenin, yeni çalışma ve sömürü biçimlerinin, denetim araçlarının beklenenden çok hızlı bir şekilde hayata sirayet ettiğine tanık oluyoruz. Bunlar bekleniyordu, pandemiyle çok hızlandı. Salgından önce de aslında bir tür savaş, bir OHAL, bir afet hali yaşıyorduk. KHK’larla insanların hukuksuz biçimde hem mimlenerek hem çalışma haklarına el konularak işten çıkarıldığı, emeğin örgütlenmesinin önüne geçildiği, sendikal hareketlerin, grevlerin yasaklandığı bir tehdit, korku ve belirsizlik süreci yaşıyorduk, hâlâ da yaşıyoruz. Bunların hepsi sınıf mücadelesinde emeği baskı altına alan, çalışma koşullarını yeniden düzenleyen ve kötüleştiren bir sonuca yol açıyor. Bu dönemin bir özelliği de zorunlu göçle ya da emek göçüyle yerinden edilen insan sayısının küresel ölçekte inanılmaz büyüklüğü. Savunmasız, zor şartlar altında çalıştırılabileceği düşünülen bu insanlar da yedek işgücü ordusunun önemli bir parçası. Bu da sermayenin sömürü oranını arttırarak tabanını genişletmesine, kötü çalışma koşullarını daha yaygın ve kalıcı hale getirmesine neden oluyor.

Bir yandan enflasyon yükselirken ücretler en iyi koşulda yerinde sayıyor, asgari ücret insan onurundan her zaman olduğundan daha da uzak. Çaresiz, yorgun, umutsuz bir işsiz kitlesinin dışında işi olsa dahi kazandığı yetmeyen, yetmemenin ötesinde ancak borçlanarak var kalabilen kitle büyüyor. İşi var ama işsizliğe çok yakın bir yoksullukta ve yoksunlukta. İşle işsizliğin arasındaki fark da mı eriyor?

Ben de öyle düşünüyorum, istihdamla işsizlik arasındaki fark silikleşiyor. İşsizliği resmî olarak ölçmek için giderek daha esnek ve geniş kategoriler kullanılıyor. Bu hâlihazırda çalışanları ya da işgücünün dışında kabul edilenleri de kapsamaya başladı. Örneğin TÜİK’in yenice yer vermeye başladığı âtıl iş gücü, mayıs ayı itibarıyla yüzde 27. Bu, resmî işsizlik oranı olan yüzde 13’ün iki katı. Çalışmanın o kadar atipik ve enformel biçimleri yaygınlaştı ve yerleşti ki böyle tanımlamak zorunda kaldı. Bir yanda aşırı çalışma, öte yandan kısa süreli çalışmayı içeren enformel biçimler bunlar. Güvencesiz, kayıt dışı, düşük ücretli, günübirlik, süreksiz, geçici biçimler neredeyse norm hale geldi. Bu da insanları çalışırken bile başka işler aramaya veya iki işte birden çalışmaya itiyor. Düzgün ve iyi koşullarda iş bulmaya dair umut kaybolmaya başlıyor, belki iş aramaktan vazgeçiyor. Gerçekten bu dönemde ne işsiz, ne istihdam alanına dahil edebildiğimiz kategoriler ortaya çıkıyor. İşsizliğin yanında enflasyon nedeniyle satın alma gücü o kadar düştü ki, çalışsa belki daha fazla para harcaması gerekecek, böyle bir durum yaşanıyor. Her krizden sonra çalışma ve sömürü biçimleri ya da işsizlik koşulları daha kalıcı hale gelmeye başlar. Toplumsal gelirin paylaşımı her krizden sonra eşitsizleşir, işsizlik artar, bir iktisadi bunalım yaşanır ama bunlar kuramsal açıdan geçici olarak tanımlanır. Fark şu, artık bunlar geçici olmaktan çıkmış durumda. Önceki krizlere baktığımızda, yaşadığımızın sadece iktisadi bir krizden çıkıp toplumsal bir bunalıma dönüştüğünü görüyoruz.

Bu toplumsal bunalımın en düşündürücü kaynaklarından biri de genç işsizliğinin hiç olmadığı kadar yükselmiş olması. Bunun ne tür sonuçlar doğuracağını düşünüyorsunuz?

Senem Oğuz

Genç işsizliğiyle beraber, salgının da etkisiyle çocuk işçiliğinin hem dünyada, hem Türkiye’de öncesine göre çok daha ciddi boyutlara varması da önemli. Uzun vadede, konuştuğumuz enformelleşmenin, farklı çalışma ve sömürü biçimlerinin, iş ile işsizlik arasındaki farkın kayboluşunun kalıcı sonuçlarını, geleceği tam da buralara bakarak öngörebiliriz. Özellikle genç kadın işsizliği çok yüksek oranda. Dolayısıyla hem iktisadi anlamda hem işgücü piyasası anlamında çok daha kötü çalışma koşullarının kalıcılaştığı bir gelecekten söz edebiliriz. TÜİK’in mayıs verilerine göre 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 24’ü işsiz, genç kadınlarda yüzde 27; geçtiğimiz aylarda bu yüzde 30’ları da aşmış. Bunlar çok yüksek oranlar gerçekten. TÜİK’in 2021’in ilk üç ayı için hesapladığı veriye göre bu aralığındaki gençlerin yüzde 37’si ne eğitimde, ne istihdamda görünüyor. Şuna da bakmak lazım, gençler iş beğenmemekle suçlanırken acaba iş piyasası gençlere ne öneriyor? İŞ-KUR’un iş gücü piyasası araştırmasına göre 2020’de en fazla eleman aranan meslekler şunlar: Çağrı merkezi müşteri temsilcisi, satış danışmanı, dikiş makinecisi, konfeksiyon işçisi ve paketleme işçisi. Bu işlerin ortak noktası enformel çalışmanın en sık, en yaygın olduğu işler olması. Öte yandan en çok talep edilen eğitim düzeyine bakıyorsunuz, “Herhangi bir eğitim düzeyi talep etmiyorum” diyor işverenler. Ondan sonra gelen ise lise ve altı eğitim düzeyi. Üniversite mezunu yüzde 8 oranında aranıyor; düzeyi lisans üstüne çıkardığınızda talep binde 2. Üniversite mezunlarının büyük kısmının neden ne eğitimde, ne istihdamda olduğuna buradan da bakmak gerekli. Türkiye’deki bu ekonomik ve siyasi belirsizlik sürecinde yatırımların yapılması, istihdam artışı için politikaların yaratılması da enformel biçimlerde gerçekleşiyor. Yeni iş imkânları ekonominin kendisinde yok, olsa da insan onuruna yakışır olmaktan çok uzak.

Kitabınızda 2008 krizine yakından bakarken hane gelirinin düşmesiyle kadınların işgücüne katılımının arttığı sonucu dikkat çekiyor. Oysa şu anda kadın işsizliği, özellikle de genç kadın işsizliği oranları inanılmaz boyutlarda. Bunu pandemi etkisiyle mi açıklamalı? Fark ne?

Kadınların krizlerden özgün biçimde etkilenişi kapitalizm ve ataerki arasındaki ilişkilerle biçimleniyor. İkincil gelir getirdiği kabul edilen konumları, sorumlu tutuldukları ev ve aile içindeki işleri bahanesiyle daha kolay işten çıkarılabiliyorlar. İkinci sonuç da kadın emeği daha ucuz görüldüğü, daha esnek biçimlerde çalıştırılabileceği için işgücüne çekme etkisi olabiliyor. Her krizin etkileri küresel kapitalizmin neresinde olduğumuza ya da en çok hangi sektörde çıktığına ya da en çok hangi sektörü etkilediğine göre değişse de ortak özellikleri, bir çıkış stratejisi olarak yeniden yapılandırmaya, giderek daha kuralsızlaşan bir işgücü piyasasına yol açmaları. Emek piyasasındaki baskı artarken, sınıf ve toplumsal cinsiyet bağlamında eşit yük ve sonuç dağılımına sahip olmamaları. 2008 kriziyle karşılaştırmak gerçekten anlamlı. O zaman erkek istihdamı düşerken kadın istihdamı artıyordu. Çünkü erkek istihdamının düşmesiyle haneye giren gelir azalmıştı. Ancak bu istihdam enformel çalışma biçimleriyle gerçekleşmişti. Düşük ücretli, güvencesiz, esnek, geçici biçimlerde ve düzenli olmayan işlerdi bunlar. O zamandan sonra da bu kalıcı hale gelmeye başlamıştı zaten. Pazar yeri, tarla, bahçe, ev gibi düzensiz iş yerlerinde, kadın emeği erkek emeğiyle ikame ediliyordu. Bugüne baktığımızda 2020 Mart- 2021 Mart arasında erkek istihdamı çok daha fazla artmış, erkeklerin işsizlik oranı azalırken kadınlarınki yükselmiş. Mayısta açıklanan verilere göre de aynı sonuç geçerli. Yani 2008 krizinde olası iki etkiden ilkini yaşarken, şimdi gördüğümüz sonuç ikincisi. Kriz zamanlarında kadınların ücretsiz ve ücretli iş yükü zaten artıyor fakat salgın da çok belirleyici. Karantina, sokağa çıkma yasakları, okullarının kapalı olması, evde hasta bakımının artması bu süreçte kadınların ev içi yüklerini inanılmaz artırdı. Ataerkil kapitalizmde bu işleri yapmak için biri ücretli işinden ayrılacaksa bu kişi erkek yerine kadın oluyor. Bugün de bu etkiyi daha çok hissediyoruz.

Son dönemde kadınlar üzerinde artan siyasi ve toplumsal baskıyı da düşündüğümüzde bunun nasıl kalıcı sonuçları olabilir?

Kadınların istihdama katılımı kriz olmasa da ataerkil ilişkiler doğrultusunda şekilleniyor. Türkiye’de zaten işgücüne katılımı sınırlı olan kadınların, çalışmaya ara verdiklerinde dönmeleri de daha zor. Her krizden sonra, değişen çalışma koşullarının kalıcılaştığı düşünülürse, bu krizin de gelecekte toplumsal cinsiyet eşitsizliğini iyice artıran, derinleştiren bir etkisi olacağını söyleyebiliriz.

Hem Türkiye’de hem küresel anlamda 1990’lı yıllardan beri orta sınıfta bu ölçekte bir küçülme, bir yoksullaşma görülmüş müydü? Orta sınıfın eriyişini, mavi yaka ile beyaz yaka arasında koşullar anlamındaki yakınlaşmayı nasıl okumalı?

Krizle birlikte yaygınlaşan, normalleşen kötü çalışma koşullarının ve bütün bu konuştuğumuz krizlerin kalıcı etkilerinin toplumsal üretimi daha da kutuplaştıracağını, eşitsizliğin küresel ölçekte daha da artacağını düşünüyorum. Yüksek gelirli ülkeler bunu devam ettirirken, daha düşük gelirli ülkeler iyice yoksullaşıyor. Gidişat toplumsal ve sınıfsal açıdan da benzer sonuca yol açıyor. Toplumsal gelir giderek daha az kişinin elinde toplanmaya başlıyor. Geriye kendini ancak geçindirecek gelir seviyesine erişen ya da erişemeyen, açlık seviyesine inen büyük bir kitle kalıyor. Bu iki uçta belirginleşen ayrım giderek bir uçuruma dönüşüyor ve dolayısıyla orta sınıfın da giderek küçülmesi, kaybolması sonucunu doğuruyor. Bu uçurumda mavi yaka – beyaz yaka diye yapılan ayrımın, özellikle çalışma koşullarının atipik ve enformel biçimlerde giderek yaygınlaşmasıyla gittikçe birbirine yakınlaşmasına tanık oluyoruz.

İşten çıkarma yasağının bittiği temmuz başı bir eşikti, fakat yaz mevsiminin birçok sektör açısından işten çıkarmaları baskılayan bir yanı var. Önümüzdeki ayları nasıl görüyorsunuz?

İstihdama ve işsizliğe aylar bazında baktığımızda elbette yaz ayları mevsimsel olarak işgücü durumunu etkiliyor. Ancak önceki senelerle kıyasladığımızda özellikle kadınların işgücüne katılım ve istihdam oranlarının bu dönemde oldukça sınırlı kaldığını görüyoruz. Bunun da salgının kötüleşmesi, vaka artışı ve kapanmaların, konuştuğumuz gerekçelerle kadınların işgücü durumlarına yansıması olarak görebiliriz. Geçen yıl yaz aylarında bir açılma, rahatlama yaşanmıştı, o süreçte işsizlik azalmış, sonrasında artıyor. Şimdi de yazı tamamen bir kısıt olmadan yaşadık, benzer bir şekilde ilerlerse ve vakaların artışıyla yeniden bir tedbir dönemi başlarsa aynı tabloyu görebiliriz diye düşünüyorum. Kadınların yükü açısından okulların ne olacağı da önemli. Ya da uzaktan çalışanlar dönecekler mi? Bunların sonucu işsizliği etkileyecektir.

Derinleşen yoksulluk, intiharlar, artan psikolojik sorunlar, sosyal ilişkilere yansıması derken pandemiyle birleşen ekonomik krizin toplumsal bir krize evrilişinden konuştuk hep. Buradan çıkışa dair ne düşünüyorsunuz?

Tarihsel gelişmelere baktığımızda böyle bunalımların sessiz sedasız çözülmediğini görüyoruz. Toplumsal dayanışmanın, toplumsal mücadelenin, kadın hareketinin, belirsizlik ve baskı ortamında kendimize açabileceğimiz her alanda sürmesi çok önemli. Bunu yapıyoruz ama aslında çok büyük bir çatışma ortamı da söz konusu. Bu ortamda biriken öfke, iktidarla körüklenen nefret ve düşmanlık da artıyor. Öte yandan eşitsizlik, yoksulluk ve belirsizlik huzursuzluğu ayrıca besliyor. Eşitsizlik, adaletsizlik ve haksızlıklar karşısında dayanışmaya ve direnmeye devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

*http://arastirma.disk.org.tr  

“UMUTSUZUM DEMENİN KAÇ AYRI YOLUNU DUYABİLİR İNSAN?”

Taze işgücü istatistiklerinin vahim manzaralarından biri de acı bir rekora koşan genç işsizliği..

Bu mevzuda “uzmanlaşmış” bir genç işsiz anlatıyor..

Mezuniyetinden beri kişisel tecrübesi ayrı hikâye, bir de genç işsizliği üzerine çalıştığı tezi var. Sokak sokak gezerek 350 gençle konuşmak onu hem aydınlatan, hem “karartan” bir deneyim olmuş; kâh ağlama duvarına dönmüş çalışırken, kâh vatan hainliğiyle itham edilmiş. Çok basit bir sorusu var: Ben neden bu ülkede insanca yaşayamıyorum?

İsmini yazmayabileceğimizi söyledim. Arama motorlarının inatçı hafızası, genç işsizliğinden konuşan bu genç işsizi, yaptığı sayısız iş başvurusundan birinde potansiyel işvereninin önüne düşürebilirdi. Bunun bir sorun teşkil etme ihtimali de konuşacaklarımıza dahildi aslında. “Bunlarla mücadele etmeye alışkınım” dedi, “biraz da cesur olmak gerekli”.

Bu dönem yaşadığımız işsizlik sorununu ayıran önemli noktalardan biri genç işsizliğinin Türkiye tarihinde örneği bulunmayacak denli yüksekliği. Genç kategorisi aslen 15-24 yaş aralığını içermekle birlikte, nüfus yapısının tüm dünyada değişimi nedeniyle daha gerçekçi bir yaklaşım için 34’e kadar genişletilebiliyor. TÜİK’in yeni hazırladığı üç aylık veri sistemine göre 2021’in Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında, 15-24 yaş aralığındaki gençlerde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 45. Bu, genç kadınlarda ise yüzde 55’e dayanıyor. DİSK-AR’ın TÜİK, OECD, İŞKUR ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinden oluşturduğu Temmuz 2021 tarihli raporuna* göre üniversite mezunu her 10 gençten 4’ü işsiz. 2020’de 1 milyon 73 bin genç iş bulma ümidini yitirerek iş aramayı bıraktı. 1,3 milyon genç kayıt dışı çalıştırılıyor. Her 10 gençten 4’ü sosyal güvenceden yoksun demek bu. Çalışan gençlerin yoksulluk oranı ise yüzde 20. Hakiki bir krizi işaret eden oranlarla karşı karşıyayız.

“‘GERÇEK’ BİR İŞ BULMANIN PEŞİNDE”

33 yaşındaki İzmirli Celal Tolgay’ın mezuniyetinden itibaren iş hayatı, son birkaç on yılda büyüyen prekaryayı tarif etmek için kuracağımız her tipik cümleyi içeriyor. Anlatacağı uzun, farklı dönemleri olan ve etkileyici bir işsizlik tecrübesi var. Tüm bunların üzerine, kendisi de işsizken yoğunlaştığı “genç işsizliği” üzerine tezi vesilesiyle, neredeyse 350 gençle yüz yüze görüşmeler yaptı. Pratikle teorinin buluşturan, yaşananı anlamlandırırken ikisinin birbirini beslediği bir tecrübe onunki.

Tolgay, mühendis babasını bir iş kazasında kaybettiği için, ekonomik olarak ortadan alt gelir grubuna düşen bir ailede büyüdü. Müzikle ve sanatla haşır neşir çevresine rağmen, tam da aynı kişiler tarafından hayatını bu alanlar üzerine kurmamaya teşvik edildi. Neden, çünkü gayet iyi niyetle geçinemeyeceğinden, iş bulamayacağından endişe ediyorlardı. Celal Bayar Üniversitesi’nde İşletme Bölümü’nde okuduğunda da akıbet farklı olmadı oysa.

Üniversite zamanında gönüllü girdiği sivil toplum dünyasında mezuniyetten sonra profesyonel olarak çalıştığı bir dönem yaşadıysa da, evlilik ihtimali belirdiğinde hayat “gerçek” bir iş bulmayı dayatmıştı. Bir yıllık bir iş arama sürecinin sonunda, ideallerinin uzağında görmesine karşın bir bankaya girdi. Piyasa gerçekleriyle, mobbing, sömürü ve ağır çalışma koşulları ile ilk görkemli karşılaşma… “Hayatımda yaşadığım en kötü iş deneyimiydi” diyor bugün. Tolgay, bir yıl sonra sözleşmesini tek taraflı feshederek o bankadan ayrıldı, çünkü ondan dünyanın hiçbir yerinde etik açıdan doğru bulunmayacak bir iş beklenmiş, itirazı üzerine hakaretlere, tehditlere varan bir tartışma yaşanmıştı. Bu şekilde ayrılırken dahi, işe girerken verilen eğitimlerin ücretinin, üstelik o günkü en yüksek kurdan ödemesini talep ettiklerini söylüyor. Tolgay, en azından bunu ödememek için davacı olmaktan vazgeçti.

Sırada yine bir uzun işsizlik dönemi vardı. “İşletme öyle bir bölüm ki, çok iyi bir okulda okumadıysanız fazla seçenek yok” diyor. Bu esnada eşiyle bir ev kurmak istiyorlardı, öğrenim kredisi ödemeleri vardı, çalışmak her zamankinden daha büyük bir mecburiyetti. Bunun ardından gelen ise, hiçbiri uzun zamana yayılmayan, çoğu güvencesiz, büyük kısmı kişisel tatmin vermekten uzak işler silsilesi… İnsan kaynaklarından idari işlere, kurumlar içi muhtelif eğitimden proje yürütmeye; spor salonu işletmeciliğinden optik sektörüne uzanan bir yelpaze… İş hayatında toplam on ayrı iş yeri gezdiyse en az yarısında sigortasız çalıştırıldı. Yapanlar da sanki hakkı olmayanı bahşeder gibi, ekseriyetle de ücretini daha düşük göstererek yaptı bunu.

“350 GENÇ İŞSİZLE GÖRÜŞMEDEN GERİYE KALANLAR”

Pandemi başladığında Tolgay bir yandan optik sektöründe bir firmada çalışıyor, bir yandan da yüksek lisans derslerine gidiyordu. İyiden iyiye ilgilendiği genç işsizliği konusu üzerine Dokuz Eylül Ünı̇versı̇tesı̇ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Anabı̇lı̇m Dalı’nda tezine başladı. Zaten pandemi öncesinde küçülmeye giden firmada bu geç öğrencilik hayatı daha da göze batmaya başlamıştı, derken mecburen yine kendini işsizler diyarında buldu. Elinde sadece tez kalmıştı. Neden bu konuya yoğunlaşmıştı?

“İş hayatında geçirdiğim inişli çıkışlı, sigortalı sigortasız ve gerçekten ağır çalışma koşullarının bir yere varmayacağını, işverenlerin vaat ettikleri hiçbir sorumluluğu yerine getirme zorunluluğu hissetmediklerini fark ettim. Geleceğimi kurtarmam gerekiyor diye düşündüm, sebat ederek geçti yıllar. Daha iyi maaşlı bir iş bulacağız, daha insani koşullarda çalışacağız… Baktım olmuyor, nasıl bir fark yaratabilirim diye düşündüm. En azından yüksek lisans yaparsam üç, beş sene sonra daha farklı bir noktaya gelebilirim, dedim.”

Bir yandan Tolgay’ın seçtiği yöntem, yani kendini geliştirerek sorunu aşacağını inanmak, birçok genç işsiz tarafından paylaşılan bir ümit. Üstelik “boş zaman” da bir nevi anlam kazanmış oluyor; mesele erteleniyor. İş arayan yüz binlerce üniversite mezunu için “fark yaratmak” artık diplomadan daha elzem belki de. Kendisi de insan kaynakları alanında tecrübeli olduğu için başvuruyu değerlendirirken bu burun farkının ne anlama geldiğini iyi biliyor.

Genç işsizliğine teorik olarak yaklaşmanın kişisel tecrübesini anlamlandırma sürecini de etkilediğini anlatıyor Tolgay. Bu hem bir aydınlanma, hem de bir “kararma” içeriyor aslında.

“Bireysel olarak bir kaosun içinde tırmalıyorsunuz. Biraz dışarıdan bir pencereden bakıp üzerine eğildiğimde daha fazla umutsuzluğa kapıldım açıkçası. Aydınlandım kesinlikle, ama bir yandan da bunun makro bir sorun olduğunu, dolayısıyla bireysel olarak aslında elinizden çok şey gelmeyeceğini görüyorsunuz. Bir şekilde nasıl var olacağınızı, bunu da değerlerinizi çok yıpratmadan nasıl yapabileceğinizi düşünmeye başlıyorsunuz.”

Gerçi uzun sohbet edince onu daha fazla etkileyenin, teoriden ziyade yüz yüze görüşmeler olduğunu anlıyorsunuz. Tez için yapılan bu tür görüşmelerin bilimsel yöntemle kaydı, sunuluşu kendi kaideleri içinde kalıyor, asıl bu tecrübenin ardından onda kalan izi anlatmasını istiyorum. Nerede konuştu bu gençlerle, nasıl ulaştı onlara? Konuşmak için bir banka mı oturdular, çimenlere mi çöktüler, baktığı gözlerden, dinlediği hikâyelerden neler kaldı geri? Bir kere bu gençlere hakikaten sokaklarda dolanarak, yanlarına gidip konuşarak ulaşmış olması inanılmaz bir emek demek. Tezi okuyunca bu yanı kendini pek hissettirmeyecek olsa da, bu araştırma aynı zamanda “normal bir bilimsel çalışmadakine” hiç benzemeyen anlar yaşamasına da yol açmış.

“Umutsuzum demenin kaç ayrı yolunu duyabilir insan” diyor Tolgay. Şöyle gençler tarif ediyor… Çok umutsuzlar, feci mutsuzlar, inanılmaz çaresizler, yılgın, yorgun ve de kızgınlar… Hak ettiklerini düşündükleri şeylere asla erişemeyeceklerini düşünüyorlar. Adalete inançları kalmamış. Evlenemeyenler, ailesinin yanına taşınanlar, aile evinde odasına kapananlar, para harcamamak için odalardan hiç çıkamayanlar… Bir akademisyen yoldan çevirip soru sorduğunda sokak köşesinde hüngür ağlamaya başlayanlar… Ve aslında bilmiyorlar ki dinleyen de aynı sokakların insanı. O yüzden de Tolgay hem yalnız olmadığını görmenin, onların fikirlerini yansıtabilmenin mutluluğunu yaşadığını ama çok da yıprandığını söylüyor süreçte.

“GENÇLER İŞ BEĞENMİYOR AMA NEDEN?”

Şimdiye kadar kaç yere özgeçmiş yolladıklarının sayısını bilebilen genç işsiz yok. Günün büyük kısmı telefonda ya da sosyal medyada geçiyor anlattıklarına göre. Tolgay bunun iş imkânlarına yakın olmak için bir mecburiyet olduğu kadar, “maddi bağımsızlık kuramamanın verdiği sıkışmışlığı uyuşturmaya” yaradığını söylüyor. Bir yandan cep telefonu son zamanlarda krize dair konuşmalarda tartışmalı bir nesne, bir tür yoksulluk birimi haline geliverdi. “Cep telefonun varsa fakir falan değilsin” şeklindeki akıl yürütme, ne cep telefonunu ne yeni yoksulluğu tanıyan ezber, sığ bir bakışın mahsulü daha çok. Tolgay, burada kuşaklar arası bir değer meselesi de bulunduğunu söylüyor. En son modelini edinme takıntısını dışarıda tutuyor, bugün bilhassa söz ettiğimiz kuşak için cep telefonu ve bilgisayar, ekmek kadar elzem ona göre. “Hatta işsizliği de telefonla yürütüyorsunuz” diyor. Cebinde telefonu ve belki hayatta sadece cep telefonu olan genç işsizlerin yoksulluğundan konuşuyoruz sonra. Bunu hem dinlediği insanlardan hem kendinden biliyor: Su almamak için susamamaya çalışmak, sokakta açlığını bastırmak, en fazla krakerle öğün geçiştirmeye çalışmak, toplu taşımada aktarma hesabı yapmak…

Bir de genç işsizliğini izah etmek için sığınılan “iş beğenmeme” bahsi var. Evet, Tolgay’ın araştırmasına göre görüştüğü gençlerin hakikaten yüzde 98’i önlerine çıkan işlerin koşullarını beğenmediğini söylüyor. Bu öncelikle onlar için “makul” görülen işlerin ve pozisyonların kabul edilmesi güç koşullarından ileri geliyor. Daha hazin bir veri ise şu, görüştüğü kişilerin yüzde 97’si kısa bir dönem de olsa kayıt dışı bir işte çalıştığını ifade ediyor. Bu iki oran, mezuniyet sonrası ideallerin nasıl hunharca törpüleniverdiğinin, pek hızlı bir mevzi kaybının işareti. “Kendinize zaman ayırabilmeyi, kazandığınız parayla sevdiğiniz şeyleri yapabilmeyi saçma buluyor işverenler, insan onuruna yakışan bir çalışma yaşamını kabul edemiyorlar. En modern olduğunu iddia eden iş yerleri bile ancak göstermelik olarak yapıyor bunu” diyor.

Tolgay’ın görüştüğü genç işsizlerin hemen hepsi yurt dışına gidebilme çabasında. “Aynı şey benim için de geçerli” diyor ironik biçimde. Yüksek lisans sonrası doktora programına kabul alması gerekli bunun için ve bu yönde atılacak her adımın da ayrıca maddi bir yük olduğundan bahsediyor. Elbette burada da istikameti sınıf belirliyor. Dil yeterliliği için her adım bir para. Uluslararası denklik için girilecek sınavları önce başarılı olur muyum diye değil, giriş parasıyla birlikte düşünüyor.

Bu ahval içinde genç işsiz kadınların çoğunun kendilerini tamamen ev işlerine verdiğini gözlemlemiş, bunu biraz da “kendilerinden beklenen” olduğu için yapıyorlar. Tolgay bu eğilimde eğitim seviyesinin fark etmediğini söylüyor. İşsiz genç erkeklerde ise eğitim seviyesi yükseldikçe yaşadıkları evin günlük işlerine katılımları artıyor.

“GENÇ İŞSİZLİĞİYLE İLGİLENİYORSAN VATAN HAİNİSİN!”

Tolgay’ın tamamen şehri gezerek rastgele yaptığı görüşmelerde edindiği başka ilginç izlenimler de var. Bunlardan biri kendisinin de geçtiği eğitim sistemine dair bir sonuç belki de, sıkça karşılaştığı “temel kavrayış gücü zayıflığı” ona göre. Örneğin “maddi bağımsızlık” ile ne kastediliğini anlatması gerekmiş defalarca. Söz ettiği, meseleyi politik olarak yahut daha geniş çerçeveden görmemenin noksanlığı değil. Çünkü iş oraya geldiğinde zaten daha da karışıyor.

Öncelikle araştırma için veri toplarken soru formunda ad, soyad, hiçbir kişisel bilgi almamasına rağmen tanık olduğu bunu defalarca teyit ettirmeye çabasının, bariz korkunun altını çiziyor. 350 kişiyle konuştuysa, kim bilir kaç genç de “Başıma bela alamam” diyerek ya da “Silivri soğuktur şimdi” şakalarıyla reddetmiş teklifini. Bunun ötesinde defalarca “birileri” için veri toplamakla suçlanmış, hatta tehdit ve de darp edilmiş. “Genç işsizliği”yle ilgilenerek “memleketi kötü göstermeye çalıştığı için” kimi mahallelerde terörist, vatan haini ilan edilmiş.

Her şeye rağmen elbette AKP’ye oy veren gençler de var görüştükleri arasında. Dertlerini döküp sayıp sonra AKP politikalarını beğendiklerini söylemelerini, bu çelişkiyi yorumlamayı, uzmanlık alanı olanlara bırakıyor. Geleceklerine dair, belki AKP tabanından olmayan gençler kadar umutsuzlar ama bunun hükümetle alâkası olmadığını düşünüyorlar. Bir yandan politik görüş sızmaksızın artık diplomanın, eğitimin, kişisel beceriler geliştirmenin değil, belli ağlara girmenin iş garantisi getirdiğini hemen her genç söylüyor zaten. Bunu belki liyakat devrinin kökten bitişi olarak adlandırmak lazım.

AKP “ağlarına” yakın olmak, bir tanıdık bulmak, çok genç için iş bulma ümidi demek. Küçük bir yüzde teşkil etse de örnek olarak ilginç, politik olarak hükümeti desteklemese de “Karnımı doyurmam lazım, böyle davranmam gerekiyorsa davranırım” diyenlere de rast gelmiş. “Böyle”den kasıt AKP’li gibi davranmak. Tolgay “Yolsuzluk ya da adam kayırma olarak kavramsallaştırmıyorlar bunu. Bir yandan liyakatsizlikten, torpilden şikâyet ediyorlar ama bir yandan AKP’li tanıdığının olmasının iş kapısı açacağını da açıkça ifade ediyorlar. Çözüm daha iyi torpil bulmaya dayanıyor” diyor.

“KASIT PATATES YEMEKSE, EVET KARNIMIZI DOYURUYORUZ”

Celal Tolgay bu ara tezini nihayetlendirmeye çalışıyor, Genç İşsizler Platformu** içinde faaliyetlerde bulunuyor. Bir yandan da “son kale” olarak gördükleri evlerini kapatmamak için o da işsiz olan eşiyle birlikte çeviri, düzelti ve “ne olursa” gibi, “sağdan soldan” işlerle ayakta kalmaya çalışıyorlar. “Kasıt patates yemekse, evet karnımızı doyuruyoruz. Et falan yemiyoruz. Bunun için çevremizdekilere de ağlayamayız. Zaten bir yaştan sonra başkasından destek almak da ağır geliyor. Bunun da ciddi psikolojik boyutları var” diyor.

Çalışıp ayrıldığı bazı işlerden sonra altı ay kendine gelemediğini anlatıyor. Gönlüne göre iş bulma ümidi ise yok gibi, ancak belki çıtayı “beklentilerinin dibine” çekerse. Görüşmelerde “Sen şimdi çok para istersin” cümlesini duymaktan yılmış. Torpilin kamuda olduğu kadar, özel sektörde de tek anahtar olmasından usanmış. İnsan kaynakları bölümünde çalıştığı şirketlerden biliyor, son aşamaya gelmiş bir eleman görüşmesinin “yukarıdan” bir dokunuşla nasıl eleniverdiğini.

Onun sözleriyle bitirelim. Bunlar Türkiye’nin yüz binlerce genç işsizinin cümleleri gibi aynı zamanda. Burada derin bir yarık, neye evrileceğini hep birlikte göreceğimiz sanki sıkışmış bir gaz var.

“Bu sistem içinde var olamıyorum, peki ne yapacağım? Nasıl istismar edildiğini görmek yaşamı çok zorlaştırıyor. Türkiye’nin, başka bir ülkeyi bir ay götürecek gündemine de bu farkındalıkla bakıyorsunuz sonra. Çözümsüz, çaresiz kaldığınızı hissediyorsunuz. Ben neden bu ülkede insanca yaşayamıyorum? Neden karnımı doyurmak için bu kadar zorlanıyorum? Üstelik başka yerde insanlar beş maaş birden alıyor. Yapabileceğimiz tek şey var, tırmalıyoruz, delirmemeye çalışıyoruz.”

*https://www.cloudsdomain.com/uploads/dosya/46648.pdf   

** https://gencissizler.org 

 

“PSİKOLOJİK ESENLİĞİ BOZAN İKLİMSE, Kİ ÖYLE, ONU DEĞİŞTİRECEKSİNİZ”

Prof. Dr. Nebi Sümer’in* söz ettiği siyasal, toplumsal iklim…

İşsizlik, sosyal psikoloji alanında sık ele alınan konulardan sayılmıyor..

Sümer’in, oranların bugünle yakın olduğu 2008 krizine ve işsizliğin psikolojik etkilerine odaklanan çalışması ise bugünü anlamlandırmanın yanında, bir de kıyas imkânı sağlıyor..

Sümer, işsizlik ile işi kaybetme korkusunun yakınlığını, gençlere layık görülen “tokat”ı, biriken umutsuzluğu, kesif öfkeyi ve buradan nasıl çıkılabileceğini anlatıyor..

Nevin Solak ve Mehmet Harma ile hazırladığınız İşsiz Yaşam** adlı kitapta 2008 krizine odaklanmıştınız. O zaman vardığınız sonuçlar ışığında bugüne nasıl bakıyorsunuz? Bu yaşadığımız başka türlü bir işsizlik mi?

İşin önemli noktası olduğu için şuradan başlamak gerekli, Türkiye’de işgücüne katılım zaten çok düşük. İşgücüne katılım yüzde 50, istihdam yüzde 43. OECD ülkeleri arasında Güney Afrika’dan sonra Türkiye geliyor. Nüfusun yarıdan fazlasının tamamen ekonomi dışında olması asıl derdimiz. Geçmişle şu fark var, 1980’den bu yana genç işsizliği hiç bu kadar yüksek olmadı. Resmi rakamlara göre yüzde 26 ve müthiş bir cinsiyet farkı da var. 2017’den beri artarak işsizlik kadınlarda çok daha yüksek. Ne eğitimde, ne işte olan insanlar bakımından da yine dünyada en yüksek olan ülkeler arasındayız.

Araştırmanızda işsizliğin ve iş güvencesizliğinin psikolojik ve bundan kaynaklı fiziksel sorunlara asıl 30 yaş üzerinde yol açtığı sonucu çıkıyor. Sorunun yapısında da mı bir fark oluştu?

Genç işsizliğini psikolojide çalışan çok az maalesef. Tüm dünyada gençlik psikolojisinde kabul ettiğimiz yeni bir dönem var, “beliren yetişkinlik” diyoruz. Aslında 29 yaşına kadar keşif dönemi devam ediyor ve Avrupa’da bu yaşa kadar bu grubun yüzde 80’inin iş deneyimi oluyor. Türkiye’deki gibi bu süreçte çalışma hayatı olmayanlarda ise psikolojik sorunlar ve entegrasyon sorunları çok artıyor. Araştırmalara göre bu kritik dönemi tamamen işsiz geçirenlerde olumsuz psikolojik etki sonra iş bulsa dahi devam ediyor.

Ne tür etkiler bunlar?

Prof. Dr. Nebi Sümer

Psikolojik çatışmalar ve sorunlar gençlikte zaten görece daha yüksek. Kaygı bozukluğu, depresyon yaşanabiliyor, işsizlik bütün bunları çok daha artırıyor. Ön beyin lobu gelişimi 25 yaşına kadar devam eder. Bu yüzden gençlerde zaten dürtü kontrol ve düzenleme sorunları daha fazladır. Örneğin gece geç yatarlar, geç kalkarlar. Genç işsizlerde bu iyice sorun olmaya başlıyor, artık gün dönüyor, gün yapılandırılamaz hale geliyor. İkincisi, işin sağladığı kritik ikincil faydalardan mahrum kalıyorlar. Anlamlı faaliyetlerle meşgul olma, bir ortak amacın parçası olma, iş üzerinden sosyal çevre kurma gibi işe dayalı psikolojik ve sosyolojik avantajlarını kaybediyorlar. Arkadaşlık kursalar bile bunu daha çok işsizlerle ve işsizlik üzerinden yapmak zorunda kalıyorlar ki, bu da ciddi bir risk faktörü. Hepsi harmanlandığında benlik kavramının ve kimliğin kristalize olduğu bu dönemde değerlilik duygusu, öz saygı, yetkinlik inancı gibi anlamlı hayat sürme motivasyonunun temel kaynağı olan konularda kişinin yüzüne bir tokat vurulmuş oluyor. Yetkinlik, özerklik ve ilişki kurma, son psikolojik yaklaşımlara göre insanın üç temel ihtiyacı ve aslında bunlar iş tarafından sağlanıyor. Kabaca gençlerin üçte biri bundan mahrum şu anda. Aile desteği olmadığı durumda işsizliğin olumsuz etkisi daha da artıyor. Sosyal destek bakımından şanslı bir ülkeyiz, bu işsizliğin olumuz etkisini törpüleyen önemli unsurlardan biri. Düşünsenize bir gencin 30 yaşına kadar ailesinden maddi destek alması normal görünüyor.

Bir yandan topyekûn yoksullaşma bu sosyal destek ağını da zorlamıyor mu? Her tür dayanışma artık daha zor. Mesela tarımı bitiren ekonomi politikalarının uzantısı, böyle bir zamanda gence ailesinden ulaşacak erzak kolisini dahi kesiyor belki?

Buna çok değinmek lazım. Tarım çökmeye başlamıştı ama son on yılda neredeyse bitti. Kendi memleketimden de biliyorum, Ürgüplüyüm. Çoğu insan bağına bile bakmıyor artık; o kadar masraflı ki, gider iki kilo alırım diyor. Kendileri üretmediklerinden gönderecekleri bir şey de yok. Ama yine de aile paylaşım sistemi bizde devam ediyor, haneye gelen sadece kazananların değil, bütün ailenin parası oluyor. Büyük ekonomik krizlerde işsizlik çok arttığında, mesela Arjantin’de, Amerika’da olmuştu, yağmalar yaşanmıştı. Bunu bizdeki krizlerde göremezsiniz, bir şekilde sosyal destek sistemi işsizlerin dibe vurmasını önlüyor. Bu sosyokültürel bir avantajımız.

“MUHALİF KESİMDE DEPRESYON YATKINLIĞI DÜZEYİ DAHA YÜKSEK”

Bu döneme özgü olarak yitirilen eşitlik duygusundan söz edebilir miyiz? İşsiz olanlar aynı esnada birilerinin çok kolay iş bulduğunu, zenginleşebildiğini görüyor. Gençlerin hükümete yakın ağlara girmeden iş bulamayacaklarına inandığı, diplomanın anlamını yitirdiği bir toplumun bireylerdeki psikolojik tezahürü ne olur?

Prekaryalaşma zaten bir sorundu, Covid’le birlikte güvencesizlik ve yeni iş düzeni, dediğiniz gibi dezavantajı olanı daha da aşağı iter hale geldi. Sistem işinizin var olması üzerine kurulmuş; işinizin, sosyal güvencenizin olması gerekiyor. Dolayısıyla bu imkânlardan mahrum olan işsizler tamamen toplum dışına itiliyor. Bu söylediğiniz, işsizliğin yüksek olduğu ülkelerde otoriter sistemlerin varlığında daha da pekişiyor. Brezilya buna örnektir, Güney Afrika, Hindistan kısmen bunu yaşıyor. Gelir dağılımındaki eşitsizlik burada önemli. Bunun sosyolojik boyutları var, aynı zamanda hem fiziksel hem de yüksek psikolojik sorunlara yol açıyor: Uyku sorunları, kalp rahatsızlıkları, diş ağrıları gibi. Alkol ve madde kullanımı da işsizlikle birlikte artıyor. Çok çalışılmış konulardır, böyle dönemlerde intiharlar artar, ayrıca suç oranları da yükselir. Önemli bir nokta da etkisinin uzun dönemli olması. Uzun süre işsizlik yaşayan biri işe girdiğinde de işsizliğin etkilerini yaşamaya devam edebiliyor, kaygılar taşınıyor. Bir ekonomik kriz ya da iş yerinde bir sorun olduğunda ilk atılan kişi ben olacağım diye düşünmeye başlıyor.

Araştırmanızda dozları farklı olsa da işsizlik ile iş güvencesizliğinin psikolojik etkilerinin çok yakın olduğu sonucu çıkıyor, ki bu meseleyi daha da karanlıklaştırıyor. Son dönemde yüksek enflasyon ve genel yoksullaşma, çok yaygın biçimde işsizlikle işi birbirine yakınlaştırdı. Çalışsa dahi geçinemeyenler, çalışsa dahi açlık sınırında yaşayanlar daha kalabalık artık. İşin hedef olmaktan çıkması işsizliğin etkilerini nasıl değiştiriyor?

Dört kişilik ailenin açlık sınırı ortada. Yeni piyasa düzeni de yol açtı bütün bunlara. Evden çalışma, uzaktan çalışma, esnek çalışma derken iş tanımları değişti. İş güvencesizliğinin psikolojik etkileri hiç görünmüyor, çünkü işi olduğunda devletin ya da toplumun kişiye ilgisi yok. İşini kaybetme korkusu yaşayanlarda işsizlik kadar yüksek olmasa da olumsuz fiziksel ve psikolojik etki çok net görülüyor. Covid tabii her şeyi daha da derinleştirdi. Çoğu güvencesiz olan enformel işlerde çalışanların bu süreçte iş kaybetme oranı çok yüksek. Ayrıca son iki yılda özellikle gençlerde yurtdışına gitme arzusu çok arttı. Bu da tipik bir umutsuzluk göstergesi. KONDA’nın Mayıs ayındaki barometresi için Bekir Bey’le (Ağırdır) çalıştım. Psikolojik esenlik konusunda Türkiye verisi topladık, inanamadık. İşsizlerde, mesela muhalif kesimde, örneğin Kürtlerde depresyon yatkınlığı düzeyi daha yüksek. AKP’yi destekleyenlerde normal sınırların çok üzerinde. Genel olarak halkın esenliği çok kötü durumda. GALLUP’un duygu derecesine göre 2020’de dünyanın en az gülen ya da gülümseyen ülkesiyiz.

Destekledikleri iktidarın yaşadıklarındaki payını görmek, görüp bastırmak ya da meşrulaştırmak AKP seçmeninin psikolojisini nasıl etkiliyor?

Politik psikoloji alanında çok popüler olan Sistemi Meşrulaştırma Teorisi’ne göre, sistemi meşrulaştırmanın palyatif, görece rahatlatıcı bir etkisi var. Bu kişilerin beyanına dayanan anketlerde, kamuoyu araştırmalarında iki şekilde görülebiliyor. Bazıları, özellikle muhalifler dertlerini daha keskin söyleyerek, ihtiyacını abartarak, bir nevi yardım çığlığı oluşturuyorlar. Diğer yandan hükümeti destekleyen de kol kırılır yen içinde kalır diye de bakabilir, sorunları olduğundan daha az algılama eğilimi olabilir. AKP’yi destekleyenlerin bile nerdeyse dörtte birinin, muhalefet partilerini destekleyenlerin de yaklaşık yüzde 40-50 arasında psikolojik esenliğin düşük olması ciddi bir alarm. Türkiye’nin özellikle son yıllarda psikolojik sorunlarının, genel depresyon yatkınlığının çok arttığı görülüyor. 2020’den sonraki keskin artışta Covid’in de ciddi etkisi var.

“ÖNCE DEĞERLİLİK DUYGUSU ZARAR GÖRÜYOR”

Depresyon, neden tedaviye erişim öncelikleri üzerinden sınıfsallaşatırılıyor? İşçilerin, alt gelir grubundakilerin depresyon yaşamayacağına dair, hatta bazen bu sınıfı da içeren bir algı olabiliyor. Depresyon, gelir seviyesi yüksek olanların yaşayabileceği, yerine göre onların icat ettiği, bu sınıfa özdeş bir mesele olarak tanımlanmıyor mu genel olarak?

Depresyon konusunda aslında yanlış anlaşılan bir şey var. Bahsettiğimiz tam depresyon değil, Türkçesini bulamıyoruz, aslı psikolojik esenlik düşüklüğü. Çünkü klinik depresyon tanısıyla, yatkınlık tanısı farklıdır. Klinik depresyon tanısının dünya ortalaması en fazla yüzde 4-5 civarındadır. Türkiye’de 4,5-5’tir, kadınlarda biraz yüksek, erkeklerde biraz düşük. Depresyon yatkınlığı olarak yorumlanan psikolojik esenliğin, yani iyi olma halinin düşük olmasının dünyadaki oranı yüzde 18-20. Türkiye’de bu biraz daha yüksek. Bu depresyon değil, gerçekte bir olumsuz duygu ve kötü hissetme halidir. Yani pozitif duygunun çok düşük, negatif duygunun çok yüksek olması demektir. Herkes bundan muzdarip. Yüksek öfke, kızgınlık, gördüğümüz asabiyet hep bundan. Bu tedavi gerektirir mi? Hayır. Türkiye’de psikolojinin bana göre yaptığı bir hata var, sivrisinekleri öldürerek bataklığı temizlemeye çalışmak. Biz bu insanları tek tek terapiye mi göndereceğiz? Psikolojik esenliği bozan iklimse, ki öyle, onu değiştireceksiniz. Sosyal politika, sosyal ve ekonomik destek çok önemli. İngiltere sorun yaşadıklarında dezavantajlı olanlara ücretsiz psikososyal destek veriyor. Genel bir sosyal faktörden ortaya çıkan bir sorun varsa, buna yönelik program düzenlemek gerekir. Ama bu yok. Psikologlarda da böyle bir bilinç yok maalesef. Para kazanma sevdasıyla bazı psikolojik hizmetler neredeyse zengin insanların boşanma, evlenme, aşk sorunları ve buralardan çıkan depresyona yönelik klinik hizmeti haline geldi. Zaten bunların dışında umutsuzluğu, çaresizliği olan oralara gitmiyor, gidemiyor. Buna uygun destek üretilmesi gerekir. Bireysel psikolojik hizmet yanında toplum temelli psikolojik hizmetin yaygınlaşması gerekir. Hâlâ sosyal sermayeyle, sosyal destekle Türkiye bunu kapatmaya çalışıyor.

Kriz, işsizlik riski, buna eklenen mesela pandemi gibi sorunlar insanların hayatlarında razı gelecekleri koşulların, sömürünün çıtasını değiştiriyor. Bu belki bu çağda yaşamanın temel meselesi, belki bir yıl önce o koşullarda o maaşı kabul etmezdi, şefinden duyduğu o lafı yutmazdı, gece 11’de gelen o maili cevaplamazdı. Bunu bu çıplaklıkla görerek sineye çekmek, bu zorunluluk hissi benlikte neye yol açıyor?

Kesinlikle öyle, bu kısmı çok önemli. Önce değerlilik duygusu zarar görüyor. İkincisi, iş vermek bir lütufmuş gibi görünüyor. Halk da böyle hissediyor, “iş buldun ya” diyor. İşsizliği iş beğenmemek olarak değerlendirmek çok yaygın. O zaman maaş artışı istemek, hak istemek neredeyse ayıp haline geliyor. Doğal olarak hak arama, özerklik, örgütlenme, bunların hepsi bozuluyor. Yüksek işsizlik sonucunda insanlar korktuğu için sendikalaşma çok geriliyor. Ve tüm bunlar genel olarak insanî gelişimi olumsuz etkiliyor. Çok boyutlu bir konu. Olayların nedenlerine ilişkin yapılan atıflar önemli. Kişi işsizliği kendine atfediyorsa daha çok psikolojik sorun yaşıyor. Bendeki bir eksiklik yüzünden bulamıyorum, diye düşünüyor, yetkinlik duygusu zedeleniyor. Çarpık algılar yüzünden toplum da biraz bu duyguyu veriyor. İşsizliği dışarı atfedenler, sistem yüzünden diyenler, öfkeli oluyor doğal olarak, ama psikolojik açıdan daha sağlıklılar. Gerçekten de işsizlik ve ekonomi, özünde politik bir mesele, insanlar da politik bir cevap vermiş oluyor. Orada da sorun şu, Türkiye gibi ülkelerde diğer sorunlarla iç içe geçtiği için marjinalleşmeye gidebilir, bu sefer ters etki yapabilir. Politik olarak bilinçlenmiş bir toplum sorunlarını çözebilir ancak; barış içerisinde, bunun demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını anlayarak olabilir bu, marjinalleşerek değil.

‘EN TEHLİKELİSİ ÇÖZÜM ÖNERMEDEN KORKUTMAK’

İşsizlik kitleselleştiğinde, tek tek bireylerde meseleyi geniş çerçevede politik olarak görme becerisi artıyor mu, yoksa tersine bu kitlesellik, belki evrelere yayılabilecek panik duygusunu daha erkene mi alıyor?

Bu çok güzel bir soru, tam cevabını bilemiyorum doğrusu. Spekülasyonlarım şöyle, bir sorun çok yaygınlaştığında insanlar bunu “normatif” olarak, yani normalmiş gibi algılanmaya başlıyor. Örneğin üniversite mezunu kadınların yüzde 50’si iş dışında kaldığında, artık bunu anormal bir durum olarak algılamamaya başlıyoruz. Bu kanıksama halinde toplumun ayrımcı, tipik önyargılı görüşlerini içselleştirme riski artabilir, normalize olabilir. Avantajlı yanından bakıldığında ise kitlesel işsizliği bireysel nedenlerle açıklamak zorlaşıyor. Bu benden değil dışarıdan kaynaklanıyor diye düşünmek kolaylaştığı için, kişilerin kendilerini suçlamanın yersiz olduğunu anlaması kolaylaşabilir. Bunu çok iyi söylediniz, en azından Türkiye’de 2009’daki bakışımızın çok değiştiğini ben görebiliyorum. İşsizliğin zamana yayılmasının ve kitleselleşmesinin çok sayıda psikolojik sonucu var. Ancak hayatta kalmak öncelikli olduğundan çok uzun süre işsiz kalanlar psikolojik etkiyi ilk yıllardaki kadar derin yaşamazlar. Bir anlamda uyum etkisi. Adapte olmak işlevsel olabilir. Örneğin Covid’in yarattığı risk algısından biliyoruz bunu. Her gün Covid olurum kaygısı yaşarsanız çok panik olursunuz. Normalde gerçek risk arttığı halde bunu daha azmış gibi görmeye başlamak evrimsel olarak daha uyumlu bir şey. Motoru hep yüksek devirde çalıştırırsanız, yakarsınız, basit olarak böyle anlatayım. Geçen yıl Nisan’da günde on kişi ölürken insanlar kaldırım değiştiriyordu hatırlayın. Bir sene sonra bunun kırk katı vaka sayısında kaygı o seviyede değil. İşsizliğin psikolojik etkisi zaman içinde azalıyor ya da normalize oluyor olabilir, çünkü bu kadar artan bir işsizlikte daha da kitlesel bir psikolojik etki görmemiz lazımdı. Örneğin, son on yılda genç işsizliği iki buçuk kat artmışken kliniklere başvuru oranında o kadar artış yok. Eğer veriler doğru tutuluyorsa, her şeye rağmen intiharlarda da dramatik bir artış görünmüyor. Sosyal medyada vakaların görünürlüğü artıyor olabilir.

2009 araştırmanızda kadınlara dair iki çarpıcı sonuç var. Birincisi, kadınların erkeklere kıyasla iş güvencesizliğine bağlı psikolojik sorunları daha fazla yaşaması. Yani işi olsa da kadınları kaygılandıracak sebep mevcut, hatta etkisi işsizliğe çok yakın. İkincisi de eş durumundan yansıyan psikolojik sorunları da kendileri işsizmiş kadar yaşamaları…

Çifte yük halen devam ediyor. Bir kere bir iş yerinde biri çıkarılacaksa önce kadınlar gidiyor. Üst, orta yönetimi erkekler işgal ettiği için, oradan iş çıkarma her zaman daha az olur. Erkek işten çıkarıldığında bunu aileye çok daha fazla yansıtıyor, kadının işsizliği toplum tarafından da ölüm kalım meselesi gibi görülmüyor. Eve ekmek getiren erkek, çocuk bakan kadın kalıbı hâlâ devam ediyor. Evli kadınlarda çocuk sahibi olduktan sonra işe dönme oranı da gittikçe azalıyor. Bunların hepsinin maliyeti kadına. TÜİK rakamlarına göre 11 milyon ev kadını var.

Siz kendi alanınızdan önümüzü nasıl görüyorsunuz?

Bütün anketlerde işsizlik ve ekonomik sıkıntı öncelikli sosyal sorunlar olarak ilk sıralarda. TÜİK işsizlik ölçütlerini değiştirerek rakamları az göstermeye çalışsa da mızrak çuvala sığmaz, etkisi günlük yaşamda görünür. Bu etki çok artarsa kendi çıkış yolunu bulacağını düşünüyorum. Bunun faturası ilk seçimde hükümete kesilebilir, bu potansiyel var. Bunun birkaç sübabı var: Örneğin kamuda çalışan çok yüksek, 5,5 milyon memur var Türkiye’de. Sabit özel sektör var. Yani işsiz kalabileceklerin büyük kısmı çıkarıldı aslında. Daha ne kadar çıkarılabilir bilemiyorum. İşsizliğe ve istihdam kaybına çare bulanlar Türkiye’yi değiştirebilir. En tehlikelisi çözüm önermeden korkutmak, çaresizlik yaratmak. Her şey çok felaket, derken bir çözüm de sunmadığınızda insanların derdini arttırıyorsunuz aslında. Onun için ben her yönüyle bakıyorum, çözümlerin de olduğu söylüyorum. Genç işsizliğinde İtalya, İspanya, Yunanistan bizden kötü durumda. Ama neden bizim kadar sorun yaşamıyorlar? İyi bir sosyal destek politikası izledikleri için. Bunlar bize bir yandan da AB’ye girememenin maliyeti. İlk sorudan başlamak lazım: İstihdam neden bu kadar düşük? 80’de, 90’da da böyleydi, sorunlar daha derinleşti. Üretemeyen, çalışamayan toplumun dertleri konuştuklarımız.

* Sabancı Üniversitesi
** Koç Üniversitesi Yayınları

“ŞU AN BU İŞE KATLANMAMIN TEK BİR GEREKÇESİ VAR, İŞSİZLİK KORKUSU…”

Tecrübeli bir bankacı, bir bekâr anne her sabah kendini yatağından kazıyarak mesaiye nasıl ağlamaklı başladığını anlatıyor..

İki yılda iyice kötüleşen çalışma koşulları canına tak ettikçe, işsizliğin ona neye mal olacağını aklından geçiriyor, yutkunuyor, devam ediyor..

İşsizliğin yükselişi, milyonlarca çalışanın bu korkuyla sineye çektiklerini de arttırıyor. İşsizliğin ve bu kaygının beyaz yakadaki etkisi için de söz, alandaki dokuz örgütlenmeden müteşekkil Güneşli Pazartesiler’de.

İşlerini ona göre ayarlamış, buluşacağımız için uzun zamandır ilk defa bilgisayarını akşam 6 civarında kapattığını söyledi; yoksa en az 7-8’de paydos etmek normal olmuş çünkü. O da bu ara sadece. Bu yazıyı okuyan kim bilir kaç kişiye ne kadar tanıdık geliyor bu tarif ettiği hal, ne var ki hatta şaşılacak?

Karşımda oturan kadın, kırklı yaşlarının ikinci yarısında 25 yıllık bir bankacı. İsmini Burcu yapalım. Ergen bir oğlu, 20’lerinin başında üniversitede okuyan bir kızı var. Eşinden boşandığı on yıl öncesinden beri bekâr bir anne olarak maaşının büyük kısmı iki çocuğunun masraflarına ama en çok da kiraya gidiyor. O ay kazandığından başka geliri, ayrıca malı mülkü yok. “Bir ay çalışmasam çadırdayız, o derece” diyor, gülüyor bunu söylerken. İş Kanunu bir yıl boyunca yapılacak fazla mesai için 270 saat sınırı koyuyor; Burcu’nun 2020 yılında yaptığı fazla mesai ise 600 saate yakın! Ve Burcu her sabah kendini yataktan kazıyarak başlıyor güne. 40’lı yaşlarının sonunda bir kadın olarak şu ara işsiz kalırsa yeni bir iş bulmanın imkânsıza mesafesini sektördeki tecrübesinden biliyor. Burcu, emekliliğine beş-altı yıl kalmışken işsiz kalmasının bir felaket olacağının farkında. Yataktan sürünerek kalkıyor, gün boyunca başında geçen her salise kaydedilecek olan bilgisayarına doğru yürürken ağlayası geliyor, bazen ağlıyor da. İşsiz kalamaz, işsiz kalmamalı. Sadece bunu düşünüyor.

İşsizliği hem bireysel hem toplumsal ölçekte daha geniş çaplı bir sorun yapan sadece işsiz kalınan anda çalışan bir sayaç olmaması, sonraki işe kadar uzaması beklenen bir azaptan ötesini işaret etmesi. İşsizliğin, kapitalizm için bir devamlılık şartı oluşunu, kendi birikiminin seyrinde işgücünden uzaklaştırdığı kitleleri “yedekte” tutmasının ne anlama geldiğini bu yazı dizisinin ikinci bölümünde konuşmuştuk. İşsizlik oranlarının yükseldiği dönemler kayıt dışı çalışmanın, kötü çalışma koşullarının ve daha düşük ücretlerin normalleştiği dönemler oluyor aynı zamanda. Kriz sürerken işsiz kalma kaygısı çok kişinin çalışma tercihlerini ve de psikolojisini biçimlendiren ana etkene dönüyor. Düzey farklılaşsa da işsizlik ile iş güvencesizliğinin hemen hemen aynı psikolojik ve bunlardan kaynaklı fiziksel sorunlara yol açtığını da dördüncü bölümde ele almıştık. Hatta işsizlikle iş güvencesizliğinin kadınlar üzerindeki tesiri neredeyse aynı; daimî kaygı.

“TAYVAN’DA UCUZ İŞÇİ ÇALIŞTIRMAK GİBİ”

İşsizliğin yükseldiği dönemlerde işsiz kalma kaygısı, sadece yoksulluk derecesiyle değil, kimi zaman sınıf ayrıcalıklarını, statüyü koruyamama endişesiyle de mayalanıyor. Burcu, milli gelire katkısı, istihdam oranı, dijitalleşme sürecinin yansıması, pandemiden etkileniş biçimi gibi niteliklerinden dolayı bankacılığın, beyaz yakalılardaki bu kaygıyı anlamak için en iyi sektör olduğunu düşünüyor; ona göre “kapitalizmin vücut bulduğu yer” burası.

Meslek hayatı boyunca çok sayıda bankanın, Anadolu’nun birçok şehrine de yayılan çok sayıda şubesinde çalışan Burcu, şu anda Genel Müdürlük’te teknik bir operasyon bölümünde. Verilerle konuşuyor. Şu anda Türkiye’de elli bankada çalışan 185 bin kişinin yüzde 51’e yakını kadın. Sektördeki yüzde 25-30 oranında yabancı sermayenin “esneyebildiği kadar” ölçekli mesai saatleriyle, çalışanlara konan olağanüstü hedeflerle, kendi ülkelerinde hayata geçiremeyecekleri bir çalışma düzeni dayattığını, yüzde 88’i üniversite ve yüksek lisans diplomalı bu kalifiye işgücüne “Tayvan’da ucuz işçi çalıştırmak gibi” baktığını düşünüyor. İçerideki piramit ise hayli vahşi: Üçgenin sivri ucuna yakın yönetici kadro ayda 80-100 bin TL gibi maaşlar alırken, şubelerde gişede çalışanlara asgari ücret, belki bunun çok az fazlası ödeniyor. Satışçıların maaşları genel olarak 4-5 bin TL civarında. Gelmeden kontrol etmiş, pandemiye rağmen özel bankalarda son altı ayda kâr artışı ise yüzde 30’a yakın. Bu Burcu gibi binlerce insanın geçen yıl ağlaya inleye altı yüz saate yakın fazla mesai yapmasıyla mümkün olabildi.

Pandeminin sektöre en büyük etkisi, zaten var olan dijitalleşme eğilimine kattığı inanılmaz ivme. Mobil bankacılık, ATM bankacılığı, iletişim merkezi bankacılığı gibi temassız, şubesiz yöntemlerin çok hızlı bir şekilde geliştiğini, bu birimlerde çalışanların süreçte “tam bir köleye” dönüştüğünü söylüyor. Aynı esnada kredi vermekten “kasada paranın kalmadığı” günler yaşanmış, dönemsel ciro kaybını kapatabilmek için satış pazarlamadakilerin hedefleri arttırılmış. Dediğine göre şu anda kimi bankalarda satış temsilcileri, günde 50 bin lira gibi çok ağır bir hedefle çalıştırılıyor. Mesai saatleri içinde 50 bin liralık kredi satmak zorundalar yani.

Burcu, bankada pandemiyle yükü inanılmaz artan bir birimde çalıştığı için, iş dışında kelimenin gerçek anlamıyla sadece uyuduğu, uykunun da üç-beş saate indiği bir dönemi var. İş arkadaşlarından özellikle çocuğu olanların ne kadar zorlandığını anlatıyor. Zorlanmak hafif kaldı, çünkü örneğin böyle küçük çocukları olan bir arkadaşının saçından tutamlar yolar hale geldiğinde dayanamayarak işi bıraktığından söz ediyor. Bu süreçte işten çıkarma yasağı yüzünden işsiz kalan çok olmadıysa da, krizin yanında hızlanan otomasyonun zaten orta vadede tesirini göstereceğini düşünüyor. Mesela artık kredilerde karar süreci sanal zekâya bırakıldığından, tashih birimleri değişmek zorunda.

“SEN BANKACISIN, AYAĞINI DENK ALACAKSIN”

Burcu daha 20’lerindeyken, bir bankanın açtığı sınavı duyuyor ve o ara almak istediği bir müzik seti var, “Onu alayım da bırakırım sonra” diyor. O günden sonra sosyalliğiyle, iş arkadaşlarına sığınmasıyla iç sıkıntısını hafifletmeye çalışsa da gerçek şu ki 25 yıldır aslında hiç sevmediği bir işte çalışıyor. Üzerine bir de eziyete dönen pandemi süreci… “Şu an bu işe katlanmamın tek bir gerekçesi var, işsizlik korkusu…” diyor. Bu itiraftaki netlik de ne kadar tanıdık birçok insan için.

Genel olarak bu kaygının beyaz yakalı sektörlerde daha yüksek olduğunu, bunun da kötüleşen her tür çalışma koşulunu kabullenmeye ittiğini düşünüyor Burcu. Neler bu söz ettiği koşullar? Yüksek hedefler, daimî gözetim, esnek iş saatleri, altı ayda bir performans değerlendirmeleri; tüm bunların aile ilişkilerine, hayattan aldığı zevke yansıması… Hem işe girerken, hem çalışma süreçlerinde kişisel bilgilerin korunmasına yönelik hakları yerle bir edilerek “borçluluklarının” soruşturulması… Çalıştırılabilecek denli “makul” insan olma gereğinin tüm hayatlarına yansıması ve derken işin tüm hayat olması… Yerleşik mobbing, her şeye rağmen çalışandan yana bir meslek örgütünün olmayışı, zaten çalışanlarda bu yapılara dair var olan korku… “İstikrarsız bir ülkede” düzenli maaşın, “sosyal devletin olmadığı yerde” iş yerinin sağladığı özel sağlık sigortası gibi imtiyazların “bağımlılık” yaratışı… Ve tüm bunlardan konuşmaktan duyulan kaygı… Çevresinin çok geniş olmasına rağmen, bir gazetecinin karşısına geçip bunları anlatacak bir ikinci kişi bulabileceğini pek sanmadığını söylüyor Burcu. Koşullara dair eleştiri varsa da, genel eğilimin bunu yöneticilere, belki çalışma arkadaşlarına yöneltmek olduğu kanısında. O da aslında herkesin içinden yaptığı bir eleştiri.

“Dönem dönem bizim kredi borç kayıtlarımıza bakılıyor. Yani sen hırsızlığa aday bir personel misin? Çok borcun var mı? İşin doğası gereği belli kontrollerin yapılması gerekebilir, emanet bir parayı yönetiyoruz. Ama bu işe alımlarda da geçerli. Geçmişte bile olsa hakkında haciz kaydı var mı? Bu soruşturmanın yasal bir dayanağı yok. Ayrıca çıkarken bile eyvallah etmen gerekiyor. İK (İnsan Kaynakları) havuzu vardır, her İK’cı yeni gelen bankacıyı bir önceki İK’cıdan sorar: Nasıl bilirsin? Olumsuz bir şerh düşülürse zaten alınmaz. O yüzden de mümkün olduğunca zıtlaşmadan gitmek zorunda hissedersin. Çalışırken de çok ‘steril’ olmak zorundasın. Bu da kendini kaybetmeyeceğin, asla borca girmeyeceğin bir hayatın olmasını gerektiriyor. Mesela bir gün önce alkol aldığın da hissedilmemeli, mesela çok gülmemelisin. Aslında muhafazakâr bir sektör. İlk başta verilen oryantasyon eğitimiyle başlar bu. Orada teknik bilgi alırsın ama bu eğitim aynı zamanda kültürel bir asimilasyon sürecidir, ‘Sen bankacısın, ayağını denk alacaksın’ öğretilir.”

Eğer bu dönemde işten çıkarılırsa Burcu’nun B planı yok. 50’nin bir bankacı için yolun sonu gibi bir yaş olduğunu biliyor; “Sonrası ya emlakçılık, ya serbest meslek” diyor gülerek. Çok sayıda bankacının işsiz kaldığı 2001 krizine kıyasla ekonomik açıdan daha belirsiz bir durumda olduğumuzu söylüyor; önümüzdeki “yıkıldı yıkılacak bir duvar” ona göre. Ve aslen “rakamlarla işleyen” kendi sektörü dahil her şeyin siyasi konjonktüre bağlı gelişeceği kanısında; verilerden, gerçeklikten kopulmuş durumda çünkü.

Evet, Burcu 25 yıl önce almış o müzik setini. Ama gönlünce dinlemeye pek vakti olmamış. Yine o sinir bozukluğuyla, yine gülerek söylüyor bunu da.

“İŞİN VE İŞSİZLİĞİN ANLAMLARI DEĞİŞİRKEN”

Güneşli Pazartesiler (Los Lunes Al Sol, 2002), neoliberalizmin 21. yüzyıla denk gelen ilk krizinin sonuçlarını, İspanya’nın kuzeyinde bir liman şehri olan Vigo’da işsiz kalan bir grup tersane işçisine odaklanarak anlatan bir filmdi. İzleyenin, işsizliğin haletiruhiyesi üzerine düşünürken hemen aklına düşen bir hikâyesi var. Üzerinden geçen neredeyse yirmi yıl ise hemen her sektörde daha da ağırlaşan çalışma koşullarını, çalışandan yana izansız hak kayıplarını, sosyal devletten kalan kırıntıların dahi ufalanışını işaret ediyor. Bu yazı dizisi için, tecrübe paylaşımından örgütlenme tartışmalarına, hukuki yardımdan psikolojik desteğe, beyaz yakalı sektörlerde varlık gösteren örgütlerden Plaza Eylem Platformu’na* ulaştığımda, daha geniş katılımla karşılık vermek istediler, Güneşli Pazartesiler olarak cevapladılar sorularımı. Bir kolektif, bir platform diyebiliriz belki, güneşli pazartesilerde buluşan bu bir grup beyaz yakalıya.

Son döneme ve işsizliğe odaklandığımızda Güneşli Pazartesiler, öncelikle temmuz başında yasak bittikten sonraki ilk dalga işten çıkarmaların, göze batmamaları için bilhassa beşer, onar kişilik gruplar halinde yapıldığına dikkat çekiyor. “Ücretsiz izin”, “işten çıkarma yasağı” gibi uygulamaların, pandemi sürecinde işten çıkarmaları görünmezleştiren, normalleştiren bir etkisi oldu. Çalışma biçimlerinde yaşanan sürece özgü değişimlerle ve de krizin etkisiyle işsizlik algısının da değişim gösterdiği kanısındalar. Beyaz yakalılar dediğimizde homojen bir kitleden söz etmek mümkün değil. Bankacı Burcu’nun da dile getirdiği gibi üst düzey bir yönetici ile işgücünün çok daha geniş bir kısmını oluşturan beyaz yakalı “düz” çalışanlar arasındaki gelir uçurumu gittikçe derinleşiyor.

Buradan baktığımızda işsizliğin bugün yaratacağı kaybın büyümesi, belirsizliğin kemikleşmesi çalışanlarda korkuyu derinleştiriyor, yaygınlaştırıyor. Birçok beyaz yakalının bu olanları bir tür doğal afet gibi algıladığından söz ediyorlar. Beyaz yakalıların apolitikliğine dair bir kinaye değil bunu söyleten. Meseleyi sistem sorunu olarak kavrayamamayı değil, sonuçlarını değiştirmeye gücün yetmeyişini, bu kabulü vurgulamak için yapılan bir benzetme bu. “Toplumsal bir çıkış yoksa da bireysel bir çıkış mümkün olmalı” inancı, temennisi var aynı zamanda bu afet benzetmesinde. Yurt dışında iş bulmaya çalışmak ya da evden yurt dışındaki firmalar için çalışma olanağı yaratmaya çalışmak bu bireysel çözüm arayışının ilk halkalarından. Afette hayatta kalma motivasyonunun ilginç sonuçlarından biri de, belki şimdiye dek sistemden çıkma planı olan “köye kaçış”ın, bugün şehirden kopma ve küçük yerde esnaflık yapma, küçük işletmeler kurma, tarım yapmaya çalışma gibi B seçeneklerine evrilmiş olması gözlemlerine göre. Bir çıkış arzusundan çok bir mecburiyeti işaret ediyor artık.

İşsizliğin artışı hâlâ çalışmakta olanlarda sadece her an işini kaybedebilme kaygısını değil, çalışan aleyhine dönüşen koşulları kabullenmeyi de artırıyor. Güneşli Pazartesiler işe başlama ücretlerinde düşüş gözlendiğinden, enflasyonun etkisiyle kazançların zaten durduğu yerde azaldığından bahsediyor. Mavi yakalı sektörlerde yaygın olan, vergiden kaçınmak için ücretin düşük gösterilmesi, bir kısmının bankaya yatırılmak yerine elden verilmesi gibi “işçiyi işverenle suç ortaklığına” mecbur bırakan uygulamalar, beyaz yakalı sektörlerde de yaygın ve yaygınlaşmakta. Pandemiyle normalleşen evden çalışma düzeninde kesilen yol ve yemek ücretleri, “hibrit” denebilecek yarı zamanlı ofis düzeninde tekrar işletilmeyebiliyor. Giden hak gittiğiyle kalıyor. Tüm bunların işi anlamlandırma biçimlerini değiştirdiğinden, somut fakirleşmenin yanında “işten beklentinin fakirleşmesinden” söz ediyorlar.

Daha genel çerçevede eğitimin, kişisel becerileri geliştirmenin refahla bağının kopması ise, tedavülden kalkmış paralara benzeyen diplomalardan dev bir yığın yaratıyor. Eğitim artık bir güvence değil, bir vaat değil. Altını çizdikleri arasında şu özellikle ilginç: Eğitim, artık sadece yoksul aileler için değil, çok daha geniş bir kesim için çocukları için yapacakları “riskli bir yatırım”. Bu gidişatın dayattığı “vakıf üniversitelerinde okurken bir yandan çalışmak zorunda olan gençler” ise daha 20’lerinin başında kısa dönemli, güvencesiz işlerden usanmış durumda buluyorlar kendilerini. Üzerine “iş beğenmiyorlar” cümlesini ziyadesiyle duyarak hem de. Buradan da belli ki ileride daha çok konuşacağımız başka tür bir kuşak çatışması doğuyor. Ve kaynakları farklı öfkeleriyle, geleceğin belirsizliği karşısında gittikçe daha da görünmezleşen kuşaklar…

*http://plazaeylem.org 

**Banka Ve Finans Emekçileri Dayanışma Ağı, Bilişim Emekçileri Dayanışma Ağı, Kaç Bize Gel, Ofissizler, Öğretmen Dayanışması, Plazaeylem Platformu, Politeknik, Toplumcu Mühendisler Ve Mimarlar Meclisi, Ücretli Çalışan Ve İşsiz Mimarlar Forumu.


Duvar//Pınar Öğünç 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top