GENEL

12 EYLÜL FAŞİZMİ! ”DARBEYİ ABD’Lİ ASKERDEN NASIL ÖĞRENDİM”

.

“12 EYLÜL FAŞİST BİR DARBEDİR”

12 Eylül askeri darbesi..

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve dört kuvvet komutanı darbeyi gerçekleştirdiler..

Bu darbe, ABD kaynaklı emperyalist, gerici ve faşist bir darbedir.. Önce Atatürk’ün kurduğu TBMM’yi, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi ve diğer siyasal partileri kapattılar..

Faşist yönetim yurtseverleri cezaevine doldurdu.. 650bin kişi gözaltına alındı. 230bin kişi sıkıyönetim askeri mahkemelerinde yargılandı.. Binlerce kamu görevlisi görevinden alındı.. 1 milyon 680 bin kişi fişlendi.. Tutukevlerinde bulunan kişilerden 300’ü öldü. Bunun 171’inin işkence sonucu öldüğü tespit edildi.. 50 vatandaş idam edildi…

“KÜRESELLEŞME İÇİN”

12 Eylül cuntası küreselleştirmeyi gerçekleştirmek, neo-liberal ekonomi politikalarını uygulamak için ilan edilen 24 Ocak 1980 kararlarını yürütmek hedefini taşıyordu..

Bunun için Turgut Özal’ı görevlendirdi..

12 Eylül öncesi Türkiye’nin dört bir yanında her gün görünen terör hareketi 13 Eylül’de bir anda durdu.. Böylece terör olaylarının kontrgerilla tarafından planlandığı ortaya çıktı..

Askeri cunta, toplumu depolitize etti.. Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin temel ilkesi laiklik ve eğitim birliği tahrip edildi.. Devlet başkanı olan Kenan Evren Anadolu’nun dört bir yanında yaptığı mitinglerde asker üniforması ile halkın karşısına çıkıyor ve elinde taşıdığı Kuran’dan ayetler okuyordu.. Dinin siyasete alet edilmesi devlet başkanı tarafından gerçekleştiriliyordu.. Bununla da yetinilmiyor tarikatların güçlenmesi için ortam yaratılıyordu..

“AKP İKTİDARININ TEMELLERİ”

Cumhuriyetin temel ilkeleri, Atatürk devrimleri bir devlet politikası olarak çiğnenmeye başlandı.. Bugünkü AKP iktidarının temel ortamı cuntanın kararlarıyla yaratılıyordu..

12 Eylül askeri yönetimi Türk siyasal yaşamında uygulanan demokratik kuralları da altüst etti.. Kabul edilen Siyasal Partiler Kanunu demokratik kuralları ve gelenekleri yozlaştırdı.. Genel seçimlerde uygulanan önseçim kuralı kaldırıldı.. Siyasal parti liderlerine güçlü olanaklar sağlandı.. Adeta parti lideri sultası yaratıldı..

12 Eylül 1980’den bir yıl önce 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel Genelkurmay Başkanı Evren’e gelerek terörden şikâyet etmiş, ciddi önlem alınmasını önermişti..

Evren, Demirel’e henüz kamuoyu hazır değil, olayların gelişimini bekleyelim diye yanıt verdi.. Bu durum, askeri harekete kamuoyu onayını sağlamak için teröre göz yumulduğunu gösteriyordu.. Bu somut konuşma askeri darbenin çok önceden planlandığının göstergesidir..

12 Eylül öncesinde, Meclis’te o günleri yaşamış bir parlamenter olarak her gün gerçekleşen terör ve özellikle Çorum olaylarının ortaya çıkmasıyla askeri darbe planının kontrgerilla tarafından yürütüldüğünü duyumsuyorduk..

12 Eylül döneminde 400gazeteciye 3 bin yıl hapis cezası verilmiş, 300 gün gazete yasağı getirilmiş, 39 ton gazete, dergi, kitap imha edilmiş (yok etmek), 24 bin dernek kapatılmış, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmıştır..

12 Eylül’le yüzleşme tam anlamıyla ne yazık ki gerçekleşmedi.. 12 Eylül faşist yönetiminin kararları ve sonuçları bugün her açıdan sürmektedir..

Cumhuriyet//Alev Coşkun

”12 EYLÜL DARBESİNİ ABD’Lİ ASKERDEN NASIL ÖĞRENDİM?”

E. Tuğgeneral Nejat Eslen yazdı

Korona virüs bütün dünyada ve Türkiye’de felakete dönüşmüşken, bu virüs sonrasında yeni bir dünya düzeninin başlayıp başlamayacağı tartışılırken; Türkiye, ağır bir ekonomik-finansal krize girmişken ve bu nedenle devletin bağışıklık sistemi çökmüşken darbe tartışmaları gündeme oturdu..

O TARİHTE SUBAYLAR ÇOK AZ MAAŞ ALIRLARDI

Ben de bu vesile ile artık yaşı ilerlemiş eski bir asker olarak yaşadığım süreçte gerçekleşen darbelerle ilişkimi sorguladım ve şu sonuca vardım: Darbeler gerçekleşirken ben de Silahlı Kuvvetlerin üniformalı bir bireyi olduğuma göre, ben de darbeciydim galiba bu süreçte (!)

İlk darbe tecrübem olan 27 Mayısı Kuleli Askeri Lisesi son sınıfta iken yaşadım.. Bir sabah uyandığımızda, okulda bütün subayların, öğretmenlerin sevinç içinde olduğunu gördüm.. Ordunun yönetime el koyduğunu söylediler. Lise bitirme sınavları devam ediyordu, hocalar sınavlarda daha fazla tolerans gösterdiler.. O tarihte subaylar çok az maaş alırlardı.. Sivil elbisesi olmadığı için subaylar, ellerinde file üniformaları içinde pazara alışverişe giderlerdi.

Başbakan Adnan Menderes, “ben orduyu yedek subaylarla da idare ederim” demişti. Genç kurmay subaylar buna çok kızdılar ve ülkeyi yönetmeye karar verdiler. Nedense Taksim’in göbeğine büyük bir süngü diktiler. Sonra birbirine düştüler. O tarihte ben de askeri öğrenci olarak Ordunun üniformalı bir bireyi idim, öyleyse ben de darbeciydim..

27 Mayıs öncesinden, aklımda kalan anı şuydu; Bir gün Başbakan Adnan Menderes, okulu ziyaret edecekti.. Sabah erkenden tören kıyafetleri ile bizi deniz kıyısına dizmişlerdi.. Hava soğuktu, Boğazdan esen rüzgar sertti.. Öylece saatlerce beklemiştik.. Saatler sonra, Başbakanın gelmekten vazgeçtiği haberi ulaşınca, aynı zamanda tören kıtası komutanı olan sınıf subayımız, Başbakana, yüksek sesle ağır bir küfür göndermişti, bu hepimizin hoşuna gitmişti, Başbakana küfür eden sınıf subayı gözümüzde yücelmişti..

NE OLUP BİTTİĞİNİ BİLMEDEN, 22 ŞUBATÇI OLUYORDUM

Benim en ciddi darbeciliğim 22 Şubat’ta gerçekleşti.. Bu darbe girişimini 22 Şubatta Harp Okulunda yaşadım.. Talat Aydemir, bizi uzaktan izleyen, konuşmayan, saçlarını ortadan ayıran bir kurmay albaydı ve bizim komutanımızdı..

Bir akşam bize silah ve mermi dağıttılar, koğuşlarda beklemeye başladık.. Neden beklediğimizi, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sabaha kadar bekledik.. Talat Aydemir’e yakın bazı öğrenciler varmış, onlar biliyormuş ne olduğunu.. Ama ben ne olup bittiğini bilmeden, 22 Şubatçı oluyordum..

Bir kurmay albay devlete başkaldırmıştı. Sabaha doğru silahları, mermileri geri aldılar, bizi evlerimize yolladılar..

İsmet Paşa Talat Aydemir’i affetmişti. Harp Okulu’nun Ankara’da yürüyüş yaptığı günlerde Talat Aydemir sivil kıyafeti ile Sıhhiye’de dikilirdi, biz bütün Harp Okulu, Sıhhiye’de tören adımı ile onu selamlayarak geçerdik.

İsmet Paşa, 22 Şubat için, ‘’Harbiyeli aldatıldı’’ demişti.. Bizim arkadaşlar İsmet Paşa’ya çok kızmıştı. Taksim anıtına ‘’Harbiyeli aldanmaz’’ yazılı çelenk bıraktılar. Benim haberim olmamıştı, olsaydı belki ben de giderdim çelenk koyma törenine..

Yıllar sonra bir sınıf arkadaşımızın cenaze töreninde, çelenk koyanlardan birine sormuştum, “Yine aynı fikirde misin, 22 Şubatta Harbiyeli aldatılmadı mı?” demiştim. “Yok ya, aldatılmışız…” diye cevap vermişti..

12 EYLÜL’Ü ABD’Lİ ASKERDEN NASIL ÖĞRENDİM

21 Mayısta kıtadaydım Sarıkamış’ta, gelişmeleri uzaktan izledim..12 Eylül’e kadar uzanan süreçte, görevimizin başında, geçim derdindeydik.. Olup bitenlerin pek de takip edemedik..

12 Eylülde Napoli’de NATO görevinde idim..

Sabah işe gittiğimde, gece nöbetinden çıkan Amerikalı zenci kadın çavuş, elinde gece gelen mesajlar, beni durdurdu ve “Sir, dün gece Türkiye’de ordu darbe yapmış, darbe ne demek” diye sordu. Onun sözlüğünde darbe sözcüğü yoktu ve anlamını bilmiyordu..

Bu Amerikalı kadın çavuşun, küçük rütbesi nedeni ile kendi derin devletinin değişik ülkelerde, değişik zamanlarda darbeler yaptırarak yönetimleri değiştirdiğini bilmesi mümkün değildi.. Ben de 12 Eylül’de darbe olduğunu böylece öğrenmiş oldum..

12 Eylül’ün darbeci paşaları, bize Atatürk’ün ilkelerini ezberlettiler, kendileri Amerika’nın Ilımlı İslam projesinin peşinden gittiler.

28 Şubat sürecinde emekli idim ve gelişmeleri uzaktan izledim..

28 Şubat denilince aklıma her zaman ilk gelen, o zaman Batı Çalışma Grubunun kurulmasını emreden dönemin Genelkurmay Başkanının yargıda “Benim Batı Çalışma Grubundan hiç haberim yok” demesiydi..

Daha sonra Orduya darbe süreci başlatıldı.

BİR AMERİKALI DOSTUNUZU ARAYIN VE SORUN

Bu darbe sürecinde sahte “Balyoz” darbe planı kullanıldı..

Bu gün, iktidarın yıldız gazetecilerinden olan, o zaman Taraf adlı sözde gazetede yazan, şartlara göre esneme yetenekli görevli kişi ile bir televizyon programında karşı karşıya gelmiştik..

Sözde Balyoz darbe planının ayrıntıların anlatıyordu. “Planı gördün mü” diye sordum. Şaşırıp “Hayır” diye cevap vermişti. “Nerden biliyorsun planı o halde” demiştim. “Gazetede okudum” demişti. Okuduğu gazete zaten bu amaçla yayın yapan Taraf gazetesi idi..

Moderatör nedense bu konuşmayı sessizce izlemişti..

Orduya darbe sürecinde, bavulcu Baransu kanalların reyting fırlatma uzmanı idi. Tembihli moderatörler, son sözü hep Baransu’ya verirdi; hep “Sen ne düşünüyorsun Baransu” denirdi.

O zaman biz kim FETÖ’ye, kim iktidara çalışırdı bilemezdik..

Televizyon kanallarında işbirliği içindeydiler, AKP hedef yapılıncaya kadar..

O dönemde, FETÖ polis ve savcılarından aldığı sahte belgelerle, “askeri vesayeti sona erdirme (!)” görevini başarı ile yapan ve bu gün hala bir televizyon kanalında yıldız gibi parlayan, kadrolu hanım kızımız, edindiği tecrübe ile artık güncel darbe konusunu da yorumlayabilir.

15 Temmuz hakkında konuşmak için beklemek gerekir…

Gelelim güncel darbe tartışması konusuna. Uzun darbeler sürecinin tecrübeli bir bireyi olarak, bu konuda şunu ifade etmek isterim; Eğer, gerçekten böyle bir kaygınız varsa, kendinizi yormayın, bir Amerikalı dostunuzu arayın ve sorun..

En iyi onlar bilir Türkiye’de darbe olup olmayacağını; ne zaman, kimin kime karşı darbe yapacağını…

SON SÖZ:

En iyi darbe, hiç düşünülmemiş, gündeme getirilmemiş darbedir.

DARBE DÖNEMİNE AİT UNUTULMAZ GÖRÜNTÜLER..

12 Eylül 1980 darbesinde 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

“12 EYLÜL KATLANARAK SÜRÜYOR”

12 Eylül Darbesi… 12 Eylül rejimi hâlâ sürüyor.. Katlanarak sürüyor..

Toplum ve devlet yaşamını düzenleyen temel yasa, 12 Eylül darbecilerinin hazırlattığı silahların gölgesinde yapılan bir plebisit ile halka kabul ettirdiği darbe anayasası temel unsurlarıyla hâlâ yürürlükte..

Korunaklı tekçi özü ile yürürlükte..

12 Eylül 2000’de 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için yola çıkarken gündeme getirdiğimiz, 12 Eylül darbe döneminin askeri mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarının gayri meşru olduğu, dolayısıyla tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesi talebimiz hala karşılanmadı ve hala sürüyor.. 

Darbe yapanlara adeta kalıcı dokunulmazlık kazandıran Geçici 15. Madde Anayasa’daki yerini 30 yıl süresince korudu..

78’lilerin 12 yıl süren mücadelesinde gündemleştirdiği bu madde kaldırıldığında da iki darbe şefi Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya dışında cunta dönemi suçlu ve işkencecileri yargı konusu olmadı..

12 Eylül Darbe Anayasası, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Barajı, RTÜK Kanunu, Sendikalar Kanunu başta olmak üzere, 12 Eylül devletinin yasal temellerini oluşturan 1980-83 döneminde darbecilerin düzenlediği 600 civarında yasa ve binlerce kararname kaldırılmadı, yürürlükte..

Milli Güvenlik Konseyi’ne (darbe sırasında beş orgeneral tarafından oluşturulan cunta), askerlerin başta siyaset olmak üzere, hayatımızın her alanını düzenleme yetkisi veren yasalar Türk hukuk sistemindeki yerini koruyor..

Darbeden sonra hazırlanan Siyasi Partiler Yasası’nın demokratik temsili ortadan kaldıran niteliği devam ediyor.

Gerçekte 12 Eylül darbecilerinin istediği de buydu. Türkiye ve uluslararası toplumun demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden, çağdaşlaşmadan yana olan kesimlerinin başarısızlığı maalesef darbecilerin başarısı oldu..

12 EYLÜL REJİMİ REFORME EDİLEMEZ!



12 Eylül 1980 Darbesi, toplumu ve devleti yukarıdan aşağıya doğru anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi..

 Bu düzenlemeyi siyasal ve askeri zor kullanarak gerçekleştirdi..

Darbe öncesinin halkta yurttaşlık ve hukuk bilincinin geliştiği nispi demokratik süreç tasfiye edildi.. Yerine kayıtsız şartsız itaat eden, demokratik değerleri tüketen bir toplum biçimi ikame edildi..

12 Eylül darbecileri “anarşi ve terör” hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler.”

Kötücül sonuçları günümüze kadar gelen dünyanın en kalıcı ve en köklü totaliter rejimlerinden birini inşa ettikleri gibi darbe yıllarında vahşi bir devlet terörü uygulayan de yine 12 Eylülcüler oldu..

Bugünden geriye doğru bakıldığında, 12 Eylül darbeciliğinin kendi içinde son derece tutarlı olduğu ortaya çıkıyor..

Neden mi?

Özgürlük ve demokrasi düşüncesine karşı kapılar sonuna kadar kapatıldı..

Emsal olsun, AB üyelik sürecinde Türkiye yıllardır ülke hayatından darbe anayasasını, yasaları ve anti-demokratik uygulamaları kendi meşrebince temizlemeye çalışıyordu..

Ancak AB aday üyeliği için peş peşe düzenlemeler yapılırken, her defasında da 12 Eylül Anayasası’nda yer alan bir hüküm yeni bir engel olarak ortaya çıkıyordu..

Bu da 12 Eylül rejiminin reforme edilemez olduğunu, külliyen tasfiye edilmesi gerektiğini gösteriyordu..
 


12 Eylülcülerin “Ulusal Güvenlik Devleti” ideali

12 Eylülcülerin temel amacı demokratik bir şal altında darbe rejimini kurumsallaştırmaktı. Başka bir ifadeyle “Ulusal Güvenlik Devleti” inşa etmekti.

Bunu başardılar..

“Ulusal Güvenlik Devleti” aynı ismi taşıyan doktrin çerçevesinde, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü idi..

Bu anlayışın bir sonucu olarak, 12 Eylülcüler, demokrasi ve özgürlük fikirlerinin geliştiği 1970’li yıllar ve sonlarına doğru toplumun bir kesimini “iç düşman” kabul ettiler..

Darbecilere göre, boyun eğmeyi reddeden, resmî ideolojiyi benimsemeyen, verilmek istenen tek boyutlu kimliği kabul etmeyen, kendi toplumsal ve kültürel kimliklerini savunan farklı kesimlerle “barış içinde birlikte yaşama” mümkün değildi..

Bu tür görüşlerin yaygınlaşmasını engellemek için her türlü yasağı uyguladılar ve bu düşünceleri savunanları cezalandırdılar..

Kendilerince tasarımlarına yararlı buldukları aşırı milliyetçi, şoven ve dinin dinbaz istismarına dayalı görüşlerin önünü açtılar..

Bu marifetlerinin yanı sıra yurttaşların işlevini ise, devlet karşısında itaatkâr olmak ve görevlerini eksiksiz bir biçimde yerine getirmekle sınırladılar.

Pentagon’un Ulusal Güvenlik Devleti, Türkiye’deki derin tarihsel köklere sahip tutucu, bürokratik, milliyetçi devlet geleneği ile örtüştü..

Gerçi böyle bir doktrin olmasa da Türkiye’deki sistem bunu yaratacak tarihsel ve toplumsal potansiyele fazlasıyla sahipti..

Gelişmeler de bu yönde oldu.. Devlet-toplum ilişkilerinde dengenin tamamen toplum aleyhine bozulduğu, yurttaş karşısında devletin yüceltildiği ve kutsallaştırıldığı bir durum ortaya çıktı..
 


Ulusal Güvenlik Devletine “Kontrollü Demokrasi”

1983’de yapılan sözde bağımsız ve serbest seçimlerden sonra oluşan sözde sivil hükümetler Milli Güvenlik Rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiler.  

Bu model de Türkiye’ye özgü değildi.

Sözde demokrasiye geçen Latin Amerikalı cunta rejimleri, siyaset bilimciler için ilginç bir “geçiş” modeli sundular.

 Bu rejimlere, kibarca “kontrollü demokrasiler” deniyordu. Yani söz konusu model ordunun vesayeti altında, gerektiğinde “kibar” şekilde müdahale edilecek bir rejim öngörüyordu.

12 Eylülcülerin istisnasız muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı 1984’den sonra patlak veren “Kürt savaşı” oldu.

Kimilerine göre bu savaşın ana kaynağı darbeden sonra inanılmaz vahşetin uygulandığı Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi idi. Mamak, Metris ve Türkiye’nin her yanına yayılan sayısız askeri cezaevinde inanılmaz bir şiddet uygulandı. Bunlar kayda bile geçmedi.

Toplumun her kesiminin payını aldığı bu resmi şiddet dalgasına karşı toplumsal muhalefetin bir direniş ve dayanışma hattı oluşturamama zafiyeti sonunda sahneye itaatkâr, sessiz ve her türlü yaptırımı kabul etmeye hazır bir toplum modeli ortaya çıktı.

Bu tablo, sözde sivil yönetime geçildikten sonra da değiştirilemedi. Muhalif kesimlerin parça parça, birbirinden bağımsız olarak geliştirmeye çalıştıkları yeni örgütlülükler ise amansız, ölçüsüz ve yok edici bir şiddet ile karşılaştı.

Askeri cunta, Türk siyasal yaşamında var olan, ancak daha çok bir danışma organı gibi çalışan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yetkilerini arttırarak, sürekli bir iktidar ortağı haline getirdi.

Başlangıçta askeri üyelerin ağırlıkta olduğu (sekretaryası askerlerden oluşuyordu) MGK, Türkiye’de demokratikleşme yolunda atılan her adımın veto edildiği bir kurum haline geldi.
 


‘Ulusal Güvenlik Devleti’ne kişiliksiz toplum!

12 Eylül darbesi, Türkiye toplumunu düşmanın arka bahçesi olarak gören yaklaşımların deneyimler alanı oldu.

Yüz binlerce siyasi tutuklu bu deneyimlerin kobayları olarak görüldü.

Darbecilere göre, halkı için insani ve eşitlikçi bir ev inşa etmeye çalışan gençler, partililer, dernek mensupları birer kanser hücresiydi. Neşterle acımasızca temizlenmeliydi.

Etnik temizlik yapar gibi, toplumsal temizlik yapılabilirdi.

Bu temizliğin asıl hedefi toplumdu.

Gelirken toplumu öncülerinden, aydınlarından yoksun bırakarak, sürüleştirme ve “köle kişiliği” karakteri verme tasarlanmıştı, uygulama da bu yönlü oldu.


12 Eylül Latin Amerika’daki askeri darbelerin izdüşümü

Türkiye’den önce 60’lı yılların ortalarından itibaren Brezilya’dan, ama özellikle milat olarak 11 Eylül 1973’te Şili’de Allende’nin tasfiyesinden başlayarak tüm Latin Amerika ülkelerinde silahlı kuvvetler, ABD/Pentagon kaynaklı askeri saldırı planını uygulamaya soyundular.

Bütün toplumsal kurumları militarizmin vesayetinde yeniden biçimlendirmeye çalıştılar.

Brezilya klasik askeri darbelerden farklı olarak, “ekonomik” bir model sundu. Ordu kendi yatırımlarını gerçekleştirdi. Bunun Türkiye’deki karşılığı, otomotiv sanayinden finans sektörüne kadar çok sayıda yatırımı bulunan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) oldu.

1973’de Şili’de General Pinochet’ in gerçekleştirdiği kanlı darbe sonrasında yaptırılan Anayasa, Türk darbeci General Evren’in 1982 Anayasası gibi toplumsal bir kıskaç işlevi gördü.

Pinochet Anayasası General Evren’e ve tüm darbe dönemi yetkililerine Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi üzerinden kendini güvence altına alma modeli sundu.

Bu anayasa hükmü, darbecilerin eylem ve uygulamalarından dolayı yargılanamayacakları bir yasal düzenlemeden oluşmakta idi.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) modeli Türkiye’ye Latin Amerika’daki Milli Güvenlik Devletlerinden ihraç edildi.

Siyasi partilerin kapatılarak icazetli partilerin kurulmasından, siyasal ve ekonomik hakların gasp edilmesine kadar böyle oldu.

1976 Arjantin Darbesi, tüm dünyada “kayıplar” olgusunu gündeme getirdi. 12 Eylül darbecileri de aynı yolu izledi.

12 Eylülcüler ırkçı Güney Afrika’dan da 90 gün hâkim önüne çıkmadan gözaltı uygulamasını ihraç etti.

 Bu dönemde tutukluluk hücreleri Gestapo sorgu merkezlerinden, askeri cezaevleri ise (virgül yok) Nazi toplama kamplarında farksızdı.
 


12 Eylül siyasi/askeri bir proje değildi sadece…

Evet, 12 Eylül projesi sadece siyasi/askeri bir proje değildi sadece, ekonomik, toplumsal, kültürel bir projeydi de.

Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı insanlığın yüksek değerleri yerine, 12 Eylül rejimiyle birlikte, paraya, ekonomik çıkarlara dayalı bir değerler sistemi konuldu.

1980 öncesinin halkçı/devrimci insanı tasfiye edilirken yerine yeni bir insan modeli geliştirildi.

Bu yeni insan tipi, topluma “başarı” örneği olarak sunuldu ve toplum ona özendirilmeye çalışıldı.

Tek ölçünün para oluşu, 12 Eylül ile birlikte Türkiye’yi kara para cennetine dönüştürdü.

Bunun sonucu, klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması gözden düştü. Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmıyordu.

Böylece 12 Eylül, üretken toplum anlayışı yerine, tüketici toplum anlayışını yerleştirmeyi başardı.

Ne pahasına olursa olsun tüketim anlayışı, sadece toplumun varlıklı kesimlerini değil, giderek yoksul kesimlerini de etkisi altına aldı.

12 Eylül sonrası gençlik ise, insanlığın bu aşağı değersizliklerinin kuşatması altında yetişti.

12 Eylül sözde ekonomik gelişmeye katkı olarak sunulan yüksek faizli dış kredileri, yolsuzlukları, denetimsiz devlet erki aracılığıyla pastadan pay kapmayı, bir kural haline getirdi.

Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti.  

Sosyal demokratlar dahil, hiçbir siyasi parti buna karşı direnmedi.

Bu durum siyaseti çürüttü.

 Siyasetin çürümesi ise, 12 Eylül’ün otoriter, denetim dışı yapılanmasına daha fazla sarılmasına neden oldu.

Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı.


Siyasal alanda özgür yurttaşı sıfırlayan 12 Eylül rejimi, emekçileri örgütsüzleştirdi, sendikaları kapattı. Emekçilerin kazanımları ellerinden alınırken, onlar adeta kölelik ücretlerine “razı” edildi.

12 Eylül topluma bir deli gömleği giydirme operasyonu ve de yeni sağın 80’li yıllarda 24 0cak Kararları argümanı üzerinden yükselen neoliberal politikaları hayata geçirme aracıydı çünkü…

1960’lı, 70’li yıllarda gelişmiş kapitalist ülkelerdeki düzeyi hedef olarak belirleyen emekçi kazanımları, işçilerin ve emekçilerin sendikasızlaştırılması ve grev haklarının ellerinden alınması sonucu sıfırlandı.

Ülkede ücret düzeyleri, ucuz ihraç ürünlerine yönlendirilen Üçüncü Dünya Ülkeleri düzeyine inmeye başladı.


“12 EYLÜL RAPORU ’78 (2): 12 EYLÜL REJİMİ ‘SİVİL’ YÖNETİMLERLE SÜRDÜ”
Marmaris, 2004// cafemedyam

1980’den sonra dünya solunun girdiği kriz de mutlaklaştırılmak istenen militarist 12 Eylül rejiminin imdadına yetişti.

Ulusal ve uluslararası düzeyde yaşanan bu kriz, Türkiye’de muhalefet güçlerinin, deyim uygunsa, “ters” kanallara akmasına neden oldu.

12 Eylül darbecileri tarafından kapatılan partilerin mirasçıları 1991’de Kürt muhalefetinin de desteği ile hükümet oldu. “Demokratikleşme” programı ile iktidar olmalarına ve Kürtlerden de destek görmelerine karşın, bu programı askıya aldılar.

“Sivil” yönetimler MGK’nın sistem içinde oynadığı role hiç itiraz etmediler.

Aksine bu hükümetler MGK’nın bir nevi hükümet ortağı konumuna getirilen yeni durumunu meşrulaştırdılar.

Böylece, 1983 sonrasındaki sivil hükümetler 12 Eylül rejiminin kalıcı olmasına en büyük katkıyı sunmuş oldular.

Klasik partilerin demokrasiye ihanetinin bedeli ağır oldu; bu durum sistemden zaten umudunu kesen seçmenlerin siyasal İslam’a yönelmesine yol açtı.


Dünyada Amerika, Türkiye’de darbeciler; siyasal İslam’ın önünü darbeciler açtı

Siyasal İslam’ın önü zaten 1980’li yılların başında Sovyet sistemini kuşatma stratejisini uygulayan ABD tarafından açılmıştı.

12 Eylül cuntası ise tüm modernist ve “Atatürkçü” söylemine karşın, gerçekte ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikasına eklemlenerek, “Türk-İslam sentezi” ismi verilen ve özünde milliyetçi ve İslamcı bir dokuya sahip ideolojiyi bütün topluma dayattı.

Artık, rejim cumhuriyetçi, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti değildi.

Peki neydi?

Türkçü ve siyasal İslamcı idi.


Zaman zaman sol ve demokratik güçlerle ittifak kuran Kemalist odaklar ise bir biçimde cezalandırılarak etkisizleştirildi.

Bizzat Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kapatılarak bu yeni ideolojinin (Türk-İslam sentezi) savunucularına teslim edildi.

Amerika’nın güvenilir adamı Süleyman Demirel tarafından 1960’lı yıllarda geliştirilen imam hatip okullarını yaygınlaştırma politikası cunta döneminde daha bir geliştirildi.


Amerika, sol ve demokratik güçlerin 1970’li yıllarda tırmanışa geçtiği Türkiye’de Siyasal İslam’ı desteklemeyi önemsiyordu.

Böylece Türkiye’nin ikinci bir İran ya da Nikaragua olması engellenirken, bu akımlar İran’da olduğu gibi kontrol dışına çıkıp baş belası olmayacaktı.

Hesap böyleydi.

İran İslam Devrimi’nde hızla yükselen sola karşı, ABD, Humeyni’yi Fransa’dan apar topar getirerek yeşil kuşak projesinin yara almasını engelleyeceğini düşünmüştü.

Ancak olaylar beklemedikleri bir yönde gelişti.

İran’da hayal kırıklığı yaşayan Amerika, Türkiye’de biraz daha temkinli hareket etti.

Cuntacıların velayetinde olan (virgül yok) bir Türk-İslam sentezi anlayışının geliştirilme nedeni buydu.

Solu amansızca ezen darbe rejiminin şimdi şikayetçi olduğu Siyasal İslam, doğrudan kendi ürünleriydi.

Solun yeniden yükselişini önlemek için Siyasal İslamcıların önünü açan, onlara geniş olanaklar sunan ve toplumu orta çağ karanlığına sürüklemeye çalışanları koruyan 12 Eylül cuntasıydı.


Stratejik düşünme adına, sistemi koruma adına harekete geçirilen mekanizmaların sonunda gelip bir “bumerang” gibi sistemin kendisini vurmasını bu çokbilmişlerin konumları gereği bilmesi gerekiyordu.

Türk-siyasal İslamcı rejim güçleri ile “Atatürkçülük” iddiasındaki eski rejim güçleri arasında yaşanan çekişmenin nedeni budur.

“Demokrasiyi koruma” adına yapılan darbelerden hiçbir zaman güçlü bir demokrasi doğmamıştır. Türkiye bu konuda bir istisna olmamıştır.

Eğer, demokrasi gerçekten kurulacak ve korunacaksa, bunun en önemli çaresi hiçbir kuruma “kuralları çiğneme”, yani “suç işleme” özgürlüğünün tanınmamasıdır.

12 Eylül rejimi topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan bir politik sistem kurmuştur.
 

12.jpg
Tükenmez dergisi, Sayı 40// cafemedyam

Cunta anayasası

Cuntacılar toplumsal muhalefete karşı her türlü önlemi alarak, en tutucu ve militer hukukçularına dünyanın en otoriter ve anti demokratik anayasasını hazırlattılar.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, Türkiye’yi hedef aldığı “Avrupa tipi demokrasi” yolundan saptırarak, onu Amerika’nın arka bahçesi olan bir dizi ülke arasına kattı.

1971 öncesinde İspanya, Portekiz ve Yunanistan diktatörlük rejimleri altındaydı.

Onlar demokratikleşip, ekonomik açıdan önemli başarılar sağlarken Türkiye’deki gelişmeler tam tersine oldu.

12 Mart Askeri Darbesi ama özellikle 12 Eylül Darbesi, solu ülkenin siyasal yaşamından sildi.

Solun olmadığı bir demokrasi sağlıklı ve işleyen bir demokrasi değildi.

Sol hiçbir şey değilse en azından toplumun vicdanıydı.

Toplumun vicdanını yaraladılar.


“Resmî belgelerde kanlı bir darbenin iç yüzü”

Bu metnin ekinde, aşağıda sunduğumuz dökümde de görüleceği gibi, 12 Eylül’ün faturası çok ağırdır. Bir tarafta yurttaşlara ve insanlığa karşı işlenmiş sayısız suç, öte tarafta sürekli cezasızlık (inpunity) durumu.

Cuntacılara karşı dava açmak isteyen Türkiyeli bir savcı, İspanya, Şili, İtalya ve Arjantin’de olduğu gibi alkışlanacağı yerde, cezalandırıldı. 1988’de Avrupa’da yapılan sembolik bir yargılamanın belgelerinin yayımlanması dava konusu oldu.

2004’de General Evren’in ikamet ettiği Marmaris’te düzenlenmek istenen anti-militarist kültürel bir festival yasaklandı. Rejim 12 Eylül’ün lideri Evren’in şahsında sistemde gedik açılmasına izin vermedi.

12 Eylülcülerin yargılanmayışı, bu coğrafyada insanlığa karşı işlenmiş suçların yargılanmayışının da sonuçlarından biridir. 12 Mart’ın yargılanmayışının sonucu 12 Eylül’ün yargılanmaması olmuştur.

12 Eylül’ün yargılanmayışının ürünü ise, devlet içinde örgütlenen, devlet adına hareket eden ve topluma karşı -cinayet, uyuşturucu ticareti, adam kaçırma, sabotaj, seri suikastlar da dahil- suç işleyen Susurluk çetesi gibi çetelerin ortaya çıkması olmuştur.

28 Şubat olmuştur.

15 Temmuz darbe girişimi ve tek adam rejimi olmuştur.

Barışın Türk ve Kürt kardeşliği temelinde sağlanmasının engellenmesi bu rejimin ürünlerinden biridir. Bugün Türkiye’nin temel sorunlarından biri, belki de en önemlisi süregelen ve toplumsal hayatı her alanda zehirleyen darbe rejimidir.

Hitler’in, “hatırlama” ile ilgili ünlü bir deyişinden esinlenerek “12 Eylül’de olanları kim hatırlıyor” diyoruz.

Evet, işkence tezgahlarında, cezaevlerinde yaşananları, idamları, kayıpları, yargısız infazları kim hatırlıyor?

Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu yanı başımızda Yunanistan örneğinde olduğu gibi darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır.

Bu acildir. Yunanistan, Arjantin ve Şili halklarının kendi darbecilerini yargılama, kendi geçmişleriyle hesaplaşma ve demokrasinin önünü açma onurunu biz de yaşamak istiyoruz.

Bu tablodan Türkiye’nin demokrasi güçleri memnun değil.

Picasso’nun, Guernica’sını izleyen generallere “sizin eseriniz” diyen sesini yıllar ve yıllar sonra haykırmak, darbenin en büyük mağduru bir kuşağın, 78’lilerin hayalidir.
 

DSC_3981.JPG
41. yıldönümünde 12 Eylül darbesi protesto ediliyor / Taksim Meydanı, Kazancı Yokuşu, 12 Eylül 2021// cafemedyam

Darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim!

Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur.

Türkiye toplumunun yıllar ve yıllardır kararan vicdanı aydınlansın!


İşte, “resmî belgelerde kanlı bir darbenin iç yüzü”

Gözaltına alınanlar: 650.000    
Fişlenenler: 1.683.000   
Açılan dava sayısı: 210.000    
Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000   
Bunlardan, 141-142-163. Maddelerden yargılananlar: 71.500     
Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88): 9,508  
Yargılanan “örgüt üyesi”: 98.404     
Hüküm giyen “örgüt üyesi”: 21.764  
“Yurda dön” çağrısı yapılanlar: 29.000      
Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000   
Pasaport verilmeyenler: 388.000       
Faaliyetten men edilen dernek: 23.700
Hakkında soruşturma açılan dernek: Toplam 644
Cezaevindeki hükümlü-tutuklu: 52.000 (1990’da kalanlar)       
Toplam ölü (eceliyle): 229
Kuşkulu ölüm: 144
Açlık grevinde ölenler: 14       
Kaçarken vurulanlar: 16 
“Çatışma”da öldürülenler: 74  
Doğal ölüm raporu verilenler: 73       
“İntihar” ettiği bildirilenler: 43  
“Nedeni belirsiz” ölümler: 2    
İşkence sonucu öldürülenler: 171      
İşkence iddiası ile açılan dava ve soruşturmalar: 9.962 (1982-1988 arası)    
İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi: 544   
1981 yılı Nisan-Mayıs aylarında ödüllendirilen güvenlik görevlisi: 1.002
1402 Sıkıyönetim Yasası’na göre yapılan işlem: 18.525  
Hakkında işlem yapılan memur: 7.245
Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854    
Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988     
Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266   
Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120      
Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35
Hakkında işlem yapılan hâkim-savcı: 47     
Bölge dışına sürülenler: 7.233
Görevlerine son verilenler: 4.891
Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay
İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün
Gazeteciler hakkında istenilen hapis cezası: 4.000 yıl
Cezaevlerindeki gazeteciler: 31
Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13
Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3
Yalnızca 1989’da yayın yapan 16 günlük gazeteye açılan dava: 394
Tazminat davalarının sayısı:211
İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon
Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton
Yok edilmek üzere depolarda bekletilen yayın: 40 ton
Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151
Yasaklanan yayın sayısı: 927
Yasaklanan film sayısı: 927
Kâğıt oranlarının artış oranı: 13
Haklarında idam cezası istenenler: 7.000
Ölüm cezası verilenler: 517
Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam cezası: 124
Dosyası Meclis’te bulunan idam hükümlüsü: 259
İnfaz edilen idam cezası: 50
İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkûmu: 18
İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkûmu: 8
İnfaz edilen yabancı (Ermeni): 1
İnfaz edilen adli suçlu: 23
1980 – 1985 Yılları Arasında Verilen Cezalar: 
420 kişiye ölüm cezası verildi
630 kişiye müebbet hapis cezası verildi  
939 kişiye 20 yılın üzerinde hapis cezası verildi
2.396 kişiye 10-20 yıl hapis cezası verildi
6.186 kişiye 5-10 yıl hapis cezası verildi
10.784 kişiye 1-5 yıl hapis cezası verildi
22.912 kişiye 0-1 yıl hapis cezası verildi

 
Çalışma yaşamı: 

1980’de sendikalı işçi sayısı 5.721.074
1985’de sendikalı işçi sayısı 1.711.074
Bir işçinin 1979’da günlük ücreti 8.4 ABD Doları
Bir işçinin 1985’de günlük ücreti 4 ABD Doları 

 
1 ABD doları: 

23 Ocak 198047,10 TL
11 Ekim 198082,70 TL
27 Ocak 198191,90 TL
06 Mayıs 1980100,45 TL
24 Aralık 1981130,35 TL
01 Ekim 1987174.450 TL 

 
Dış borçlar: 

1979:  14,2 milyar ABD Doları
1980:  16,2 milyar ABD Doları
1981:  16,8 milyar ABD Doları
1982:  17,6 milyar ABD Doları
1983:  18,4 milyar ABD Doları
1984:  21,3 milyar ABD Doları
1985:  25,3 milyar ABD Doları
1986:  31,2 milyar ABD Doları
1987:  36 milyar ABD Doları 

 
Adli suçlardaki gelişme 

 19801985
Irza geçme1,183    1,750
Zimmete para geçirme95191
Dolandırıcılık281757
Hırsızlık 4,2665,635
Rüşvet vb.387628

İLGİLİ HABER

© The Independentturkis// Celalettin Can

 
Kaynak: Celalettin Can, 78’liler Sorguluyor 2001-İstanbul

Odatv.com – Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top