GENEL

ATİNA DEMOKRASİSİNİN ÇAĞIMIZA ETKİLERİ

“ATİNA DEMOKRASİSİNİN TEMEL DEĞERLERİ.”

“ATİNA DEMOKRASİSİNİN TEMEL DEĞERLERİ.”

Atina demokrasisinin eşitlik anlayışı, salt katılım, işleyiş ve yargı ile sınırlı kalmıyordu.. Demokrasinin temel değerleri olan özgürlüğün ve eşitliğin barış ortamında yaşanılması, savunulmasını ve hatta uğrunda ölümünü de gerektirebiliyordu..

Demokrasi üzerine sürdürülen kuramsal, tarihsel nitelik ve boyutlardaki tartışmaların bir yanını, günümüzde uygulama bulan demokratik anayasal düzenler ile Atina demokrasisi arasında bir karşılaştırmanın yapılması, benzerlik ve ayrılıklarının belirlenmesi, belirli noktalarda bağıntı kurulması, örnek ve ders alınması yolundaki görüş ve öneriler oluştururlar..

Bu bağlamda odaklanılan sorulardan bazıları daha da belirginleşmektedirler:

*Çağdaş anayasal düzenlerin hangi organ ve uygulamalarında, Atina demokrasisinin etki ve izleri bulunmaktadır..?

*Çağımızın oldukça farklı toplumsal koşulları, daha geniş coğrafi alan dahilinde ve daha çeşitli ve etkili araçlar ile sağlanan eğitim ve iletişim sayesinde ortak normların oluşturulup edinilebildiği ve tarihsel deneyim ışığında zengin bilgi-kültür birikimi ile eğilim ve yönelim belirlemenin olanaklı olduğu günümüz ve gelecek için Atina demokrasisi ne ölçüde ve hangi boyutta bir esin kaynağı olabilir..?

*Hangi değer ve normlar belirleyici ve yönlendirici durumdadırlar.?

Önceleri daha çok satır aralarında veya bazı paragraflarda bu konuda yaklaşım ve yorumlar dile getirilmişken belirtilen sorular, içinde bulunulan bazı koşulların ve eğilimlerin etki veya karşıtlığında son yıllarda Eski Çağ tarihçileri, hukuk tarihçileri, düşünür ve politik kuramcılar tarafından yeniden daha kapsamlı tartışılarak değerlendirilmeye başlanmışlardır..

Bu kısmen farklı ve kısmen birbirlerini tamamlayıcı bakış açılarını, yaklaşımlarını ve yorumlarını, tarihsel süreç dahilinde politik kültürlerin oluşum, gelişim ve yayılmaları bağlamında incelemekte yarar bulunmaktadır..

Konu ve ilgili tartışmalarının anlaşılırlığı için öncelikle Atina demokrasisinin temel ögelerini ve ilkelerini özet halinde de olsa belirtmeye çalışalım.

Atina demokrasisinin uygulamadaki en önemli özelliği, doğrudan katılımı ve dönüşümlü etkinliği esas almış olmasıdır..

Atina merkez olmak üzere, tüm Attika’da yaşamakta olan vatandaş (polites) konumundaki on sekiz yaşın üzerindeki ve sadece eril nüfusun katılımı ile oluşturulan halk meclisinin (ekklesia) ve otuz yaşın üzerindeki vatandaşlar arasında kura ve seçim yolu ile katılım ve etkinlikte bulunmuş oldukları karar ve yürütme organları sayesinde işlerlik sağlamış olan Atina demokrasisinin günümüz koşullarına uyarlanması ve benzeri bir uygulama bulması zaten beklenemez..

Doğrudan demokrasinin uygulamadaki zorlukları ve ağırdan işleyişi, çıkmazlıklara saplanması, daha bu dönemde belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır..

Buna rağmen halk egemenliğinin de ancak doğrudan katılımla sağlanabileneceği düşünce ve yaklaşımı, bir ilke ve belirleyici norm olarak kabul edilmiştir.. Bu yöntem, zaman içerisinde uygulama bularak kabüllenilmesini ve de gelenekselleşmesini beraberinde getirmiştir..

Diğer yandan bu ilkeden vazgeçilmesi durumunda bir guruba, zümreye, kişiye dayalı yönetsel sistemlere geçilmesinin yollarının açılması kaygısı her zaman korunuyordu.. Savaş koşullarında organların, beklenilenin aksine yeterince etkin ve verimli işlerlik göstermemiş olması ve hatta ortaya çıkan bir kısım olumsuz sonuçlardan sorumluluk taşıyor olmaları, sonrasındaki düzenlemelerde dikkate alınmış olup bazı yeni önlem ve yöntemler ile bu sorunların aşılması yoluna gidilmiştir..

Bu önlem ve yöntemlerden konumuz açısından en belirgin olanları, önemli kabul edilen sınırlı sayıdaki bazı memurluklar için yetkin ve uygun olan kişilerin seçilmesi ilkesinin benimsenmesi ve uygulama bulması idi..

Gerçi daha 5’inci yüzyıldaki seçim ve görevlendirmelerde bu yönde belirlemeler bulunuyordu.. Ancak bazı diğer öncelikli kıstas ve temel ilkelerden dolayı uygulanmasında zorluklar ile karşılaşılıyordu..

Örneğin Kleisthenes Reformları (6’ncı yy. sonları) sonucu kırsal, sahil ve kent gibi farklı yerleşim alanlarındaki birimlerin (demler) bir araya getirilmesi ile oluşturulan bir çeşit yapay ‘seçim çevresi’ anlamındaki her fyleden eşit sayıda kişinin ister seçim ile ve isterse kura ile belirlenmesi öncelikli idi.. Kısaca değinilen bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, bu ve benzeri esaslara dayalı bir uygulamanın günümüz koşullarına uyarlanması mümkün olmadığı gibi dolaysıyla uygulanmasında rasyonel bir anlam da bulunmamaktadır..

O zaman asıl belirleyici olan ve söz konusu olguyu uygulanır kılan, uygulama için nasıl bir yolun ve yöntemin bulunması, hangi kurumlaşmaya gidildiği ve bu kurumların oluşumları, yetki ve görevlerinin dağılım biçimi değildir; bilakis vatandaş haklarını (kadınlar, yerleşik yabancılar ve köleler dıştalı bulunuyorlardı) esas almış olan Atina demokrasisinin özünü oluşturan temel düşünce ve normların neler olduğudur..

Dolaysıyla temel olan, bu sahiplenilen değerlerin düşünsel etkileşim ve aktarım sürecindeki gelişimleri ile insan haklarını esas alan ve her türlü yapısal ve işlevsel değişime rağmen çağdaş demokrasilerdeki yer ve öneminin belirginliliği ve kabüllenirliliğidir..

*Demokrasilerde birey, mesleki-ekonomik, çevresel ve politik bazdaki toplumsal her oluşumda en belirleyici öğedir.. Onun en temel ve en doğal hak ve istemleri, koşullara bağlı olarak tüm şekilsel ve boyutsal değişimlerine ve zamansal edinimler koşutundaki gelişmelere rağmen fazla bir değişkenlik göstermezler..

Vatandaşlık haklarına dayalı Atina demokrasisinin temel hedefi, niteliği ve dolaysıyla normu, özgürlükçü (eleutheria) ve eşitlikçi (isotes, to ison) olmasıdır..

Fakat özgürlük ve eşitlik kavramlarına, zaman içerisinde ve yaşanılan olaylar bağlamında, içinde yaşanılan durum gereği değişik anlamlar yüklenmiştir..

Öncelikle özgürlük (eleutheria), kavram olarak kölelik (douleia veya doulosyne) karşıtı olarak toplumsal yaşamın içinden çıkmış olup ve bu köksel özelliğini, zaman içerisindeki tüm değişimlere rağmen yine bu karşıtlık çerçevesinde ve anlamında korumuştur..

Özgürlük kavramının Pers Savaşları sırasında ve sonrasında toplumsallaştırılarak vurgu bulmuş olması, sahip olunanın, yaşanılanın bir değer olarak kaybedilme tehlikesi ile karşı karşıya bulunmasından ve bu değerin bütünsel olarak savunulma, korunma ve geliştirilme gerekliliğinin ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır..

Zeus Soter” (kurtarıcı) ve “Zeus Eleutherios” (özgürlükçü) kültleri, daha çok birbirleri ile ilintili olarak bu dönemde ve sonrasında Atina ve diğer kentlerde yad edilerek anlam kazanmışlardır.. Tiranlık rejiminin keyfi uygulamaları karşısında gerek bireysel bazda vatandaşların ve gerekse toplumsal anlamda kentin özgürlüğü, bir karşıtlık olarak anlam ve vurgu bulmuş olup tiranlıkların devrilmesi, yine “Zeus Eleutherios” kültünün yad edilmesi ile kutlanıp dile getirilmiştir..

Daha çok kurtarıcı ve koruyucu güç arayışı olgusu ve minnettarlık duygusu kapsamında ortaya çıkan bu kültler, aynı zamanda dönemin politik arayış-istem ve eğilimlerinin de başka bir boyuttaki dışavurumu olarak kendilerini gösteriyorlardı.. Bu bağlamda, toplumsal politik bilinçlenmeye ve yapılanmaya koşut olarak ayrıca Tanrı’nın ayrı bir sıfatlandırılması, yetkinleştirilmesi ve hatta politize edilmesi söz konusudur..

Bir kent ve onun sakinleri, bir tiranın egemenliği altında ve bilincinde olunan özgürlüklerin kısıtlanması oranında onun köleleri olarak algılanabiliniyorlardı..

Ama bu, tiranlığın egemen olmadığı her durumun özgürlük ile tanımlandığı anlamına da gelmiyordu.. Atina örneğindeki tiranlık rejimine karşı olan politik mücadele, geniş halk tabakalarından çok, özgürlüklerinin bilincinde olan soylu diğer guruplar tarafından yürütülüyordu ve onlar için ise, geleneksel olarak iyi düzen (eunomia) olarak görülen ve tanımlanan politik sistem, toplumsal yapı ve yönetsel oluşum dahilinde, eşit katılım ve etkinlikli düzen (isonomia), eşit egemenlik (isokratia) ve eşit konuşma hakkı (isegoria) gibi politik değer yargı ve normları öncelikli idiler..

Bu politik istem ve haklar, ister istemez özgürlüğü, onlar açısında ve anlamında kapsıyorlardı.. Pers Savaşları ve sonrasında, Peloponnes Savaşı sırasında ve 4’üncü yüzyılın ortalarından itibaren beliren Makedonya tehlikesine karşı özgürlük, daha farklı bir içeriksel boyut kazanmıştır..

Bu savaş hallerinde veya savaş tehlikesine karşı oluşumlar dahilinde özgürlük idealine bağlılığın öne çıkarılması, bir yandan tüm Helen, birlik kentlerinin veya bizzat kentin (Atina) özerklik (autonomia) ve özgürlüklerini, bunun da ötesinde egemenlik haklarını yitirmeleri kaygısından kaynaklanırken, diğer yandan bunun sonucu olarak bireysel hak ve özgürlüklerin de son bulması ile ilişkilidir..

Çünkü kentlerin egemenlik haklarını kaybetmeleri, vatandaşları için esaret anlamına geliyordu ve esaret ise, köleleştirilme demekti.. Bu durumda köleleştirmeye karşı verilen ve verilmiş olunan mücadele ve savaş, özgürlüğün korunması ve savunulması anlamına geliyordu.. Bunu her Atinalı, Pers istilaları sırasında duyumsamış olduğu gibi, sonrasında bizzat Atina önderliğindeki kent kuşatma ve istilalarında köleleştirilenlerin efendileri olarak da yakından biliniyordu..

Anayasal düzen boyutunda ise özgürlük, vatandaşın kurumlar aracılığı ile katılım ve etkinlikte bulunma hakkını kullanmasında ve bireyin özel yaşamında kendini belirgin olarak göstermektedir..

Bireyin, vatandaşın istediği gibi yaşayabilmesi ve istediğini yapabilmesi, demokrasinin özgürlükçü niteliğinin bilinen en temel ve en dikkate alınan bir unsuru olarak öne çıkarılmaktadır.. Aksi durumu, köleliğin bir özelliği ve göstergesi olarak algılanıyordu..

Bu nedenle özgürlük anlayışı, vatandaşın güncel yaşamını düzenleyen, hukuksal-politik haklarını koruyan ve güvence altına alan, bireyler arası ve birey (vatandaş, polites) ile kent (polis/devlet) arası her türlü ilişkinin çerçevesini belirleyen bir dizi yasa ve uygulamaya ve özellikle 4’üncü yüzyılda daha somut olarak yansıtılmaya çalışılmıştır..

Her ne kadar teori ve uygulama arasında çelişkiler bilinse de, örneğin yargı kararı olmaksızın hiçbir vatandaşın ölüm ile cezalandırılamayacağı, vatandaşların işkenceye tabi tutulamayacağı, konut dokunulmazlığının sağlanmış olması, servet ve mal varlığının korunmaya ve güvenceye alınmış olması, belirgin olanlarıdır..

Dolaysıyla kent için bağımsızlık ve egemenlik, toplumsal doku ve yapı bağlamında anayasal düzenin işlerliği, toplumsal guruplar esasına dayalı sosyal konumun korunması ve gelişimi, bireysel açıdan özel yaşamın dokunulmazlığı ve istendiği gibi bir yaşamın güvencesi anlam ve boyutunda bir özgürlük kavramı ve değeri söz konusu idi..

Anayasal düzen tasnif ve tanımlamalarının 5’inci yüzyılın ortalarından itibaren yapılmaya başlanması ve bu anlamda yapılan tartışmalar çerçevesinde demokrasi, zamanla özgürlük ve eşitlik ile özdeş olarak görülmüş ve böyle algılanmıştır..

Bu dönemde demokrasiye seçenek olarak belirmeye başlayan ve daha sonraları savaş koşullarında ve savaş yenilgisinden sonra bizzat Sparta tarafından yapılandırılan oligarşist yönetimlerin başta yaşam hakkı olmak üzere, her türlü bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması, gasp edilmesi veya yok sayılması ile uygulama bulmuşlardır..

Bu deneyimler, demokrasinin olumsuz olarak görülmüş ve eleştirilere neden olmuş bazı öğelerine ve uygulamalarına rağmen gerçekten ve daha belirgin bir şekilde özgürlük ve eşitlik gibi normlaşmış temel değerler ve haklar ile özdeşleşip pekişmesini ve vurgu bulmasını sağlamıştır..

Oysaki en azından eşitlik, aristokratlar tarafından kendileri açısından ve kendi aralarında geçerli olmak üzere, bir hak ve hatta ayrıcalık olarak daha önceleri sahipleniliyordu..

Diğer yandan Atina’daki oligarşik yönetimlerden ilkinin kentin bağımsızlık ve özgürlüğünü yitirme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir anda (411/0 yılı) gündeme gelmiş olması ve yönetimi sırasında bu tehlikenin daha da boyutlanmış olması ve ikincisinin teslimiyetten sonra (404/3 yılı) ve bizzat Sparta tarafından yapılandırılmış olması, bağımsızlık ve egemenlik hakkının kentsel anlam ve boyutta kaybedilmesi ve buna bağlı olarak bireysel özgürlüğün yitirilmesinin oligarşi ile ilişkilendirilmesini beraberinde getirmiştir..

Tiranlık rejiminin yıkılmasından yaklaşık yüzyıl sonra, 411 yılındaki ilk oligarşist darbe ile halktan, alışmış olduğu özgürlüğünü almanın ne kadar zor olduğuna Thukydides (VIII 68, 4), bizzat işaret etmektedir.. Thukydides’in bu yönlü yaklaşımı, özgürlüğün tamamıyla demokrasiye ait bir değer olduğunu ve bu yönü ile de gerek tiranlık ve gerekse oligarşist rejimlerden ayrıldığını bir daha göstermektedir..

Benzeri bir nitelendirmeye, Euripides’in Sığınmacılar (hiketides) dramında da rastlıyoruz.. Euripides (Hik. 404-409), Atina’nın özgür bir kent (eleuthera polis) olduğunu, bir zorba kişinin (tyrannos) değil de, halkın egemen olduğunu ve yönetimde etkin olmanın yıldan yıla değiştiğini, varlıklılar ile yoksulların egemenlikte eşit pay ve etkiye sahip bulunduklarını, Atina’nın efsanevi kurucusu olarak kabul edilen Theseus’a söylettirir..

Atina demokrasisinin diğer önemli bir normsal ilkesi, ifade özgürlüğü ve hakkı idi..

Bu bağlamda anımsatılması gereken bir nokta, düşünceye sahip olmak, kısacası düşünmek, doğal bir hak olarak algılanıyordu ve sınırlandırılmasının zaten olanak dahilinde olmadığı biliniyordu.. Ancak ifade edilmeyen veya ettirilmeyen bir düşüncenin de bir anlamının olmadığından hareketle asıl yoğunlaşmanın bu alana, yani ifade özgürlüğüne ve hakkına çevrilmiş olduğunu saptıyoruz..

Özgürlük kavramının bir zaman dahilindeki politik gelişmeler koşutunda ve etkisinde yeni anlamlar kazanmış olduğunu belirttikten sonra, ifade özgürlüğünün (eleutheros legein), her şeyi konuşma hakkının (parrhesia) ve konuşma hakkında eşitlik ilkesinin (isegoria) sağlanmasına dair değişik kavramların, yine farklı zamanlarda öne çıkarılmış olduklarına şahit oluyoruz..

İfade özgürlüğü, öncelikle her özgür vatandaşın doğal ve normsal bir hakkı olarak görülüyordu ve bu yönü ile özgür vatandaş ile köleler arasındaki farklılık da vurgulanmış olunuyordu..

Her özgür vatandaş, özgürce konuşmak (eleutheros legein) yeteneğine, dolaysıyla hak ve ayrıcalığına sahip bulunuyordu.. Özellikle tiranlık rejimi altında diğer vatandaşlık haklarına getirilmiş olunan sınırlandırmaların yanı sıra, bizzat ifade özgürlüğünün tanınmamış olması, suskunluğa karşın özgürce ifadenin şiarlaştırılmasına neden olmuştur..

Kleisthenes Reformları sonucu demokratik kurumlaşmanın temellerinin yaratılması ile birlikte, içinde bulunulan anayasal düzen veya bu düzenin temel öğesi olarak katılım ve etkinlikte eşitlik ilkesi anlamında isonomia kavramının somut anlam ve ifade bulmasına koşut olarak konuşma hakkının kullanılmasında eşitlik (isegoria) ilkesinin de öne çıkarıldığı anlaşılmaktadır..

Kurum ve organlarda vatandaşların eşit katılım ve etkinliğini öngören yeni anayasal düzen, kurumların işlevleri sırasında bireyin, vatandaşın katılımının ve etkinliğinin en belirgin göstergesi olarak konuşma hakkının kullanılmasında da eşitlik ilkesinin geçerli kılınmasını beraberinde ister istemez getiriyordu.. Halk meclisi toplantısında konuşmak isteyen herkese bu hakkın tanınmasının yanı sıra, yargı alanında temel bir ilke olarak suçlama ve savunmaya eşit oranda tanınan süre ile de kendini en somut şekilde gösteriyordu..

 İsegoria kavramında kendini dışa vuran bu ana ilkenin demokrasi ile olan bağıntısı ve onun için olan önemi kendisini, bazı durumlarda belirleyici öğesi olarak görülüp algılandığı demokrasi yerine kullanılmasında göstermektedir.. Oysaki politik içerikli bir kavram olarak ortaya çıkmış olan isegoria, daha 6’ncı yüzyılın ortalarından itibaren ve dönemin soylular arası politik mücadeleleri kapsamında ve daha sonraki tiranlık rejimine karşı mücadele dahilinde anlam kazanmış ve kullanım bulmuş olmalıdır..

Atina’da tiranlık rejiminin devrilmesinden sonra Kleisthenes’e karşı soyluların politik çıkarlarının savunucusu olarak bir süre etkin duruma gelmiş olan İsagoras’ın kişiliği ve adı, eşitlik ilkesine dayalı politik değer yargılarının 6’ncı yüzyıldaki mücadelelerin ayrılmaz bir parçası olduğuna dair en iyi kanıtlardan biri durumundadır.. Diğer politik içerikli kavram olan isonomia gibi, isegoria da salt soylular tarafından, soylular için kullanılan ve onların istemlerini yansıtmakla sınırlı kalmayıp daha sonra tüm vatandaşları kapsayan bir hak, bir norm ve hatta bir ayrıcalık olarak anlam kazanmış ve politik alanda vurgu bulmuştur..

Bu alandaki kavramlara, 5’inci yüzyılın son üçlüğünde ve ilk kez Euripides’in dramalarındaki kullanımı ile yeni birisi eklenir: Parrhesia. Herkesin her şeyi söyleyebilme (pan-rheisa) hakkı olarak çevrilebilecek olan kavram, daha öncelerinin revaçtaki özgürce söz etmek (eleutheros legein) kavramını da kısmen kapsar bir anlam taşımaktadır..

Bir önceki kavramın fiil halinde kullanılması ve bu şekli ile kalması, parrhesia ile aynı zamanda tanımlama ve adlandırma için gerekli olan bir kavram bulunmuştur.. Diğer yandan özgürce söyleyebilmek başlı başına bir değer olarak kabul görmesine rağmen, bu özgürce söyleyebilmenin ne derecede her vatandaş tarafından bir hak olarak ve eşit oranda kullanılabildiği olgusu, isegoria ile bir daha vurgu bulmuştur..

Ancak isegoria’nın, bir hak ve ayrıcalık olarak yabancı iskancılar ve hatta köleler tarafından da kullanılmış olduğuna dair oligarşistlerce abartılı olarak eleştirilmiş olması, demokrasinin bu temel ilkesine ve özellikle de günlük yaşama olan yansıma ve uygulamasına karşı yoğun bir karşıtlığın varlığına işaret etmektedir.. Oysaki isegoria, aristokratlarca ortaya atılan, savunulan ve yine kendi aralarında dengeyi ve eşitliği öngören bir değerdi.. Ancak bu değer, oldukça sıkı bir sosyal hiyerarşiye dayandırılmak isteniyordu.. Bundan ötürü kadınların erkeklere, gençlerin yaşlılara, yabancı iskancıların vatandaşlara ve kölelerin doğuştan özgür olanlara karşı konuşma hakkını nasıl, nerede ve ne şekilde kullanmaları gerektiğinin ölçütleri, sosyal denetimin bir gereği olarak belirli bulunuyordu..

Bu geleneksel aristokratik sosyal denetim, saygının, utangaçlığın ve sıkılganlığın (aidos) erdemlilik olarak algılanmasına dayanıyordu..

Ama demokrasi uygulamaları ile birlikte, sosyo-toplumsal yapılanmada düzenlemelere gidilmiş; gelişkin ekonomik ilişkiler sonucu olarak yeni ve farklı toplumsal tabakalar ortaya çıkmış; eğitim ve kültürel etkinlikler aracılığı ile bireyin mevcut olana bakışı ve yaklaşımı değişmiştir.. Böylelikle bazı değerler, kavramlar ve normlar, tanım ve kapsamları itibari ile zamanla değişime uğramışlardır.. Dolaysıyla içeriği ve kullanımı ile parrhesia kavramının her şeyin herkes tarafından özgürce konuşulması anlamında daha kapsamlı ve demokrasi ile daha çağrışımlı kullanımına başlanmıştır..

Euripides ile birlikte ve 5’inci yüzyılın son çeyreğinde politik terminolojinin yoğun kullanılan bir kavramı durumuna gelen parrhesia, özellikle oligarşist eğilim ve yönelimler karşısında demokrasinin önemli bir niteliği ve normu olarak anılmış ve bu çağrışımı da sağlamıştır.. Örneğin Atina demokrasisinin belkemiği durumundaki donanma gücüne bağlı birçok gemi, 4’üncü yüzyılda sıklıkla demokratia, eleutheria ve aynı zamanda parrhesia olarak adlandırılmışlardır..

İfade serbestisinin Atina demokrasisi içindeki bu önem ve değeri, Atina’da isteyen herkesin gerektiğinde düşmanlarının veya Sparta’nın anayasal düzen ve yaşam tarzından övgü ile söz edebilirken, Sparta’da kendi anayasal düzeninden başkasının övülmesinin yasak olduğu yolundaki Demosthenes’in (XX 105-107) belirttiklerinden çok daha açık ve somut bir şekilde anlaşılmaktadır..

Politik düşüncenin oluşmasında, karar sürecinin işlemesinde, kararların alınmasında ve uygulanmasında ifade serbestisi ve eşitliğinin bu hiçbir şekilde yadsınamaz önemli işlevi, tarih yazarı Thukydides (II 40, 2) tarafından Perikles (Atina’da yaklaşık 450-430 yılları arasında etkili olan politikacı ve komutan/strategos) aracılığı ile daha bu dönemde, “…biz bir edim için sözde bir tehlike görmüyoruz; ama gerekli bir edime adım atmadan kendini söz aracılığı ile (danışma) önceden bilgilendirmemekte” tümcesiyle belirtilmiştir..

Daha sonraları, Akhaia Birliği’in demokratik özelliğinin tanımlanmasında, konuşmada eşitlik hakkı (isegorias) ve herkesin her şeyi konuşabilmesi (parrhesia), belirleyici öğeler olarak Polybios (II 38, 6) tarafından bilinçli bir şekilde vurgulanmışlardır..

Düşünce ve düşüncenin yazılı ya da sözlü ifadesi, tamamıyla özgürlük ile ilintili iken ifadede eşitlik, ancak bir olgunun varlığı (örneğin demokratik anayasal bir düzenin organları gibi) ve olanağı dahilinde söz konusu olabilir.. Başka şekilde ifade etmek gerekirse: Düşünülenin zamansal ve olanaksal açıdan eşit olarak açıklanması, ifade için bir olgunun, bir mekanın ve bir aracın varlığını gerektirir..

Her vatandaşın katılım ve etkisi ile oluşturulan organlar, kurum ile kurullar ve birimler, demokratik anayasal bir düzen dahilinde ortaya çıkmışlardır ve bu organlarda alınan kararlar, süreç içerisinde yapılan oturumlarda belirtilen görüşler sayesinde alınmışlardır.. Koşulları gereği doğru ve gerçekçi bir kararın alınmasında, özgürce ve eşitçe ifade edilen olumlu ve olumsuz yönde, lehte ve aleyhteki düşüncelerin belirtilmesinin rolü büyüktür.. Çünkü kararda etkisi olacak her katılımcının görüş oluşturması ve olgunlaştırması, özgürce ve eşitlik temelinde belirtilen diğer görüşlerin tartılması, karşılaştırılması ve sağduyu süzgecinden geçirilmesi ile mümkündür..

Düşüncenin ifadesi ve ifade şekli, Atina demokrasisinin temel normları olan ve dolaysıyla onu nitelemekte olan hem özgürlük ve hem de eşitlik ile doğrudan bağlantılı olduğundan diğer öğelere nazaran daha merkezi konumu ve anlamı bulunuyordu..

Atina demokrasisinin eşitlikçi özelliğini yansıtan diğer önemli bir öğe, her vatandaş oyunun eşit ağırlıkta ve değerde (isopsefos) olmasıdır..

Her kişinin bir oy hakkına sahip olması, eşitlik ilkesinin toplumsal oluşum ve yapılanma dahilinde uygulama bulmasının da ilk örneklerindendir.. Eşit oy hakkının daha erken dönemlerde ve küçük yerleşim birimlerinde veya monarşist yönetimler altında oluşturulmuş olunan organlarda uygulama bulmuş olduğunu ve böylelikle Helen kentlerinde veya diğer yerleşim birimlerinde bilinen bir gelenek idi.. Bu tür seçme ve oy haklarına anayasal düzen boyutunda bakıldığında sorun, hangi durum ve kararlarda halkın veya vatandaşın oyuna baş vuruluyor ve kimler vatandaşlık haklarına sahip bulunuyordu noktalarında düğümlenmektedir..

Tiranlık rejimi altında halkın kararlarda etkili olmasının yolları, ya tamamıyla kapatılmıştı ya da büyük oranda sınırlandırılmıştı.. Bazı memurluklar için yapılmış olunan seçimlerde oy eşitliği ilkesine müdahalede bulunmak yerine, başka yöntemlere başvurulmak suretiyle rejim için uygun adayın seçilmesi sağlanırdı..

Kısa süreli oligarşist yönetimler sırasında, demokratik anayasal düzenin gelenekselleşmiş, vazgeçilmez bu ilkesi, daha farklı yöntemlere başvurulmak suretiyle anlamsızlaştırılmaya ve geçersiz kılınmaya çalışılmıştır.. Bu oligarşist yöntemler, vatandaşın gelir düzeyine, ideolojik ve politik eğilimine, sınıfsal ve toplumsal konumuna göre sınırlı katılım ve etkinliğini öngörüyordu..

Oligarşist rejimlerin dayanak noktalarından biri olan bu dıştalama olgusu, artık oylamada eşitlik ilkesinin de ötesinde bir durumu gösterdiği gibi, oylamada eşitlik ilkesinin, demokrasinin bir normu ve değeri olarak anlam ve vurgu bulmasına da işaret ediyordu.. Nitekim Euripides, tamamıyla politik içerikli “Sığınmacılar” dramında (Hik. 350-355) Theseus’a, monarşi yerine halkı, özgürlük (eleutheros) ve oylamada eşitlik (isopsefos) ilkelerine dayalı olarak egemen kıldığını söylettirir..

Dönemin ilgili politik tartışmalarının yansımış olduğu Euripides’in bu dramında, oylamada eşitlik ilkesinin demokrasiyi tanımlayan ve belirleyen diğer bir değer olan özgürlük ile bir arada kullanılmış olması, tartışmasız ayrı bir önem taşımaktadır.. Özgürlük ve eşitliğin birbiri ile ilintili ve iç içe olgular olduğu, birisi olmadan diğerinin düşünelemeyeceği ve uygulama bulamayacağı aşikardır..

Atina demokrasisinde eşitlik ilkesine dayalı olarak uygulama bulan diğer önemli bir olgu, yönetmenin ve yönetilmenin zamansal (iki yıllık, bir yıllık, aylık ve günlük) ve birimsel (fyle, tritty ve dem bazında) dönüşümlülüğüdür..

Yönetmek, vatandaşa ait bir hak ve ayrıcalık olarak kabul edilirken, bu hakkın vatandaş tarafından kullanılması, özgürlüğün bir ifadesi ve gereği olarak algılanıyordu.. Aristoteles’in (Politikon, VI 2, 1317b, 1ss.) bu dönüşümlülüğü, özgürlüğün bir göstergesi olarak nitelemiş olması, ancak bu bağlamdaki bir saptama olarak düşünülebilinir..

Yönetimde etkin bir görevin sadece belirli bir süre içinde (örneğin bir yıllığına) seçim veya kura yolu ile üstlenilmesi, rotasyon ilkesine uygun olarak her yıl farklı görevlerde bulunabilme hakkı, daha çok eşitlikçi anlayış ve ilkesi ile ilintili olup aynı zamanda vatandaşlar arasında adaleti sağlamaya yönelik bir uygulamadır..

Demokratik anayasal düzenin belirleyici temel özelliklerinden biri olarak kabul edilen eşitlik ilkesinin geçerli olması gereken en önemli alan, kuşkusuz yargıdır..

Bununla ilk aşamada, her vatandaşın yasalar önünde eşitliği söz konusu edilmektedir.. Bireyin tüm sosyo-toplumsal farklılıktan kaynaklanan konumuna rağmen yasalar önünde eşitliği (kata tous nomous/pasi to ison), Perikles tarafından demokrasinin en belirgin özelliklerinden biri olarak öne çıkarılarak vurgulanıyordu.. Ancak bu olgu, yargı sisteminin bir bütünsel olarak oluşumu, işleyişi, karar verme süreci ve şekli ile ilintili olduğu gibi, öncelikle yargı bağımsızlığının varlığı ile doğrudan bağıntılıdır..

Yasalar önünde eşitlik, mevcut yazılı veya geleneksel olarak korunagelinen ve bilinen yasaların çiğnenmesi durumunda, sıradan veya görevli her vatandaşın şikayet edileceği, kovuşturmaya uğrayacağı, yapılan açık duruşma sonucunda gerektiğinde cezalandırılacağı kuralında kendisini göstermektedir..

Suç sayılan bir unsurun herkes için geçerli olmasının yanı sıra, aynı suç unsurunun cezai yaptırımının da suçlanan kişinin konumuna bağlı olarak değil de, suç unsurunun işlenişindeki seyir ve etkiler göz önünde bulundurularak belirlenmesini gerektirmektedir.. Karar sürecinde, yani duruşma esnasında, suçlayana suçlaması için ve suçlanana savunması için tanınan eşit süreler, her vatandaşın yasalar önünde eşit olduğuna dair formal, ancak en belirgin bir uygulama idi..

Öte yandan eşitlik ilkesinin diğer bir uygulaması olan görevde dönüşümlülük, yargı alanında da geçerli idi..

Bundan dolayı jüri üyesi olarak yeminli hakim konumundaki veya oluşturulan dairenin başkanı durumundaki her vatandaş, daha sonraki yıl belki başka bir görevli veya sıradan bir vatandaş durumunda bulunuyordu veya her an için bir suçlayan ya da suçlanan olarak yargı önüne çıkabiliyordu.. Görevin dönüşümlülüğü sayesinde ortaya çıkan bu etkin ve edilgenlik durumu, yargıda eşitlik ilkesinin geçerli kılınmasında dolaylı yoldan da olsa yardımcı bir işlev görüyordu..

Yargının ne kadar bağımsız olduğu sorunu, kısmen birbirini izleyen ve kısmen birbirinden ayrılan iki aşama dahilinde ele alınmak durumundadır..

Bununla söz konusu olan, savaş öncesi ve sonrasındaki yapılanma ve işleyiştir. Atina’da her ne kadar bazı organ (Halk meclisi/ekklesia, Areopag Konseyi ve sınırlı oranda Beşyüzler Konseyi/boule) ve kurullar (hakem hakimler ve sınırlı oranda ilgili memur kurulları) yargısal ve cezai kararların alınmasında bazı yetkilere sahip bulunuyorlardıysa da, yargısal asıl görev ve hüküm gücü, Yeminliler Mahkemesi’nde (dikasterion) bulunuyordu..

Halk Meclisi ve Areopag Konseyi dışında kalan organ ve kurullarca alınmış olunan cezai kararlar, ki bunlar daha çok belirli bir meblağa kadar olan para cezalarından ibaretti, mahkeme nezdinde itiraz edilerek geçersiz kılınabiliniyordu..

Savaş sonrasındaki yeni yapılanmada yargı organı olarak mahkeme, dairelerinin oluşum ve işleyişinde görülmüş olunan bazı aksaklıklar ve suistimallere açık bazı boşluklar, yeni düzenlemeler sayesinde giderilerek daha etkin ve yetkin hale getirilmiştir.. Ama 5’inci yüzyılda politik sistem bir bütün olarak henüz işlerlik içinde bulunurken bir yargı organı olarak mahkemenin de istenilen ve beklenilen ölçüde bağımsız olarak çalışır olduğu anlaşılmaktadır..

Ancak savaş koşullarının her yönü ile yaratmış olduğu olumsuz ortamın ilk kurbanlarından birisi, anayasal düzenin belirgin ve demokrasinin temel ilkelerinden biri olan eşitliğin ve ancak ona bağlı olarak düşünülebilinen adaletin uygulanmasında ve yerleşmesinde bağımsız kararları ile etkili olabilen yargı organı olmuştur.. Oysaki yasalar önünde eşitlik ilkesi için bu dönemde ve sonrasında kullanılan kavram, isonomia, aynı zamanda ve hatta aslen politik katılım ve etkinlikte eşitliği esas alan ve bazı durumlarda demokrasi ile özdeş kabul edilen bir anayasal düzeni de tanımlıyor ve adlandırıyordu..

Bu durumda yasa önünde eşitlik, bu adla anılan anayasal düzenin ve kitleselleştirilerek geliştirilen bir biçimi olan demokrasinin de temel ilkelerinden birisi olma niteliğini taşımaktadır.

Atina demokrasisinin eşitlik anlayışı, salt katılım, işleyiş ve yargı ile de sınırlı kalmıyordu. Demokrasinin temel değerleri olan özgürlüğün ve eşitliğin barış ortamında yaşanılması, savunulmasını ve hatta uğrunda ölümünü de gerektirebiliyordu..

Sparta ile olan Peloponnes Savaşı’nın bu yönlü gerekçelendirilmesi, herkesin fiziki, mali gücü oranında savunmaya eşit katkısını gerekli kılıyordu.. Varlıklı ile yoksulun aynı amaçla savunmaya katılımları, sonuçta yaralanmaları, sakat kalmaları veya yaşamlarını yitirmeleri, onların aynı kaderi ve tasayı paylaşmalarına neden olmuştur.. Nitekim Perikles, Thukydides’in (II 42, 4) aktardığına göre, savaşın ilk yılında yitirilenlerin anısına düzenlenen törende yapmış olduğu konuşmasında (epitafıos), yitirilenlerden hiçbirinin zenginliğinden ötürü ve onu daha uzunca yaşayabilmek için korkakça davranmadığını; hiçbirinin yoksulluğundan ötürü, eğer kurtulduğunda belki zengin olabilir umuduyla, tehlikeyi bir şekilde atlatmayı aramadığını belirterek bu kaderin paylaşım konusuna da dikkatleri çekmiştir..

Savaşlardaki bu birlikte savunma duygusu, eşit katılım ve aynı acıları paylaşma durumu, barış ortamının sosyo-toplumsal alanında, yönetsel erkte eşitlik düşüncesinin oluşmasını ve uygulama bulmasına da katkı sunmuştur.. Özellikle Pers Savaşları’ndan sonra sağlanan toplumsal uzlaşı çerçevesinde alt gelir gurubu mensuplarının aşamalı olarak eşit haklara kavuşturulmuş olmalarında, aynı sorumluluğu taşıyanların ve aynı bedeli ödeyenlerin, eşitlik bazında, aynı haklardan yararlanması gerektiği düşüncesinin etkisi de bulunuyordu..

Demokrasi uğraşısı, deneyimi ve yaşamsal süreci, Atina ve onun etkisindeki bazı kentlerde, normsal ve kurumsal açıdan zamanla yeni bir politik kültür ve tarz oluşturmuştur.. Artık 4’üncü yüzyılda, “demokratia” dışında başka bir anayasal düzenin, halkın etkin ve katılımda bulunmadığı bir yönetim biçiminin önerilmesi, taraftar bulması ve hatta uygulama bulması halinde başarılı olabileceği konusunda bir kanı, bilinç ve ciddi-açık bir eğilim bulunmuyordu..

Böylesi bir ortamın yaratılmasında, her ne kadar anayasal düzenin korunmasına dair alınmış olunan önlemlerin bir rolü bulunuyorduysa da, karşıtı seçeneklerin geleneksel olarak edinilmiş politik kültür ve tarz ile uyumluluk göstermemesinin etkisi de yadsınmayacak oranda idi..

Öte yandan daha önceleri yabancı egemenliğe karşı belirginleşen “kurtarıcı” (soter), bununla ilintili olarak ve ayrıca iç politik mücadeleler sonucunda daha da somutlaşan “özgürlük” (eleutherios) simgeleri ile Baştanrı Zeus’un, kentin koruyucusu Tanrıça Athena’nın ve Attika-İyon soyunun Tanrısı Apollon’un Attika Deniz Birliği dahilinde politize edilmelerinden sonra, 4’üncü yüzyılda, “demos” ve “demokratia” birer simge haline getirilerek adeta kutsanmışlardır..

Bu değer ve simgelerle dile getirilen ve betimlenen anayasal düzen, kültsel ve dinsel açıdan da korunmaya alınmış, belleklere yerleştirilmiş, toplumsal politik kültürün belirleyici bir parçası haline getirilmiştir.. Böylelikle gelecek kuşaklara aktarılmasının da olanağı sağlanmıştır..

Günümüz demokrasi düşünce ve anlayışının ortaya çıkmasında, bir anayasal düzen olarak yapılandırılmasında ve gelişmesinde, Atina demokrasisinin doğrudan bir etkisinden çok, bir bütün olarak geçmiş dönemlerin düşünsel ve kültürel birikiminin tarihsel süreç içinde korunması ve bazı durumlarda yeniden kazanılmasının önemli payı bulunmaktadır..

Bunda asıl olan, özgür düşüncenin oluşması ve bireyin bu yolla özgürlüğü ve eşitliği birer doğal ve normsal değer olarak kavraması, bazı durumlarda geliştirmesi ve bunun sonucunda dernek, sendika, parti aracılıkları ile toplumsallaştırarak istemleştirmesidir..

Çağımız demokrasilerinin temel normlarının oluşmasında ve dolaysıyla toplumsal ve politik değer yargılarının yerleşmesinde önemli etkileri bulunan bazı tarihsel dönüşüm ve değişimlere yönelik gelişmelerin yazılı hale getirilerek manifestolaştırılan kuramlarının, yukarıda söz konusu edilen ve kısmen değerlendirilerek aktarılan Atina demokrasisinin nitelendirici normları olan özgürlük ve eşitlik ilkeleri ile ne ölçüde bağlantılı olduklarını, nasıl etkilenmiş olduklarını ve bu kuramlaştırılmış politik değer yargılarının çağımızda demokrasi olarak adlandırılan politik sistemlerin yapılandırılmalarına ve uygulamalarına nasıl yansımış olduklarını, bazı çarpıcı tarihsel olay ve dönüşümler bağlamında ortaya koymak gerekir..

“İSLAM ETKİLİ TOPLUMLARIN BAKIŞ VE YORUMU”

Günümüz Batı dillerindeki politik terminolojinin belirleyici kavramı olan “politika”, Helence kökenli olup, bir kent, kent devleti veya devlet ile ilişkili olan anlamındadır..

Buna karşın Doğu’da belirleyici olan ve Arapça kökenli kavram siyasa, at bakıcılığı ve terbiyesi ile ilişkili olup İslam etkili politik terminolojideki kullanımı geç dönemlerdendir..

Doğu ile Helenler arasındaki ilk düşünsel etkileşimler konusundaki bilgi ve görüşlerin, kısıtlı sayıdaki kaynak ışığında ve bilinen tarihsel ilişkiler dahilinde ve koşutunda belirli dönemlerde oluşan sentezler aracılığı ile konstrüke edilmesi mümkündür..

Bu tarihsel ilişkilerin başında, kuşkusuz Helenlerin Doğu Akdeniz kıyılarındaki kolonizasyon hareketleri ve yerleşmeleri gelmektedir..

Bunun yanı sıra Helenlerin Mısır ve Babil krallarının hizmetinde paralı asker olarak görev almış olmaları, önceleri Medler ile Lidyalılar arasındaki savaş ve sonucundaki yakınlaşma, daha sonra diğer İraniler olan Perslerin Anadolu, Trakya’yı istilaları ve Atina’yı tahrip etmeye kadar varan yayılmaları, savaş gereğinin tüm tahripkarlığına rağmen, karşılıklı etkileşimde önemli rolleri olmuşturlar. Özellikle Milet kenti okullarının öğretilerinde, Babil ve Mısır astronomi ve matematiğinin etkileri, esas elementlere dayalı felsefi tartışmalarında, İrani felsefi-dini düşüncesi ile olan benzerlikleri bulunmaktadır. İrani Perslerin Anadolu’da uzun yıllar politik bir güç olarak varlıklarını sürdürmüş ve hizmetlerinde zaman içinde birçok Helenlinin bulunmuş olmaları, bu karşılıklı etkileşime önemli katkılar sağlamıştır. Peloponez Savaşı sırasında ve sonrasında aynı zamanda döneminin bir mali gücü durumundaki Pers Şahlığı, özellikle Helen ve Atinalı bir kısım soyluların çekim alanı ve geçici de olsa örnek alınması gerekli yönetim biçimi durumuna gelmiştir. Büyük İskender’in Hindistan’a kadar olan Doğu’yu istilası ve sonrasındaki Helenleşme ve Helenleştirme evreleri, daha çok askeri ve maddi kültür alanındaki etkileşimle sınırlı kalmıştır. Ancak sonrasında Mısır’da egemen durumda bulunan Ptolemaiosların, Helen yazın kültürüne olan destekleri ve İskenderiye Kütüphanesi ile toparlanan klasik eserler, Doğu’da başka bir merkezin doğmasını sağlamıştır. Roma’nın Doğu’da da bir güç haline gelmesi, zaten eskiden beri Roma’daki eğitimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş Helen dili ve kültürünün tamamıyla Roma etkisi altına girmesine neden olmuştur. Hıristiyanlık dininin doğması, yayılması ve sonrasında ilk kez yine Kaiser Konstantin tarafından Roma’nın devlet dini olarak ilan edilmiş olması, Roma İmparatorluğu’nun Doğu’daki başkenti olan Bizans’ın yeniden Helen dili ve kültürünün önemli bir merkezi durumuna gelmesini sağlamıştır. Fakat Hıristiyanlık dininin Bizans için resmi bir konum kazanması ve izleyen iç dinsel ve mezhep çatışmaları ile birlikte klasik Helen öğretilerine karşı önlemlerin de alınmasını beraberinde getirmiştir. Reformist olarak bilinen Kaiser Justinian, halen Atina’da klasik dönem geleneklerine bağlı olarak öğretilerine devam etmekte olan Akademia’yı 529 yılında kapattırdığı gibi, yaratılan ortam nedeniyle birçok bilgin kovuşturma ve saldırılara maruz kalmışlardır. Bundan dolayı Bizans’ın doğudaki komşusu ve rakibi durumundaki İrani Sasaniler Şahlığı’na sığınan bu bilginler, Gund é Şapur kentine yerleştirilirler. Bu bilginler arasında, başta Aristoteles olmak üzere, birçok klasik dönem filozof ve düşünürlerinin alıntı ve yorumları ile tanınan Kilikyalı Simplikios da bulunmakta idi. Sasani Şahı I. Khousro Anuşirwan’ın (M.S. 531-579), Aristoteles ve Platon’un eserleri ve içerikleri konusunda iyi eğitim almış olduğuna ve klasik Helen felsefe ve edebiyatı için özel ilgisinin olduğuna dair aktarımların, bu bağlamda şaşırtıcı olmaması gerekir. Akademia’nın bu bilginleri, Anuşirwan’ın tahta geçmesi veya daha henüz halef olarak belirlenmesi ile birlikte, Platon’un filosofoi basiles (filozof padişahlar) (Politeia, VII 473 d, VIII 543 a; Epistolai, VII. 326 b) düşüncesinin gerçekleşmiş olduğu sanısına varmış olmalıdırlar. Gund é Şapur örnek ve geleneğindeki bu kısa süreli ama doğrudan ilişkinin yanı sıra, Sasaniler Şahlığı’nın zaman zaman sınırları dahilinde veya sınırlarında bulunan Antiokhia (Antakya), Nisibis (Nusaybin), Edessa (Urfa) ve diğer Kuzey-Mezopotamya kentlerindeki Helen veya yerli Hıristiyan halklara (örneğin Süryani ve Keldaniler) ait okullar bulunmakta ve bu okullarda klasik Helen dili ve kültürü geleneksel olarak öğretilmekte ve dolaysıyla korunagelmekte idi. Sasaniler ve Bizans arasındaki her türlü diplomatik ve kültürel ilişkilerde bu Süryani okulları ve bilginleri önemli rol oynuyorlardı. İslam’ın yayılım döneminde kısmen üstlenilen kısmen tahrip edilen ve kurutulan bu vahalar, Abbasiler döneminde kentsel kültürün oluşumu ve zamanla İrani unsurların da ağırlık kazanması ile yeniden yeşerme belirtileri gösterirler. Özellikle 10’uncu yüzyılda ve 11’inci yüzyılın ilk yarısında, Daylamlı İrani Buwayilerin Bağdat’ta etkin oldukları dönemde, başta Platon ve Aristoteles olmak üzere, bazı klasik Helen filozof ve düşünürlerinin önceki çevirileri yeniden bir araya getirilmiş veya yeniden ya tümsel olarak ya da bölümler veya özet halinde Arapça ve Farsçaya çevrilmişlerdir. İlginçtir ki aynı dönemde Bizans’ta, yeniden klasik döneme yönelik olumlu eğilim ve değerlendirmeler belirmeye başlamıştır.

Gerek Doğu ve gerekse Batı’da söz konusu olan ilk Helen düşünür ve filozoflar, Platon ve Aristoteles’ti, ki onlar bizzat yaşadıkları, şahitleri ve de karşıtı oldukları Atina’daki anayasal düzen konusunda belirtmiş oldukları ile bilinmektedirler. Bu açıdan yaklaşıldığında Platon ve Aristoteles’in felsefi ve politik düşüncelerinin yankı ve ilgi bulmuş olmaları, geleneksel egemenlik sistemlerine dair beklentilerine yanıt verir nitelikte olmalarına da bağlanabilinir. Fakat günümüz politik terminolojisinde kullanılan ilk kavramların türeme ve kullanım alanları dikkate alındığında, Helen ve Roma etkili Batı politik kültürü ile İslam etkili Doğu politik kültürü arasındaki derin bir anlam ve yorum farkının olduğu ortaya çıkmaktadır: Günümüz Batı dillerindeki politik terminolojinin belirleyici kavramı olan “politika”, Helence kökenli olup, bir kent, kent devleti veya devlet ile ilişkili olan anlamındadır. Helen politik terminolojisinde kullanılan birçok kavram (polis: kent, politeias: devlet, politeia: bir kent devletinin anayasal düzeni, vatandaşlık hakları, tüm vatandaşlar, polites: vatandaş, politeuomenos: politik olarak aktif ve etkin vatandaş v.b.) bu aynı kökenden türetilmişlerdir. Buna karşın Doğu’da belirleyici olan ve Arapça kökenli kavram siyasa, at bakıcılığı ve terbiyesi ile ilişkili olup İslam etkili politik terminolojideki kullanımı geç dönemlerdendir.

Dolaysıyla söz konusu olan ve günümüzde de belirginleşen farklılık, kent-vatandaş eksenli “politika” ile ahır-at odaklı ve terbiye etmeye dayalı “siyaset” arasında ve bunun anayasal düzenlere, birey hak ve özgürlüklerine olan yansımalarındadır. Oysaki Şark’ta kültürel ve toplumsal düzenin zenginliğini, gelişimini ve biçimlenmesini bütünsel ve kapsamlı olarak tanımlayan “medeniyet”, doğrudan kent (madan, madina), kentleşme ve kentlileşme ile ilintili olarak türetilerek kullanım ve vurgu bulmuşsa da politik kavramlara kaynaklık edebilecek bir olgunluk ve nitelik kazanamamıştır. Bu olası tanımlamayı geçerli ve gerekli kılacak ne bir düşünsel-normsal gelenek ne de politik yapılanma ve kurumlaşma mevcuttu.

Şark’ta Platon, Plotin, Proklos ve kısmen Aristoteles görüşlerinin halife ve yine onun denetim ve etkisinde bulunan okullardaki alimlerce kabul görmüş veya en azından dikkate alınarak tartışılmış olmaları, dönemin halifelik yönetim biçimine ve onun teolojik dayanaklarına hitap etmeleri ile de ilintilidir. Özellikle Platon, insanı her şeyin ölçütü (panton khrematon metron estin anthropos) olarak gören sofistlerden Protagoras öğretisine karşı, Tanrı’nın her şeyin ölçütü (theos hemin panton khrematon metron) olduğunu belirtmesi (Theaitetos, 152a; Kratylos, 385e; Nomoi, IV 716c) ve bu kuramını teolojik ve politik felsefesinin belirgin eserlerine yansıtmış olması; Plotin’in kısmen Platon’dan etkilenerek, “var olan he rşeyin varlığı, Bir’in varlığındandır” (panta ta onta to heni estin onta, …) ve “Bir’in özelliği, (var olan) her şeyin doğurucusu (yaratıcısı) olmasıdır” (gennetike gar he tou henos fysis ousa ton panton ouden estin auton), biçiminde vurgulamış olduğu mutlak olan “Bir” ve benzeri felsefi görüşleri, bu görüşlerin Proklos tarafından yeniden ele alınan ve kısmen geliştirilmiş halleri, daha sonraları tek tanrılı din olgusunun da en belirleyici teolojik kuramına dönüştürülmüştür. Yine Platon ve Plotin’in, “var olanın Bir’liği”, çokluğun, farklılığın Bir’liği, Tüm’lüğü” biçimindeki toplumsal düzenin oluşumuna da uyarlanabilinen “tümdengelme” ve “tümevarım” teorik görüşleri, mevcudiyeti koruma kaygısı veya arayış içinde bulunan sonrası çabalarında gerektiğinde dikkate alınmışlardır. İslam politik ve teolojik felsefesi ile antik ve geç antik dönem arasındaki asıl bağıntıyı, tamamıyla bu temel noktalarda aramak gerekir.

İslam politik felsefesinin önemli kurucu ve kuramcılarından biri olarak kabul edilen Al-Farabi’nin (870-950) “Mabadi’ ara’ ahl al-madina al-fadila” başlıklı kitabındaki ideal bir devlet ve yönetim biçimine dair tez ve görüşlerinde, önceleri Platon ve bu dönemde Aristoteles’e ait olarak bilinen Yeni-Platoncular’dan Plotin (M.S. 3’üncü yy.) ve Proklos’un (M.S. 5’inci yy.) yazıları ve daha sonrasında ise bizzat Aristoteles’in belirgin etkileri bulunmaktadır. Al-Farabi, Platon’da olduğu gibi, bir ideal devletin yönetiminde ve politikalarının yönlendirilmesinde filozofların, bilginlerin belirleyici bir etkinlikte olmaları gerektiğini belirtir (XV, 10; XVII, 2). Egemen olan kişinin (imam) ise, on iki vasfı kendinde bulundurması gerektiğini belirten Al-Farabi (XV, 12), bunun ancak peygambere özgü olduğunu ve dolaysıyla bu uygun ve yeterlilikte bir şahsın bulunmasının her zaman olanak dahilinde olmadığı durumlarda erkin, belirtilen niteliklere sahip kişi ile bir filozof (bilge kişi) arasında paylaşılması gerektiği görüşünü savunmaktadır (XV 14). Al-Farabi’nin belirtmiş olduğu bu on iki vasıf (XV, 12), yine Platon’un politeias ve politikos adlı kitaplarında belirtmiş olduğu bir devlet adamının (basileos: padişah) adaleti esas alan ve geçerli kılan bir devlet yapılanması için kendinde birleştirmesi gerekli olan niteliklerin daha genişletilmiş bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır ve hemen sonrasındaki bölümde bu nitelikleri altı şık altında toplayarak somutlaştırır (XV, 13). Son eseri olan “Fusul muntaza’a” ya da diğer adıyla “Fusul al-madani” de Al-Farabi, düşündüğü ideal devlet adamı portresini, aranılan şartlar dahilinde yeniden belirler. Eğer bu nitelikleri de göz önünde bulundurarak tekrar filolojik bir açıklamaya yer vermek gerekirse, farklı alan ve yetkinlikler bir bütünün birer parçası ve onu oluşturan öğeler olarak ortaya çıkan bu politik-felsefi görüş(ler), aynı zamanda bu alandaki politik terminoloji ile de uyum içindedirler. Çünkü Arapçada bu alanda sonradan kullanılan ve genel geçerlilik kazanmış olan terminolojinin kökeni de aynıdır: hkm-. Bu açıdan yaklaşıldığında, Al-Farabi’nin devlet ve yönetsel alan için kullanmış olduğu veya egemen olan kişide aramış olduğu vasıflardan birçoğu, Doğu dillerinin günümüz politik terminolojilerinde de yer alan ve Arapçanın bu aynı kökünden gelen sözcükler ile adlandırılmışlardır: hükümet, mahkeme, hüküm, hakim, hekim ve birer sıfatlandırma olarak hikmah (öğreti, bilgi), hikmet. Bu filolojik örnekler, Platon’un bir “filozof padişah”tan aramış olduğu nitelikler ile oldukça yakın benzerlikler göstermektedirler. Burada, bir politik “tümsel” düşünce ve yapılaşma olgusunun dildeki yansıma biçimi söz konusudur. Bunun ötesinde, İslam etkili Doğu toplumlarının politik kültüründe birey ve onun oluşturmuş olduğu sosyo-toplumsal doku ve organizasyon konusuna yeterince değinilmemektedir. Değinilen durumlarda, ki yine Al-Farabi bir ilktir, olumsuz bir toplum yapısına, politik ve yönetsel sisteme (madina cahaliyya) örnek olarak belirtilmişlerdir. Buna göre demokratik bir kent devletinde her vatandaş, özgür iradeye sahiptir ve istediği gibi yaşamakta ve istediğini yapmakta serbesttir. Kent devletinin vatandaşları eşittirler ve yasalar, hiçbir kişinin başka bir diğerinden daha iyi bir muameleye tabi olmadığını belirtirler. Yönetmek ve yönetilmek, dönüşümlülük esasına dayanmaktadır. Al-Farabi demokrasiyi, normsal değerleri, özellikleri ve işlerliği ile tanımlarken Platon ve ağırlıklı olarak da Aristoteles’in aktarma ve belirlemelerine bağlı kalmıştır. Tanımlamanın bu tekabül durumu ve doğruluğu, tanınmasının ve de eleştirisinin de daha inandırıcılığını beraberinde getirmektedir. Ancak eleştirisinde, içinde yaşanılan toplum ve onun geçerli olan, kabul görebilen normları esas alınmıştır veya alınmak zorunda kalınmıştır. Çünkü daha sonra Al-Gazali ile birlikte somutlaşan karşıtı görüş ve yorumlar, çok daha farklı bir yol izliyorlardı. Birer norm ve hatta birer kavram olarak özgürlük ve eşitlik, politik felsefenin ve kuramlarının değil de, dinsel-teolojik alandaki tartışma ve yorumların birer konusudurlar. Bu tartışma ve yorumların çerçevesini, her şeyi bilen ve gören, her şeyin ölçütü, takdir sahibi yaratıcının, kutsal kitap ve deyişlerin yeterince belirlemiş olduklarına inanılırdı. Çünkü Allah’ın Bir’liğinden (vahdet) hareketle ebedi ve belirleyici “tek” bir unsur (tevhid i iman) olarak algılanan din, içtimai bir birliği ve bütünlüğü (ittifak) gerektiriyor ve dolaysıyla dayanakları itibari ile kendine münhasır bir hakikati yansıtıyordu. Bundan ötürü tarihsel süreç içinde çeşitli etmenler nedeniyle ortaya çıkmış olan sosyo-toplumsal koşullar, hazırlayıcı ve eşlik eden düşünce akımlarından hareketle toplum ve egemenlik üzerine tedbir olarak kuram oluşturmanın ve geliştirmenin bir anlamı ve gereği görülmüyordu; hatta bu tür düşünce ve girişimler, “tahrip” olarak tanımlanıyorlardı. Başta Al-Gazali olmak üzere daha çok teologlarca açıklanan bu yönlü görüş ve yorumların zamanla ağırlık ve öncelik kazanmaları, İslam politik öğretisinin bu “gereksizlik” ve “anlamsızlık” bakış ve yaklaşımı, İslam öncesinin “Cahiliye Devri” olarak algılanmışlığı ve böylelikle geçmiş uygarlıklar ve politik-felsefi düşüncelerle zamanla bağların koparılmış olması, İslam etkili toplumlarda süregelmekte olan düşünce, kuram ve edim uyuşukluğu ile eylem durumunda ise duygusal tepki, densizlik, yağma-ganimet ve tahripkarlık dürtüsü belirleyici etmen durumundadırlar.

İslam dünyasının diğer önemli filozofu ve düşünürü olan İbn-Rüşd (Averroes) (1126-1198), Platon ve Aristoteles’in eserlerine ait yorumları ile Batı düşünürlerini ve düşünce akımlarını önemli derecede etkilemiştir. Dönemi ve içinde yaşamış olduğu toplum ve değerleri açısından ileriye dönük görüşlerine rağmen İbn-Rüşd, yine de bazı alanların ve konuların dokunulmazlıklarını kabullenmiş ya da kabullenmek zorunda bırakılmıştır. İbn-Rüşd, yukarıda sadece ana hatları ile belirtilen Al-Gazali’nin yirmi noktada toplamış olduğu eleştirilerini, antik düşünce geleneğine bağlı ve onu geliştirici anlamda ve kısmen rasyonel esaslara dayanarak yine yirmi tartışmada yanıtlamaya çalışmıştır. Platon ve Aristoteles etkili bazı savlamalarına rağmen, birey ve onun oluşturmuş olduğu toplum yapısı ve biçimlenmesi, İbn-Rüşd için de her zaman öncelikli değildir. Ancak Platon’un “Devlet” adlı eserine dair yorumunda bu konulara ayrıntılı olarak eğilebilmişken, daha kapsamlı içeriğe sahip ve analizlere dayalı olan Aristoteles’in “Politika” adlı eserine ulaşamadığını bizzat belirtmektedir.

Al-Farabi, İbn-Sina ve İbn-Rüşd için klasik dönem eserleri, salt çeviriler aracılığı ile ulaşılmış birer ithal bilgi yığıncıkları değildiler; içinde ileri sürülen görüşler, yapılmış değerlendirmeler ve yorumlar, iddia ve ikna yöntemleri itibari ile tartışılmaya değer, uyarlanmaya ve her yönde ve her koşul altında geliştirilmeye namzet birer kaynak ve düşünsel temel durumunda idiler. Ama bu alandaki çabalar, daha sonraki tarihsel olaylar, ideolojik ve köktenci yaklaşımlar nedeni ile devam ettirilememişlerdir. Çeviri geleneği ile ulaşılan bilgi, tartışılıp yorumlanmadığından, özümsenilmeyen, edinilemeyen ve dolaysıyla zenginleştirilemeyen bir kuru bilgi olmuştur; başka bir zamanın, farklı bir mekanın ve de “diğerleri”nin bir ürünü olarak görülüp algılanmıştır. Zamanla egemen olan böyle bir bakış açısı ve yaklaşım biçimi, yabancılaşmayı ve yabancılaştırmayı da beraberinde getirmiştir. Eğer 9-11’inci yüzyıllar Şark’ta aydınlanmaya yönelik bir dönem olarak tanımlanacak olursa (Busse, Chalif und Grosskönig; Kraemer, Humanism in the Renaissance of Islam), böylesi bir dönem, yaklaşık on dört yüzyıllık devir içinde, V. Minorski’nin tanımlamış olduğu gibi, salt bir “inter-mezzo” olma özelliğindedir.

“BATI’NIN YAKLAŞIMI, YORUMU VE ÖZÜMSEMESİ”

Atina demokrasisinin bilinen özgürlük ve eşitlik ilkeleri, çağımızdaki demokratik anayasal düzenlerin tanımlayıcı nitelikleri ve belirleyici değerleri olarak kabul görmekte ve hatta bazı toplumlarda uygulama da bulmaktadırlar.

Çağımızın Atina demokrasisi ile tanışıklığı, monoteist köktenci yapıyı temelden sarsan yeniden doğuş (renaissance) ve reformlar ile başlayan, mevcut mutlaki politik yapılanmayı sorgulayan aydınlanma ile gelişen, farklı politik taleplerin ortaya çıkmış olduğu ve sosyo-toplumsal yapının değişimi ile somutlaşan, oldukça uzun tarihsel bir sürecin son evresindendir. Çünkü antik dönem ile ilişkili olarak bilgi edinimi, öncelikli olarak Latin yazarlarının okunması, değerlendirilmesi ve yorumlanması ile başlamıştır. Bundan dolayı Avrupa’da gelişen aydınlanma hareketi ve bunun politik istemlere olan yansımasında, Helen kökenli demokratia değil de, Latin kökenli res-publica (kitleye ait olan, halkla ilişkili, halkın şeyi) öncelikli idi ve başlarda bu anayasal düzen olmaktan çok, devlet ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Fransa’da monarşi karşıtı politik görüşlerin oluşumunda, yayılmasında ve esaslarının belirlenmesinde, bir devlet yapısı olarak ağırlıklı olarak Roma Cumhuriyeti esin kaynağı olmuştur. Ama bu erken dönemlerde Atina, henüz devlet yapısı ve anayasal düzeni ile değil de, daha çok maddi kültürel ve düşünsel mirası ile bir ilgi alanı ve odağı haline gelmiştir. Aristoteles felsefi eserlerinin 13’üncü yüzyıldan beri öncelikle İbn-Sina (Avicenna) ve İbn-Rüşd (Averroes) alıntı ve yorumlarından edinilmesinden sonra, Platon’un eserleri ile Plutarkhos’un Helen ve Roma’nın ünlü devlet adamlarına dair biyografik eseri ile Demosthenes ve Aiskhines’in konuşma ve savunma yazılarından bir kısmı, 15’inci ve 16’ncı yüzyıldan itibaren ya Latinceye çevrilmek suretiyle ya da doğrudan Helence nüshalarından biliniyorlardı. Sadece eğitim olanaklarına sahip ayrıcalıklı ve oldukça azınlıktaki bir kesim tarafından bilinen bu klasik döneme ait eserler, daha sonraki yüzyılların eğitim programlarında belirleyici olacaklardır.

Mezhep kavgalarının etkili olduğu 16’ncı yüzyıl politik felsefesinin önemli düşünürlerinden J. Bodin (1529/30-1596), anayasal düzen açısından devlet yapılarının sınıflandırmasında, ağırlıklı olarak Aristoteles’i izlemiştir. Egemenlik olgu ve biçimine açıklık getirdikten sonra (I 8-10) J. Bodin, bu egemenliğin sahibi, biçimi ve bunun uygulamadaki yansımaları olarak ortaya çıkan anayasal düzen ve devlet yapılarını, kendince belirgin özelliklerini temel almak suretiyle tanımlamaya çalışmaktadır. Bu bağlamda bir devletin anayasal düzen yapısı (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) ile yönetim şeklini (yürütme organı olarak hükümet) birbirinden ayrı olarak görmektedir. Demokrasi, özellikleri ve normları ile değil de, aristokrasi karşıtlığında somutlaştırıldığından, çoğunluğun birey ve azınlık üzerindeki egemenliği olarak tanımını bulmaktadır. Bu tanımlamaya koşut olarak demokrasi, gerek antik dönemdeki ve gerekse döneminin İsviçre kantonlarındaki uygulamalar örneğinde zaaflarına işaret edilmekte ve eleştirilmektedir.

Ama yaklaşık iki yüzyıl sonra demokrasiye ve onun tarafından sahiplenilen normlara bakış açısı biraz daha değişmiştir. Yüzyıla mührünü vuran düşünürlerden biri olan ve dolaysıyla Amerikan ve Fransız devrimlerinin de hazırlayıcı kuramcılarından biri olarak bilinen Montesquieu (1689-1755), diğer anayasal düzenler gibi demokrasiyi, birçok normsal ve uygulamadaki belirgin özellikleri ile tanımlar. Fakat demokrasi veya cumhuriyetçi yönetimlerde erdemliliği, gerekli yönlendirici bir öğe olarak görür ve bunun edinilmesini eğitimle bağlantılı kılar. Bunun da ötesinde ve daha somut olarak demokratik bir devlete olan sevginin, demokrasiye ve dolaysıyla da eşitliğe ve mütevazılığa duyulan bir sevgi olduğunu belirtir. Ancak eşitlik, politik hakların kullanılmasından ve politik etkinlik açısından çok, ağırlıklı olarak mal varlığı ve servet ile bağıntılı olarak vurgu bulmakla birlikte, bunun demokrasiler için bir kural olmadığına ve bazı durumlarda da anayasal ruhuna ters düşebileceğine de işaret etmektedir. Bundan dolayı yasa ile çerçevesi belirlenmiş ölçülü bir eşitlik, demokratik anayasal bir düzenin devamını sağlayan belirgin bir norm durumundadır. Erdemliliğin doğal yerini, diğer önemli bir norm olan özgürlükte aramak gerektiğini belirten Montesquieu, norm ve kavram olarak özgürlüğün farklı anlamına ve hatta art niyetli kullanımına dikkat çekmektedir. Demokratik anayasal düzenlerde özgürlüğün, bireyin ve halkın her istediğini yapması olarak yanlış algılandığını belirttikten sonra, yasaların egemen olduğu bir devlet ya da toplumda politik özgürlüğü, yasaların öngörmüş olduğunu yapabilme ve öngörmemiş olduğunu yapmaya zorlanmamak olarak tanımlamaktadır. Bu belirgin ilkeden hareketle demokrasi ve aristokrasinin doğaları gereği hiç de özgürlükçü olmadıklarını belirtir ve özgürlüğün ancak ılımlı yönetsel düzenlerde (gouvernements modérés) uygulama bulmasının olası olduğu görüşündedir.

Montesquieu’nun genç çağdaşı olan J.-J. Rousseau (1712-1778), demokrasiyi, J. Bodin anlamında, çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği olarak tanımlarken birçok somut gerekçeden dolayı uygulanabilirliği ve işlerliği açısından zaaflarını belirtir. Öncelikle yasayı belirleyenin, bir yasanın veya kararnamenin nasıl uygulama bulması gerektiği konusunda da yetkin olduğu görüşündedir. Bu ilkeden hareketle yasama (législatif) ile yürütme (exécutif) arasındaki ilinti ve uyumluluğu esas alan bir anayasal düzeni, aynı zamanda en iyi yönetsel politik sistem olarak görmektedir. Fakat bununla birlikte asıl sorun da gündeme gelmektedir: Güçlerin ayrılığı ilkesi. İlk kez J. Locke tarafından belirginleştirilen ve daha sonra Montesquieu’nun mutlakıyetçi monarşik güce karşı somutlaştırmış olduğu bu tezin, Rousseau tarafından da dikkate alındığı anlaşılmaktadır. Aslında monarşik politik sistemin bu sorunun Rousseau tarafından demokrasi ile neden ilişkilendirilmiş olduğu ise, ayrı bir açıklamayı gerektirmektedir. Eğer Rousseau bu yasama ve yürütmenin aynı güç tarafından (souverain et prince örneğinde) yerine getirilmesini, gerçekten demokrasinin bir olumsuz yanı olarak görmüşse, bu kanıya varmasında Atina’daki uygulamalardan çok, ona yönelik eleştirilerden veya Cenevre doğumlu ve vatandaşı olmasından dolayı bizzat yakından tanıdığı dönemindeki İsviçre kanton ve kentlerindeki uygulamalar etkili olmuş olmalıdır. Dolaysıyla Rousseau, egemenliğin sahibi durumundaki halkı, demokratik anayasal düzen içinde bütünsel bir kütle olarak algılamakta ve mevcut organların da bu bütüne göre ve bu bütün tarafından şekillendirildiği görüşünden hareket etmektedir. Çoğunluk ve azınlık, bu bütünün değişmez parçaları, ama etken ve edilgenlikleri ile de karşıtlık durumları belirginleşmektedir. Bu sabit çoğunluğun yöneten ve diğer sabit azınlığın yönetilen olma durumu, doğal düzen ve yasalara aykırı olduğuna işaret etmektedir. Bu sonuçtan hareketle varlığını kabullenmiş olduğu söz konusu bütünlüğün, aslında yapay bir oluşum olduğudur. Bir halkın her zaman iyi yönetmesinin yönetilmesine gerek olmadığı anlamına geldiğini ileri süren Rousseau, bu saptamadan hareketle de demokrasinin hiçbir zaman uygulama bulmadığını ve hiçbir zaman da uygulama bulamayacağını özellikle vurgular. Demokrasinin yapısı gereği değişime açık olmasından dolayı iç savaş ve mücadelelere eğilimli, mevcut biçimini koruyabilmesi için ise her zaman dikkat ve cesareti gerektirmekte olduğunu belirtir. Bu saptamasına rağmen ya da bu sonucun yeterince gerekçelendirilip güçlendirilmesi amacı ile demokratik esasların ve işlerliğin uygulama bulması için bazı koşulları sıralamaktadır: Halkın gerekli görülen durum ve zamanda toplanmasını sağlayacak ve herkesin herkesi tanıyabildiği küçük bir kent devleti; yasa ve geleneklerin, hararetli tartışma ve açıklamaları gerektirmeyecek biçimde anlaşılır ve basit olmaları; toplumsal guruplar arasındaki sosyal konum ve servet açısından eşit bir düzeyin mevcut olması; bireyi ve dolayısıyla toplumu ahlaki açıdan yıkıntıya götüren lüksün olmaması veya asgari düzeyde bulunması. Bu koşulların hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceğinden hareketle Rousseau, eğer Tanrılardan oluşan bir halk olursa, ancak o zaman ve onlar tarafından demokrasi uygulama bulur görüşündedir. Çünkü böylesi kusursuz bir yönetim biçimi, insanlara uygun değildir. Bu oldukça belirgin sonuca karşın Rousseau, gerek Atina demokrasisinin ve gerekse çağımız demokrasilerinin en belirleyici normlarından özgürlük ve eşitliği, genel refahın ve düzenin sağlanmasında ve yerleşmesinde görevli ve yetkin olarak gördüğü yasama organının gerçekleştirmesi gereken önemli asli hedefi olarak görmektedir.

Buna rağmen Fransız Devrimi sürecinde ve sonrasında bazı guruplar, Helenlerin bir bütün olarak örnek alınmasını savunurlarken, diğer bazı guruplar, ya Sparta’nın ya da Atina’nın anayasal düzenini ve yaşam biçimini kendi politik programlarının odağı durumuna getirmek istemişlerdir veya diğer bazı çevreler ise tamamıyla bu tür eğilimlere karşı çıkmışlardır. Buna karşın dönemi için daha radikal guruplar veya kişiler, yapmış oldukları yorumlarda, antik dönemdeki toplumsal ve ekonomik yapının köleciliğe dayanıyor olmasından dolayı eşit katılım ve etkiden, dolayısıyla eşitlik ve özgürlükten söz edilemeyeceğini belirterek bu yöndeki bir örnek almayı reddetmişlerdir. Zaten Sparta ve Atina’ya dair 18’inci yüzyılda var olan bilgiler, henüz kapsamlı bir değerlendirmeyi ve saptamayı olanaklı kılacak boyutta değildiler. Örneğin Sparta’nın efsanevi kralı ve yasa belirleyicisi Lykurgos, her seferinde saygı ile anılan ve örnek alınan bir politik kişilik olarak öne çıkarılmaktadır. Oysaki Lykurgos ve söz konusu edilen yasaları hakkındaki antik kaynaklardaki bilgilerin tarihselliği konusunda kuşkular, daha antik dönemde de belirtilmişlerdir ve günümüzde artık bir yakıştırma olarak görülme eğilimi belirmektedir.

Monarşiye son vermek ile kararlı ve somut bir tarihsel olgu olan Fransız Devrimi, farklı düşünsel, esinsel karmaşa içinde ve farklı gurupların eylemsel hareketleri sonucu, yeniden yapılanma ve kurumlaşmada, gerekli oluşumlara hemen ulaşamamıştır. Tüm bu seyrine rağmen, Fransız Devrimi’nin sonucunda ortaya çıkan 1791 yılı ve sonrasındaki Fransız anayasaları, aşağıda da değinilen Amerikan Bağımsızlık Açıklaması, Virginia Haklar Taslağı (Bill of Rights) ve Anayasası’nda olduğu gibi, eşitlik ve özgürlüğü, tüm insanların doğuştan sahip oldukları birer doğal haklar olarak tanımaktadırlar ve evrensel geçerliliğine vurguda bulunmaktadırlar.

Daha belirgin etkiyi, farklı koşullar ve gerekçelerden dolayı, farklı bir seyir gösteren, daha farklı bir oluşuma yol açmış olan ve hatta Fransız Devrimi’nin hazırlanmasında ve yapılmasında da etkileyici olan Amerikan Devrimi’nde ve Cumhuriyeti’nin kurulmasında da belirlenmektedir. Bağımsızlık açıklamasında yer alan vazgeçilemez ve devredilemez haklardan yaşam (life), özgürlük (liberty) ve mutluluk için olan çaba (pursuit of happiness), doğanın gereği olarak tüm insanların eşit olarak yaratılmış olmaları ile gerekçelendirilmiş ve dolaysıyla yaratıcının birer lütfu olarak değer ve anlam kazanmaktadırlar. Daha çok 17’nci ve 18’inci yüzyılın egemen olan doğa felsefe öğretisinin ve özellikle de bu felsefenin önemli temsilcilerinden biri olan J. Locke (1632-1704) etkisi çarpıcı bir biçimde kendini göstermektedir. Çünkü Locke, tüm insanların doğa gereği ve sonucu olarak özgür, eşit ve bağımsız olduklarını belirtir. Bunun da ötesinde Locke devleti, edinilmiş zenginliğin korunması amacıyla biçimlendirilmesi gereken bir yapısal unsur olarak görmektedir. Ona göre bu zenginlik; yaşam, özgürlük ve servetten oluşan bir bütündür. Bu varlıklı yaşamanın koşullarını ise barış, güvenlik ve toplumsal refahın gelişmiş olmasına bağlar. Bu görüşleri ile Locke, Amerikan Devleti’nin yapılandırılmasında, devlet anlayışının yerleşmesinde, birey ve vatandaş haklarının tanınıp korunmasında önemli bir düşünsel rol oynamıştır. Başta Atina, Sparta gibi kent devletleri, Akhaia ve Likya Birlikleri ile Roma Cumhuriyeti olmak üzere, antik dönemdeki belli başlı yönetim biçimleri, tarih sürecindeki oluşumlar ve de dönemin (18’inci yy.) farklı yönetsel ve anayasal düzenleri göz önünde bulundurularak, incelenip tahlilleri yapılarak zamansal ve dönemin kendine özgü toplumsal koşullarına en uygun bir anayasal düzenin yapılandırılması, Amerikan Devrimi ve Cumhuriyeti’nin öncü şahsiyetlerinin çabaları arasında bulunuyordu (bkz. A. Hamilton, J. Madison ve J. Jay’ın kod adlı yazılarından oluşan Federalist Papers). Bu çabaların sonucu olarak Amerikan Anayasası, güçlerin ayrılığı, dağılımı, dengeliliği ve karşılıklı denetimi ilkesini, en temel unsur olarak öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa’nın ilk üç maddeleri, yasama, yürütme ve yargı organlarının oluşumlarını, yetki ve görevlerini, birbiri ile olan ilişkilerini en açık şekilde belirlemektedirler. Yasama gücünün iki ana organ olan Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşturulması, bir yandan farklı toplumsal güçlerin farklı istemlerinin kabul edilen yasalara yansımalarında bir dengenin kurulmasına ve karşılıklı denetimin belirli ölçülerde sağlanmasına yardımcı olurken, diğer yandan federal bir devlet yapılanmasında eyaletlerin birlik dahilinde çıkar ve konumlarının korunması ve birlik ile olan ilişkilerin denge ve uyumluluk ilkelerine dayandırılması istem ve gerekliliğinden doğmuştur. Bu yönü ile her ne kadar Roma Cumhuriyeti’ndeki organları anımsatmakta ise de, bunun aslında mevcut koşullar gereği kaçınılmaz uygun bir çözüm olduğu da kuşku götürmez. Diğer yandan halk arasından seçilmiş yeminlilerin yargıdaki etkinlikleri, her ne kadar Atina’daki ölçü ve oranda olmasa da, bu yöntem ile halkın yargı sürecine katılımının, temsilen ve sınırlı da olsa sağlanması yoluna gidilmiştir. Salt bu örnekler, bağımsızlıkçı ve özgürlükçü bir hareketin ve bunun sonucundaki oluşumun, vatandaş ile bütünleşmeyi esas aldıklarını veya almak zorunda olduklarını göstermektedir. Dolaysıyla dönemin politik yönlendiricileri, yapılandırılmış olunan anayasal-yönetsel düzeni, halka dayalı bu özelliğinden dolayı “republic” veya “democracy” olarak tanımlayıp adlandırmışlardır. Amerikan Anayasası’nın, “We the People of the United States…” girişi ile başlamış olması, teorik ve formel de olsa, halka (yok edilmek üzere olunan yerli halk ve köleler dıştalı) ve onun temsiline dayalı bir politik sistemin temel alınmış olduğunu ortaya koymaktadır. Anayasa’nın girişindeki bu genel deyişin ne anlama geldiği, tüm içeriği ile birlikte neyi açıklamaya çalıştığı ve nasıl bir anayasal ve yönetsel düzeni öngördüğünü, Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından A. Lincoln, iç savaşta yaşamlarını yitirenlerin anısına 19 Kasım 1863 tarihinde savaş alanlarından biri olan Gettysburg’ta yapılan anma törenindeki oldukça kısa olan konuşmasının bağlayıcı ve bir dua niteliğindeki son tümcesinde yönetsel düzeni, “halkın, halk tarafından, halk için” biçiminde özlü, kapsamlı ve aydınlatıcı bir tanımlama ile belirtmiştir: “…that this nation, under God, shall have a new birth of freedom- and that government of the people, by the people, for the people, shall not perish from the earth”. Bu açık ve özlü tanımlaması ile A. Lincoln, daha öncesinin kavram, anlayış ve yorum karışıklığına açıklık getirmekle kalmamış, sonrasının demokrasi kavram ve anlayışına da yeni içerik ve anlam yüklemiştir. Bu tanımlama, Amerika Birleşik Devletleri’nin anayasal düzeninin sağlamlaşmasında ve kurumlaşmasında varılan aşamaya ve gelecek için arzulanana ve öngörülene de işaret etmekte, yol göstermektedir. Dolaysıyla çağdaşı demokrasi teorilerinin somut ve özlü bir dışavurumu olarak algılanabileceği gibi, demokrasinin çağdaş anlamda yapılandırılmasında, yeni öncelikler ve ölçüler saptamış ve yorumlanmasına, yeni açılımlar sağlamıştır. Savaşta yitirilenlerin anısına düzenlenen aynı törende, bu geleneğin Amerika’da yerleşmesinde önemli rolü bulunan ve dönemin tanınmış bir söylevcisi olarak bilinen E. Everett, oldukça uzun olan ve günümüzde fazla dikkate alınmayan asıl konuşmayı yapmıştır. Bu konuşmasında Everett, Atina’daki bu geleneğin varlık ve önemine işaret ettikten sonra, yapılan savaşın nedenine, gelişimine ve olası sonuçlarına dair tanımlayıcı ve yorumlayıcı açıklamalar getirmekte ve tamamıyla vesile olan durum ve konu üzerinde, özellikle de birliğin gereğinde yoğunlaşmaktadır. Ama her seferinde, Atina’daki örnekleri ile benzerliklerini ortaya koyma çabası içindedir. Bu örneklemeler ve savunulan değerler arasında bağıntı ve benzerlik sağlama tutkusu, konuşmanın edebi ve akademik özelliğini öne çıkarmış ve hatta baskın kılmıştır. Kullanmış olduğu biçemde de, bilinen Atinalı söylevcilerin etkisel izleri görülmektedir. Ancak her iki konuşmanın içerikleri, kullanmış oldukları imgeler ve yapmış oldukları örneklemeler açısından dikkate alındıklarında, bir yüzyıl öncesine göre, Atina demokrasisine, artık politik anlamda olumlu bir yaklaşımın egemen olmaya başladığı anlaşılmaktadır; daha öncelerinin kuşku ve çekincelerinin aşılmış olduğu gözlemlenmektedir. Eğer bu bağlamda yeniden Perikles’in Peloponnes Savaşı’nın ilk yılında (431/0) yaşamını yitirmiş olanların anısına düzenlenmiş olunan törende yapmış olduğu konuşmasındaki, “Yönetsel düzenimiz, vatandaşların bir azınlığına değil, büyük bir çoğunluğuna dayandığı için demokrasi olarak adlandırılır” biçimindeki ifadesine döner, 2 bin 294 yıl sonra Lincoln’un Gettysburg konuşmasındaki demokrasi tanımlaması ile karşılaştırırsak, antik demokrasi ile çağdaş demokrasi anlayışı ve tanımlaması arasındaki fark, zamansal ve içinde bulunulan koşullara bağıntılı olarak ortaya çıkmaktadır. İlkinde azınlığın egemenlik anlayış ve arayışına karşın, çoğunluğun egemenlik durumu ve hakkı öncelik kazanıp vurgu bulmuşken, ikincisinde demokrasi, bir bütünleştirici öğe olarak önem ve değer kazanmaktadır. Çünkü 5’inci yüzyılın üçüncü çeyreğinde anayasal düzen tartışmaları, kararların çoğunluğa dayandırılması ile azınlıktakilerin güçleri oranındaki temsil ve etkinliklerinde odaklanmış ve Peloponnes Savaşı ile birlikte bu anayasal düzen boyutundaki farklılıklar, kullanılan söylemlerde daha belirgin bir biçimde belirtilmişlerdir. Buna karşın bir iç savaş içinde bulunan Amerika’da, henüz bir yüzyıla varmayan anayasal düzenin ve bununla temellendirilmiş olduğuna inanılan toplumsal birlik ve bütünlüğün korunmasına dair kaygı ve çabalar ağırlık ve önem kazanmıştırlar. Perikles konuşmasının bir bölümünü (Thuk. II 37-41), Atina’nın sahip olduğu değerlerini, yaratılarını, ulaşmış olduğu düzeyi ve bu yönleri ile diğer kentlerden farklılığını belirtmeye ayırır. Bu nedenle Atina’nın başkalılığının ve özellikle de Sparta’dan farklılığının her defasında vurgulanması, içinde bulunulan koşulların bir gereği idi. Ona göre bu kazanımların yitirilmemesi, sahip olunan değerlerden vazgeçilmemesi ve ulaşılanın yaşatılıp korunması için savaşıldığı ve yine bu uğurda kahramanca canlar feda edilmiştir (Thuk. II 42). A. Lincoln, tören ve konuşmaya vesile olanların, ulusun yaşamı, özgürlüğün yeniden doğuşunun yaşanılması ve halka dayalı anayasal düzenin yaşamsal devamı için yaşamlarını yitirmiş olduklarını dile getirmektedir. Bu her iki konuşmada, niçin ve hangi değerler uğruna savaşıldığının belirtilmesi ile sürdürülen savaşın yeniden gerekçelendirilme çabaları söz konusudurlar. Bu bağlamda yaşam-ölüm ikilem ve çelişkisinin, edinilmiş olunanın korunup savunulması ve arzulanana ulaşılmasında gerekli bir an ve noktada uyumlaşabileceği görüşü vurgu bulmaktadır. Demokrasinin eşitlik anlayışına dayalı olarak tecelli etmiş olan bu iki benzeri durumların neticesinde, Perikles ve A. Lincoln’un konuşmalarında demokrasiyi ve onun asli unsuru olan halkı anımsamaları ve anımsatmaları, kentin ve devletin sahip oldukları değerlerin savunulup korunması, yaşama olan inancın kitlelerde geliştirilip pekiştirilmesi, kitlelerin yönlendirilmesi bağlamında savaşta yitirilenlere ve hatta savaşa olan övgüleri, yapılan benzeri birer politik saptama, tavır alma ve yönelim belirleme özelliğindedirler.

Fransız Devrimi’nin toplumsal uzlaşı yerine kargaşaya yol açmış olması, sahiplenilmiş ve açıklanmış olunan değerlerin bizzat yönlendiricileri ve savunucuları tarafından ayaklar altına alınmışlığı, devamındaki gelişmeler, dönemin birçok Fransız ileri gelenlerinde tam anlamıyla hayal kırıklığına neden olmuşlardır. Nasıl bir istem ve beklenti içinde olduklarını, daha başından beri bağlantı ve karşılıklı etkileşim içinde oldukları Amerikan Devrimi ve Cumhuriyeti’nin gerçekleşmesinde izleme olanağı bulmuşlardır. A. De Tocqueville, Amerika gezisi gözlem ve izlenimlerini toplayarak yayınlamış olduğu iki ciltlik kitabında, Amerika’nın anayasal düzenini, esasları ve uygulamaları ile tasvir edip tanımlamışken, ilk kez açıkça bir demokrasi olarak adlandırmıştır. Bu adlandırma, 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren başlayan, Avrupa ve Amerika’da birbiri ile bağıntılı, karşılıklı etkileşim ve koşut olarak gelişen, bilgi birikimine dayalı yeni bir bakışın ve yorumun cesaret gerektiren düşünsel bir ürünü idi. Nitekim Th. Parker, D. Webster ve A. Lincoln tarafından daha sonra yapılan belirleyici ve niteleyici tanımlamalarda, tanınmış monarşist bir aileden gelme A. De Tocqueville’nin bu öncü rol ve etkisi, yadsınmayacak ölçü ve derecede açıktır. Yine bu sırada ve sonrasında bazı politikacılar ve akademisyenler geleceğe dair şatafatlı nutuklar hazırlayıp atarlarken o, ilk kez Amerikan’ın yerli halklarının daha öncesinde ve bu dönemde yaşamış oldukları soykırımı ve haksızlıkları konulaştırmak suretiyle eleştirmiş bir öncü kişiliktir (Démocratie en Amérique, Bd. I. 2. X, 366-421).

Avrupa’nın Helenlerin düşünce ve felsefe alanındaki eserleri ile buluşması, daha önce de belirtildiği gibi, geç ve dolaylı yollardan olmuştur. Başta Cicero olmak üzere, tanınmış Romalı yazar ve düşünürlerinin aktarmış oldukları ve yeni Platoncular olarak bilinen geç antik ve erken Hiristiyanlık dönemi yazar, filozof ve düşünürlerinin (Plotin, Augustinus, Proklos v.d.) görüşleri, bu konuda belirleyici olmuşlardır. Fakat tek tanrılı din olgusu, göç ve istila akınlarından dolayı geçmiş ile olan bağların bir süre koparılmasına veya geçmişin bir süre tozlanmasına neden olmuştur. Bu yüzyıllar, bazı belirgin merkez ve çevreler dışında karanlık ve bağnazlık içinde geçmiştirler. Bizans ve diğer doğu merkezlerinde korunan ancak fazla öne çıkarılmayan ve monoteizm ağırlıklı eğitimin müfredat programlarında dikkate alınmayan klasik eserler, yeniden doğuş akımı ile önem kazanmışlardır. Zaman içerisinde dönemin geçerli dili olan Latinceye çevrilen söz konusu eserler, aydınlanmaya ayrı bir katkı sunmuşlardır. Daha sonra başta Thukydides’in tarih kitabı, Lysias, Demosthenes, Aiskhines vd. ait konuşma ve savunma yazılarının değerlendirilmiş ve çevrilmiş olmaları, Atina demokrasisine daha farklı açıdan bakışları sağlamıştır. Çünkü daha önceleri Ksenofon, Platon, Aristoteles ve bazı durumlarda Plutarkhos’un Atina’ya dair daha çok politik mücadele ve kavgaları öne çıkararak aktarmış oldukları veya içinde yaşanılan sorun ve çıkmazlardan bizzat sahiplenmiş olduğu sınırsız özgürlük ve dizginlenemez aşırılıkları ile demokrasiyi sorumlu tutan yaklaşımları, Atina’daki doğrudan demokrasiye dair olumsuz bazı yargıların ve izlenimlerin oluşmasına neden olmuşturlar. Örneğin oligarşist darbelerin yapılmış olması ve bu nedenle bir iç savaş boyutundaki gelişmeler, sınırsız özgürlük anlayışı ile tiranlığa geçişe uygunluğu yönündeki görüşler, demokrasinin bir anayasal düzen olarak birleştirici olmaktan çok, ayırıcı ve kamplaştırıcı özellikleri olarak zayıflığına bağlanmıştır ve konu üzerinde düşünenlerde, ürkütücü etkiler yaratmıştır. Dolaysıyla Helen etkisi, kısmen de olsa Sparta örneğinde kendini göstermekte idi. Tüm bu olumsuz bakışlara rağmen, özellikle Amerikan Bağımsızlık Hareketi’nin öncü kişileri, klasik eğitim ile yetişmiş olduklarından dolayı, klasik eğitimin devam ettirilmesinde önemli katkı ve etkileri olmuşturlar. Bu devamlılık sayesinde daha sonra 19’uncu yüzyılın sonunda bulunmuş olunan Aristotelik Okulu’nun bir metni olan ve Atina’nın anayasal düzenlerinin tarihçesi, 4’üncü yüzyıldaki demokratik organların ve işleyişlerinin ayrıntılı bir anlatımı durumundaki Athenaion Politeia ile birlikte artık bilgilenmenin farklı bir aşamasına ulaşılmıştır (bu eserin yeni Türkçe çevirisi ve kapsamlı yorumu yazar tarafından tamamlanmış olmakla birlikte henüz yayınlanamamıştır); Atina’da yapılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan yapılar, yazıtlar, küçük buluntular vb. sayesinde belirginleşen somut bir tarihsel olgu ile karşı karşıya olunduğu anlaşılmıştır. Bu belirtilen son gelişmeler, aynı zamanda sosyo-toplumsal yapının temelden dönüşüme uğradığı ve bu dönüşümle bağlantılı olarak çelişkilerin yoğunlaştığı, farklı politik yapılanmaların ve anayasal düzenlerin istemleştiği ve hatta uygulama bulduğu bir zaman dilimine rastlamışlardır. Bu noktada dikkatleri yeniden Şark’a çevirirsek, Atina demokrasisi konusunda önemli kabul edilen ve son olarak anılan eser ile sözü edilen konuşma ve savunma yazıları, yeterince rağbet görmemişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’nın yapmış olduğu çok yönlü ağır tahribat sonrası, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan ve yayınlanan “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Genel Bildirgesi”nin ilk maddesi, tüm insanların özgür, hak ve onurları ile doğuştan eşit olduklarını belirtmektedir. İzleyen diğer maddeler, bireyin her türlü yaşamsal, hukuksal ve politik haklarını, özgürlük ve eşitlik temelinde kullanmasını düzenler, güvenceye alır niteliktedirler. Böylelikle genelleştirilmiş olunan bu haklar, anayasal düzenlerin biçimlenmesi, işlerliği ve nitelenmesinde belirleyici olarak politik kültürün de normsal haklarına, değerlerine dönüştürülmüşlerdir. Dolaysıyla Atina demokrasisinin bilinen özgürlük ve eşitlik ilkeleri, çağımızdaki demokratik anayasal düzenlerin tanımlayıcı nitelikleri ve belirleyici değerleri olarak kabul görmekte ve hatta bazı toplumlarda uygulama da bulmaktadırlar. Geçen yüzyıldaki politik ideolojilere dayalı dikta yönetim ve uygulamaları unutulmuş ya da unutturulmuşçasına son yıllarda demokrasiyi, salt seçme ve seçilme kategorisine indirerek kendilerine araç haline getirmek isteyen demagog ve yeni yetme tiranlar, bu temel değerleri hiçleştirme ve gerektiğinde bertaraf etmek çabaları içindedirler. Ancak diğer taraftan özellikle bilginin edinilmesi, tartışılması ve yayılması sonucu belirtilen bu belirleyici normlar küresel boyutta önemsenerek sahiplenilmişlerdir. Dolaysıyla birey ve toplulukların özgür irade ile daha etkili ve eşit katılım istemleri, mevcut anayasal düzenlerin bu değerleri uygulamalara da yansıtmalarını kaçınılmaz kılmaktadırlar. Bu devamlı gelişim ve değişim sürecinde nasıl bir anayasal düzenin gerekli olduğunun veya en iyi, en uygun olanının belirlenmesi, kuşkusuz bireyin, toplumun ve toplumsal birliklerin nasıl bir yaşam biçimini yeğledikleri ve nasıl bir yaşam biçimi için çaba gösterdikleri ile doğrudan ilintilidir. Bu durumda düşünülenin iletilmesi, yaşanılmak istenilenin belirlenmesi, bilginin yaygınlaştırılması ve böylece kültür-bilgi birikimi için eğitim öncelikli olmalıdır (bu anlamda krş. Arist. Pol. V 9, 1310a, 12-22; VIII 1, 1337 a, 14-31; Montesquieu, De l’ esprit des lois, Bd. I, III 3). Ancak belirli alanlardaki birikim ve yoğunlaşmalar (bilgi-kültür, teknoloji, sermaye vb.) sayesinde toplumun temel öğesi olan bireyin gelişimi ve ilintili olarak toplumsal düzenin sağlıklı işlerliği, devinimi ve edinilmiş olunan birikimlerin geleceğe aktarılmaları olanaklıdır.

İLGİLİ HABER

Duvar // Erdoğan Işık

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top