GENEL

DİNLER NASIL ORTAYA ÇIKTI, NASIL DÖNÜŞTÜ

‘İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki toplumlar, totem ve büyüden, çok tanrılı dinlere geçerken bunu, daha yüksek düzeyde örgütlenebilmek için benimsemişlerdir.’

DİNLERİN VARLIK NEDENİ

Tek tanrılı dinler hangi koşullarda ortaya çıktılar?

Din ve inanç sistemleri, toplumların hayatında sadece [toplumsal] doktrin ve ahlak ilkesi olarak rol oynamadılar, aynı zamanda entelektüel faaliyetin, felsefi uğraşın, aklın, iradenin ve duygulara yön veren davranışların da temelini oluşturdular.

Bu sistemler şahsi olduğu kadar toplumsaldılar. Şahsi açıdan bu sistemler, insana güç veren, insanın zihinsel faaliyetini kamçılayan bir rol oynarken [aynı zamanda] toplumları birleştirip bütünleştiren, onların uygarlaşmasını sağlayan ideolojiler olmuşlardır.

Belli bir ideoloji etrafında örgütlenmeyen herhangi bir toplum gösterilebilir mi? Her toplum, ileriye doğru hamle yaparken kendi ihtiyacına ve düzeyine uygun bir ideoloji benimser. Onun etrafında örgütlenir ve onun amaçları doğrultusunda biçimlenir. Bu açıdan ideolojiler, devrimci roller üstlenirler. Fakat devrimci atılımların zihinsel malzemesini sağlayan bu ideolojiler, toplumsal sınıflaşmayı da teşvik ettikleri için belli bir aşamadan sonra gerici roller de oynayabilirler.

Peki tek tanrılı dinler hangi koşullarda ortaya çıktılar ve bunlar hangi toplumsal aşamaların ifadesi oldular? Bu konu da bir başka yazının konusudur.

Bugün bu soruna değinebiliriz.

DİN NEDİR?

Arapça bir terim olan “din”, yol, hüküm ve mükâfat anlamına gelmektedir. Batı dillerinde ise din, yani “religio” Latince kökenlidir ve “kutsallaştırmak”, “kutsal yemin” ve “kült” demektir. Fakat bir inanç sistemi olarak din, dünya görüşüne benzer özellikler içeren toplumsal bilinçtir.

Tek tek insanlar herhangi bir şeye inanabilir fakat inanılan şeyin din olabilmesi için onun toplumsal bir karakter taşıması gerekir. Dinin diğer düşünce sistemlerinden farkı, doğayı ve toplumsal koşulları insan bilincinde tersyüz ederek yansıtmasıdır. Bu sayede doğanın ve toplumun maddi koşullarının yüce bir güç tarafından oluşturulduğu düşünülür. Bu koşullarda insanlar, söz konusu yüce güçlere her açıdan bağımlı olduklarını düşünerek onlara belli bazı tavır ve davranışlar (örn. Dua, kurban adama, namaz vb. ritüeller) gösterirler. Bunu da belli bazı somut çıkarlar (fazla ürün, yaşamı güvence altına alma vb.) elde etmek için yaparlar. Doğa üstü güçlere dayandırılan dinler, toplumlar için kutsallık atfedilen ahlaki ilke ve ibadetler öngörürler.

İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki toplumlar, totem ve büyüden, çok tanrılı dinlere geçerken bunu, daha yüksek düzeyde örgütlenebilmek için benimsemişlerdir. Kuşkusuz bu benimseyiş, keyfi bir tercih değil, üretimin daha ileri düzeyde örgütlenebilmesinden kaynaklanan bir zorunluluktu. Daha yüksek bir üretim faaliyetine yönelebilmek, daha sistemli (yüksek) ve karmaşık bir zihinsel faaliyeti gerektiriyordu. Soyutlamada daha ileri aşamaya geçmek demek, karmaşıklaşmış toplumsal ilişkilerin bilincine varmak demekti ki bu da ilk etapta karmaşık bir kozmolojinin yaratılmasıyla mümkündü.

İnsanoğlunun zihninde yaratılan  “alem”  ve  “evren”,  yani din ve inanç sistemi, onun yaşadığı toplumsal ilişkileri birebir yansıtmıyordu.

İnsanın düşünce yapısı, her daim toplumsal ilişkileri temel alan çıkarımlarda bulunur fakat bu çıkarımlar çoğunlukla maddi hayatın çok çok ötesinde varlık gösteren daha karmaşık ilişkilerden hareket eder. Dinler ilk anlardan itibaren doğrudan “sürü” halinde yaşayan insanların toplum haline gelmesi, üretimin sürekliliğinin sağlanması ve yaşamın güvence altına alınması için ortaya çıkmışlardır. Dini bilinç bir bakıma, maddi koşulların zorlandığı; insanın maddi gücünün ve yeteneklerinin tıkandığı, üretim araçlarının ve kullanılan teknolojinin yetersiz kaldığı koşullarda boy vermiştir.

DİNLERİN VARLIK NEDENİ

Bugün bize hem çok basit hem de çok eğlenceli gelen birçok mitolojik betimleme veya çok tanrılı hikayeler, geçmişteki toplumların hayatında, üretim faaliyetinde (avcılık, balıkçılık vb.) ve bilimsel etkinliğinde çok ciddi roller oynamışlardı. Toplumlar baştan itibaren dinle (büyü ve inanç) bilimin birbirini tetikleyen ve gerektiğinde birbirini destekleyen; ama aynı zamanda yer yer birbirine karşıt konumlanan, birbiriyle rekabet içinde olan sistemler olduğunun da bilincindeydiler. Nasıl ki bilimin yetersiz kaldığı ya da teknolojinin çözüm üretemediği yerde dinsel düşünüş devreye giriyorsa; dinin “kutsal soluğunun” tükendiği noktada da bilim devreye girerek dinsel düşünüşü sınırlamaktadır. Ünlü antropolog Malinovski, Yeni Zelanda’da yaptığı araştırmalarda yerli kavimlerin bu iki unsuru (dinsel ve bilimsel düşünüş) yüksünmeden birbirinden ayırabildiklerini belirtmektedir.

Dinle bilimin ilişkisini, felsefenin birbirine karşıt iki ezeli akımının (materyalizm-idealizm) ilişkisine benzetilebilir. Materyalizm ve idealizm akımları, varlıklarını birbirine borçlu olan ama aynı zamanda birbirini yok etmeye odaklanmış diyalektik bir bağla bağlıdırlar.

Din, bilimin toplumsal sorunlara yanıt veremediği (kuşkusuz koşulların olgunlaşması ve maddi imkanların artmasıyla bu durum değişecektir) koşullarda, bir bakıma bilimin çaresiz kaldığı ortamlarda devreye girmekte ve ruhsal açıdan boşluğa düşen insanlara yüce güçlere dayanan açıklamalar sunmakta, çıkmazlarda umut vermekte, karamsarlıkta teselli etmekte, onları ahlaken uyarmakta ve dizginlemektedir. Bir bakıma din, bilimin yetmezliğini bir fırsata çevirmektedir. Bilim ise her başarının ardından toplumdaki yaygın dinsel anlayışların etkisini sınırlandırarak onu bireylerin vicdanlarına kapatmaktadır.

Kısacası şu söylenebilir: Din ve bilim, bir sarmal gibi hem birbirinden beslenmektedirler hem de birbirini sınırlayarak düşüncenin sonsuz bir şekilde ilerlemesini sağlamaktadırlar.

Toplumların tarihinde bir dinsel düşünüşün yerini bir başka dinsel düşünüşün alması, söz konusu toplumların gelişimiyle sımsıkı bağlantılıdır. Toplumsal düzenin ve kurumların gelişme düzeyine halkların dinleri de aynı ölçüde eşlik eder. Daha üst düzeydeki örgütlenme daha karmaşık dinleri ve inanç sistemlerini gerekli kılar. Daha doğrusu insanlık, daha üst düzeyde bir toplum olabilmek için daha soyut ve daha karmaşık sistemler içeren dinleri ortaya çıkarmaktadır.

DİNLER NE ZAMAN ORTAYA ÇIKTI

Tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan ilerici sınıf ve akımlar, her zaman yeni bir din ve inanç sisteminin de taşıyıcıları olmuşlardır. Tabii ki bu durum, sonuçta dinlerin, maddi hayatın tersyüz edilmiş bir bilincin ürünü olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz.

Dinlerin ortaya çıkış tarihine ilişkin kesin hükümlerde bulunmak mümkün değildir. Ancak elimizdeki arkeolojik bulgular ve antropologların doğal ortamda yaşayan topluluklar üzerinde yaptıkları araştırmalar, inanç sistemlerinin (dinlerin) bundan 40-50 bin yıl önce ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Bu gelişmeyi özellikle toplulukların ölü gömme törenlerinden anlayabiliyoruz. Öbür dünya tasavvuruyla birlikte ölü gömme törenlerinin de düzenli ve renkli hale geldiğini; ölülerin mezarlarına “öbür dünyada” onlara eşlik etmesi istenen eşyaların (silah vb.) ve çeşitli yiyeceklerin bırakıldığını görüyoruz. Sonraki süreçte bu eşyaların yanı sıra binek hayvanlarının ve kölelerin (uşakların) de boğazlanarak konduklarını ve zaman içinde maddi imkanların artmasıyla birlikte mezarların devasa anıtlara dönüştürüldüğüne şahit olacağız. Bütün bu bulgular, sistemli inançların ve dinsel ritüellerin ortaya çıktığını göstermektedir.

DİNSEL BİLİNÇ TOPLUMSAL BİLİNÇTİR

Toplayıcılıktan ve avcılıktan, tarım ve çobanlık aşamasına, yani yerleşik hayata geçilmesinden sonra dinlerin ve dinsel düşünüşün de süreklilik kazanarak insani kültürün en önemli unsuru haline geldiğini görüyoruz. İnsanın tür olarak ciddi anlamda soyutlama yeteneğine kavuşması, bir bakıma bu aşamadan sonra mümkün olmuştur. Toplumsal hayata eşlik eden dinsel düşünüşle birlikte insanlığın adeta ışık hızıyla gelişme gösterdiğini saptayabiliyoruz. Yüz binlerce yıllık durağan “hayat”, bir anda sıçramalar göstermiştir. Nedeni çok basittir: Toplumsal örgütlenme ve toplumsal üretim. Bu aşamadan sonra teknolojik gelişme hızlanmış, üretim fazlası gündeme gelmiş; düşüncede soyutlama ileriye doğru sıçramalarda bulunmuş; büyünün, sanatın, siyasetin, felsefenin de ilk düşünsel tohumları atılmıştır.

Böylece bundan önceki bilinç, bir bakıma genelleme ve soyutlama yeteneğinin gelişmemiş olmasından dolayı Marx’ın deyimiyle “sürü bilinci” olarak geride bırakılmıştır. Gerçek anlamda “düşünce”, insan türünün yerleşik hale gelmesiyle, yani toplumsallaşmasıyla birlikte harekete geçmiştir. Bu sayede düşünce de, gerçekliğin somut ve doğrudan halinden ayrışarak mevcut olmayanı, yani “hayali olanı” tasavvur edebilmiştir. Bunun esas nedeni ise üretim sürecindeki işbölümüdür.

İşbölümü, sadece çalışmayı basitleştirmemişti, aynı zamanda ve esas olarak belli ve dar bir alanda yoğunlaşmış olguların-işleyişlerin nedenselliklerini ve bunların yüzeyde görünmeyen iç bağlantılarını keşfetmeyi kolaylaştırmıştır. Ki bu da gerçek anlamda düşünmenin ya da soyutlamanın ilk ifadesidir. Böylece ilk-el “teorik-kuramsal düşünceye” din de eşlik etmiştir. Soruların yanıtlanamayacak kadar çokluğu, sorunların bir anda çözülemeyecek kadar yoğunluğu ve aciliyeti; bilimsel bilginin yetmezliği, teknolojik gerilik ve doğa olaylarının gizemini ortaya çıkaracak araçlardan yoksunluk, insanları ister istemez madde ötesi fantastik açıklamalara yöneltmektedir. Büyücüler, şefler, önderler, aile reisleri bir yandan bilimsel bilgiyi derleyip kendi bünyelerinde merkezileştirirken, yetmezliklerini, açıklayamadıkları ilişki ve olguları mitolojik-fantastik öykü ve hayali mesellerle kapatmaya çalışıyorlardı. Dinin temeli de böylece atılmış oluyordu. Böylece gerçek bilgiyle mitoloji; somut olgularla fantastik öyküler iç içe geçiyordu. Birkaç kuşak sonra da neyin gerçek neyin fantastik öykü olduğu bilinemez hale geliyordu.

Zamanla insani yakıştırmalar (merhamet eden, öfkelenen, intikam alan, uyaran ve cezalandıran tanrı)  maddi hayattan özerkleşerek, salt imgesel olgulara ve nesnelere dönüşüyorlardı. Aynı zamanda bu, bireysel olanla toplumsal olanın da karşıtlığının ifadesiydi. Dolayısıyla bu süreç, birçoklarınca yanlış değerlendirildiği gibi gericiliğin değil, muazzam düşünsel ilerlemenin bir ifadesiydi.

Somut olguların araştırılması ilk aşamada ancak fantastik tasavvurlarla kolkola ilerleyebilir. Bu durumu sosyal bilimlerden örneklerle açıklamak gerekirse: ilkçağların doğa felsefecilerinin fantastik teorileri olmasaydı ne dünya ne de evren hakkındaki düşüncelerimiz bu kadar gelişme kaydedebilirdi. Batı Anadolu’daki filozofların ve Aristoteles’in bilimlere ve evrenin düzenine ilişkin yarı-bilimsel, yarı-eğlenceli çıkarımları olmasaydı modern bilimler bugün hala yerinde sayıyor olurdu. İbn Sina’nın insan sağlığı ve bedenine ilişkin “fantastik ve uydurma” tıbbi açıklamaları olmasaydı tıp bilimi bugün hala emekliyor olurdu. Ya da er-Razi’nin simyayla iç içe geçmiş kimya bilimi olmasaydı bugün modern

kimya olabilir miydi? Ve eğer ütopik sosyalistler, toplumsal koşulların henüz yeterince gelişmediği çağlarda kafalarında fantastik dünyalar tasavvur etmeselerdi modern sosyalist kuram gelişebilir miydi? Kısacası her toplumsal, bilimsel ve felsefi gelişme, kendinden önceki fantastik, “uydurulmuş” düşüncelere dayanmaktadır. Bu düşüncelerin en az yarısı dinsel, hayali kuram ve tezlere dayanmakta ve onlardan beslenmekteydi.

Rüyaların etkisiyle düşünülen “ruhlar alemi”, ölen ataların ruhlarının hayatımıza ve dünyaya etkide bulunduğu düşüncesi olmasaydı insanoğlu hala sürüler halinde yaşıyor olacaktı.

Çok tanrılı dinlerin “zihinsel imgeleri” olan mitoloji, üretimden bölüşüme; sosyal düzenden ölüm olgusuna kadar bir dizi toplumsal ve şahsi sorunların çözümünün ana hatlarını belirliyordu. Fakat çok tanrılı dinlerin bir ifadesi olan mitoloji, tarihsel-toplumsal gelişmenin belli bir evresinde artık hayatı açıklamaya yeterli gelmiyordu. Tanrıların hiyerarşik ve karmaşık dünyası, büyümekte ve merkezileşmekte olan devlet yapılanmasının ruhuna aykırıydı. Birçok farklı inanca sahip kavimleri bir çatı altında zorla birleştiren lider kavimler, büyük ve merkezi devletler kurarken, diğer halkların karmaşık ve nispeten “demokratik” tanrılar sistemini de basitleştirmek ve merkezileştirmek zorundalardı. Bunun ilk ifadesi ise tanrılar diyarının basitleştirilerek tekelleştirilmesidir ki bu tarihte muazzam bir gelişmeydi.

İnsanlığın tek tanrılı dinlere ilk kez nerede ve neden geçtiği ve sonra Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslam’ın nasıl ortaya çıktığı ve bu dinlerin hangi tarihsel rolleri icra ettikleri konusu ise gelecek yazımızın konusudur…

DİNLER NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Dinlerin kökeni konusunda pek çok hipotez ve teori bulunmakta. Perspektifler, varsayımlara göre farklılık gösterir. Bilimsel versiyonları bile tartışılmaz değildir.

Dinler tarihindeki yeni keşifler, bizi aksiyomatik olarak kabul edilen bu bilimsel din teorilerini yeniden incelemeye zorluyor. Ancak dinler tarihi alanındaki bu çeşitlilik ülkemizde özellikle yok sayılarak sadece Materyalist Evrimci hipotez mutlak doğruymuş gibi esas alınmakta.

O da dinlerin çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa evrildiği iddiası. Acaba öyle mi?  


Yazı öncesi dinlerin araştırılmasındaki sorunların çoğu, dinin başladığı zamana kadar uzanan yeterli tarihsel bilginin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Gerçek bilgi verebilecek olan her şey, yazı öncesi dönemden (MÖ 3000) – büyük medeniyetlerin yükseldiği ve tapınakların, putların, sunakların ve kutsal yazıların inşasıyla din adamları sınıfının geliştirildiği zamandan kalmadır.


Yazı öncesi döneme ait arkeolojik bulgular bir miktar fikir vermektedir, ancak yorumların kesin kanıtları, yani yorumların şüphe götürmez olduğunu kanıtlayan kanıtları bulunmadığından, yorumlar kesin olarak kabul edilemez.

Örneğin Bir taş ‘altar’ aslında bir sunak olmayabilir. Çeşitli dini yazılar, kendi taraftarları tarafından uygulanan dinin türü hakkında bir fikir verse de, her biri dinin kökenine ilişkin açıklamalarında en azından bir şekilde birbirinden farklıdır.


Robert Brow, “İnsanın ilk dini neydi?” sorusuna, “Bu sorunun yanıtları çok farklıdır ve büyük ölçüde insanın kökenine ilişkin hangi görüşün ele alındığına bağlıdır” ifadesiyle cevap verdiğinde yanlış kabul edilemez. (A Lion Handbook, The World’s Religions, (Oxford, 1992), sf. 28-34)

Örneğin, (çok tanrıcılıktan) politeizmden dinin evrim geçirerek monoteizme (tek tanrıcılığa) dönüştüğüne dair görüşün ideolojik bir bağlamı vardır.


Darwinizm’in ortaya çıkışı ve sağladığı yeni ideolojik değişimle birlikte entelektüel iklime meydan okundu. Darwin’in natüralist evrimciliği daha yeni bir bakış açısı ve yaklaşım şekli sağladı.

Herbert Spencer, evrim fikrini sadece biyolojiye değil, aynı zamanda psikoloji, sosyoloji, din ve etiğe de uyguladı. Böylece dinin evrimsel süreci, animizmden çok tanrılığa, tek tanrılığa, panteizme ve monizme doğru bir şema çizildi.

Evrim kuramının biyoloji alanındaki başarısını göz ardı etmemekle birlikte Darwinizm’in sosyal bilimlere uygulanması büyük bir yanılsamaydı.


Evrimci bakış açısı, insanın maymun öncesi bir atadan evrimleştiği görüşüyle başlar. Ve böylece, hayvanların dini olmadığı için, uzun bir maymun gevezeliği ve bilinmeyenden korkma dönemi, ilk din olan “animatizm”e giden yolu belirledi.

“Animatizm”, “belirsiz, güçlü, ürkütücü esrarengiz bir güce olan inanç”, kabilelerin ruhtan korkan dini olan “animizm”den önce gelirdi. Doğa-ruhlarına kişilik -akıl, duygular ve irade- atfedilmeye başlandığında, animizmden çoktanrıcılık ortaya çıktı.

Sosyal Darwinistler, çok tanrılığın belirli bir biçiminin birçok tanrıyı hiyerarşik olarak böldüğüne inanırlar: Bir tanrı bir şekilde diğer tüm tanrılardan üstündü.

Sonra her kabile monoteizm oluşana kadar belirli bir kabile tanrısına bağlanmaya başladı. Bazı filozoflar (özellikle Hindistan’da) o kadar derin bir içsel arayışa başladılar ki, hakikatin duyuların alanının ötesinde olduğu ve ancak kendini yadsıma yoluyla gerçekleştirilebileceği sonucuna varan soyutlamalarla sonuçlandılar. Bunun sonucunda panteizm ve monizm ortaya çıktı.

Evrimcilik tarafından giyilen bilimsel kisve, çoğu disiplinden bilim adamlarını büyük ölçüde cezbetti ve etkiledi. Bu ideolojik vesayet sebebiyle de bu hipotezler ve iddialar sanki kanıtlanmış, gerçek ve mutlak hakikatler olarak kabul edildi. 
 

1.jpg

Erken tarihsel döneme ait arkeolojik buluntular ve yazılar,  ibadet uygulamalarına sahip tek tanrılı bir dinin kanıtıdır.

Dinler Tarihi’nin duayen isimlerinden Wilhelm Schmidt (1868-1954) ve onun önderliğindeki antropologlar, dünya çapında yüzlerce kabilenin orijinal dinleri olarak animizmi takip etmediğini göstermiştir.

Ancak çoğu, neredeyse unutulmuş gibi görünen, o kadar aşınmış ve o kadar yabancılaşmıştır ki artık ondan korkulmayan, iyi huylu bir baba-yaratıcı-tanrı olan bir “Yüce Tanrı”nın zayıf bir imgelemine sahiptir. Bu aşınmış inançta boşalan Rab otoritesinin yerine ise “korkulan ve yatıştırmaya çalışılan” ruhlar gelmiştir.

Başka bir deyişle, animizmden önce animatizm değil monoteizm vardı. Din evrimleşmemiş bozulmuştu.


Dinin karanlık bilinmezlik korkusundan, bağımlılık duygusundan ve maymun gevezeliğinden kaynaklandığı ve animizme, çoktanrıcılığa ve sonuç olarak tektanrıcılık ve monizme evrildiği yorumuna karşı kanıtların çoğalması ve dinin önce monoteizm olarak başlayıp daha sonra çoktanrıcılığa, animizm ve panteizme indirgendiğini destekleyen artan kanıtlar Hz. İbrahim kaynaklı dinsel geleneklerin söylemleriyle de uyumludur.

Dinin kaynağını Yüce Tanrı inanışına bağlayan yaklaşımlardır. İskoçyalı Antropolog Andrew Lang (1844-1912) eserlerinde din, mitoloji ve folklor gibi konularda hâkim görüşlere aykırı izahlar getirmiştir. (Schmidt, The Origin And Growth Of Religion, s. 172-184; Mehmet Şahin‚ Andrew Lang’ın Eserlerinde Folklor, Mitoloji, Din ve Yüce Varlık Anlayışı, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 8 (2002): 30.)


Yazı öncesi halkların dini inançları ve dini hayatlarında çok önemli bir rol oynayan bir “Yüce Varlık” düşüncesini tespit etmiştir.

Özellikle dinin gelişim sürecini ele alırken bir dejenerasyon sürecinden bahsetmiştir.1 Böylece o, dinin kökeni ile ilgili tartışmalarda “Yüce Varlık Teorisi” adını verebileceğimiz bir teorinin temellerini oluşturmuş ve daha sonra “ilkel monoteizm” olarak ileri sürülecek teorisine bir zemin sağlamıştır, öyle ki her şeyin evrimci bir anlayışla izah edildiği bir dönemde Andrew Lang, bu yaklaşımlara karşı çıkarak kendi anlayışını ortaya koymuştur.

O, pozitivist veya materyalist olarak nitelenen bakış açılarını eleştirmiş ve spiritüel olarak nitelendirilebilecek bir yol izleyerek kendi yaklaşımının temeline “Yüce Bir Varlık” inancını yerleştirmiştir. ( Dinin Ve “Yüce Varlık” İnancının Kökenine
İlişkin Tartışmalara Genel Bir Bakış, Fatma Aygün,  Kelâm Araştırmaları Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 1, 2016 Sf: 203-215)


Tapınaklar kurban yerleri haline geldi. Kurtuluş inançları ise güncel kurtuluş ve geleceğe dair kurtuluş olarak ikiye ayrılabilir.

Mevcut kurtuluş hayatta kalma odaklıydı bu sebeple güncel kurtuluş, tanrıları ve tanrıçaları yatıştırmak ve ayrıca doğaya tapmakla aranıyordu.

Geleceğe dair kurtuluş inancı, ölümden sonra ruhun huzuru içindi. Aile fertleri ölülerini teselli edecek hediyelerle gömdüler. Bununla birlikte, çeşitli yorumlama olasılıkları vardır.

Kısacası, Tanrı, korku, doğa, kurtuluş kavramlarıyla tarih öncesi dinin, doğal güçler ve doğa korkusundan kaynaklanan çok batıl ve faydacı olduğu düşünülebilir.


Kurbanlık sisteminin izlerine eski dinlerde rastlamak mümkündür. Kurban, Tanrı’ya veya tanrılara yaklaşmanın bir yoluydu. İndus ve (dilimize yanlışlıkla Ganj olarak geçen) Ganga ovalarını istila eden göçebe Aryan kabileleri, Hindistan’a kurban verme uygulamasını da beraberlerinde getirdiler.

Hindistan’a yerleştikten sonra düzenli bir din adamları sınıfını da geliştirdiler ve Vedalar bu dönemde doğdu. Vedalar, kurban sırasında söylenen ilahilerdir.

İlahiler Tanrı’ya ‘güneş’, ‘göksel olan’ ‘fırtına’ olarak hitap eder. Ve Tanrı’ya ne isim verilirse verilsin, O’na evrenin en üstün hükümdarı olarak tapılırdı. Bu uygulamaya henoteizm denir.

Daha sonra henoteizm, çeşitli isimlerin kişileştirilmesiyle çoktanrıcılığa dönüşmüştür. Çeşitli tanrılar oluşturur. Ve böylece MÖ 1000’e gelindiğinde Vedik dininin çok tanrılı hale geldiği anlaşılır; oysa ilk biçimlerinde tek tanrılı bir görünüme sahiptir.


Yüce Tanrı’nın görünümleri

Dinlerin kökeni tartışılırken, Tanrı’nın çeşitli isimlerinin kökenine odaklanılabilir. Yaratıcı Tanrı farklı kültürlerde çeşitli isimlerle anılmıştır. İlk başta, Yunan Zeus Pater, Latin Jüpiter veya Deus, erken Alman Tiu veya Ziu ve İskandinav Tyr ile aynı olan Dyaus Pitar (İlahi Baba) olarak anıldı.

O aynı zamanda ‘göksel olan’ (Sanskritçe Varuna, Yunanca Ouranos) veya ‘dost’ (Sanskritçe mitra, Farsça mithra) olarak da biliniyordu. Daha sonra, kurban ritüeli için çok önemli olan ‘ateş’ (Sanskrit agni, Latince ignis, Yunanca hagnos) olarak da anıldı.

Zaman geçtikçe bu dinlerde hikayeler ve mitler çoğaldı. Çoktanrıcılık yaygınlaştı ve tanrılar karasal yaratıklar biçiminde tanımlandı. Bereket kültünde tapınmaya seks, bir dizi batıl inançla birleştirilerek eklendi.

Monoteizm, çoktanrıcılığa dönüşerek, dini durum giderek daha da kötüleşti, ta ki tektanrıcılık neredeyse izlenemez hale gelene kadar. (Lion Handbook sf.32-33) Ancak tektanrıcılık yeryüzünden tamamen kaybolmadı. Bazı gruplar hâlâ tek gerçek Tanrı’ya tapıyorlardı.

Din adamları sınıfı, Tanrı ile insan arasında oynadıkları aracı rol nedeniyle din için önemli hale gelmişlerdi. Antik Hindistan, Çin, Mısır, klasik Yunanistan, Roma ve diğer birçok medeniyet, dinlerinde din adamları sınıfının ortaya çıktığını görüyoruz.

Bu sınıf, dini ayinleri, törenleri ve kurbanları yerine getirdiler. Daha sonra bu aracı sınıf, tüm kötü niyetli ve açgözlü ahlaksızlığıyla kutsallaştırılarak dokunulmazlık zırhına büründü.

Ritüeller zamanla ve belirgin ihtiyaçlarla arttırıldı. Yazılar, ilahiler, koleksiyonlar vb. ortaya çıktı. Böylece hala devam eden “Sınıflı Dinler” ortaya çıktı.

Dinin monoteizmden politeizme doğru yabancılaşma süreci sınıfsız Din ve toplumdan sınıflı Dinler ve toplumlara geçişin de sürecidir. 


Tüm inançların sınıfsız toplumlarda yatay organizasyon ve koordinasyonlarla yönetimlere yansımasıyla eş zamanlı ve bağlı olarak insanlar ve kutsal anlam arayışı arasında da bir aracı sınıfı bulunmamaktaydı.

Bu eşitlikçi monoteizmden hiyerarşik toplum yapısının meşrulaştırıcı ideolojisi olan Tanrı ile insanlar arasında aracılık ederek otorite kuran sınıflı Dinler türetildi ki bu Dinler Tanrı inancını da parçalayarak dejenere ettiler.


Yazı öncesi dinlerde Tanrı, Doğa, Korku ve Kurtuluş kavramı yazı öncesi insanın Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiği konusu da daha önce görüldüğü gibi tartışmaya açıktır.

Sosyal Darwinistler, Tanrı’nın bir zamanlar karanlık bir bilinmez, sonra doğanın güçleri, sonra ruhlar, tanrılar ve son zamanlarda –yazının başlangıcına doğru- aşkın Tanrı olarak kavrandığını iddia eder.

Oysa yazı öncesi dine ilişkin bilgi arandığında arkeolojik bulgulara başvurmak zorunlu hale gelmektedir.


Arkeolojik bulguların yorumlanması o kadar kolay değildir. Tarih öncesi dönem, kayıtlı tarihten önceki dönemi ifade ettiğinden, yazı öncesi ve tarih öncesi eş anlamlıdır.

Tarih öncesi malzemelerin yorumlanma dönemi, bir nesnenin dini amaçlarla mı yoksa başka bir şey için mi kullanıldığının tespit edilmesinde karşılaşılan zorluktur.

Tarih öncesi kaynak materyaller şunları içerir:

  • Defin yerleri ve mezar buluntuları, 
  • Adakların bırakılması,
  • Tanrıların, ruhların ve kült figürlerin temsili (oyulmuş putlar, kabartmalar, kaya resimleri, vb.), Sunaklar, tapınaklar veya dünya sütunlarının temelleri gibi dini gruplara sahip yapıların kalıntıları.

Tek tanrılı bir bakış açısıyla bakıldığında, Paleolitik dönem insanlarının, kendilerini koruyan ve avlanmalarında onlara yardım edenin bir Tanrı olduğunu düşündüklerini söyleyebiliriz.

Monoteist teoriyi takip ederek (dinin monoteizmden tüm diğer formlarına yozlaştığı teorisi), bu avcıların Tanrısının yalnızca sonraki nesillerin faydacı amaçları için çok önemli hale geldiğini varsayabiliriz. Yani O’na ilişki için değil, menfaat için ibadet edilmiştir. 
 

2.jpg

Örneğin, İsviçre’deki Drachenloch mağarasında bulunan ayı kafatasları, ölü ayıların kafataslarının taş tabutlara bu kadar gömüldüğünü gösteriyor çünkü ölü hayvanın hayata döneceğine veya akrabalarını kendilerini yapmaya ikna edeceğine inanılıyordu.

Avcı için kullanılabilir. Bu makul “kültik yorum” doğruysa, o zaman sadece Tanrı kavramının ne kadar belirsizleştiğini değil, aynı zamanda ibadet ihtiyacının ve kalitesinin ne kadar düştüğünü de gösterir.
 

-.jpg

MÖ 30.000 – 10.000 arası yıllar Üst Paleolitik Çağı kapsar. Bu dönemde cesetlerin gömülme şekli, ölümden sonraki hayata olan inancın açık bir kanıtıdır.

Ayrıca bu süre zarfında ana tanrıça kültü ortaya çıktı. İdollerin göğüsleri, kalçaları ve cinsel bölgeleri aşırı büyümüş çok çarpık yüz hatları vardır.

Avret yerlerine yapılan “yeniden doğuş”  vurgusu, din olgusunun kesin bir kanıtıdır. Durumun bir tür natüralizme – doğurganlık kültlerine dönüştüğünü görüyoruz.

Mağara resimlerinin gösterdiği gibi, av büyüsü kavramı da bu dönemde ortaya çıkmış olabilir. Eğer öyleyse, Aşkın, Her Şeye Kadir, Egemen Tanrı kavramı şimdi formüllerle yararlanılabilecek bir güçle sınırlandırılmıştı.


İnsanın hayatta kalması için tehlikeli olabilecek doğal güçlerden çok korktuğu kesindir. Ve böylece, birçok biçimde kişileştirdiği doğanın merhametine giderek daha fazla yöneliyordu. 

Neolitik Dönem (MÖ 10.000’den itibaren), taş nesnelerin yontulmuş olarak değil, taşlanmış ve cilalı olarak bulunduğu dönemdir. Bu dönemde üretim yerini avcılığa bırakmıştır. Sıcak hava ve hızla eriyen buz iklimi karakterize eder.

Çiftçilik ve köy yaşamı kurulur. Çömlekçilik, dokuma ve tarım sahneye çıkıyor. Köpekler ve keçiler evcilleştirilir. Ölüm ve defin inançları ortaya çıkar.

İçinde hediyeler olan mezarlar bulunmuştur; muhtemelen, ölümden sonraki hayata dair belirli bir inancı işaret ediyor. Doğurganlık ayinleri de boldur.

Tapınaklar, içlerinde sunaklar, vazolar vb. ile görünür. Megalitik anıtlar, dolmenler ve menhirler, rahipliğin astroloji ve büyüyle de uğraştığını gösteriyor.

Batıl inançlar ve dini ritüeller büyüye, tabulara, totemlere ve büyücülüğe daha fazla eğilim göstermeye başlamış olabilir. Bununla birlikte, yorumlar yalnızca olasılıklardır. 

İLGİLİ HABER

Odatv – Sadık Usta

© The Independentturkis

Kaynakça:

Essays on World Religions, Domenic Marbaniang 2012, Lulu Press, Inc
Schmidt, Wilhelm, The Origin And Growth Of Religion, çev. H. J. Rose, London : Methuen Co. Ltd., 1935.
A Lion Handbook, The World’s Religions, Oxford, 1992
“Dinin Ve “Yüce Varlık” İnancının Kökenine İlişkin Tartışmalara Genel Bir Bakış”, Fatma Aygün,  Kelâm Araştırmaları Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 1, 2016 Sf: 203-215

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top