GENEL

İNSAN İLE HAYVAN ARASINDA NİTELİK FARKI YOKTUR, DERECE FARKI VARDIR

“İNSAN DÜŞÜNEN BİR HAYVANDIR”

ZAVALLI BİR “HAYVAN” OLARAK İNSAN! VE İNSAN!?.

Görsel: Sean Dong/NYT// cafemedyam

İNSAN(LAŞMA) SÜRECİ   

Prof. Dr. Ahmet Özer:

Başlık sizi şaşırtmasın, tüm metni okuduğunuzda bana hak vereceğinizden eminim..

Şöyle bir soru ile giriş yapayım:

İnsan olarak doğmak kolay ama insan olmak (humanisation/insanlaşmak) zordur, hatta zordan öte zorlu bir süreçtir; bu yüzden bolca emek, çokça çaba gerektirir..

Yoksa her başında saç, kafasında gözü olana insan demek sahiden “insan” olana haksızlık olur.. Bu son cümle biraz rahatsız edici de olsa söyleyiverdim.. Neden rahatsız edici..?

Çünkü ben insanları kategorize etmeyi sevmem, hele hele insan dedin mi mutlaka iyi olacak, mükemmel olacak gibi bir tablo çizmeyi gerekli görmem..

Böyle gerekirmiş gibi bakmayıda eksik ve sakıncalı bir bakış olarak addederim. Çünkü insan eksik bir varlık, insan aynı zamanda kötü bir varlık!

Eksik ve fazlası ile, iyi ve kötüsü ile insan böyle bir varlık.. Ama iş “insanlaşma” konusuna gelince işte orada işin idealize kısmı devreye giriyor ve ister istemez ideal bir insan portresi çizmemiz gerekiyor..

Sadece insan doğmak insanileşmek için yeterli değildir. İnsanı insan yapan birçok organ sayıp dururuz..

Oysa bu organlar hayvanda da var, üstelik daha fazlasıyla ve daha etkin olarak varlar hayvanlarda..

Çünkü organ kabaca fizyolojidir; fizyoloji göz önüne alındığında ise hayvan insana göre daha “üstün” daha güçlüdür..

HAYVANLAR VE FİZYOLOJİ

Birkaç örnekle açıklayalım..

Gücü ele alalım: Bir insan en fazla 50-60 kilo taşıyabilir, öyle değil mi? Oysa bir fil tonlarca yük taşır..

Hızı ele alalım; bir insan saate en fazla 7-8 kilometre yürüyebilir, bir çita ise saate 100 kilometreden fazla koşar..

Yemeyi ele alalım: Bir hayvan bulduğunu anında yer, yedikten sonra midesi yediği şeyi dönüştürür; insan ise yediklerini yemeden önce kırk çeşit süreçten geçirip midesine uygun hale getirir, yedikten sonra da ya beğenir ya beğenmez..

Barınmayı ele alalım; hayvan bulunduğu ortama doğal haliyle adapte olur, uyum sağlar; insan ortamı kendine göre dönüştürür, kendine adapte eder, olmadı ona göre giyinir, kuşanır..  

Yani insan yapay bir çevrede hayvan ise doğal bir çevrede yaşar.. O yüzden insan her yerde, hayvan ise doğasına uygun yerde ancak yaşayabilir.. 


Önemli bir olgu olan doğumu ele alalım: Bir hayvan doğurduktan sonra yavrusu en fazla bir iki saat bilemedin bir iki gün içinde ayakları üstünde durup, doğaya uyum sağlar, yaşamını kendi başına idame eder..

Ama insan öyle mi, insan doğduktan sonra en az 8-10 yıl anneye bağımlı yaşar.. Ölmeden büyümesi için ebeveynlere bağıdır, bakıma ve beslenmeye muhtaçtır..

Çünkü insan denen varlık “fatal”, yani daha embriyon iken, bir çeşit erken doğar ve “mahcur”dur, yani doğduktan sonra ikinci bir kişi olmadan kendi ayakları üzerinde duramaz, kendini idare edemez, yaşamını sürdüremez.. 

Hayvanın yaşamak için insan gibi kürkü, zırhı yoktur. İnsanın üstünde beslenmeden barınmaya ve bürünmeye kadar bin bir çeşit ek takviyeleri, besinleri, giysileri, barınakları, evleri, katları yatları var..

Zamanla “doğal insan”dan ayrıldıktan sonra ilk haliyle arasında büyük uçurumlar oluştu. Buna rağmen çıplak insan çıplak hayvanla karşılaştırıldığında birçok bakımdan eksik ve nekestir..

Dolayısıyla bu insan, hayvandan daha üstün olabilir mi? Üstelik insan yaşamak için hayvana muhtaçtır, doğaya ise kökten bağlıdır ve bağımlıdır; lakin ne hayvan ne de doğa varlıklarını sürdürmek için insana muhtaç değiller.. 

İnsan aklı sayesinde hayvandan ayrılır, üstün hale gelir deniyor. Ben bu gelişmenin de çok sağlıklı olmadığını sakatlıklar barındırdığını düşünmüşümdür hep..

Üstelik insanoğlu, bilerek tasarlayarak sadece doğayı katletmekle kalmıyor, kendi hem türlerini ve hem cinslerini de öldürüyor..

Bir de şu var; hayvanlar aleminde kendi türüne işkence ederek öldüren tek canlı insandır..

Yaptığı vahşeti ve katliamları saymıyorum bile. Ee nerde üstünlük? O halde bu kibirli böbürlenmenin temeli nedir..?

FARK YARATAN MAHARET!

Lakin insanın tek bir özelliği var onu üstün yapan.. Onu da kullanabilirse tabi.. O da düşünme yeteneğidir deniliyor..

Düşünmeyi çıkar geriye hayvan kalır, üstelik fizyolojik olarak diğer hayvanlardan daha güçsüz bir hayvan..

Peki, akıl bu denli üstünse bu kötülükler niye?

Aklı sayesinde insanoğlu yukarıda saydığım kötülükleri işlemiyor mu?

Hiroşima’ya bomba atıp bir anda yüzbinleri çoluk çocuk demeden katleden bu akıl değil mi?  

Halepçe’yi kimyasallarla ölüm yurduna dönüştüren bu aklı taşıyan değil miydi?

Her gün orda burada katliamlar yapan, insanları açlığa mahkûm eden bu akıl değil mi?

Ormanları yakan, tarım alanlarını yutan, hayvanları keyif için vuran, üç beş kuruş için çevreyi zehirleyen bu akıl değil mi?

Aslında bu akıl arızalı ya da sakat bir akıl. Öyle olması bilerek tasarlayarak bunca suç işleyebilir mi? 

Nitekim dahi filozof Nietzsche bu konuda ilgimi çeken şöyle bir söz söylüyor:

“İnsan ile hayvan arasında nitelik farkı yoktur, derece farkı vardır.”


Yani ikisinde de beyin var, ikisinde de akıl var, ikisinde de düşünme var ama birinde çok birinde az var, yani derece farkı var..

Bu önemli tespiti bir kenara not edelim..

Ve dahi filozof bundan yola çıkarak insanı şaşkına çeviren, ezber bozan şöyle bir cümle kurar:

“İnsan, insanla hayvan arasında gerilmiş bir iptir; gereklerini yerine getirdiğinde ipin önünde yerine getirmediğinde ipin arkasında (yani hayvanın bile gerisinde) yer alır. “


Gerekleri dediği ne peki?

Düşünebilmek mi? Vicdan mı?

İkisi birlikte mi?

Şimdi ipi uzatın ve bir insanı ele alın; bu insan yiyor içiyor, nefes alıp veriyor o kadar.

Yani mutfakla tuvalet arasında bir boru olmaktan öte geçmiyor.. Çevresine, topluma, insanlığa bir faydası olmuyor…

O zaman buna ne demeli?

Bu insanı ipin neresine koymak lazım?

Elbette önüne değil en arkasına koyarsınız bu kişiyi. Üç nedenle, bir beyni var beslemiyor; iki aklı var kullanmıyor, üç vicdanı var işlemiyor.

Yaşamayı sadece midesini beslemek olarak algıladığı için vicdanlı davranmıyor.

Evet, sanırım insanda olup da hayvanda olmayan şey vicdandır. Adalet duygusunu yaratan da odur.

Kendini tutma, utanma, adil davranma, suç işlememe bu duygudan kaynaklanır. Hayvanın böyle bir kabiliyeti olmadığı için böyle bir sorumluluğu yok.

İnsanın var ve yerine getirmiyorsa o zaman bu vicdansızlık daha kötü değil mi. Ya da şöyle demeli ya farkında değil ya da yerine getirmek istemiyor.

O zaman da göze göz çıkıyor ortaya. Göze göz ise dünyayı kör etmekten başka bir işe yaramıyor.

Sizi bilmem, böyle birinin benim için ipteki yeri malum. 

Bir de derece farkı demişti. Hatırlayalım, derece farkı dediği de şuydu; aslında hayvanda da düşünme yeteneği var ama insandaki kadar gelişmemiş.

Mesela arıları, balinaları, yunus balıklarını, maymunları vb. ele alalım.

Bunlar da, beynin türevi olan akıl silsilesi diğerlerine göre daha gelişkindir; insanın da bunlardan daha gelişkindir.

İnsan tarihi süreç içerisinde ayakları üzerine dikelip ellerini kullanmaya başladığında beyni gelişmiş, beynin ve hareketlerinin gelişmesi ile birlikte düşünme yeteneği de ister istemez zamanla gelişmiştir. Şimdi bu serüvenine bir bakalım.

İNSAN DENEN VARLIK!..

İnsan değerli bir varlıktır, deriz, öyle mi? Peki, öyle olsun! Bir şeyin değeri onun özelliğinden kaynaklanır..

O halde insanın özelliği nedir.? İnsanın özelliği onu diğer canlılardan ayıran yanıdır.. Bu yan nedir peki.?

Bu yan düşünebilme yeteneği ve vicdan sahibi olma özelliğidir.. Demek ki insanı değerli kılan vicdanlı olması ve düşünme yeteneğidir..

Yoksa mal mülk sahibi olmak, villada oturmak, lüks arabaya binmek değil; mevki makam bir insanı değerli kılmaz..

Düşünme yeteneği ise öyle kendiliğinden gelişmez, lüks restoranlarda kebap yiyip içki içmekle, ya da pahalı elbiseler giyip saçlarını jöle ile taramakla da gelişmez..

Bunun için beyni beslemek gerek; beyni beslemek ise üstün gayret ve çaba gerektirir.

Bunun için, bir kere her şeyden önce insan olduğunun farkında olmak çok önemli. Bunu sürekli hatırlamak, daha doğrusu insan olmanın ayırdına varmak gerekir.

Yoksa iyi beslenmiş, bakımlı bir adamın besili bir tosundan ne farkı kalır ki?

Usta filozof Aristoteles, “insan düşünen bir hayvandır” diye boşuna söylememiş..

Düşünmeyi atın, geriye hayvan kalır.. Ne yazık ki insanoğlu düşünce tembelidir.. Çünkü genele göre düşünmek zor ve zahmetli bir iştir..

Hatta kimi zaman külfetli, kimi zaman riskli..  


Bir toplum düşünün ki şöyle “altın değerinde” bir vecizeyi yumurtlamış ve de kendine düştür edinmiş: “Düşün düşün, boktur işin.”

Ne yapıyor bu insan aklı insanları düşünmemeye çağırıyor, daha doğrusu insanları düşünmemek için uyarıyor, tahkir ediyor. Bunun üzerine daha ne denebilir ki?

Bir başka söz; “İcat çıkarma başımıza”.

İcat neyle olur, düşünmeyle. Düşünmeyen insan hayal edemez ve icat yapamaz. O halde icat yapma demek, düşünmek demektir.

Saymakla bitmez: “Filozof kesilme başımıza.” Filozof kim, düşünen adam. Yani ne filozof ol ne düşün. Öyle koyun gibi yerinde kal, ye, geviş getir, güdül.  

Frederic Nietzsche’nin ve Albert Camus’un belirttiği sürü insanı ol. Ya da düşün ve insan olmaya çalış!

Stadyumlarda sporculara forma yerine üniforma giydirip, “Her Türk asker doğar” diye bağırttırıyorlar. Hem de yüzbinlere..

Kimse çıkıp demiyor;

“Neden herkes asker doğsun ki kardeşim? Arada düşünen, icat yapan doğsun. Mesela aşıyı bulan olsun. Yok asker doğsun başkasını öldürsün. Sonra cenazeler gelmeye devam etsin, hamaset nutuklarıyla düşünmeyen toplum sürü gibi güdülsün.” 
 


DÜŞÜNCEYİ HAREKETE GEÇİREN ALTIN ORGANLAR?..

İşte tam buradan kritik başka bir noktaya geliyoruz. Düşünmeyi böyle yüceltince haklı olarak diyeceksiniz ki, kimse düşünce denilen şey neyse, onunla duvara bir çivi bile çakamaz.

El hak doğru. Aklın bir fonksiyonu olan düşünce tek başına bir şey değildir.

Ya ne vardır? Düşüncenin yani aklın dışarıya uzantıları vardır. Diğer bir deyişle düşünce gözle görülen elle tutulan ve onunla bu bağlamda iş yapılacak bir organ, alet adavat değil.

O halde onu etkinleştiren organlar olmalı. 

Bu organlardan biri “el”dir. Evet, doğru duydunuz; el aklın dışarıya olan uzantısıdır. El olmazsa akıl bir işe yaramaz.  

Anlatayım. Bildiğiniz gibi, kültür bütün yapıp ettiklerimizin toplamıdır. Onun da maddi unsurları ve maddi olmayan unsurları var.

Maddi unsurları (yani elle tutulup gözle gördüğünüz her şey) mutlaka bir elin ürünüdür.

Şöyle çevrenize bir göz gezdirin bir elin dokunmadığı, bir el sayesinde yaratılmamış hiç ama hiçbir şey göremezsiniz, gösteremezsiniz.

Görebildiğiniz, dokunabildiğiniz her şey mutlaka bir elin ürünüdür. Bu yüzden diyebiliriz ki, aslında akıl demek el demek ve dolaysıyla son tahlilde insan demek el demektir.  

El bu kadar önemli. Hem insanı hem kültürü hem de uygarlığı yaratmada… ve tabi insanı insan yapmada. 


Sadece el dersek bir şeyi eksik bırakmış oluruz. Çünkü kültürün bir de maddi olmayan unsurları var.

Yani göremediğimiz, dokunamadığımız ama var olan şeylerden bahsetmiştik. Mesela konuşmak, ki düşüncenin yansıtılmasının en etkili yollarından biridir.

Peki, bunu ne ile yaparız?

Bunu da “dil” ile yaparız. Maddi olmayan kültür öğeleri dil ile yaratılır ve dil ile aktarılır.

Dil olmadan insan olunamaz. Dil ile konuşur, biriktirir aktarır, böylece uygarlıklar yaratırız. 

Mesela hep merak etmişimdir, tavuklar neden bir uygarlık yaratamamışlar diye? Çünkü civcivlere hikayelerini anlatamazlar da ondan.

İnsan ise hikayesini/hikayelerini çocuklarına, onlar da kendi çocuklarına anlatır, yazar, aktarırlar.

İşte insanoğlu bu yüzden uygarlık denen şeyi yaratabilmiştir… 

Sadece o değil. İnsanın hünerini dışlaştırmasının en etkili yollarından biri de kelime türetmek, cümle kurmak yani konuşmaktır.

Boşuna, insanı gösteren dilidir konuş ki seni göreyim denmemiştir. İnsan dilinin arkasında saklıdır.

O halde biraz önceki formülasyönü bir adım daha ileri götürerek şöyle diyebiliriz:

“İnsan = el+dil”dir. Yani insan, el ile dilin toplamıdır

 
KADERİMİZ ELİMİZDE

Peki, bunları ne harekete geçirir, yani el ve dili kim yönetip yönlendirir?

Tabii ki vicdan ve düşünce ya da ikisi bir arada iç içe..

Peki, gelişmeyen bir düşünce bunu yapabilir mi?

Elbette yapamaz (o zaman hayvanla aradaki derece farkı kaybolur.)

Nasıl ki yaşamak ve enerji elde etmek için midemizi besliyorsak, düşüncemizi geliştirmek için de beynimizi beslememiz gerekir.

Yalnız bir fark var, beyin sadece kebapla, balıkla beslenmez. Beynin besinleri doğru bilgidir, güzel kitaplardır, bilge insanlarla meşveret etmektir.  

Neden doğru, güzel ve bilge sıfatlarını kullandım. Çünkü yanlış bilgiler, kötü kitaplar ve cahil insanlar beyni beslemek yerine zehirleyebilir.

Tıpkı kötü bir yemeğin midemizi zehirlediği gibi..

EdebAli, “Cahil ile dost olma, ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez. Üzülürsün” diyor. 

Beyni gelişmiş insanın aklı fonksiyonları artar, o da düşünme mekanizmasını tetikler. Böylece üretim başlar..

Bunlar da el ve dil sayesinde neşri nema bulur.. Shakespeare’in dediği gibi; iyi ile kötü yoktur, aslında düşüncedir onları öyle yapan..

Yani onları iyi ya da kötü yapan düşüncelerimizdir. Bu da bilgiye dayalı bir olaydır, kavram bilgisine…

Çünkü sözcüklerle/kavramlarla düşünürüz. Düşüncelerimiz duygularımızı etkiler. Duygular davranışlarımızı ve eylemlerimizi belirler.

Davranışlarımız ise karakterimizi oluşturur. Karakterimiz “kader”imizdir. 

Haydi bakalım, kaderinizi belirleme zamanı…

İLGİLİ HABER

© The Independentturkish// Prof. Dr. Ahmet Özer 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top