GENEL

NEREDEN GELİYOR?

NEREDEN GELİYOR?

BALTA ASMAK // BALTA OLMAK

Argoda, birine “balta olmak” diye bir deyim vardır.

TDK, bu deyim için “direnerek bir şey istemek, asılmak, musallat olmak” açıklaması getiriyor..

Ancak deyimin aslı birçok kaynakta “balta olmak” değil “balta asmak” olarak geçiyor. Çünkü yeniçerilere kadar uzanıyor. Yeniçerilik kaldırılınca da anlaşılıyor ki deyim şekil değiştiriyor.

Deyimin aslını ‘balta asmak’ olarak veren kaynaklardan biri de Refik Halid Karay’ın, 12 Ekim 1947’de Akşam gazetesindeki köşesinde:

“Bizim zamanımızda tarih okurken öyle kelimelere rastladık ki manasını anlamadan geçmeye, kendiliğimizden yarım yamalak bir mâna vermeye mecbur kalırdık. Kime soracaksın? Hangi kitaba başvurup kolayca öğrenivereceksiniz? Şimdi ismini yazdığım lügati açıp bir göz attınız mı tamam… öğrendiniz gitti” cümleleriyle işaret ettiği, Mehmet Zeki Pakalın’ın ‘Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nden başkası değil.

Peki, bu deyim nereden geliyor?

Refik Halid Karay’ın işaret ettiği gibi, Pakalın’ın hazırladığı lügati açıp göz atalım:

“Yeniçerilerin, temeli yükselen yapılarla limana gelen gemilere birer balta asmak suretiyle yapı ve gemi sahiplerinden para koparmalarını ifham eden bir tâbirdi. Yeniçeriler bilhassa gemi azıya aldıkları son zamanlarda ve hemen bütün esnafı haraca kestikleri sırada muhtelif vesilelerle istifade teminine koyulmuşlardı. Bina sahiplerinden ve kullandıkları ameleden kendileri için birer hisse almak da o vesilelerden biriydi.

Vapurda ve trendeki bir yerin işgal edilmemesi için gazete, paket, şemsiye kabilinden olarak vaktiyle sarayda çevre, yemeni, tespih gibi şeyler konulur ve bunlardan biri bulunan yere saraylılardan başkası gelip oturmazdı. Saray ıstılahı olarak bu alâmete “balta” denildiğine göre nişan tahtasına balta denilmesi bu tâbirin yeniçeriler ve belki de halk arasında da kullanılmakta olduğuna da delâlet eder. Gerek binalara ve gerek gemilere balta asıp para koparmak yeniçerilerin ilgasına kadar devam etmiş, onlarla birlikte tarihe karışmıştır.”

Türk şair, filozof ve devlet adamı Rıza Tevfik Bölükbaşı ‘Baba Nasihati’ şiirinde şöyle der:

Haksızlık ölümdür; hak, yaşamaktır,

Sürünüp yaşayan millet alçaktır.

Gözûnû aç, oğul, düşman allâktır.

Devletli kapıya balta asmasın.

DİŞ BİLEMEK

Türk Dil Kurumu, diş bilemek deyimini, “Kötülük yapmak için fırsat beklemek, hıncını gösterir bir durum alma” şeklinde açıklıyor.

Peki, bu deyim nereden geliyor?

İskender Pala, 2011 yılında yayımlanan ‘İki Dirhem Bir Çekirdek’ isimli eserinde diş bilemeyi şöyle anlatıyor:

“Rivayete göre, sabah vakti Müslüman orduların karargâhını uzaktan keşfe çıkan bir Haçlı müfrezesi, onların sabah alacasında dereye indiklerini, ellerindeki ağaç parçalarını dişlerine aşağı yukarı sürdüklerini, sonra su ile ellerini, yüzlerini, ayaklarını yıkayıp gittiklerini görüp bunun ne olduğunu anlayamayınca bir nevi harbe hazırlık seremonisi yaptıklarına kendilerini inandırırlar. Gelip ordu içinde bunu dillendirdiklerinde, ortalık birbirine girer ve şu yolda cümleler yüksek sesle söylenmeye başlar: Müslümanlar, yine bilmediğimiz bir harp hilesi yapıyorlar anlaşılan. Hem bu sefer dişlerini de bileyerek bizi parçalamak niyetindeler. Başınızı kurtarın!”

İlk hitabet kitabı olarak adlandırılan Güzel ve Tesirli Konuşma‘yı yazan ve iş insanları için açılan ilk hitabet kursunu yöneten Nejat Muallimoğlu ise 1999 yılında yayımlanan ‘Türkçe Bilen Aranıyor‘ isimli eserinde deyimin kaynağını İskender Pala’dan biraz daha geriye ve Orta Asya’ya kadar götürüyor.

Gelin deyimin kaynağını bir de Nejat Muallimoğlu’ndan dinleyelim:

“Tarihte, Türklerle Çinliler arasında bitmek bilmeyen savaşlar yaşanmıştır. Bu savaşlar genellikle gündüzleri yapılır, geceleri de her iki tarafın askerleri çadırlarına çekilip dinlenirlermiş. Sabahın erken saatlerinde kalkan askerler, dereye gidip ellerini yüzlerini yıkar, giysilerini giyer, savaş durumunu alırlarmış. İşte böyle savaşlardan birinde, derenin bir tarafında Türk askerleri dişlerini fırçalarken, derenin öbür tarafında da Çin askerleri yüzlerini yıkıyorlarmış. Ama lifli ağaç dallarından yapılmış bir diş fırçasını daha önce hiç görmemiş olan Çinliler, Türk askerlerinin ellerinde fırçalarla kendilerine bakarak dişlerini fırçaladıklarını görünce, koşarak komutanlarına, ‘Bütün Türkler dere kenarına oturmuş, dişlerini bileyliyorlar. Herhalde bizleri yemeyi düşünüyorlar, efendimiz!’ deyince paniğe kapılan ordu, savaş alanını terk etmiş.”

BALDIRI ÇIPLAK

Hepimiz, mali konularda durumundan farklı hareket içinde bulunan birini tarif etmek için biraz da küçültücü bir ses tonuyla ‘baldırı çıplak’ deyimini mutlaka kullanmışızdır.

Türk Dil Kurumu, baldırı çıplağın, ‘ayaktakımından, işsiz, serseri kimse’ olduğunu söylüyor.

Peki, biraz da burnumuzu kıvırarak söylediğimiz bu deyim nereden geliyor?

Reşad Ekrem Koçu, büyük yapıtı İstanbul Ansiklopedisi’nin 4. cildinde, Osmanlı’da çok eskilere dayanan bu konuya altı sayfa yer ayırıyor.

Gelin biz de ‘Baldırı çıplak ve baldırı çıplakları’ İstanbul Ansiklopedisi’nden özetleyerek okuyalım:

“Lügat manası eclâf ve esâfil, ayak takımının da posası olan güruhtur. Ar ve hayâ duygusu olmayan, ırz ve namus kaygısı bulunmayan, her türlü fisik, fücur ve fuhuş ile yoğrulmuş, mütecaviz ve türlü habasette alabildiğine pervasız ve cüretkâr, aynı zamanda asıl kuvvet karşısında korkak, cebin, insanlığın yüz karası olanlardır. Bu makuleler kılık ve kıyafet bakımından da hırpani, hakikaten mühmel serseriler olup baş açık, baldır bacak çıplak ve yalın ayak dolaşırlar. Bilhassa çıplak ayakla dolaşmaya, baldırı çıplak ruhunun eri mühim tezahürüdür; ayağına bir kap geçirmek zaruretinde kalsa dahi topuk nümayişinden vazgeçemez, ayakkabının ökçesine basar, topuk gösterir.

İstanbul’da, yeniçeriliğin azgınlık devri olan Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa ve İkinci Mahmud zamanlarında itlik ve itlikten kinaye baldırı çıplaklık da büyükşehir gençleri arasında rağbet görmüş bir afet olmuştu.

Nice zengin çocukları, beyzadeler kılık ve kıyafetlerini bu hayta güruhuna benzetmişlerdi ki o zamanlar İstanbul baldırı çıplakları ‘Cezayer Kesimi’ denilen bir kıyafetle dolaşırlardı:

Ten üstünde bir gömlek, kolları koltuk altlarına kadar sıvanmış, düğmeler kasten kopuk, göğüs, bağır açık, ‘Sine perçemi’ denilen göğüs kılları ile meme başlan görünür, hatta bazı azılı zıpırlar göğüs kıllarını ustura ile alıp tam bağrında bir tutam kıl bırakır, bu kılların her birine hurda elvan boncuk, bulabilirse hurda inci, bir danesine de bir mavi boncuk geçirip düğümlerdi. Bunun adına da ‘Sine Parçemi’ derlerdi. Belde bir buçuk arşın şal kuşak, bir ucu yere sarkmış, ucu ardında sürünürdü.

Paçaları diz kapaklarının bir karış üstünde kalan gayet kısa ‘diz cağşırı’ giyerlerdi. Botları, baldırları yaz ve kış çıplak, ayakları da muhakkak yalındı. Bir kısmı, bilhassa baldırı çıplaklığa özenen kişizade gençler, yalın ayaklarına ‘Galata Yemenisi’ giyerlerdi.

Yeniçerilik zamanındaki baldırı çıplak güruhu, bu asker ocağından olmakla övünmek ve etrafını bu münasebetle sindirmek için baldırlarına dövme ile mensup oldukları Yeniçeri Ortasının yani taburunun ‘nişan’ denilen alametifarikasını yaptırtırlardı. Dövme ile resmedilen bu nişanlar istisnasız her yeniçeride bulunurdu. Baldır nişanı yaptıranlar zıpırlıkta, serserilikte en ileri gidenlerdi.”

ATA BİNMEK BİR AYIP İNMEK İKİ AYIP

“Ata binmek bir ayıp inmek iki ayıp” atasözünü çoğumuz bilir, bazen de kullanırız.

Bu atasözü, içinde, “Bir işe, mesleğe iyi hazırlanmadan, eğitim almadan başlanmamalı, gerekli hazırlık ve eğitimden sonra başlayınca da yarıda bırakılmamalı, mutlaka başarıyla sonuçlandırılmalıdır” şeklinde önemli bir öğüt barındırıyor.

Halk bilimci, yazar Nail Tan ise ‘Şehre inen atasözünün’ artık asıl kaynaklarıyla ilgisinin kalmadığını belirtiyor.

Peki, bu atasözü nereden geliyor?

Atasözünün şehirleşmeden önceki kaynaklarını Nail Tan’ın, Türk Dili dergisinin Haziran 2013 tarihli sayısındaki makalesinden özetleyerek okuyalım:

“Ata sporumuz cirit, eskiden İç Anadolu Bölgesi’nde de yaygın biçimde oynanmaktaydı. Cirit atları, kışın başlayan ve sonbahara kadar yaklaşık dokuz ay süren özel bir eğitimle yetiştiriliyor. Cirit, genellikle sonbaharda oynanıyor. Ali İlisulu, 1978 yılında yazdığı bir makalede cirit atlarının zorlu eğitimini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bu konuda güzel bir atasözümüz var: ‘Atına güvenmeyen cirit oynamaz’. İyi ciritçi olmak için, atın eğitiminin yanı sıra oyuncunun da çok iyi ata binmesi gerekir. İyi ata binemeyen, cirit deneyimi olmayan bir kişi at binip cirit oynamaya kalkarsa, gerçekten de büyük ayıptır. Çünkü ya attan düşer ya da ciritle vurularak takımına puan kaybettirir. Hele hele, müsabaka sırasında korkup pes etmek, attan inip oyunu yarıda bırakmak daha büyük ayıptır..

Gelelim, atasözünün ikinci kullanım alanı olan düğünlere. Yozgat başta olmak üzere Türkiye’nin hemen hemen her bölgesindeki köylerde 1960’lı yıllardan önce gelinler mutlaka at üstünde güveyin evine götürülmekteydi. Gelin atta, buyruk Hak’ta; Gelin ata binmiş, gör kime inmiş; Gelin ata binmiş, ‘Ya nasip!’ demiş; Gelin ata binmiş, ‘Ya nasip, kim bilir kime münasip’ demiş, gibi atasözlerimiz bu geleneğin halk edebiyatına yansımasıdır. Gelin, al duvakla girdiği kocasının evinden ancak ak duvakla (kefenle) çıkabilirdi. Koca evini terk etmek, boşanmak büyük ayıp sayılırdı. Gelinin ata binerek baba evinden; ‘Hem ağlarım hem giderim’ diyerek ayrılması ailesi nazarında ilk bakışta baba evinde rahat ettiremedik, iyi bakamadık mı diye ayıp karşılanabilir. Ancak ayıbın daha büyüğü, gelinin evlenip gittiği kocasının ocağını tüttüremeyip baba ocağına dönmesidir. Bu söz, geline anne babasının son nasihatlerinden biri olarak ele alındığında anlamının doğruluğu aydınlanmaktadır.”

TEMCİT PİLAVI GİBİ …

Hoşumuza gitmeyen, içsel olarak ayak dirediğimiz bir şeyin yapılması için sık sık anımsatılması karşısında hepimiz “temcit pilavı gibi neden ısıtıp ısıtıp önüme getiriyorsun” deriz.

Bu sessiz ayak diremenin sonunda tepkisel olarak dile dökülen deyim nereden geliyor biliyor musunuz?

Temcit, halk arasında sena ve tâzimi havi olarak sabaha karşı minarelerde ‘lâhn ile’ okunan dua hakkında kullanılır bir tâbir. Yani Arapça, överek büyüklüğünü dile getirmek demek.

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’nde temcit pilavı “İftardan kalan ve sahurda ısıtılan pilav ve Bıktırırcasına tekrar edilen söz” diye açıklanıyor.

Mehmet Zeki Pakalın da Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde temcit ve temcit pilavını şöyle anlatıyor:

“‘Kamus-i Osmanî’de ‘Bu dua ekseriya sahur vaktinde okunduğundan halk arasında sahur manasında kullanılır, Temcid vakti denilir’ diye yazılıdır. Üstat Tahir Olgun ‘Mahfil, aded 11’de, Temcid pilâvı gibi meselini: ‘mükerreren ortaya sürülen bahis yahut söylenilen söz hakkında darbolunur. Menşei; erkeği sahura bekleyen kadının pilâvı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması olsa gerektirir’ diyor”

MEYDAN DAYAĞI

Adı meydan dayağı olsa da aslında “ceza olarak açıkta ve kalabalık içinde suçlulara atılan dayak” olduğu için bu isimlendirme yapılmıştır.

Peki, meydan dayağı deyimi nereden geliyor?

Şiddet şiddeti körüklese de ve hiçbir sorunu çözmese de hata yapan birine zaman zaman kızgınlık anında “Sana temiz bir meydan dayağı çekerler inşallah” diye beddua ederiz. Ya da yapılması yasak olan bir şeyi yapmakta ısrar edenlere, “temiz bir meydan dayağı yersin” diye uyarırız.

Bu sorumuzun yanıtını, Mehmet Zeki Pakalın’ın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nden alalım:

“Askerî mekteplerle kışlalarda tatbik olunan cezalardan birinin adıdır..

Meydanda tatbik edildiği (yerine getirildiği) için bu adı almıştı..

Arkadaşını yaralamak, hoca veya zâbitine hakarette bulunmak gibi ağır kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası saf saf dizilen bütün mektep talebesinin, asker ise kışladaki askerlerin huzurunda atılırdı..

Cezaya çarpılacak mektepli yahut asker, meydana getirilerek cezayı icap ettiren kabahatle meydan dayağının tatbiki için verilen karar okunduktan sonra serilen bir battaniye üzerine yüzükoyun yatırılır, başının ucuna ve ayaklarının üstüne kuvvetli birer hademe yahut asker oturtulur, mektebin inzibat zâbiti, asker ise bölüğün zâbitlerinden biri ince kızılcık sopasıyla kaba etlerine vururdu..

Eski bir Redif Nizamnamesi’nde asker kaçakları için şöyle bir madde vardı:

‘Askerden kaçanlar kendiliklerinden dönüp gelirlerse yirmiden elliye kadar sopa vurulur. Bayılanlar ayılıncaya kadar beklenip dayağa ondan sonra devam olunur’.”

HEY ON BEŞLİ

“Hey on beşli, on beşli” diye bilinen Tokat yöresine ait anonim türküyü hepiniz duymuş, hatta melodisine kendinizi kaptırıp mırıldanmışsınızdır bile. Düğünlerde oyun havası gibi çalınan ve neşe içinde söylenen bu türkü aslında içinde büyük bir toplumsal acı ve hüzün barındırır..

Peki, “on beşli” nereden geliyor ve neden hüzün barındırıyor?

Bu türkü, Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916 yılında askere alınan 1899 doğumlular için yakılmış bir ağıttır. 1899 olması sizleri yanıltmasın. 1899 yılında doğanlar 15 değil, 17 yaşındadır. Çünkü 1899 yılı, Rumi takvime göre 1315’tir.

Kendisi de 1916’da silahaltına alınan Mehmet Dürdali Karasan’ın “Paşam Nereye Kadar Çekileceğiz” isimli hatıratının 11. sayfasındaki dipnotunda o dönem şöyle anlatılır:

“Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletlerine karşı üç cephede birden savaş vermektedir. Asker sıkıntısı had safhadadır. Her yılın askere alınma dönemlerinde 18 yaşını bitiren gençler askere alınırken, 1916 yılında Sultan Reşad bir ferman yayımlayarak 1 Haziran 1314 (1898) ile 22 Mayıs 1315 (1899) tarihleri arasında doğan erkekleri askere çağırmıştır. Böylelikle ilk defa 17 yaşını bitirenler de (22 Mayıs’tan önce doğan 1315 doğumlular) 18 yaşını dolduranlarla birlikte askere alınmışlardır. 1899 doğumlulardan sadece ihtiyat zabiti olabilecek derecede tahsili olanlar değil, tahsili olsun olmasın bütün 1899 doğumlular askere çağırılmışlardır. İşte bu dönemde 17 yaşında askere gidenlere halk arasında ‘on beşliler’ denmektedir.”

UĞURSUZ SALI

Kemal Sunal ile Meral Zeren’in başrollerini paylaştığı 1974 yapımı Salako filminin meşhur “Salı sallanır, çarşamba çarşaf dolanır, perşembe perişandır…” repliğini herkes anımsar.

Meğerse kimilerine göre “Salı” günü gerçekten uğursuzmuş ve sallanıyormuş.

1962 yılından başlayarak toplamda 52 hafta yayınlanan 4 ciltlik “Yakın Tarihimiz” isimli dergi, tarihle ilgilenenlerin başucu kitabıdır. Derginin 4. cildinin 315. sayfasında Profesör Avram Galanti’nin bir yazısı iktibas ediliyor. Profesör Galanti’nin Salı gününe ilişkin bu yazısı ilk olarak 1923 yılında Yeni Mecmua’da yayımlanmış.

Öncelikle Avram Galanti ile ilgili kısa bir bilgi verelim. Profesör Galanti, Yahudi asıllı Türk eğitimci, siyaset adamı, yazar ve Türkçüdür. Soyadı Kanunuyla Bodrumlu soyadını almıştır. 1944-46 yıllarında 7. Dönem Niğde milletvekilliği yapmış, Latin harfleri yerine Arapça harflerin kullanımını şiddetle savunmuştur.

Bu kısa bilgiden sonra şimdi “Salı” gününün neden sallandığını Profesör Avram Galanti’den dinleyebiliriz:

“Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u bir ‘Salı’ günü fetheylemiştir. Ondan sonra Rumlarca matem günü sayılmış olan salı günü zamanla matemlik mahiyetini kaybede kaybede ‘uğursuz’ bir gün olarak hurafelere geçmiştir.

Hurafeler ise masallar ve atasözleri gibi memleketten memlekete, milletten millete geçer. Halk ağzında dolaşır ve nihayet doğuş izleri ortadan kalkıncaya kadar benimsenir. İşte salının uğursuzluğu bu yoldan geçerek Türk hurafeleri arasına da girmiş ve Türkler tarafından da benimsenmiştir.

Ben Bodrum’da iken oldukça yaşlı bir kayıkçı komşumuz vardı ki ömründe Salı günü sefere çıkmadığını söylerdi. ‘Çünkü’ derdi ‘Salı’ uğursuz bir gündür, pek çok kimseler Salı günü yeni bir işe başlamazlar. Zira meşhur sözdür: ‘Salı’ sallanır, yani işler yürümez.

1905 yılında Mısır’da bulunduğum esnada, vaktiyle İstanbul’da da ‘Far Dö Bosfor’ gazetesi çıkarmış, yüksek tahsil görmüş zengin bir Rum gazete sahibi tanımıştım ki bir akşam, ertesi günü yazlığa gideceğini söyleyerek bana veda etmiş iken ertesi sabah, gitmediğini haber verirken ‘Bugün Salı günü olduğunu unutmuştum. Böyle bir günde İstanbul şehri Türklerin eline düşmüştür. Rumlar için matem günüdür. Bu sebeple salı günü hiçbir işe başlamam, seyahate de çıkmam’ diyordu.

Ben hurafelere inanmadığım için bu sözlere ehemmiyet vermemiştim. Fakat sonraları biraz araştırınca, işin iç yüzü ortaya çıktı.”

BENİM OĞLUM BİNA OKUR DÖNER DÖNER BİR DAHA OKUR

“Benim oğlum binâ okur döner döner yine okur” atasözünü mutlaka duymuşsunuzdur.

Türk Dil Kurumu, atasözünün anlamını, “çok çalışmasına karşın belli bir düzeyden öteye gidememek” olarak açıklıyor. Peki, bu atasözü nereden geliyor ve “çok çalışmasına karşın belli bir düzeyden öteye gidememek” haline nasıl dönüşüyor?

Mehmet Dürdali Karasan’ın “Paşam Nereye Kadar Çekileceğiz” isimli Birinci Dünya Savaşı hatıratında şu bilgiler yer alıyor:

“Medresede okuyacağımız ilk kitap Nasara kitabı idi. Çok kısa bir zamanda Nasara’yı ikmal ettim. Bu kitap bana hiç mesabesinde bir ders gibi geliyordu. Bu safha sona erdikten sonra Binâ’ya geçtim..

Binâ, Arapça öğrenmek için Nasara’dan sonra gelen ikinci kitaptı. Binâ’yı da çok kısa zamanda ikmal ettim. Maksûd’a yani üçüncü Arapça kitaba başlayacaktım.”

Karasan’ın kitabının editörünün notlarında ise şu açıklamalar yer alıyor:

“Osmanlı medreselerinde ve Arapça öğretiminde ilk okutulan ve ezberletilen kitap, el-Emsile idi. Kitapta, ‘nasara’ fiilinin kökünden doğan fiil ve isimlerin çekim örnekleri yer alırdı. Yazarı bilinmeyen Binâu’l-Ef’al kitabında Arapça fiiller mastarlarıyla birlikte verilirdi. ‘Benim oğlum binâ okur döner döner yine okur’ deyişi de buradan gelmektedir. Yazarı bilinmeyen el-Maksûd kitabında sarf ilminin önemine işaret edilir, yine Binâ’daki gibi fiiller tekrarlanır ve kaidelerinden bahsedilirdi.”

Sözcü gazetesinden Rahmi Turan da 17 Şubat 2016’da kaleme aldığı köşe yazısında “Benim oğlum binâ okur döner döner yine okur” sözü için şu bilgiyi veriyor:

“Binâ, Arapça dilbilgisinde fiillerin çatılarını, Emsile de fiil çekimi ve örneklerini içerirdi. Bu ders, medreseye yeni başlayan çocuklar için çok zordu. ‘Binâ’ dersinde başarılı olanlar bir üst aşamalara geçirilirdi. Ancak o aşamalarda hata yapan öğrenciler geri çevrilip yeniden ‘Binâ’ okumaya mecbur edilirdi.”

ŞAKŞAKÇI BAŞI

Devlet adamlarının ya da hoş görünmek istedikleri kişilerin yaptıkları işleri mübalağalı şekilde ortalıkta anlatanlara ve alkışlayanlara dalkavuk demek yerine kimi zaman şakşakçı veya şakşakçı başı denir.

Türk Dil Kurumu şakşakçının üç anlamı olduğunu belirtir.

Birinci anlamını, “bir kimseyi veya onun yaptığı her şeyi doğru bularak öven ve başkalarına da kabul ettirmeye çalışan kimse, alkışçı, zilli bebek” olarak tarif eder..

İkinci anlamını, “para karşılığında alkış tutan kimse, goygoycu” diye aktarır..

  Üçüncü ve eskimiş anlamını ise “özellikle tiyatroda oyunu alkışlamak için parayla tutulan kimse” diye belirtir.

Tabii şak şak sesi geldiği için zihninizde önce alkış tutma belirmiş olmalı. Şakşakçılık aslında nereden geliyor biliyor musunuz?

Hokkabazla pîşekârın kullandığı şakşak adı verilen tahtadan yapılma âletin gördüğü işe benzetildiğinden bu adı almıştır.

Peki, şakşak nasıl bir alettir?

Bu sorunun yanıtını da Mehmet Zeki Pakalın’ın hazırladığı “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nün 3. cildinden okuyalım:

“Şakşak, hokkabazların çıraklarına, orta oyununda pîşekârın kavukluya vurduğu, bir tarafının iki ucu bitişik, öbür tarafının uçları serbest iki parça tahtadan yapılma âletin adıdır. Halkı güldürmek için kullanılan bu âlet vurulunca şak, şak diye ses çıkardığından bu ad verilmiştir.”

ERBAİN ÇIKARMAK

21 Aralık ila 31 Ocak arasında zemheri olarak da bilinen yılın en soğuk kırk günü “erbain” olarak adlandırılıyor.

Bu günleri aşarak Şubat ayını gören yaşlılar, ‘erbain çıkardım” diyor.

Ünlü şairlerimizden Hasan Hüseyin Korkmazgil, “Haziranda Ölmek Zor” şiiriyle bir haziran ayında kaybettiğimiz Orhan Kemal’le Nazım Hikmet’i büyük bir saygıyla anar.

Aslında Ocak da ölmenin zor olduğu aylardandır.  

Uğur Mumcu, karlı bir ocak ayında katledildi. Yine Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve Hrant Dink de terörün hedefi oldu. Mehmet Ali Birand, Toktamış Ateş, Ahmet Mete Işıkara, Lefter… Daha adını sayamadığımız nice değerimiz ocak ayında aramızdan ayrıldı.

Peki, erbain çıkarmak nereden geliyor?

İslam Ansiklopedisi, erbain ve çile maddelerinde, Hz. Âdem’in çamuru, kırk gün yoğrulmuş bilgisini veriyor. Bu gibi nedenlerden dolayı tasavvufta kırk gün süren halvet uygulamasıyla kırk makam, kırk abdal veya kırklar gibi makamlar ortaya çıkmıştır diyor.

Kimi tarikatlarda “kırk” yerine Arapça “erbain” kelimesi kullanılıyor.

Tarihçi Prof. Dr. Mehmet Alkan, erbain çıkarmakla ilgili şu bilgeleri aktarıyor:

“Tarikat ehlinin kırk günlük ibadet ve perhizini ifade eder. Çile çıkarmak için kapandıkları hücrede kırk gün geçirirler.

Aleviler ‘erbain-i aşura’ya kısaca erbain derler. Arabi aylardan olan sefer ayının yirmisine rastlar ki İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da şehadetinin kırkıncı gününe rastladığı için ‘eyyamı mahsusa’dan, yani özel günlerden sayılır.

Öte yandan hayat açısından da en zor kırk gündür. Zira eskiler için ölüm zamanıdır. Bu sürede sağ kalmayı ve Şubat’a ulaşmayı umarlar. Sağ kalanlar ‘erbain çıkarmış” olur. Kırk günlük süreyi geçtim, seneyi atlattım, diye düşünürler.”

Herkesin “erbain çıkarması” dileğiyle…

MÜREKKEP YALAMAK

İyi eğitim almış, kültürlü, çok okumuş, yazmış olanlara hepimiz, “mürekkep yalamış” deriz.

Sıklıkla kullandığımız “mürekkep yalamak” deyimi nereden geliyor biliyor musunuz?

Yanıtı gelin, Refik Halid Karay’ın “Cihangir Dalkavuğu Tarihi” kitabından okuyalım:

“Biz, kamış kalem devrine de yetişmiş nesildeniz; kamış kalem yontmağı, bu kalemle ve lifli bezir işi mürekkeple yazı yazmağı öğrenmişlerdeniz. Babalarımız kadar çok değilse bile bizim nesil de epeyce mürekkep yalamıştır. Mürekkebin galiba şeker karıştırıldığı için pek tatlı, fakat yarı ekşi, aynı zamanda buruk, bir müddet geçince acılaşan, genizde öksürük şuruplarındaki gibi hafif bir gayakol kokusu bırakan lezzetini hâlâ duyarım..

kokuyu bana yol tamiri sırası kaynayan asfalt kazanlarının dumanı da hatırlatır..

Yarım asır sonraki nesiller, meşhur tabirlerimizden ‘mürekkep yalamış’ sözünü niçin ‘az çok okumuş, ümmi kalmamış’ manasına geldiğini izahat verilmedikçe elbette anlamayacak. Bir zamanlar yazı yazarken hata işlenince yanlış kelimenin ve hatta satırların şapur şupur yalanarak silindiğini, silgi lastiği yerine bazen parmak, çok defa dil ve bir miktar da tükürük kullanıldığını akıllarına sığdırabilirler mi?

Şunu kaydetmek lazım: Demin ‘şapur şupur’ dediğime bakmayınız. Öyle yalanınca tabiidir ki yazı birbirine karışır, kâğıt fazla ıslanır, buruşurdu. Dilinizi silinecek yerin ölçüsüne göre ve az nemli tutarak idare icap ederdi.

Silinecek kelime tek ise yalnız dil ucunu, önceden iyi nişan alarak bu yerin tam üstüne, şöyle bir sürüp çekmek, kâfi derecede ıslanınca o hareketi birkaç kere tekrarlamak, hizada yanılmamak, başka kelimeyi tecavüzden sakınmak gerekti.

Sonra da hohlayıp kuruturdunuz. İyice kurumadan aynı noktaya kalem sürmek bir çuval inciri berbat ederdi; artık düzelemezdi; tashih izi belli olurdu. Mürekkep yalaması, macun yalamağa benzemezdi. Bu sebepten dolayı da epeyce idman ve biraz da istidat isterdi.”

BALIK KAVAĞA ÇIKINCA

Balık kavağa çıkar mı?

Hiçbir zaman olmayacak bir şeyden bahsederken karşımızdakiyle hafif de alay etmek için “Balık kavağa çıkınca” deyimi kullanırız. Peki, bu deyim nereden geliyor?

Osman Çizmeciler, “Ünlü Deyimler ve Öyküleri” isimli kitabında “Balık kavağa çıkar mı?” sorusuna şöyle yanıt veriyor:

“Eski devirlerde, denizde balık çok tutulduğu zaman Yemiş İskelesi ve Balık Pazarı’ndan başlayarak satış halkası semt semt genişler ve büyürmüş..

Artık çok fazla tutulduğu günlerde ise Tophane’den Rumeli Kavağı’na  ve  Üsküdar’dan Anadolu Kavağı’na kadar çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış..

Rumeli ve Anadolu Kavağı’na kadar balık satıcılarının gitmesi, seyrek görülen bolluklarda olurmuş..

İhtiyar bir kadın balık alacakmış, fiyatını sormuş. Balıkçının istediği parayı çok pahalı bulduğundan onun yarısını teklif etmiş. Bu pazarlığa içerleyen balıkçı, ‘Hanım teyze’, demiş. ‘O senin dediğin fiyata ancak balık kavağa çıktığı zaman satarız.

Söğütte nar, kavakta incir bitmez ama İstanbul’da, Kavak İnciri diye, bağıra bağıra satarlar. Çünkü Anadolu ve Rumeli Kavaklarının inciri meşhurdur.”

İMAMEVİ

Hepimiz, kadınlara mahsus hapishanelere “imamevi” dendiğini biliriz.

Hatta bulmacalarda “Kadın Hapishanesi” karşımıza sıkça çıkan sorular arasındadır.

Peki, kadın hapishanelerine neden imamevi deniyor ve bu deyim nereden geliyor biliyor musunuz?

Mehmet Zeki Pakalın, “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nde “imamevi” için şu bilgileri veriyor:

“Kadın hapishanesi yerinde kullanılır bir tabirdir. Eskiden kadınlar için ayrı hapishane olmadığından, hapsi lâzım gelen kadınlar imamın evine gönderilir, orada mahpus bulundurulurdu. Tabirin meydana gelişi bundandır.”

Öte yandan Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi’nin Temmuz 2020’deki sayısında yer alan bir makalede de bu konuda ilginç bilgiler aktarılıyor.

Doç. Dr. Murat Hanilçe ile Ersin Şeyhoğlu’nun kaleme aldığı, “Osmanlı Devleti’nde Bir Ceza İnfaz Kurumu Olarak Hapishaneler ve Kadınlar” başlıklı makalede şu bilgiler veriliyor:

“19. yüzyılın son çeyreği itibarıyla suç oranlarının artması, savaşlar nedeniyle daralan sınırların nüfus yoğunluğu haritasını değiştirmesi ve yargı sisteminde yaşanan gecikmelerin tutuklu yargılananların sayısını artırmasıyla birlikte hapishane binalarına ve daha fazla koğuşa duyulan ihtiyaç her geçen gün çoğalmıştır.

Muhtar ya da imamevi olarak kiralanan mahpus evlerin varlığına ve bu binaların isticar (kiralama) usullerine dair uygulamalara Osmanlı arşivlerinde yer alan Mebani-i Emiriyye Hapishaneler Müdüriyeti kataloglarında sıklıkla rastlamak mümkündür.

Kataloglarda muhtar evi ya da imam evi olarak geçen yerler, çevrenin güvenini kazanmış imam ya da muhtarların evleridir. Bazen bu kişiler, ahırlarını bile kadın mahkûmlar için kullanırlardı. Denetimden uzak olan bu yerlerde, kadınların bütün ihtiyaçlarından ev sahipleri sorumluydu. Gayrimüslim kadın tutuklular söz konusu olduğunda imam evinin yerini papaz evi almaktaydı.”

HANYA’YI KONYA’YI GÖRMEK, ÖĞRENMEK YA DA ANLAMAK

Hanya’yı Konya’yı anlamak, öğrenmek ya da Hanya’yı Konya’yı görmek deyimini hepimiz mutlaka biliriz.

Hatta “bir işin gerçek yönünü anlayarak aklı başına gelene, akıllanana” da mutlaka “Ya, şimdi gördün mü Hanya’yı Konya’yı” demişizdir de.

Hanya neresi, Konya neresi? Peki, Hanya’yı Konya’yı anlamak, öğrenmek ya da Hanya’yı Konya’yı görmek deyimi nereden geliyor?

Halk Bilimci Nail Tan, Türk Dili dergisinin Nisan 2019 sayısındaki ‘Deyim Araştırmalarına Katkılar On Deyim Üzerine‘ başlıklı makalesine “Konya nere, Girit’in Hanya şehri nere? Aralarındaki bağ, ilk bakışta bir kafiye yaratma olayı gibi algılanabiliyorsa da meğer işin aslı halk felsefesinde, edebiyatında oldukça farklıymış” diye başlıyor.

Tan, 29-30 Nisan 2017 tarihinde bir grup gezgin arkadaşıyla  Bodrum’un  karşısındaki Kos (İstanköy) Adası’na gidiyor. Adayı, Kos sakinlerinden Türk kökenli Girit göçmeni Mazlum Payzanoğlu rehberliğinde geziyorlar.

Nail Tan, deyimin hikâyesini de rehberleri Payzanoğlu’ndan öğreniyor.

Şimdi, Mazlum Payzanoğlu’nun anlattığı hikâyeyi, Nail Tan’ın Türk Dili dergisindeki makalesinden okuyalım:

“Bir hikâye var. Memleketim Girit’le ilgili. Duymuş olmalısınız. Osmanlı Dönemi’nde Girit’in Hanya şehrine Konya’dan bir vali gelmiş. Maalesef insafsız bir valiymiş. İlk yaptığı iş, vergileri halkın ödeyemeyeceği derecede artırmak olmuş. Adanın Rum ileri gelenleri toplanıp valinin huzuruna çıkmışlar:

– Aman Vali Bey, zaten Hristiyan olduğumuz için askerlikten muafiyet karşılığı yüklü bir cizye ödüyoruz. Üstüne bir de Müslümanlardan aldığınızdan daha fazlasını istiyorsun. Ödeyecek gücümüz kalmadı, insaf et, demişler.

Müslüman halk da şikâyetçi olmuş. Vali bu şikâyetleri hiç dikkate almamış, kararını uygulamayı sürdürmüş. Bu durum karşısında Hanyalılar, bir gece yatsı namazından çıkan valiyi karanlıktan istifade feci şekilde dövmüşler. Güçlükle doğrulup konağına giderken arkasından da bağırmışlar:

-Şimdi, Hanya’yı Konya’yı anladın mı?

SÜRÜ GELMEK

Bir şeyin bolluğunu tarif etmek için “sürüsüne bereket” deriz. İnsan dahil kalabalığı anlatmak için de “sürü gibi” ifadesini kullanırız. Peki neden?

Türk Dil Kurumu, ‘sürü’nün dört anlamı olduğunu belirtiyor ve şöyle sıralıyor:

“Evcil hayvanlar topluluğu, bir insanın bakımı altındaki hayvanların tümü, birlikte yaşayan hayvan topluluğu ve yönlendirilebilen insan topluluğu”

Peki, sürünün insan topluluklarıyla ne ilgisi var ve nereden geliyor?

Bu sorunun yanıtını, birçok kitaba ve sözlüğe kaynaklık eden Mehmet Zeki Pakalın’ın ‘Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nden alalım:

“Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüz ellişer, iki yüzer kafileler halinde sevk edilmeleri yerinde kullanılır bir tâbirdir. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevk edilirlerdi. Sırtlarına kızıl aba, başlarına sivri yeşil külah giydirilerek sevk olunan devşirmelerin kaçmamaları ve değiştirilmemeleri için de sıkı tedbirler alınırdı. Devşirme kafilelerine sürü denildiği için onların İstanbul’a gelişlerine de sürü gelmek denilmiştir.”

SEZAR’IN HAKKI SEZAR’A

Haksızlığa karşı ya da adil paylaşım için günlük hayatta “Sezar’ın hakkı Sezar’a” sözünü sıklıkla kullanırız. Peki, bu söz nereden geliyor?

Kilise tarafından kabul edilen dört İncil’den biri olan Matta İncili 22’den okuyalım:

“Bunun üzerine Ferisiler çıkıp gittiler. İsa’yı, kendi söyleyeceği sözlerle tuzağa düşürmek amacıyla düzen kurdular. Hirodes yanlılarıyla birlikte gönderdikleri kendi öğrencileri İsa’ya gelip, ‘Öğretmenimiz’ dediler, ‘Senin dürüst biri olduğunu, Tanrı yolunu dürüstçe öğrettiğini, kimseyi kayırmadığını biliyoruz. Çünkü insanlar arasında ayrım yapmazsın. Peki, söyle bize, sence Sezar’a vergi vermek Kutsal Yasa’ya uygun mu, değil mi?’

İsa onların kötü niyetlerini bildiğinden, ‘Ey ikiyüzlüler!’ dedi. ‘Beni neden deniyorsunuz? Vergi öderken kullandığınız parayı gösterin bana!’

O’na bir dinar getirdiler. İsa, ‘Bu resim, bu yazı kimin’ diye sordu. ‘Sezar’ın’ dediler. O zaman İsa, ‘Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin’ dedi. Bu sözleri duyunca şaştılar, İsa’yı bırakıp gittiler.”

HIDIRELLEZ

5 Mayıs yatsı ezanı sonrası gül dallarına para asmayan, dibine açık cüzdan bırakmayan var mı?

Ya da derin bir nefes aldıktan sonra dileğimizi kâğıda yazıp, içine bir miktar para koyup, o kâğıdı sabah olmadan gül ağacının dibine gömmeyenimiz?

Mehmet Zeki Pakalın, ‘Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nün birinci cildinde, oldukça geniş yer ayırdığı Hıdırellez maddesinde şu bilgilere yer verir:

“Hızır; peygamberlerden cavidanî (ebedî, ölümsüz) bir hayata mazhariyetle meşhur olan peygamberin adıdır. Bir sebeple naçar bir halde kalan ihlâs sahiplerinin imdadına yetiştiği için ‘Hızır gibi imdadıma yetişti’ sözü meşhurdur. O güne bu adın verilmesinin sebebi Hızır’ın kendisi gibi peygamber olan ve yine onun gibi ölümsüz hayata mazhar bulunan İlyas ile o gün buluşmaları rivayetinden ileri gelmiştir.”

Refik Halid Karay’ın ‘Cihangir Dalkavuğu Tarihi’ isimli kitabında da meselenin bir başka yanını öğreniyoruz:

“Eskiden okuyup yazmışların ‘Ruz-i Hızır’, orta tabakanın ‘Hıdır-ı İlyas’ ve halkın ‘Hıdrellez’ dedikleri gün, bugüne rastlamaktadır.”

Eski lügatçilerimiz, mana vermek kabil olmayan o sözün aslını ‘Hıdır ve İlyas’ olarak gösterdikten sonra derler ki:

‘Yevmi marufe (ruzi Hıdır) itlâki beynannas Hazreti Hıdır ile İlyas’ın aynı günde birleşip görüşmelerinden sanılırsa da doğrusu arzın ihdırar ederek, yani yeşillenerek kemale gelmesine müstenit olmak makuldür.’..

‘Hıdır’ kelimesi Arapça yeşillik demek olmasına göre, en doğrusu bugün bir bahar bayramıdır ve Hazreti Hıdır’la pek ilişiği yoktur. Şu cihet de var ki Hıdırellez’e İstanbul’da eski bahçıvanlar çok önem verirlerdi; giyinir kuşanır, şenliğe karışırlardı. Bunun bir sebebi de vaktiyle bahçıvanların arazi sahiplerinden Kasım ve Hızır olarak yılda iki kere para almaları, bu hesapla çalıştırılmalarıdır. Hıdırellez bahçıvan bakımından cebine para girdiği bir yarım sene başıdır ve ziraat takvimi ile de soğuk ve sıcak olarak iki kısma ayrılan bir yılın sıcak devresinin başlangıcıdır.”

Refik Halid Karay’ın yazısındaki bu iki devri de Kudret Emiroğlu’nun ‘Gündelik Hayatımızın Tarihi’ isimli kitabından okuyalım:

“Hıdırellez günü, güneşin Ülker burcuna girdiği, eski takvimle 23 Nisan, Miladi takvimle 6 Mayıs günüdür ve Ruz-ı Hızır döneminden Ruz-ı Kasım’ın başlangıcı olan 9 Kasım’a kadar sürer. Yani 6 Mayıs, Ülker burcuna göre yılı ikiye bölen dönemin başı ve eski takvimlere göre bahar başıdır.”

İLGİLİ HABER

Sputnik / Sinan Onuş

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top