GENEL

SÜRYANİLER

Kriterlere uyan eserler Dünya Miras Listesi’ne giriyor

SAYFO KATLİAMI’NIN 106’NCI YILI: SÜRYANİLER YÜZLEŞME VE ÖZÜR BEKLİYOR

Süryaniler, Sayfo Katliamı’nı 106’ncı yılında anmaya hazırlanıyor.

Süryani Dernekler Federasyonu Başkanı Evgil Türker, tazminat değil, yüzleşme ve özür beklediklerini dile getirdi.

 – Birinci Dünya Savaşı sırasında hedefe alınan Mezopotamya’nın Hıristiyan kadim halklarından Süryaniler’in uğradığı katliam tarihe ‘Sayfo’ (Kılıç) adıyla geçti. Süryaniler 106 yıl geçen katliama ilişkin her yıl yıldönümü olan 15 Haziran’da farklı merkezlerde çeşitli anma etkinlikleri düzenleniyor. Geçmişte yüz binlerce Süryani’nin yaşadığı topraklarda bugün sadece Mardin merkez ve çevresindeki bazı köylerde 5 bin dolayında Süryani yaşıyor. 

Süryani Dernekler Federasyonu (SÜDEF) Başkanı ve Gazete Sabro’nun İmtiyaz Sahibi Evgil Türker, Sayfo’da yaşananları, Süryanilerin mücadelelerini ve beklentilerine dair Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Ahmet Kanbal’a konuştu.

NELER YAŞANDI?

Osmanlı Devleti döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi tarafından gayrimüslimlere yönelik bir soykırım hareketi başlatıldığını söyleyen Türker, 24 Nisan 1915’te ilk olarak Ermenilere dönük saldırıların başladığı sırada Süryanilere dönük bir hareketliliğin yaşanmadığını belirtti..

Süryanilerin yaşadığı, ‘Turabdin’ olarak adlandırdıkları bölgede soykırım saldırılarının 15 Haziran 1915’te başladığını kaydeden Türker, katliamdan kurtulanlardan dinlediklerini şöyle aktardı:

“Midyat’ta ilk saldırıların başlaması ile birlikte şehir merkezinde bir hafta direniş yaşandı. Sonrasında bölgedeki Süryaniler Gülgözü (Aynvert) köyüne sığındı. Aslında saldırılar Protestan inancına sahip olan erkeklerin tutuklanması ile devam etti. Daha sonra birçok köyde katliamlar oldu. Osmanlı askerleriyle birlikte bazı Kürt aşiretleri de saldırılarda rol aldı. Bazı Kürt aşiretleri ise saldırıları önlemek için mücadele etti. Osmanlı askerleri ile Hamidiye Alayları içinde yer alan aşiretler, Aynvert köyünde iki ay boyunca Süryanileri kuşatma altında tuttu. Süryaniler buna karşı direniş gösterdi. Kuşatma Süryanilerin büyük bir sefalet içinde ölmelerine neden oldu.”

‘VARLIK VERGİSİ BÜYÜK BİR DARBE OLDU

“O günden bu yana Süryaniler kendilerini toparlayamadı” diyen Türker:

“1930’lu yıllarda İsmet İnönü bölgeye gelerek bir rapor hazırlamıştı. Süryanilerin halen bölgede olduğu ve ‘Müslüman olmadıkları için asimile edilmeleri mümkün değil ve ne yapıp edip, göç ettirilmelidir’ diyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise Varlık Vergisi uygulanmaya başlanıldı. Varlık Vergisi, Süryanilere büyük bir darbe oldu. Bu bütün azınlıklar açısından büyük bir sıkıntı yaratmıştı. Amaç, Hıristiyan tebaayı tümden iflas ettirip göçe zorlamaktı. Nitekim öyle de oldu.” 
 
Yaşananlardan sonra Süryanilerin bir daha kendilerini toparlayamadığını ifade eden Türker, 1923-24’te Patriklik merkezinin Deyrul Zaferan’dan, yani Mardin’den taşınması olayı üzerinde durdu..

Türker:

“Süryani Patriğin Irak’a gidip, ardından Hindistan’da vefat etmesi var. Patriklik merkezi bir daha Mardin’e dönemedi. Humus’a gitti, Humus’tan sonra Şam’a gitti ve bir daha dönemedi. Esas yeri Turabdin’dir, Mardin’dir. Neticede Sayfo’dan sonra dönemedi.”

‘HER GELEN HÜKÜMET GÖZÜNÜ KAPATIYOR’

Sayfo’nun günümüze kadar devam ettiğini vurgulayan Türker:

“Muhatap Türkiye Cumhuriyeti’dir. Evet, Osmanlı döneminde oldu, zaten Türkiye’yi suçlamıyoruz ama Türkiye’nin de bunu kabullenmesi gerekir. Maalesef her gelen hükümet buna gözünü kapatıyor. İnkara dayalı bir politika izleniyor.”

Süryanilerin bir özür beklediğini kaydeden Türker:

“Süryanilere dair ‘arkadan hançerlediler’ şeklindeki söylemler gerçeği yansıtmıyor. Süryaniler hiçbir zaman bir vatandaş gibi ele alınmadılar. Bunları biz de yaşadık ve halen birçok konuda da yaşıyoruz. Anayasa’da bütün vatandaşlar eşit deniliyor ama fiiliyatta öyle bir şey yok. Eşit değiliz.”

‘SÜREKLİ HOŞGÖRÜYE MARUZ KALDIK!’

Türker, bugün devlet kurumlarında bir Süryani, Rum veya Ermeni’nin çalıştırılmaması da değindi.

Yaşananların açık bir ayrımcılık olduğunu söyleyen Türker:

“Bunları yaşıyoruz. Hiçbir zaman bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olarak görülmedik ve bunu hissediyoruz. Dolayısıyla insanlarımız göç edip gitti. Bunların bütün sebeplerini Sayfo’ya bağlayabiliriz. Sürekli hoşgörüye maruz kaldık. Yani ‘ben seni hoş görüyorum ve yaşatıyorum’ şeklinde. Böyle bir şey olabilir mi? Bir toplum hoşgörüye maruz kalıyorsa orada bir sorun var. Zaten biz buradaydık, başka bir yerden gelmedik ki; sen beni hoş göreceksin veya zenginlik olarak göreceksin.”

KÜRT SORUNUNA BAĞLI

Süryanilerin bugün fiziken olmasa da ruhen ve fikren Turabdin bölgesinde olduklarını dile getiren Türker, bölgeye bağlı olduklarını ifade etti..

Avrupa ile Türkiye arasında köprü olabileceklerini kaydeden Türker:

“Süryanilerin durumu, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme Kürt sorununun çözümüne bağlıdır. Türkiye’de demokratik bir süreç gelişirse Süryaniler geri dönüşe hazırdır.  Sayfo’yu unutmuyoruz, ancak çocuklarımızı nefret ve kinle de beslemiyoruz.”

‘YÜZLEŞME VE ÖZÜR İSTİYORUZ

Süryaniler olarak yaşadıkları tüm şeylere rağmen toplumda ciddi anlamda bir özeleştiri olmadığını belirten Türker, kimi Kürt siyasetçilerinin yaptıkları özeleştiriler umut verici olsa da yeterli olmadığını kaydetti..

Özeleştirinin toplum olarak yapılmasının önemli olduğunu altını çizen Türker, Kürtler ile Süryani ve Ermeniler arasında akrabalıklar olduğunu ve bunun iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Türker:

“Devletten bir tazminat talebimiz yok. Sadece yüzleşme ve bir özür bekliyoruz. Yüzleşme çok önemli, yüzleşmezsen tartışamazsın. Yüzleşirsen oturur tartışırsın. Neler oldu? Bu toplum neler yaşadı? Süryaniler neden çekingendir? Devlet bu sorularla yüzleşmezse, Süryanilerin güvenini kazanamaz. Kürt sorunu masaya yatırılmazsa, muhatapları ile çözülmezse ne bu bölge iflah olur, ne ülke iflah olur.”

KAPI’NIN ARKASINDAKİ HALK: SÜRYANİLER

“Süryanilerin son dönemlerde yaşadıkları sıkıntılara baktığımızda aslında bu sorunların tarihsel sorunlarla bağlantılı olduğunu söyleyebilirim”

Türkiye’nin unutulan halklarından biri Süryaniler. Anadolu’nun en eski topluluklarından biri olmalarına rağmen, yüzyıllar içinde pek çok politik ve ekonomik sebeple bir oryantalist ögeye dönüştüler. Ya da doğrusu dönüştürüldüler. Biz de geri kalanlar olarak bunu, hep beraber izledik..

Geçen yıl çekilen ve Avrupa’da pek çok sinemada gösterildikten sonra, geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayınlanan Kapı filmi, Süryanilerin bir kez daha hatırlanmasına vesile oldu. Faili meçhul cinayete kurban giden oğullarının izindeki bir Süryani ailenin dramını anlatan Kapı, pek çok çevre tarafından Süryanileri anlatan ilk sinema filmi olarak değerlendirildi..

PEKİ SÜRYANİLER BU KONUDA NE DÜŞÜNDÜ? UNUTULMAK MI KÖTÜYDÜ, YOKSA YENİDEN HATIRLANMAK MI İYİYDİ? HANGİSİ?
9 kilise ve manastır UNESCO korumasında

Kapı filminin kamuoyu tarafından keşfedilmesinden hemen sonra, Süryaniler tarafından memnuniyetle karşılanan bir gelişme de Turabdin bölgesi olarak adlandırılan Mardin ve civarındaki dokuz kilise ve manastırın UNESCO geçici listesine alınması oldu..

Mor Gabriel Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün:

“Bölgede yüzlerce böyle kilise ve manastır olduğunu, hepsinin de 4’üncü ve 5’inci yüzyıldan kaldıklarını belirtmeliyim.?

Bütün bu yapıları yeniden hayata döndürmek istiyoruz ama bunun için maddi koşullarımız elverişli değil. Turabdin bölgesinde Göbeklitepe’den daha eski yapılar vardır. Bu yerlere yetkililerin önem vermesi hem ülkemiz için hem de insanlık için büyük kazanım olacaktır.”

Meryem Ana, Mor Sobo, Mor Gabriel, Mor Yakup, Mor Azur, Mor Kuryakos Kilisesi, Mor Abaid, Deyrülzafaran kilise ve manastırlarının UNESCO tarafından korunmasının kendilerini fazlasıyla mutlu ettiğini söyleyen Ergün; bu yapıların iki tanesi dışında hepsinin ibadete açık olduğunu belirtiyor.

SÜRYANİLERİ ANLATAN İLK FİLM

Ergün’den bu güncel bilgileri aldıktan sonra Süryanice yayınlanan Gazete Sabro’nun Genel Yayın Yönetmeni olan David Vergili’nin kapısını çalıyoruz..

David Vergili, bir film vesilesiyle de olsa Süryanilerinin sorunlarının ve akıbetlerinin yeniden konuşulmasını ‘hoş bir sürpriz’ olarak niteliyor..

Kürtlerin yaşadığı sorunları anlatan pek çok film çekildiğini ama ilk kez Süryanilerin bir sinema filmine konu edildiğini söyleyen Vergili,  filmin sindirilmesi zor gerçekleri anlattığını söyleyerek sözlerine başlıyor:

“90’lı yıllarda özellikle Turabdin bölgesindeki Süryaniler de büyük sıkıntılar yaşadı, faili meçhul cinayetlere kurban gidenler oldu, pek çok kişi göçe zorlandı. Tabii bu filmi izlediğimde sadece 90’lara değil, daha eskilere de gittim. Filmdeki anne oğlunu kuyularda aradığında, 1915’te kuyulara atılan insanların hikâyelerini anımsadım.”

kapi film afisi.jpg
Kapı filmi afişi/cafemedyam

Mevzu göçten açılınca, kendisi de Mardin’de büyümesine rağmen uzun yıllardır Brüksel’de yaşayan David Vergili’nin hikâyesini de dinlemek istedik.

David Vergili:

“Ben aslen Mardinliyim. Mardin’de doğdum, orada büyüdüm. 10 yaşımdan itibaren kendi köyümden, ailemden ayrılıp Mor Gabriel Manastırı’na geçtim. Orada yedi yıl yaşadım. Bu süre zarfında hem şehirdeki resmi okullarda eğitim gördüm ve eş zamanlı olarak da manastırda Süryanice eğitim aldım. Bununla beraber 90’lı yıllarda Irak savaşından dolayı Irak’tan göç eden Süryaniler de manastırdaydı. Bu yüzden Arapça ve İngilizce de öğrendim. 97-98 yılına kadar manastırda kaldım. Ondan sonra bir süreliğine İstanbul’da, bir süre de Kıbrıs’ta yaşadım ve son olarak da Brüksel’e yerleştim, 2003 senesinden beri ailemle beraber Brüksel’de yaşıyorum. Hem gazetecilik yapıyorum hem de Süryani sivil toplum kuruluşlarında görev yapıyorum.”

“EN ÖNE ÇIKAN SORUN, MÜLKİYET SORUNU

Süryanilerini sorunlarını uluslararası platformlarda, AB ve AP bünyesinde ifade eden isimlerden biri olan David Vergili ‘ye Süryanilerin öne çıkan sorunlarını sorduğumda ise şu uzun yanıtı veriyor:

“Süryanilerin son dönemlerde yaşadıkları sıkıntılara baktığımızda aslında bu sorunların tarihsel sorunlarla bağlantılı olduğunu söyleyebilirim..

Sonuçta eğer bugün Süryaniler Türkiye’de mal, mülk, arazi ve diğer benzeri sorunlarla karşılaşıyorlar. Bunların en temel nedeni Süryanilerin bir statü sahibi olmamaları. Lozan Anlaşması çerçevesinde Türkiye’de azınlık olarak kabul edilen gruplar içinde maalesef Süryanileri bulunmuyor. Bu yüzden 1915 öncesi ve sonrasında Süryanilerin sahip olduğu örneğin eğitim kurumları süreç içerisinde ya kapatıldı ya da ayakta kalabilecek imkâna sahip olamadılar..

Son yıllara baktığımızda ise Süryanilerin, özellikle Mardin bölgesinde yaşayan Süryanilerin aslında en büyük sorununun mülkiyet sorunu. Bununla beraber daha az olmakla beraber siyasi ve askeri gelişmelerle ilgili güvenlik sorunu da var. 2008 yılında başlayan manastırın arazi sorunlarının benzeri, neredeyse Mardin’in çevresindeki bütün Süryani köylerinde yaşandı. Tapu kadastro çalışmaları yapılırken köylerde mülkiyet ve arazi sorunları ortaya çıktı..

Mardin’in büyükşehir olmasından sonra el konulan ya da o boşlukta olan sahipsiz kalan Süryani mülkleri Diyanet’e devredildi. Bu yüzden Türkiye’ye yerleşmeyi düşünen, geri dönmek isteyenler de bunu tekrar düşünmeye başladı. Bildiğiniz gibi son dönemlerde özellikle Şırnak tarafında yaşayan Keldani Diril çiftinin kaybedilmesi ve geçen seneden beri yargılanan Mor Yakup Manastırı rahibinin davası da bir sorun. Özellikle Diril çiftinin kaybedilmesiyle ilgili resmi yetkililerin açıklama yapmaması da Süryanileri düşündürüyor.”

david vergili2.jpeg
David Vergili/ cafemedyam

25 BİN SÜRYANİ KALDI

Ancak Süryaniler için göç ya da göçe zorlanma yeni bir hikaye değil. Yüzyılın başından beri Süryaniler öyle ya da böyle binyıllardır yaşadıkları coğrafyayı terk etmek zorunda kalmış.

Bu tarihsel dönüşümü şöyle anlatıyor David Vergili:

“Süryaniler, 1915’ten Turabdin bölgesi olarak adlandırılan Mardin, Diyarbakır, Adıyaman, Urfa’da yaşıyordu. Her ne kadar bugün itibariyle Urfa da Süryani kalmadıysa da, Süryani Kilisesi’nin merkezi esas olarak Urfa’dır. Şimdi bile Urfa’nın neredeyse bütün arkeolojik çalışmalarında, Süryani izlerine rastlanır. Urfa dışında Adıyaman, Botan bölgesi Hakkari, Şırnak, Siirt dolaylarında da Süryaniler yaşıyor. Bir de İran ve Irak’ta ciddi bir nüfus vardı. Ancak bugün itibariyle Türkiye sınırları içinde Süryanilerin yoğunlaştığı yer Mardin ve çevresi. Yüzyılın başında 1 milyonu bulan Süryani nüfusu vardı, Süryanilerin kendilerine ait eğitim kurumları vardı. Ayrıca yüzyılın başı, Süryanilerin son aydınlanma çabaları dediğimiz hareketin de başladığı bir dönemdi. 1915 öncesi Diyarbakır’da gazete çalışmalarından, Elazığ’da gazete çalışmamalarından, Siirt taraflarında 1915 esnasında öldürülen Keldani metropolitin bugüne kadar Süryanice dilinde yapılmış çok önemli çalışmalarından bahsedebilirim. Hakeza İran ve Irak’ta Süryanilerin okulları ve dil alanında çalışmalarının olduğunu görüyoruz. Ama bütün bunlar 1915’le beraber yok edildi ve o son aydınlanma hareketi böyle son buldu. Bugün itibariyle Süryaniler maalesef sadece Mardin bölgesinde turist gözüyle bakılan egzotik bir şeye dönüştü. Şu anda 25 bine yakın Süryani var Türkiye’de. Bunun 15 bini aşkın kesimi İstanbul’da, geri kalanı ise Turabdin ve Adıyaman civarında, çok az bir kısmı ise Elazığ’da.”

1915’te büyük acı yaşayan halklardan olan Süryani halkı önemli göçler yaşamış ve nüfusunun önemli bir kısmını Avrupa’da göndermiş bir halk..

Türkiye kökenli Süryani nüfusun önemli bir kısmı iki Avrupa ülkesine İsveç ve Almanya’ya yoğunlaşmış durumda. Ancak diğer Avrupa ülkelerinde de azımsanmayacak bir nüfusa sahipler.

David Vergili, Avrupa’daki Süryani diasporasına dair de şu bilgileri veriyor:

“İsveç’te Süryaniler çok önemli kurumlar inşa etti. Siyasete girdi, bakanlıklar bile elde etti. Almanya’daki Süryaniler de bu anlamda aktif ama İsveç’e göre görece daha az..

Her iki ülkede yaklaşık 200 bin civarında ya da belki 220 bin civarında Süryani yaşıyor. Bütün Avrupa genelinde ise özellikle son yıllarda Irak ve Suriye’deki savaşlardan dolayı da Avrupa genelinde yaklaşık 300 bin Süryani’nin yaşadığını tahmine ediyoruz. Bunların çoğu Turabdin, yani Türkiye çıkışlı Süryaniler.”

Süryanilerin tarihteki ilk büyük göçünün, Süryani tarihinde “1895 Pogromu” olarak nitelenen Diyarbakır’da yaşanan hadiselerden sonra yaşandığını söyleyen David Vergili; o tarihte pek çok Süryaninin Lübnan üzerinden Latin Amerika ve ABD’ye göç ettiğini anlatıyor:

“Bu göç hareketinin ilk nedeni, yaşanan şiddet ve pogromun etkisi. İkinci göç dalgası ise 1915’ten sonra Avrupa’ya değil de daha çok Suriye’ye yöneldi. Turabdin bölgesinde hayatta kalan Süryanilerin çoğu Kuzey Suriye, Haseke ve Kamışlı bölgesine, bir kısmı  da Halep’e yöneldi. Ondan sonra da Türkiye’den özellikle Avrupa’ya, Almanya’ya yönelik ekonomik göç dediğimiz ilkle üçüncü göç göç dalgası yaşandı. Son olarak da 80’lerden sonra, özellikle 90’lı yıllarda yaşanan çatışmalı süreçte yaşandı. Süryaniler o dönem Türkiye’yi yoğun bir şekilde terk ettiler.”

suryaniler.jpg
“GÖÇLERLE DOLU BİR TARİH

Vergili, özelde Süryani genelde Türkiye’deki Hıristiyan göçünün en önemli nedeninin ise ulus devlet paradigması olduğuna dikkat çekiyor:

“Hem Ortadoğu’da hem de Türkiye’de, özellikle 1915’ten sonraki azınlıklara yönelik politikaları bu göçleri hızlandırdı. Mesela 1895 Diyarbakır pogromu gibi bir pogrom da, aynı dönemlerde Halep’te yaşandı. 1895’te Halep de yaşanan saldırıdan sonra Süryani Katolik Kilisesi Mardin’e taşıdı. Ama bir süre sonra Mardin’deki Süryaniler de tekrar soykırımdan geçirildi. Ve hem Süryani Ortodoks Kilisesi’nin hem de Katolik Kilisesi’nin patriklik merkezi Türkiye dışına çıkartıldı. Bugün Mardin Müzesi dediğimiz bina aslında Süryani Katolik din merkezidir. Ortadoğu’da Süryanilerin yaşadığı ülkelerde bu ulus devlet anlayışının beraberinde getirdiği politikalardan göçü hızlandırdı. Türkiye’de yaşanan benzer bir durumun aslında Irak’ta da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Irak’ın bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra Irak’ta da 1933 yılında başka bir Süryani katliamının yaşandığını görüyoruz.”

David Vergili, Lozan’da kaybedilen azınlık statüsü nedeniyle Süryanilerin anadil eğitimini aldıkları kurumlarını kaybettiğini ve bunun da asimilasyonu hızlandırdığını öne sürüyor:

“Örneğin 1915 öncesine baktığımızda Süryanilerin Diyarbakır’da, Mardin’de eğitim kurumlarına sahip olduğunu görüyoruz. Siirt taraflarında 7 ile 10 civarında Keldani okulunun bulunduğunu görüyoruz. Benzer bir şekilde hem Musul bölgesinde hem de İran bölgesinde yaklaşık 120’ye yakın eğitim kurumlarının olduğunu biliyoruz. Bu kayıtlarda var. Sadece eğitim kurumu değil, Süryanilerin Turabdin bölgesinde sosyal kültürel anlamda çalışmalarının olduğu da biliniyor.  1915 ile birlikte yakılan köyler, yakılan manastırlar ile bu birikimin önemli bir bölümü yok edildi. Günümüzde bu haklara sahip olmamak, Süryanileri asimilasyona daha açık bir hale getirdi. Sadece Turabdin bölgesinde Süryanice konuşabilen bir kesimden bahsedebiliyoruz. İstanbul’daki Süryanilerin çoğu maalesef çoğu Türkçe kullanıyor ve baktığımızda da Türkiye’de Süryanice yok olma tehlikesi altında. Yakın zamanda İstanbul’da Süryanice eğitimi veren bir anaokulu açıldı. Aslında böyle bir istek var, insanlar anadilini öğrenmek istiyor ama Türkiye’de bu tür adımların atılması maalesef hiçbir zaman bedelsiz olmuyor.”

suryaniler.jpg

Süryanicenin bugün sadece manastırlarda ve kiliselerde öğretilebildiğini anlatan Vergili; “Süryanicenin konuşma dilinin ve yazı dilinin farklı olması da bir handikap” diyerek sözlerine devam ediyor:

“Süryanicenin farklı kullanım tarzları var. Konuşma dilini bilenler, yazı dilini anlamayabiliyor. Bu yüzden köylerdeki Süryani medreselerinde küçük yaştan itibaren eğitim alınması gerekiyor.”

Süryani dilinin Aramicenin bir lehçesi olduğunu, hatta Aramicenin Urfa lehçesi olduğunu belirten Vergili “Süryanice Aramicenin en önemli ayağı ve Ortadoğu’nun en eski dillerinden biri. Tarih içinde Süryanice ile akademik, sosyal, kültürel çok fazla çalışma yapılmış” diye konuşuyor.

“ORTADOĞU’DA SÜREN SAVAŞLAR VE SÜRYANİLER

David Vergili ile sohbetimizin ilerleyen aşamalarında, bir Ortadoğu halkı olan Süryanilerin Ortadoğu’da yaşanan savaşlardan nasıl etkilendiğine geliyor. Şu tespitleri yapıyor Vergili:

“Ortadoğu’daki savaş dalgası aslında kesintisiz bir şekilde devam etti. Son 20 yılda özellikle Irak savaşından sonra Süryanilerin bu ülkedeki varlığı çok tehlike tehlikede ve tehlike altına girdi maalesef. Özelikle Irak’ta 2003’ten sonra ve biraz da aslında hem yönetim boşluğu hem de Süryanilerin yaşadıkları bölgedeki sıkıntılardan dolayı Süryaniler bu süreç içerisinde neredeyse her gün saldırılara maruz kaldı. Bu süre zarfında Süryani din adamları kaçırıldı. Üniversite öğrencileri saldırıların hedefi oldu. Kiliseler bombalandı, siyasi insanlar kayıp ettirildi. Faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Ve eş zamanlı olarak hem aslında Bağdat yönetiminin de çok güçlü olmamasından, aslında bir şekilde de niyetli olmamasından dolayı Süryanilerin gittikçe risk altında olma durumları arttık. 2003’ten sonra yaşanan Irak’taki aslında iktidar boşluğu ve eş zamanlı olarak da Irak’ta güçlenen İslami cihadist grupların, Süryanileri hedef olarak seçti. Bu süreç zarfında saldırılar arttıkça, Irak’ı terk etmeye başladılar. Hem ülke içi ve dışında göç hareketleri oluştu. Irak’ta 2003 öncesinde yaklaşık 1 milyon 500 bin civarında Süryani nüfusu, şimdi 300 binlere kadar inmiş durumda..

2015-2016’da IŞİD’in  Irak’ta çok önemli bir alan kazanmasından dolayı hem Süryanilerin yoğun yaşadığı Ninova’a hem de Ezidilerin anavatanı dediğimiz Şengal’e saldırılar bir başka göç dalgası başlattı. 2016’da IŞİD’in Ninova bölgesini işgal etmesinden sonra 48 saat içerisinde Ninova bölgesinde yaklaşık 120 bin Süryani ülkeyi terk etti. Bu süreç halen bitmedi maalesef. Her ne kadar IŞİD tehdidi de askeri anlamda ortadan kalksa da, güvenlik sorunlarından ve yönetim boşluğundan kaynaklanan ve de Irak anayasasına göre ihtilaflı bölge sayılması nedeniyle Süryaniler halen bugüne kadar yaşadıkları bölgeler dönmek konusunda temkinli davranıyorlar. Artık Süryaniler kendi bölgeleri için otonomi talep ediyorlar”

Vergili benzer bir durumun Suriye’de de yaşandığını anlatıyor:

“IŞİD’in bölgede güç kazanmasından sonra çok benzer bir durum Suriye’de de yaşandı. Suriye’de Süryaniler özellikle Haseke, Kamışlı, Halep, Musul ve Şam taraflarında yaşıyorlar. Suriye’de de bu süreç içerisinde IŞİD dini liderleri öldürdü, metropolitler hala kayıp. Humus yakınlarında Süryanilerin yoğun yaşadığı köylerde katliamlar yaşandı. Bundan dolayı maalesef Süryaniler Suriye’yi terk etmek zorunda kaldılar. Sadece Kuzey Suriye’deki proje dahilinde Suriye Demokratik Güçleri’nin içinde ciddi bir askeri güç oluşturuldu. Afrin’den sonra da sınır hattında bulunan Süryani köyleri boşaltıldı. Özetle, Ortadoğu’nun son 20-30 yılı bölgede Hıristiyanlığın büyük bir tehlike altında olduğunu gösterdi.”

Savaştan öce Suriye’de Süryaniler dahil, 2 milyon Hıristiyan’ın yaşadığını anlatan Vergili, şimdi Suriye’deki Süryani nüfusunun Irak’ın da gerisinde olduğuna dikkat çekerek, Irak savaşı sonrası Lübnan’a yönelen Süryani nüfusunun Suriye savaşı sonrası ise Avrupa ülkelerini ve Amerika’ya göç ettiğini vurguluyor.

“DİRİL ÇİFTİNDEN KİM NE İSTEDİ, DEVLET NİYE SUSKUN?

David Vergili, sonlarında Süryanilerin halen en önemli gündemlerinden biri olan Şırnak’ta kaybedilen Diril çiftine dair bilgilerini bizimle paylaşıyor:

“Aileyi yakından tanıyorum ve 90’lı yıllarda Diril ailesinin aslında yaşadığı sıkıntıları biliyorum. Bu ailenin iki çocuğu 90’lı yıllarda İstanbul’dan Silopi’ye dönüş yaparken arama noktasından geçtikten sonra kaybedildi, bir daha da kendilerinden haber alınamadı. Hatta Cumartesi Anneleri de defalarca bu iki kardeşin nerede olduklarını sordu. Üç-dört yıl önce şu anda kayıp olan baba yine gözaltına alınmıştı. Şimdi bu kadar yaşlı bir çiftin birinin öldürülmesi, diğerinin hala kayıp olmasının bu geçmişle ilgisi var mı bilmiyoruz. Ailenin bazı üyeleri benim yakın arkadaşlarım.  Yaşadıkları Şırnak’ın Beytüşşebap’a bağlı Kovankaya köyü diğer köylere uzak bir köy. Bir çatışmanın, mülkiyet ya da arazi sorununun yaşandığı bir yer de değil. Ama muhtemelen orada olmaları, orada yaşamaları, köylerine geri dönmeleri birilerini rahatsız etti. Şimuni Diril’in cansız bedeni kaybolduktan iki ay sonra köye yakın bir dere kenarında bulundu. Otopsi raporu sonuçlarına göre ise Şimuni Diril üzerinde kurşun izlerine rastlandı. Bununla olayın sadece bir yönü açıklığa kavuşurken, olayın kim ve kimler tarafından gerçekleştirildiği ise bir muamma. Diğer yandan, Hurmüz Diril ise hala kayıp. Ailenin taleplerine rağmen yetkililerin hiçbir şekilde açıklama yapmaması, akla pek çok soru getiriyor.”

suryaniler4.jpg

Diril çiftinin kaybedilmesinin Süryanilere bir mesaj olduğunu söyleyen Vergili; “Salt bu olay değil” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Özellikle son yıllarda yüzünü tekrar ülkeye çeviren Süryani toplumu açısından bir kırılma noktası oluşturuyor. Bu, Turabdin bölgesine yapılan geri dönüşleri de sekteye uğratacak bir gelişmedir. 2000’li yıllarda başlayan normalleşme ve barış süreci, Süryaniler arasında da heyecan yaratmış ve kısa süre içerisinde bölgeye temelli dönüşler gerçekleşmişti. Köyler, kiliseler ve manastırların restore edilmesiyle, yaz aylarında Turabdin’in her köyünde Süryanilere rastlamak mümkündü. Daha sonraları neredeyse her köyde yaşanan mal mülk davaları, saldırılar, Mor Gabriel Manastırı arazilerinin davası, bölgedeki mülklerin Diyanet ve Hazine’ye devredilmesi, Mor Yakup Manastırı Rahip Aho’nun tutuklanması (duruşması 26 Ocak’ta görülecek) yaz aylarında yaşanan orman ve arazi yangınları, Ayasofya kararı ve son olarak Diril çiftinin kaybettirilmesi Süryaniler arasında büyük bir infilak, üzüntü ve kaygı yarattı. Azınlıklara karşı nefret söylemi, milliyetçi, islamcı dil ve söylemin artarak zemin bulması, Süryanileri kaygılandırmaktadır. Bütün bunlar arasında yaşanan Diril çifti olayı, devlet yetkililerinin ilgisizliği ve kayıtsızlığı ayrıca bir düşünülmelidir.”

“Kim toprağını gönüllü terk eder” diye soran Vergili; geri dönmek isteyenlerin de artık bu kararlarını gözden geçirdiklerini söylüyor:

“Tarihle yüzleşilmezse tarih tekerrür eder. Yüz yıl insanlık tarihi için öyle uzun bir zaman dilimi değil. Bu anlamda bir yüzleşme Türkiye’de olmadı, aslında böyle bir istek de yoktu. Bu yüzleşmenin olmaması yaşananların adının konmaması sorunları bu noktalara kadar taşıdı. ‘Ne oldu da Süryanileri buradan gitti’ sorusuna cevap verilmediği müddetçe biz bunları yaşamayı devam edeceğiz.”

© The Independentturkish / Müjgan Halis

SÜRYANİLERE UNESCO’DAN SEVİNDİRİCİ HABER

SÜRYANİLERİN UNESCO SEVİNCİ

Mardin’de Süryanilerin Tur Abdin olarak adlandırdığı bölgedeki antik çağlardan kalma 9 ibadethanenin, UNESCO Dünya Kültürü Mirası Geçici Listesi’ne alınması Süryanileri sevindirdi.

Tarihi ibadethanelerin kalıcı listeye alınmasını bekleyen Süryani cemaati, bu yolla varlıklarının yok olma tehlikesinden kurtulacağını düşünüyor.

Tur Abdin Mardin’in Midyat İlçesindeki bir bölgeye Süryaniler tarafından verilen ad.

Anlamı ‘Tanrının kullarının dağı’ anlamına gelen Tur Abdin Süryanilerin bölgedeki en önemli kültür ve inanç merkezi konumunda. Yeryüzünde ayakta kalmış en eski Süryani Ortodoks Manastırı olan Mor Gabriel Manastırı da bu bölgede bulunuyor.

Bu bölgede bulunan Süryanilere ait 9 ibadethane UNESCO Dünya Kültürü Mirası Geçici Listesi’ne alındı. ‘Midyat ve çevresindeki geç antik ve orta çağ kilise ve manastırları’ başlıklı duyuruda Mor Sobo Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, Mor Abai Manastırı, Mor Loozor Manastırı, Mor Yakup Manastırı, Mor Quryaqos Kilisesi ve Mor Azozo Kilisesi’nin 15 Nisan 2021 tarihli kararla geçici listeye alındığı açıklandı.

UNESCO’nun internet sitesinde yer alan duyuruda kararın gerekçesi şöyle açıklandı;

”Seçilen bileşenler, yapısal bütünlükleri ve özgünlükleriyle tüm anahtar nitelikleri içerir. Geçici listeye dahil edilmek üzere seçilen Tur Abdin bölgesindeki kiliseler ve manastırlar günümüze kadar orijinal konumlarında duruyorlar. Yerleşim, çevre, mimari düzen ve yapı formları önemli bir değişiklik olmadan günümüze ulaşmıştır. Bu bina tipinin bütünlüğünü ve belirgin bir şekilde tek tip karakterini temsil ederler. Geç Antik dönemden kalma yapılar büyük ölçüde korunmuş olup, plan tipleri, mimari süsleme ve yapı teknikleri açısından özgünlük ve bütünlüklerini korumaktadırlar.”

KARAR SÜRYANİLERİ SEVİNDİRDİ

Süryani Dernekleri Federasyonu Başkanı Evgin Türker, karardan memnuniyet duyduklarını söyledi.

Türker, kararın sadece Süryanilerin değil bütün Türkiye’nin yararına olduğunu belirterek, bu yolla tarihi eserlerin korunacağını söyledi.

Bölgenin kalıcı listeye alınmasını beklediklerini söyleyen Türker:

“Bu bölgede 300’e yakın manastır vardı. Bunların birçoğu tahrip edildi, yok edildi. UNESCO koruması altına alınan manastırlar hala ayaktalar, hala oralarda insanlar yaşamaktadır. Bunların UNESCO korumasına alınması iyidir. Süryaniler inşa ettiler, onların adı ile anılmaktadır ama bunlar bölgenin, Türkiye’nin ve bütün insanların mirasıdır. Bunların korunması gerçekten bizi sevindiriyor. Buradaki halkları da sevindiriyor. Bunlar turist çeker buraya, ki bu haliyle bile turist çekiyor. Bu bölge halkları için olumludur tabii biz kalıcı listeye alınmasını bekliyoruz” dedi.

“Kalıcı listeye girmesini istiyoruz”

Mardin Metropoliti Saliba Özmen ise kararın bölgede turizmi canlandıracağını ifade etti.

Özmen da beklentisinin eserlerin kalıcı listeye alınması olduğuna dikkat çekti.

Özmen:

“Kalıcı liseye girmesi bizi daha çok sevindirecektir. Ülkemiz, bölgemiz, mirasımız için çok değerli maddi, manevi katkıları olacaktır. Özellikle turizm ve inanç turizmi bazında önemli avantajları olacaktır. Bir yandan UNESCO tarafından korumaya alınacak, öte yandan ülkemiz için turizmini güçlendirecektir. Başka tarihi eserlerin de listeye alınması lazım. Bunların da ayakta kalması gerekiyor. Türkiye’de birçok yerde tarihi eser var. Maalesef bazıları çok kötü duruma ve bunların korunması ülkemizin zenginliği açısından çok önemlidir” diye konuştu.

UNESCO SÜREÇ NASIL İŞLİYOR?

UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında taraf devletler, Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmesi uygun olan varlıklara ilişkin envanterlerini UNESCO Dünya Miras Merkezi’ne iletmekle yükümlü.

UNESCO Dünya Miras Merkezi’nce yayınlanan bu listede yer alan varlıklara ilişkin hazırlanan adaylık dosyaları Dünya Miras Komitesi’ne sunuluyor. Geçici Listeler hazırlanırken varlıkların Dünya Miras Komitesi’nce belirlenen kriterleri karşılama durumları ile mimari, tarihi, estetik ve kültürel, ekonomik, sosyal, sembolik ve felsefi özellikleri de dikkate alınıyor.

AŞAĞIDAKİ KRİTERLERE UYAN ESERLER DÜNYA MİRAS LİSTESİ’NE GİRİYOR

“İnsanoğlunun yaratıcı dehasının bir şaheserini temsil eder;mimari veya teknoloji, abidevi sanatlar, şehir planlama veya peyzaj tasarımı konusundaki gelişmeler üzerine bir zaman zarfı içinde dünyanın belli bir kültürel alanında insan değerleri arasındaki önemli alışverişi sergiler;yaşayan veya ortadan yok olmuş bir kültürel geleneğe veya bir medeniyete yönelik eşsiz veya en azından istisnai tanıklık üstlenir;insanlık tarihinde önemli bir aşamayı veya aşamaları gösteren bir yapı türü, mimari veya teknolojik grup veya peyzaj için istisnai bir örnek olur;özellikle geri döndürülemez değişikliklerin etkisi altında hassas hale gelen insanın çevre ile etkileşiminin veya kültürün (veya kültürlerin) bir temsilcisi olan geleneksel insan yerleşimi, arazi kullanımı veya deniz kullanımının istisnai bir örneği olur;istisnai evrensel öneme sahip olaylar veya yaşayan gelenekler ile, fikirler ile veya inançlar ile, sanatsal ve edebi eserler ile doğrudan veya somut bir biçimde ilişkili olur. (Komite bu kriterin tercihen diğer kriterler ile birlikte kullanılması gerektiğini kabul etmektedir.); üstün doğal bir fenomeni veya istisnai bir doğal güzelliğe veya estetik öneme sahip alanları ihtiva eder; yaşamın kaydı, yer şekillerinin oluşumunda devam eden coğrafik süreçler veya önemli jeomorfik veya fizyografik özellikler dahil dünya tarihinin önemli aşamalarını temsil eden istisnai örnekler olurlar; kara, tatlı su, kıyı ve deniz ekosistemlerinin ve bitki ve hayvan topluluklarının evrim ve gelişimindeki devam eden önemli ekolojik ve biyolojik süreçleri temsil eden istisnai örnekler olurlar; bilim veya muhafaza açısından istisnai evrensel değere sahip tehdit altındaki türleri ihtiva edenler dahil biyolojik çeşitliliğin yerinde korunması için en önemli ve dikkat çeken doğal habitatları kapsar.”

UNESCO, listeye giren eserlerin toplumlar ve hükümetler nezdinde farkındalık yaratmasına yardımcı olurken, bunların korunması için finansal destek sağlıyor.

İLGİLİ HABER

AmerikanınSesi/ Mahmut Bozarslan

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top