MAGAZİN

NETFLİX’TE İZLENEBİLECEK FİLMLERİ SIRALADIK

Birleşik Krallık Netflixinde izlenebilecek en iyi orijinal filmleri sondan başa sıraladık.

Ed Power, Private Life ve Always Be My Maybe’den El Camino ve Roma’ya, dijital yayın platformunun en iyi orijinal içeriklerini seçti

‘The Ballad of Buster Scruggs’, ‘Yok Oluş’, ‘Dolemite Is My Name’ ve ‘Oyun’ Netflix’te izlenebilecek en iyi orijinal filmler arasında (Netflix)// cafemedyam

Netflix, kendisini seri televizyon izlemenin güç merkezi olarak kurduktan sonra, son zamanlarda dikkatini filmlere yöneltti.

Ancak onlarca Netflix orijinal filmi seçeneği varken hangisinin altın değerinde hangisinin değersiz olduğunu nasıl anlayacağız?

Platformun akıllara durgunluk veren izleme seçeneklerini anlaşılır kılmak için Birleşik Krallık Netflixinde izlenebilecek en iyi orijinal filmleri sondan başa sıraladık.

İÇİNDEKİLER

43. Hillbilly Elegy

J. D. Vance’in Kentucky ve Ohio’da açlık sınırında büyümesini anlatan anı kitabını mahveden bu uyarlamada, fakir beyaz Amerikalılar hakkındaki stereotipler, yönetmen Ron Howard tarafından abartıla abartıla anlatılıyor. Yetmezmiş gibi anlatıcının cahil taşralı annesi ve büyükannesi rolündeki Amy Adams ve Glenn Close, kendini beğenmiş ve Oscarlık performanslar ortaya koyuyor. Benefits Street’in kendisini Akademi Ödülleri yarışmacısı olarak gören Amerikan versiyonunu hayal edin.

42. Rebecca

Klasik bir gerilimi yeniden oluşturmaya dair bir heves mi yoksa nefret ede ede izlenecek şey mi? Ben Wheatley’in Hitchcock tarafından zaten ölümsüzleştirilmiş Daphne du Maurier romanından uyarladığı film hakkındaki görüşler bölünmüş durumda. Lily James ve Armie Hammer, sınıf ayrımının iki ucundaki beklenmedik sevgililerdir ve Kristin Scott Thomas, Bayan Danvers’ı onaylamaz. Wheatley dümdüz oynuyor ve gotik Manderley malikanesi olması gerektiği kadar ürkütücü değil. Yine de, film bir sohbet konusu ve dışlanmış hissetmek istemezsin, değil mi?

41. Babamdan Öğrendiğim Her Şey (Uncorked)

Usta-somölye (şarap uzmanı -ed.n.) olmayı hayal eden genç bir adamı canlandıran Mamoudou Athie’yle onun zor beğenen babası rolündeki Courtney B. Vance ile Memphis’te geçen sade ama sürükleyici bir ilişki draması.

40. I Am Mother

Başta zayıf görünen bu bilimkurgu gerilim filmi yeri geldiğinde sağlam bir beklenmedik gelişme ve özgün sürprizlerle türünün hakkını veriyor. Uzak bir gelecekte anaç bir robot (Rose Bryne tarafından seslendiriliyor) genç bir kadını (Clara Rugaard) kızı olarak yetiştiriyor. Bir yabancı (Hilary Swank) sığınaklarına geldiğinde kusursuz hayatları sonsuza dek bozuluyor.

39. Private Life

Filmin odağı çocuk sahibi olmaya çalışan orta yaşlı, bohem bir çift. Kathryn Hahn ve Paul Giamatti’nin oyunculuğu dokunaklı olduğu kadar eğlendirici. 20’li yaşlarında üniversiteyi yeni bırakmış Sadie (Kayli Carter) birdenbire hayatlarına girdiğinde hikayenin dokunaklılığı daha da artıyor. Bundan sonra türlü şamata hikayeye girse de yönetmen Tamara Jenkins, kahramanların hayatındaki varoluşsal dehşeti sona erdirmiyor.

38. High Flying Bird

Steven Soderbergh, Meryl Streep’in başrolünü oynadığı The Laundromat’ın kısa süre önceki prömiyeriyle Netflix’in müdavimi haline geldi. Daha önce çevirdiği bu film, kendini çoğu siyah ve eğitimsiz sporcularla beyaz, varlıklı kulüp sahipleri arasında bir dalavere içinde bulan bir basketbol menajerini (Andre Holland) konu alıyor. Harika bir spor filmi olmasının yanı sıra ABD’yi bölen toplumsal ve ırki ayrımlara yönelik bir eleştiri özelliğini de taşıyor.

37. Bu Benim Dünyam Değil (I Don’t Feel at Home in This World Anymore)

Alışılmadık da olsa sonuç itibarıyla epey karanlık bağımsız film, Ruth (Melanie (Lynskey) ve Tony (Elijah Wood) adında iki uyumsuz gencin, Ruth’un büyükannesine ait gümüş kaşığı çalan bir hırsızın peşine düşmesini anlatıyor. Başta uçarı görünse de, Bu Benim Dünyam Değil, aslen hayatın adaletsizliğini artık kaldıramayan biri tepki gösterdiğinde olacaklar üzerine derinlemesine düşünen bir film.

36. Triple Frontier

Başrollerini Ben Affleck, Oscar Isaac, Charlie Hunnum ve Pedro Pascal’ın paylaştığı bu ekip soygunu filminde Deniz Kuvvetleri’nde birlikte görev yapmış bir grup arkadaş son bir iş için Güney Amerika’ya gidiyor. Filmin kusurları saymakla bitmez ama en azından Ben Affleck boşanma ve orta yaş arasında yolunu kaybetmiş bir adamı canlandırmakta ikna edici. Yönetmen J. C. Chandor aksiyon sahnelerini tutkuyla kurguluyor. Büyükler için harika bir aksiyon olmaya çok yaklaşsa da neticede fos çıkıyor.

35. Faydasız ve Aptalca Bir Hareket (A Futile and Stupid Gesture)

Doğrudan video filmi mecrasına açılmanın pek bir getirisi olmasa da, Amerikan mizah dergisi National Lampoon’un kurucusu Douglas Kenney’i (Will Forte) anlatan bu biyografik film içten bir yapım. Uyuşturucu bağımlılığı, aldatma ve Lampoon’un kurucu ortağı Henry Beard’le (tanınmaz haldeki Domhnall Gleeson) gerilimli ilişkisiyle Forte’un yükselişi kah dokunaklı, kah matrak şekilde veriliyor.

34. Proje (Project Power)

Jamie Foxx ve Joseph Gordon-Levitt, kullanıcılarına süper güçler aşılayan bir sokak uyuşturucusunu konu alan, müdanasızca adi bir çizgi roman uyarlamasında başrollerde. İşin püf noktası, bir hap atana kadar hangi güçleri aldığınızı bilmemeniz. Sunduğu heyecanlar kesinlikle B filmi çeşitliliğinde ve filme dahil olan herkes her şeyini vermiş.

33. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum (I’m Thinking of Ending Things)

Charlie Kaufman, onun ebeveynleriyle (Toni Collette ve David Thewlis) tanışmak için erkek arkadaşıyla (Jesse Plemons) birlikte seyahat eden genç bir kadının (Jessie Buckley) hikayesinde garabet sergiliyor. Ve sonra, John Malkovich Olmak (Being John Malkovich) ve Sil Baştan’ın (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) yaratıcısından bekleyebileceğiniz gibi, işler karanlık ve tuhaf bir hal alıyor.

32. Velvet Buzzsaw
c2.jpg

Velvet Buzzsaw’da Rene Russo ve Jake Gyllenhaal (Sundance Enstitüsü’nün izniyle Claudette Barius’un fotoğrafı)​​​​​​


Jake Gyllenhaal’ın kendine aşık bir sanat eleştirmenini canlandırdığı üslup sahibi korku filmi eleştirmenler tarafından topa tutuldu. Sanat dünyasının saçmalıklarını gösteren film kesinlikle malumun ilamının ötesine geçmiyor. Yine de yönetmen Dan Gilroy’un kurbanlarını bir dizi absürt ve korkunç sona maruz bıraktığı Velvet Buzzsaw, Argentovari bir yüksek haşarılık tadı bırakıyor.

31. El Camino: Bir Breaking Bad Filmi (El Camino: A Breaking Bad Movie)

Bu yapım eğer gerçekten bir film olsaydı listede daha yukarılarda yer alabilirdi. Daha çok iki saatlik bir Breaking Bad bölümünü andıran yapım, Walter White’ın ölümünden sonra uzak diyarlara kaçan Jesse Pinkman’ın başından geçenleri anlatıyor. New Mexico yeraltı dünyasının atmosferine Breaking Bad ve öncesini nispeten daha naif anlatan Better Call Saul’dan aşinayız. Breaking Bad hayranları kısa da olsa Vince Gilligan’ın genişletilmiş evrenine yapılan bu dönüşten keyif aldı. Artı olarak Walter White’ın baladında sevdiğiniz karakterlerin tümü- evet TÜMÜ- küçük rollerle tekrar karşınıza çıkıyor.

30. Ölümsüzlük (The Old Guard)

Dönemimizin en büyük aksiyon filmi yıldızı Charlize Theron, heyecan dolu ve gürültülü macerada tarih boyunca tetikçi olarak çalışmış ve ölümsüzlükle ödüllendirilmiş/lanetlenmiş bir grup paralı askerin başını çekiyor.

29. Oyun (Gerald’s Game)

Doktor Uyku (Doctor Sleep) uyarlaması sinemalarda gösterime giren Mike Flanagan bununla Stephen King’in modern uyarlamaları arasında kendine sağlam bir yer edindi. Yönetmen, King’in, kocasının bir seks oyunu esnasında öldüğü yatağa bağlı kalan bir kadının (Carla Gugino) hikayesini anlatan 1992 tarihli romanının meşakkatli uyarlamasıyla rüştünü ispat etti. Bunu evde- veya başka herhangi bir yerde- denemeyin.

28. The Devil All The Time

Tom Holland, Robert Pattinson ve Sebastian Stan, bir II. Dünya Savaşı gazisinin (Bill Skarsgard) Ohio’nun en derinlerinde yeni bir hayata başlamışken çatışmaların hatıralarının üzerine çökmesiyle ilgili gotik melodramda başrollerde. Pattinson yozlaşmış bir vaiz olarak korkuturken, Holland onun yaramaz oğludur.

27. Şikago Yedilisi’nin Yargılanması (The Trial of the Chicago 7)

Amerikalı sivil haklar protestocularının Şikago’daki 1968 Demokratik Ulusal Konferansı’ndan sonra kötü şöhret kazanacak şekilde siyasallaşan yargılanmasının Aaron Sorkin tarafından laf kalabalığıyla yeniden anlatılması, Oscar’a aday oldu. Ağzına kadar dolu oyuncu kadrosunda Sacha Baron Cohen, Eddie Redmayne, Jeremy Rubin, Mark Rylance, Joseph Gordon-Levitt ve Michael Keaton’la birlikte  kötü yargıç Julius Hoffman ve zorba Frank Langella yer alıyor.

26. The Incredible Jessica James

Eski Daily Show sunucusu Jessica Williams, ayrılıkla körleştirici bir özgüvenle baş etmeye çalışan, romantik anlamda yolunu kaybetmiş genç oyun yazarını ilham verici bir şekilde canlandırıyor. Chris O’Dowd’un tuhaf ve sıradan adamıyla beklenmedik bir kimya tutturarak sonuçta ortaya komik ve hoşun nadir bir birleşimini koyuyor.

25. Enola Holmes

Stranger Things’in dışına çıkan Millie Bobby Brown, Henry Cavill ve Sam Claflin’le güçlerini birleştiriyor. Eksantrik annesini Helena Bonham Carter canlandırırken, Sherlock (Cavill) ve Mycroft (Claflin) Holmes’un filmle aynı adı taşıyan küçük kız kardeşini oynuyor. Hikaye, Eudoria (Bonham Carter) ortadan kaybolup Enola’nın onun izini sürmesiyle başlıyor.

24. Bird Box

Gözleri bağlanmış bir Sandra Bullock’un ödü patlamış iki çocuğa fısıldaması fikri gişe için bir cevher gibi görünmeyebilir. Bilimkurgu korku filmi Bird Box kesinlikle kusurlu bir yapım. Film ayrıca tematik olarak çok benzer bir diğer yapım olan Sessiz Bir Yer’den (A Quiet Place) 6 ay sonra çıkarak da makus bir talihe sahip oldu. Yine de göz teması kurdukları kişiyi anında delirten uzaylıları konu alan (göz bağları bu yüzden) bu filmin yarattığı gerilim ucuz da olsa sahici. Ayrıca Tom Hollander’ın şahane kısa rolü de görmeye değer.

23. Always Be My Maybe

Ali Wong ve Randall Park, San Fransisco’da geçen çocuklukları sırasında yaşadıkları aşkın ardından hayatın çok farklı yollarında ilerleyen iki karakteri canlandırıyor. Kadın, attığını vuran bir gayrimenkul uzmanıyla nişanlı ünlü bir şef aşçı olurken, adam babasıyla yaşamaya devam eden mahalleli bir aylağa dönüşüyor. Türlü acayiplik sonucunda yolları yeniden kesişiyor. Buraya kadar alışıldık klişeler… Fakat barındırdığı sürprizler ve müthiş eğlenceli bir yan rol sayesinde Always Be My Maybe basmakalıplıktan kurtuluyor.

22. Atlantique (Atlantics)

Senegal’in Dakar kentinde geçen bu yetişkinliğe geçiş hikayesiyle Netflix’e büyülü gerçekçilik geliyor. Zengin bir adamla nişanlanan Ada (Mame Bineta Sane) sonrasında inşaat işçisi Souleiman’a (Ibrahima Traore) aşık olur. Ortadan kaybolduğunda dünyası tersyüz olur. Aslında yönetmen Mati Diop, halüsinatif bir romantizm ve gizemi doğaüstü unsurlarla bu yalın senaryonun üzerine yediriyor.

21. The Two Popes

Anthony Hopkins ve Jonathan Price, Kilise için bir kriz anında bir araya getirilen iki Papa, yani Benedict XVI (Hopkins) ve Francis (Price), hakkındaki bu iki kişilik oyunda ekümenik bir şekilde parlıyorlar. Aynı adlı 2019 tarihli oyunu uyarlayan senarist Anthony McCarten da iki başrol oyuncusu gibi Oscar’a aday gösterildi.

20. Sevdiğim Tüm Erkeklere (To All The Boys I’ve Loved Before)

Netflix, beklenmedik şekilde mütevazı romantik komedi tarzının ustası haline geldi ve bu kategorideki itibarı kazandıran da bu film oldu. Lana Condor hayran olduğu erkeklere mektup taslakları yazan utangaç bir lise öğrencisini oynuyor. Fakat mektuplar çalınıp yayımlandığında onurunu korumak için sahte bir ilişkiye girmek zorunda hissediyor. En sevdiğiniz romantik komedi klişelerinin tümüne yer verilse de bunlar küçümseyici olmamayı da başaran farkındalıkla bir araya getiriliyor.

19. Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu (The Fundamentals of Caring)

Paul Rodd, Ant-Man olmaya ara verip ergenlik çağındaki kas distrofisinden mustarip Trevor’ın (Craig Roberts) bakıcısını oynuyor. Sert otostopçu Dot (Selena Gomez) eşliğinde bir şekilde ABD’yi dolaşmalarıyla yürekleri ısıtan bir yol filmi ortaya çıkıyor. Bam telimize dokunan, sevinç gözyaşları döktüren bu hikaye Rudd’ın sevimliliğini de arşa çıkarıyor.

18. Mogli: Orman Çocuğu (Mowgli: Legend of the Jungle)

Hareket yakalama tekniğinin kralı Andy Serkis bu yapımda ünlü arkadaşlarının bazılarını da bağlamış- Christian Bale, Cate Blanchett, Benedict Cumberbatch vd. – ve Rudyard Kipling’in kitabına kanlı canlı hayvanlarla hayat vermeye girişmiş. Disney’in “canlı aksiyon” filmi Orman Çocuğu’nu (The Jungle Book) yeniden yapımı olarak yön değiştiren film, masal hissi verecek bir çocuk filmi olarak anlaşılamayacak kadar fazla diş ve pençe içererek daha cesur bir tutum sergiliyor.

17. Dolemite is My Name

Eddie Murphy, 70’lerin ortasındaki argo dolu albümleri ve filmleriyle hip-hop’ın icadına öncülük ederek ünlenmiş siyah istismar sineması komedyeni Rudy Ray Moore’un hayatını anlatan bu filmde, son yıllardaki en iyi performanslarından birini sergiliyor. Moore’un “Dolemite” karakteri, San Fransisco’dan tanıdığı yaşlı, siyahi bir evsizi temel almasıyla o dönem bir yandan sansasyona diğer yandan da skandala yol açtı. Murphy bu karmaşık figürü hem eğlendirici hem de etkileyici şekilde hayata getiriyor.

16. Extraction

Thor’un çekicini bir kenara bırakan Chris Hemsworth, (Marvel filmlerindeki tehlikeli sahnelerde kendisinin yerine oynayan) eski dublör Sam Hargrave tarafından yönetilen ve Bangladeş’te geçen hareketli gerilim filminde gizli operasyonda görev alan Avustralyalı bir paralı askeri oynuyor. Başlangıçtan itibaren gaza basılıyor ve filmin ortasında Hargrave’in kendisini bir cipin kaputuna bağlayarak tek seferde çektiği araba kovalamacası için izlemeye değer.

15. Yok Oluş (Annihilation)

Yönetmen Alex Garland’dan kova dolusu Lovecraftyen tuhaflık. Natalie Portman doğa yasalarının hücresel düzeyde farklılaştığı, karantinaya alınmış bir bataklığı araştırmaya giden bir araştırmacı ekibinin liderini canlandırıyor. Kubrick’in 2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey) filminin yankılarını da içeren, “body horror” (biyolojik korku) tarzının aklın sınırlarını zorlayan bir örneği.

14. Beasts of No Nation

Cary Joji Fukunaga yakında Ölmek İçin Zaman Yok’la (No Time To Die) birlikte ilk James Bond filmini yayımlayacak. Yönetmen, Uzodinma Iweala’nın Gana İç Savaşı’nı anlatan romanını Netflix için uyarlamadan önce True Detective’in ilk sezonuyla biliniyordu. Idris Elba’nın yetişkin komutan rolünde oğlan savaşçılara komuta ederek korkuttuğu film, çatışmanın insanlıktan çıkardığı çocuk askerlerin kabus gibi hikayelerini anlatıyor.

13. Havari (Apostle)

Netflix, talep gören korku filmlerini son birkaç yıldır adeta seri üretiyor. Baskın’ın (The Raid) yönetmeni Gareth Evans’ın yaptığı bu Lanetli Ada (Wicker Man) güncellemesi, standart vahşi magandaları içeren öyküye kan deryasından oluşan bir yenilik getiriyor. Dan Stevens, kaybolan kız kardeşini bulmak için 1905’te Galler’in ücra bir adasına giden nahif bir yabancı. Michael Sheen’in canlandırdığı delirmiş vaizin yönettiği, çuval dolusu bela ve karanlıkta gizlenen korkunç bir sırrı da içeren bir tarikat keşfediyor.

12. Mank

David Fincher, babası Jack’in Hollywood’un Altın Çağı’nda senarist olan Herman Jacob Mankiewicz hakkında yazdığı bir senaryoyu yöneterek en büyük hayalini gerçekleştiriyor. Hikaye başladığında, “Mank” genç Orson Welles tarafından Yurttaş Kane’in (Citizen Kane) senaryosunu hazırlamakla görevlendiriliyor. Hikaye bir araba kazasının ardından iyileştiği sırada sekreter Rita Alexander’a (Lily Collins) senaryosunu dikte ettiren huysuz alkolik Mankiewicz’e odaklanırken Welles ve Kane büyük ölçüde arka planda kalıyor. Siyah beyaz çekilen film, 1940’ların sahneleme hissini taklit ediyor ve bazıları etkiyi (ve Oldman’ın mırıldanan, bilinç akışı performansını) itici bulabilir. Ancak, Kane için nihai ilham kaynağı olan medya baronu William Randolph Hearst’i canlandıran Charles Dance kariyerinin en iyi kısa rolünde.

11. Da 5 Bloods

Vietnam’da öldürülen bir ABD deniz kuvvetleri takım liderini oynayan merhum Chadwick Boseman’ın yürek burkan bir küçük rolü var. Emrinde görev yapan dört gazi (Delroy Lindo, Clarke Peters, Isiah Whitlock Jr, Norm Lewis) kalıntılarını geri göndermek için günümüzde savaş alanına geri döner. Lee, yaşlanmak ve geçmişten gelen hayaletlerle barışmak üzerine baş döndürücü bir tefekkür ortaya koydu. Diğer yandan askerler Afrikalı-Amerikalı ve böylece Da 5 Bloods, Siyahilerin Hayatı Değerlidir (Black Lives Matter) protestolarının yılında Amerika’nın ırksal travmalarını da sorguluyor.

10. Okja

Hazır Bong Joon-ho, Parazit (Parasite) ile Altın Palmiye’yi de almışken 2017’nin bu başarılı bir şekilde tuhaf ve büyüleyici ahlak fablına tekrardan bakmak için daha iyi bir fırsat olamazdı. John Ranson’ın da senaryosunda görev aldığı bu kah iç ısıtan kah ürperten hikaye, genç bir kız (Ahn Seo-hyun) ve adı var kendi yok, biomühendislik ürünü bir süper domuzla dostluğunu anlatıyor. Kulağa epey kaçıkça gelse ve geldiği oranda öyle olsa da Joon-ho bir Stradivarius’la tıngırdarmış gibi bam telimize basıyor. Öte yandan Tilda Swinton çevre aktivisti kılığında habis bir teknoloji devini mükemmel canlandırıyor.

9. Meyerowitz Hikayeleri – Yeni ve Seçilmiş (Meyerowitz Stories – New and Selected)

Noah Baumbach’ın dünyevi Manhattanlıların sofistike sosyetik yaşamlarındaki mücadelelerini anlattığı komedi filminin kadrosunun başını Adam Sandler, Ben Stiller, Dustin Hoffman ve Emma Thompson çekiyor. Baumbach aile içi gerilimleri sıralarken sağlam bir zeminde duruyor. Öte yandan nevrotik Amerikalıların egosantrik hayatları içinde dahi evrensel doğrular bulabilen bir usta olduğunu da gösteriyor.

8. Savaştan Sonra (Mudbound)

II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce ve sonrasında, ABD’nin güneyindeki ırk ve siyasetin gözü kara bir değerlendirmesi. Carey Mulligan ve Mary J. Blige başrollerdeyken Dee Rees de muazzam bir sıkılıkla hikayeye rehberlik ediyor. Savaştan Sonra’nın 2017’de Oscar adaylıklarını silip süpürmesi bekleniyordu. Nihayetinde nispeten küçük kategorilerde sadece dört tane aldı. Hollywood’un dijital yayına ve bunun sinema üzerindeki etkisine yönelik düşmanlığının ilk sinyalleri mi yoksa?

7. Ma Rainey: Blues’un Annesi (Ma Rainey’s Black Bottom)

Güçlü bir Viola Davis’in karşısında rol alan merhum Chadwick Boseman’dan (Kara Panter-Black Panther) dokunaklı bir son reverans. Boseman trompetçi Levee Green, Davis ise filme adını veren blues şarkıcısı Ma Rainey rolünde. Sahne, 1920’lerin Şikago’sunda bir kayıt seansıdır ancak yönetmen George C. Wolfe’un hikayesi kısa sürede hayatı, evreni ve her şeyi içine alacak şekilde genişler.

6. Uncut Gems

Josh ve Benny Safdie’nin dünyası çökerken akıl sağlığını korumaya çalışan kumar bağımlısı bir kuyumcuyu konu alan duyusal telaş dolu dramında, Adam Sandler bir elmas matkap gibi parlıyor. Bunu izlemek yorucu, bazen da bunaltıcı oluyor ama seyirciye Sandler yol gösterince bu ayrılmamaya değen bir yolculuk.

5. Marriage Story

Jennifer Jason Leigh ile olan evliliğinin çöküşünden yararlanan Noah Baumbach, gözü kara bir şekilde modern bir boşanmanın tarihini yazıyor. Adam Driver ve Scarlett Johansson, bir sabah uyanıp artık aşık olmadıklarını anlayan bir çift olarak ilgi çekici, Laura Dern ise Johansson’un güçlü avukatı rolüyle Oscar’ı hak ederek kazandı.

4. The Other Side of the Wind

70’lerde sinemacılığın ne kadar çılgın hale geldiğini hatırlamak için kemerlerinizi bağlayın ve Orson Welles’in o dönemden kalma, hiç tamamlanamamış bir filminin bu restorasyonunda kendinizi kaybedin. Bitirilebilse Welles’in jübilesi olacak film, özünde Welles ve kendisinin abartılı bir birleşimi olan maceracı bir yönetmeni oynayan John Huston’la, sanat ve şöhret üzerine manyakça ve derin bir meta-düşünme. Filmde Peter Bogdanovich ve Dennis Hopper’ın bulunduğu parçalar da var. Welles’in kurgucusu Bob Murawski, Welles’in kızı Beatrice ve Bogdanovich’le birlikte, kurguyu 100 saatlik kayıttan derledi. Böyle bir işlemin az sayıda mantıklı sonucunu görüyoruz ama böyle bir deneyim unutulmaz.

3. The Ballad of Buster Scruggs

Netflix, Coen kardeşlerden üst üste izlenebilecek bölümlerden oluşan bir televizyon dizisi istediğinde Hollywood’un en acayip kardeşleri elbette kendi kafalarının dikine gitti. Bu antoloji filmi Coenlerin Eski Batı’ya dönük tuhaf ve revizyonist tavrıyla şekillenen 6 hikaye içeriyor. Klasik filmleri Neredesin Be Birader?’in (O Brother Where Art Thou?) ruhu; Liam Neeson, Zoe Kazan, Tim Blake Nelson, James Franco ve Tom Waits’in yer aldığı bol yıldızlı oyuncu kadrosuyla coşkuyla birleşiyor.

2. The Irishman

De Niro, Pacino ve Joe Pesci ile birlikte çalışan Martin Scorsese, The Irishman’ın 10 yılın sinematik olayı olabileceğini öne sürdü. Tetikçi Frank Sheeran’ın (De Niro) ve sendika patronu Jimmy Hoffa (Pacino) ve kendi kızıyla (Anna Paquin) olan ilişkisinin bu nesillere yayılan hikayesinde kesinlikle sevilecek çok şey var. Doğru, film Sıkı Dostlar (Goodfellas) düzeyinde bir klasik değil. Oyuncuları 30’lu yaşlardaki gangsterlere dönüştürmek için kullanılan yaşlanmayı giderme teknolojisi, inandırıcı değil ve lastik görünümüne neden oluyor. Ve 209 dakikalık süresi, birçok izleyicinin poposunda uyuşukluğa yol açtı. Ama hala Scorsese gangsterleri işliyor ve bunun büyük bir sanatsal ifadeye ulaşan bir yönetmenin işi olduğu açık.

1. Roma
c3.png

Alfonso Cuaron, 2019 Oscarlarında Roma’yla En İyi Yönetmen ödülünü kazandı.​​


Mexico City’de geçirdiği kalburüstü çocukluğu yönetmen Alfonso Cuaron’a sınıf, imtiyaz ve sevgi üzerine yarı biyografik tezini yaratmakta ilham vermiş. Yalitza Aparicio, hayatı siyasi altüst oluşlar dolayında görünür küçük anlardan oluşan, yarı görünmez bir hizmetçidir ve varlıklı bir ailenin yanında çalışmaktadır. Netflix’e En İyi Film Oscar’ı yolu açılmadı ama Cuaron 2018’deki ödüllerde En İyi Yönetmen için tartışmasız bir seçimdi.

İLGİLİ HABER

Independent Türkçe için çeviren: Eren Umurbilir; Şafak Küçüksezer

© The Independent

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top