GENEL

ÇOCUK HAPİSHANELERİ GERÇEĞİ

Türkiye’nin de tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına dair Sözleşme, on sekiz yaşın altındaki her insanı çocuk olarak kabul eder..

“Suça Sürüklenen Çocuklar” özelinde çocukluk algısı ve çocuk hapishaneleri gerçeği

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 yılında kabul edilen, Türkiye’nin de tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına dair Sözleşme, on sekiz yaşın altındaki her insanı çocuk olarak kabul eder.

Afiş: Aslı Saraç
“ÇOCUK 18 YAŞINI DOLDURMAMIŞ KİŞİDİR”

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel ilkelerin benimsendiği 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun, 3’üncü maddesinin 1’inci fıkrasının (a) bendine göre çocuk, daha erken yaşta reşit olsa dahi 18 yaşını doldurmamış kişidir..

Ayrıca bu hükümde bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu, korunma ihtiyacı olan çocuk; kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu ise suça sürüklenen çocuk olarak tanımlar.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de suça sürüklenmiş 17 yaş altında yaklaşık üç bin çocuk cezaevlerinde kalıyor. 18 yaşına girdikten sonra yetişkinlerin kaldığı cezaevine nakledilen çocuk sayısı da yaklaşık üç bin..

Yapılan araştırma ve deneyimler sonucu ise, tahliye edilen çocukların yaklaşık yarısı, hapishanelerdeki onarıcı adalet sisteminden çok cezalandırıcı bakış açısının olması nedeniyle yeniden suça itilerek cezaevine geri dönüyor.

HAPİSHANEDEKİ ÇOCUKLARLA İLGİLİ ÇALIŞMALAR YÜRÜTMÜŞ FARKLI MESLEK GRUPLARINDAN İNSANLARLA GÖRÜŞTÜK.

Hasan Erdoğan-Avukat-Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Üyesi

“Bütün büyükler bir zamanlar çocuktular. Pek azı bunu hatırlayabilse de!..” der Antoine De Saint, Küçük Prens’in önsözünde.

Biz özgürlükçü çocuk hakları savunucuları, suça sürüklenen çocuklar için daha adil bir “yargılama ve infaz sistemi!..” için, beraber “akıl” yürütelim diyorsak, bunu ancak o her şeyi bilen “büyük” aklımızı bir yana bırakıp, belki de bir zamanlar hepimizin birer çocukolduğunu hatırlayarak başlayabiliriz!..

Belki de ceza adalet sistemi içindeki çocuklara, “yaşı küçük suçlu” diyerek işin kolayına kaçmadan, o “yaşı küçük suçluların neden, nasıl, hangi yollarla suça sürüklendiğini!..”  Sorgulamadan, bu konuda sahada, çocuk cezaevlerinde sadece hukukçularla değil, çocuk suçluluğu sorunu ’nu hekim, psikolog, sosyal hizmet uzmanı gibi bütün aktörlerin katılımı ile bilimsel çalışmalar yapmadan, çok faktörlü, çok aktörlü çocuk suçluluğu sorunu için, bütüncül çalışmalar yapılmadan, yaşı küçük olduğu için yetişkinlere verilen cezanın belli bir oranı indirilerek, onlar için, -onlara rağmen-  adil ve çocuk lehine yargılama yapamayacağımızın ön kabulü ile yaklaşmadıkça geçici çözümler üretmekten öteye gidilemeyecektir..

“ÇOCUKLAR İÇİN DURUM YETİŞKİNLERDEN DAHA VAHİM

“Çocuk lehine ve yararına bütüncül bir yaklaşım olmadığı sürece, yargılamanın sonuçları çocuklar için çok ağır olacaktır! Bu kaçınılmazdır.” diyen Erdoğan, çocuk adalet sistemi için infaz sistemini ve çocuk cezaevleri yapısını sorgulamakla başlamak gerektiğini ifade ediyor,

“Peki biz büyükler “çocuklar için adalet” derken ne kadar gözetiyoruz onları? Ne kadar dinliyoruz? Ne kadar ciddiye alıyoruz düşüncelerini, tercihlerine ne kadar değer veriyoruz? Tercih hakkı tanıyor muyuz? Çocuk adalet sisteminde onları birer araç değil, onlar için adaleti amaç olarak öngörüyor muyuz? Yaşamın tüm alanlarında çocuklarımızın başta yaşam hakkı olmak üzere temel haklarının kullanımında, “Suç Makinesi, Çingene, Kürt, Türk, Suriyeli, Sokak Çocuğu, Evsiz, Mülteci…” gibi ayrımlara tabi tutmaksızın tüm çocukların eşit ve adil bir dünyada yaşamaları için ne kadar çaba sarf ediyoruz? Tüm bu sorularımızın yanıtı çocuklar için ne kadar adil bir dünya yarattığımızın cevabıdır aslında!..

Mevcut hukuk sisteminin gerek hukukun yaratılma biçimiyle gerek hukuk ve adalet dağıtılma biçimiyle yetişkinler için ne kadar adilse çocuklar içinde o kadar adildir” diyen Erdoğan, çocuklar için durumun yetişkinlerden daha vahim olduğunu ifade ediyor:

“Mevcut adalet sistemi içerisinde çocuklarımız çok zaman, istatistikler için birer “sayısal veri” olmaktan öteye gitmediği gibi, hukuk sistemi tarafından yeri geldiğinde “masum”, “iradesiz” “küçük suçlu” olarak değerlendirilen, özne kılınan, yeri geldiğinde yaramaz, tembel, suçlu, katil, terörist ilan edilmekte ama çocuk olduğu hep unutulmaktadır. Anayasada “demokratik hukuk devleti” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, demokratik işleyişin olmadığı, hukuk ’un hep tartışıldığı, toplumsal hiyerarşinin en altında kalan ve en fazla ezilen, ötekileştirilen, ucuz iş gücü olarak görülen çocuklar en dezavantajlı gruplardandır.”

Birçok AB ülkesi dahil çoğu ülkede çocukların yoksulluktan yetişkinlere göre daha ağır biçimde etkilendiğini söyleyen Erdoğan, sözlerine şöyle devam ediyor:

“BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin 27’inci maddesine göre, çocukların zihinsel ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek bir yaşam standardından yararlanma hakları vardır. Sözleşme, hükümetlere, çocuklarının özellikle yiyecek, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan ailelere ve vasilere yardım etme yükümlülüğünü getirmektedir..

Türkiye’de ise aradaki açık çarpıcıdır. Yoksulluk içinde olan 15 yaşından küçüklerin oranı yüzde 25.77 ile genel yoksulluk oranının 7.69 puan üzerindedir. Başka bir deyişle, 15 yaşından küçük 4.9 milyon çocuk (18 yaşın altı alınırsa 5.8 milyona yakın) yoksulluk sınırı altındadır. 15 yaşından küçükler arasında yoksulluk kentsel alanlarda yüzde 13.71 iken kırsal kesimde yüzde 50.15 gibi kaygı verici düzeye çıkmaktadır. Bu arada, çocuklar arasındaki göreli yoksullukla ilgili son OECD verileri, Türkiye’de bu yoksulluğun yüzde 24.6 ile OECD ülkeleri arasındaki en yüksek oran olduğunu göstermektedir. Oran, OECD ortalamasının iki katıdır. TÜİK verilerine göre, yoksul ailelerde fertlerin yüzde 44.3’ü çocuktur. Bu veri bilgilerin paylaşımı suça sürüklenen çocuklarda işlenen suçların %80-85 oranında, hırsızlık, gasp, yankesicilik ve diğer mala karşı suçlardan olduğu gerçeğinin altını çizmektir.”

“POZANTI CEZAEVİNDEN YÜKSELEN ÇOCUK SESLERİ

Çocuk ceza adalet sistemindeki aksaklığın en net fotoğraflanacağı yerin çocuk cezaevleri ve çocuk tutukluluğu olduğunu söyleyen Erdoğan, çocuk cezaevleri konusunda kamuoyu duyarlılığının 2011 yılında Pozantı cezaevinden yükselen çocuk sesleriyle oluştuğunu ifade ediyor, 

“Pozantı da tutuklu çocuklara cinsel istismara varıncaya kadar pek çok kötü muamele ve işkence yapılmıştı. Sonrasında sorumlular hakkında dava ve soruşturma açmak yerine fatura “Pozantı cezaevinin fiziki koşullarına” kesilerek, çocuklar apar topar Ankara Sincan F tipi Cezaevine getirilmiş orda da yumuşak oda vb. kötü muamele ve işkence iddiaları son bulmamış ve maalesef çocuk tutuklulara yönelik işkence ve kötü muamele iddiaları Pozantı ile sınırlı kalmamış, Sincan, Şakran, Maltepe, Antalya sürüp gitmişti..

 
Türkiye genelinde yılda ortalama 100.000 çocuk gözaltına alınıyor ve adalet mekanizması içine dahil ediliyordu. Yine yılda ortalama 9.000- 10.000 çocuk tutuklanıyordu. Sadece İstanbul da çocuk mahkemelerinde yılda 6.000 çocuk yargılanıyordu.  Çocuk mahkemeleri bir bir kapatılırken, Adalet Bakanlığınca 2018 yılı sonuna kadar mevcut çocuk cezaevlerine ek olarak 6 adet cezaevinin daha inşa edilmek üzere projelendirildiği kamuoyuna yansıdı. Bu cezaevlerinin büyük çoğunluğu faaliyete geçti.”

2009 Yılı ile 2018 Yılı Arasında 12 çocuk, Hapishanede Yaşamını Yitirdi!..

En önemli eksiklerden birinin de tutuklu çocuklara tahliye olduktan sonra destek veren bir mekanizmanın olmadığını söyleyen Erdoğan, kamu ve gönüllü STK’lerin birlikteliğiyle böyle bir mekanizmaya ihtiyaç olduğunu ifade ediyor,

“Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürlüğü’nün 1 Kasım 2016 istatistiklerine göre; 645 hükümlü, 1.795 tutuklu çocuk bulunuyor ve şu anda İstanbul, Ankara, İzmir ve Hatay’da olmak üzere 4 çocuk hapishanesi, İstanbul, Ankara, Denizli ve İzmir’de olmak üzere 4 çocuk eğitim evi bulunuyor. Çocuk cezaevlerinin sayısı hızla çoğalıyorken, çocuk mahkemelerinin kapatılmasının anlaşılmazlığıdır.”

“BÜTÜNCÜL VE HAK TEMELLİ BİR ÇOCUK KORUMA POLİTİKASI OLUŞTURMALI”

Emrah Kırımsoy- Sosyal Hizmet Uzmanı

Türkiye’de mevcut çocuk adalet sisteminin, çocuğa özgü adalet yaklaşımını içselleştirdiğinden bahsetmenin ne yazık ki mümkün olmadığını söyleyen Kırımsoy, halen cezalandırma ve kapatmaya yönelik eğilimin mevcut olduğunu ifade ediyor:

“Cezalandırmanın denklemi de “çocuk ne yaptı ne ceza verilmeli?” üzerinden kurgulanıyor. Oysa çocuğa özgü adalet, odağa çocuğu alır ve onarıcı adalet yaklaşımını savunur. Yani çocuğun ne yaptığından öte, neden yaptığı, bir daha yapmaması için neler yapılması gerektiği ve çocuğun süreçte gördüğü zarar ile çevresinde oluşan zararı çocukla birlikte nasıl tazmin edebileceğine kafa yorar. Böylesi bir yaklaşım da çocuk adalet sisteminin çocuk koruma sisteminin bir parçası olduğunu, çocuğun, çocuk koruma sisteminin aksaklıkları nedeniyle adalet sistemine girdiğini bize tane tane anlatır. Kısaca bir çocuk gerek kanunla ihtilaf halinde olsun gerek bir suçun zarar göreni olsun gerek tanık olsun gerekse koruma ihtiyacı içinde olsun, çocuk koruma sistemindeki aksaklıklar nedeniyle adalet sistemi ile tanışır.”

Bütüncül ve hak temelli bir çocuk koruma politikası oluşturmak gerektiğini söyleyen Kırımsoy, çocukların adalet sistemine girmesini önleyecek aşamaları yapılandırma sorumluluğunu yükümlülük sahiplerine hatırlatmanın şart olduğunu ifade ediyor:

“Önleme derken de bir çocuğun korunma ihtiyacı içinde olmasını önleyecek çalışmaları yapılandırmak (olmadan önleme), koruma ihtiyacı ortaya çıktığında hızlı ve etkili bir şekilde müdahale (olduğunda etkili müdahale) ve en önemlisi de benzer bir durumu hiçbir çocuğun yaşamaması için gerekli önlemleri alma (Bir daha olmasın diye ve sorumluluk zincirinin ortaya çıkarılarak cezasızlık kültürü ile mücadele) süreçlerinin işletilmesi gerekmektedir.

Örneğin kanunla ihtilaf halinde olan çocuk özelinde çocuğa özgü adalet sisteminin en temel özelliklerinden biri “çocuğun özgürlüğünü kısıtlamanın en son çare” olarak başvurulması gerektiğidir. Ancak halen yargılama sürecinde veya sonrasında kapalı kurumlarda hapsedilen çocukların sayısı bu ilkenin Türkiye’de işletilemediğini göstermektedir. Denetimli serbestlik, hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi yaptırımlarla kapatmanın önüne geçilmeye çalışılmakta ancak çocukların toplumsal yaşama katılımları ve tekrar kanunla ihtilafa düşmeleri konusunda önlemler kısıtlı kalmaktadır. Farklı ülke örnekleri bu konuda çocuklara yönelik adli müdahaleden çok koruyucu, önleyici ve güçlendirici sosyal hizmet müdahaleleri yapılandırmaktadır. Örneğin Almanya kanunla ihtilaf halindeki çocuklara yönelik, çocuğun katılımını sağlayarak içinde bulunduğu duruma dair programlara yönlendirme (öfke kontrol programı, madde bağımlılığı ile mücadele, çeşitli grup çalışmaları vb.), bireysel gelişim planı oluşturma, verilen zararın tazminine yönelik arabuluculuk programı yürütme veya çalışma yükümlülüğü verme gibi olanakları çoğaltmaktadır. Bu olanakların özünde de çocuğun içinde bulunduğu duruma dair toplumsal sorumluluğun üstlenilmesi ve hesabın çocuğa kesilmemesi anlayışı vardır.”

Çocuk suçluluğunun nedenlerinin bu olgunun bir doğal afet olmadığını, kader, kısmet ve fıtrat ile açıklanamayacağına değinen Kırımsoy, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Neden sonuç ilişkilerinin çocukların suça sürüklenmesinin yollarını döşediği; yetişkinlerin adalet sistemine dahil olma nedenleri gibi çocuklardaki sıralamaya baktığımızda da en çok mala karşı, sonra şahsa karşı ve en az da cinsel suçlar ve diğer olarak ilgili istatistikler göstermektedir ki; toplumsal yapı, yoksulluk, yoksunluk, sosyal ve kültürel yapı başta olmak üzere temel nedenler, çocukların kanunla ihtilaf haline gelmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla çocukların suça sürüklenme süreci toplumsal yapıya bir tepki olarak anlaşılmalıdır. Ki bu noktada çocuk koruma sisteminin çocukları kollayamaması da bu süreci hızlandırmaktadır. Dolayısıyla çocuk suçluluğunun ortadan kaldırılması makro düzeyde, mezzo düzeyde ve mikro düzeyde alınacak önlemlerle mümkündür. Sorunun kapsamı bu kadar genişken ve kök nedenlerine eğilmeden, sadece çocuklara yaptırım uygulamak ve hapsetmek çok anlamsız”

Koruyucu önleyici çalışmaların çocuk ve gençlerin adalet sistemine girme nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik ve sorunlar çözülemeyecek olmadan çok yönlü bir gelişme olduğunu söyleyen Kırımsoy, şöyle ifade ediyor:

“Örneğin çocukların bulundukları tüm mekanlarda (ev içi, eğitim mekanları, çalışıyorsa iş yeri, sokak, mahalle, sağlık veya bakım kurumları, tüm kamusal alanlar) çocukların bir arada yaşam ve kendilerini geliştirmeye yönelik olanakların geliştirilmesi önemlidir. Okul sosyal hizmeti, yerel yönetimlerce oluşturulabilecek çocuk ve gençlik merkezleri, kamusal alanda çocuk ve gençlerin potansiyelini veya hak arama süreçlerini gerçekleştirebilecekleri olanakların oluşturulması gibi… Bu sayılanlar birincil önleme çalışmalarından sadece bir kaçıdır. İkincil önleme çalışmalarında ise yani kanunla ihtilafa düşen çocuklarla ilgili sosyal inceleme süreçlerinin anlamlı ve etkin bir biçimde yapılandırılması, çocuklara birer sayı veya dosya olarak bakılmaması, bireyselleştirilmiş gelişim programları oluşturulması ve cezalandırma değil toplumsal yaşamla bütünleşmeye yönelik mekanizmalar oluşturulması şarttır. Üçüncül önleme süreçlerinde ise çocukların suça sürüklenmemesi için politikaların ve stratejilerin yapılandırılması ve süreçte sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin açığa çıkartılması kastedilir.”

“TAŞ ATAN ÇOCUKLAR”

Civan Gökalp- Doktor

Cezaevinde çalışmanın, hekimlik yapmanın çok zor olduğunu söyleyen Gökalp, “elbette cezaevinde yaşamak çok daha zor” diye ifade ediyor:

“Kısıtlı bir alanda olağan yaşamın birçok olgusundan mahrumsunuz. Uzağa bakabilmeye hasret kalıyorsunuz örneğin. Nasıl güzel bir duygu olduğunu cezaevinde çalıştıktan sonra çok daha iyi anladım. Ağaç görmeye, yüzmeye, açık havada gezmeye, dolaşmaya, yalnız kalmaya bile (eski koğuş sisteminde öyleydi, şimdi ki koğuş sisteminde de kalabalığa ve biriyle dertleşip konuşabilmeye) hasretsiniz. Yiyeceklerinizi seçme hakkınız yok. İçeceklerinizi de çoğu zaman. Doktor seçme, özgürce hastaneye gitmeye, istediğin gibi vücudunu sağlık açısından da kontrol ettirmeye çok hakkın yok. Tamamen patolojik bir yoksunluk durumu söz konusu.”

Çocukların cezaevinde kalmasını kabullenemediğini ve buna alışmadığını söyleyen Gökalp, şöyle devam ediyor:

“Müsaadenizle bu konuyla ilgili kendi duygu ve düşüncelerimi paylaşmak isterim sizlerle. Benim zihnime çok zorlayıcı geliyor. Kabul edemiyorum böyle bir olguyu. Çocuğa evde bile ebeveynleri tarafından ceza verilmemesi gerektiğini söyleyen bir Tıp Disiplini mensubu olarak bir çocuğun aylarca, yıllarca cezaevinde kalmasını asla tasvip edemeyiz. Böyle bir şeyi savunamayız. Böyle bir olguyu kabullenemeyiz. Ben hekimlik mesleğim boyunca Çocuk Cezaevlerinin olmaması gerektiği inancıyla yaşadım ve bunu her zaman dile getirdim. “Bizim geleceğimizsiniz!” dediğimiz çocuklarımızın okullarda, parklarda, bahçelerde özgürce koşup, oyun oynayıp, iyi bir eğitim almaları gerekirken cezaevlerinde olmaları anormal bir durumdur. Suça karışmış olsalar dahi “çocuk olmak” tüm toplumun ve devletin hukuksal, dinsel, geleneksel kurallarından ayrı değerlendirilmesi gereken bir durum.”

Cezaevinde hekimlik yaptığı sırada yaşadığı deneyimleri aktaran Gökalp, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Cezaevinde çalışırken çocukların kaldığı blok vardı. Haftanın bir günü o bloğun rutin muayene ve ziyaret günüydü. Gider çocukların muayenelerini yapar onların tedavisiyle ilgilenirdim. Ayrıca anneleriyle kalan çocuklar da vardı. Ebeveynleriyle kalmayan çocuklar ya adli suçlardan yatıyordu ya da “Taş atan çocuklar” denen toplumsal olaylarda gözaltına alınıp tutuklanan çocuklardı. Bizim hekimlik mesleğimizde kişinin suçu, aidiyeti, toplumsal sınıfı, dili, rengi vs. asla önemli değildir. Böyle ayrımların yapılması en sert şekilde cezalandırılan bir “etik suç “tur. Ancak hastanın yaşı önemlidir. Çocuk olması farklı bir yaklaşım gerektirir. Annesiyle birlikte kalan çocuklara oyuncak reçete ettim örneğin. Cezaevinde o zaman ortopedik yatak, yastık, kantinde satılmayan bazı yiyecekler reçetelendirilmediğinde alınmıyordu. Pekmez, bal reçetelerim vardır benim.  Bir hekimin reçetesinde çocuk oyuncağı olması çocuk ve cezaevi gerçekliğini yüzümüze vuran bir gerçeklik maalesef.” 

Cezaevinde hekimlik yaptığı sırada karşılaştığı sorunları aktaran Gökalp, özellikle cezaevinde kalan çocuklara ilişkin yaşanan problemleri şöyle ifade ediyor:

“En önemli konu çocukların cezaevlerinde yaşadığı yoksunluktur. Aile içerisinde, anne ve babasıyla, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla yaşaması gereken bir çocuğun alınıp cezaevine konulması çocuk açısından başlı başına bir travma sebebidir. Anne, baba şefkatine muhtaç çocuk yalın ve sert bir dünya gerçekliğiyle yüz yüze kalıp patolojik bir “büyüme” yaşıyor. Anti-sosyal kişilik bozuklukları, Panik Bozukluk gibi birçok psikiyatrik hastalığın başladığını gözlemliyorsunuz orada.

Çocuk koğuşunda kalan ve dışarıda sigara bağımlılığı olan çocuklar vardı, 13,14,15 yaşlarda. Biliyorsunuz sigaranın 18 yaşından küçüklere satılması yasaktır. Ancak çocuk bağımlı. İçmek zorunda. Bağımlılık bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir ancak bunu bağımlı olduğu maddeyi ona vermemekle değil başkaca tedavi ve psikoterapi yöntemleriyle yapmak gerekir. Bir dal sigara için ezilen, temizlik yaptırılan çocuklar görüyorsunuz. Bir sigaraya ulaşabilmek için “illegal işler yapmayı” en çok cezaevinde öğreniyor belki de.”

Bir hekim olarak cezaevinde kalan bir çocuğun birçok travmatik süreci yaşadığını söyleyen Gökalp, ileriki yaşlarda mutlaka en az bir psikolojik bozukluğa sahip olacağını ve suça eğiliminin daha da artacağını düşündüğünü ifade ediyor:

“Altını ıslatma dediğimiz durum pek çok nedeni olan bir nevi hastalıktır. Çocuk yaş grubunda oldukça sık karşılaştığımız bir sorun. Ancak cezaevinde normal ailesiyle yaşayan çocuklara nazaran çok daha sık görüyoruz. Çünkü çocuk, cezaevinde daha travmatik bir durum içerisinde yaşıyor. Bu bile çocuğun cezaevinde kalmasının çocuk açısından ne denli travmatik ve patolojik bir durum olduğunu ortaya koyuyor. Altını ıslattığında çok kötü oluyor. Utanıyor, sıkılıyor, arkadaşları tarafından alay ediliyor. Öz güvenini ve öz benliğine saygısını yitiriyor. Cezaevindeki çocuklarda çok sık görülen bir durumda akran şiddeti. Dışarıda olsa belki bir yetişkinden, ailesinden yardım alabilecekken cezaevinde aylarca, yıllarca beraber kalacağı akranından “kaba dayak, hakaret” görüyor. Siniyor, suskunlaşıyor, eziliyor. Cinsel istismara maruz kaldığında bile “akran şiddeti korkusundan” dolayı söyleyemiyor. Söyleyemedikçe travması daha çok büyüyor.”

Suçlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır” diyen Gökalp, çocukların yerinin cezaevi olmadığını ve çocuk cezaevlerinin bir an önce kapatılması gerektiğini ifade ediyor:

“Buradan sizler aracılığıyla Adalet Bakanımıza, yetkililere bir hekim olarak yardım çığlıklarını yolluyorum o masum çocukların. Çocuklarla ilgili radikal bir yasal düzenleme gerekmektedir. Elbette bunu kötüye kullanan, çocukları suça bulaştıran yetişkinler olacaktır. Bunu da yine yetkililerin önlemesi gerekmektedir. Çocuğu suça iten yetişkinlere caydırıcı cezalar vermek suretiyle çocukların cezaeviyle tanışması önlenmesi gereken bir durum.” 

Cansu Şekerci- Avukat-Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği-Hapiste Çocuk Tematik Alan Temsilcisi

Mahpus çocukların kendilerini ifade ediş alanlarını, imkanlarını ve sınırlılıklarını anlatan Şekerci, “Hapis cezası, kişinin özgürlüğünü kısıtlarken ikincil başka cezalandırmalara sebep olmamalıdır” diye ifade ediyor:

“Bu, tabi ki genel olarak onarıcı adalet sisteminde tüm infaz pratiğine dair bir söylem ama konu çocuk mahpuslar olduğunda hapis cezasının ikincil cezalara sebep olup olmadığını araştırmak bir yana çocukların hapsedilmemesini sağlayacak mekanizmalar geliştirmek gereklidir. Çünkü doğası gereği hapis cezası, çocuğun yaşam ve gelişme hakkını ihlal eden bir niteliğe sahiptir. Gelişim hakkı, hapishane şartları göz önüne alındığında tabiri uygunsa rafa kaldırılmış bir haktır ve hatta karşılaşılan pratiğe göre gelişimi geriletici durumlar da söz konusu olabilir. Gelişim hakkını aklımızda tutarak çocukların kendilerini ifade edebilecekleri alanları ve bu alanların kurgulanış biçimini, çocukların dış dünyayla iletişimleri ve idareyle olan ilişkileri olarak iki ayrı başlıkta değerlendirmek mümkün.”

DIŞ DÜNYAYLA İLETİŞİM

Türkiye’de çocukların, kural olarak çocuk ve gençlik kapalı ceza infaz kurumlarıyla çocuk eğitim evlerinde tutulduğunu söyleyen Şekerci:

“Çocuk ve gençlik kapalı ceza infaz kurumlarında, tutuklu çocuklarla hükümlü olup da haklarında “kapalıya iade” disiplin cezası olan çocuklar; çocuk eğitim evlerinde haklarındaki ceza kesinleşerek hükümlü sıfatını alan çocuklar bulunuyor. Kapalı hapishaneler, eğitim evlerine göre daha ağır şartlara tabi.

Çocuklar, haftada bir defa, on dakika belirli yakınlarıyla telefonla görüşürler ve bu telefonlar hapishane idaresi tarafından dinlenir.

Haftada bir defa ailelerinin ziyaret imkanları vardır ve bunlar üç hafta kapalı görüş, bir hafta açık görüş şeklinde gerçekleşir.

Dışarıdaki kişilerle mektuplaşabilirler fakat mektupları mektup okuma komisyonundan geçer ve sakıncalı bulunursa en iyi ihtimalle çocuğa bildirilip itiraz süreci yürütmesi beklenir ama pek çok zaman o mektup bu itiraz sürecine bile taşınmaksızın kaybolur.

Koğuşlarında televizyon varsa idarenin belirlediği kanalları izleyebilirler, kantinden satın almak koşuluyla pilli radyoları olabilir.

Örgün öğrenime katılamazlar fakat açık öğretime devam edebilirler. Açık öğretimdeki sınavlar için de standardize edilmiş bir akademik desteğe erişemezler.

Yetişkinlerin açık hapishanelerine benzeyen eğitim evlerinde ise;

Çocuklar kurumdaki telefonlarda istedikleri numarayı arayabilirler ve süre sınırı yoktur.

Aileleriyle haftada bir defa açık görüş yapabilirler.

Mektuplaşma konusunda kapalı hapishanelerden farklı bir uygulama yoktur.

Televizyon kanallarına erişimde yine hapishane idaresinin ortak yayına soktuğu kanalları izleyebilirler, kantinden pilli radyo satın alabilirler.

Örgün öğretime ya da açık öğretime dahil olabilirler fakat standardize olmuş bir akademik destek yoktur.

İznin ertelenmesine dair bir disiplin cezaları almadılarsa 3 ayda bir ev iznine gidebilirler.”

Dış dünyaya karşı ifade alanları bu kadar sınırlı ve kontrol altında tutulmaya çalışılıyorken içeride idareyle, diğer bir deyişle hem çocukların esenliğinden hem de kurumun disiplininden sorumlu erkle ilişkilerinin nasıl gerçekleştiğini anlatan Şekerci,  

“Hapishanelerde her talep dilekçeyle iletilir. Kütüphaneden isteyeceğiniz kitap, kantinden alacağınız meyve, psiko-sosyal servisten alacağınız randevu, faydalanmaya hak kazandığınızı düşündüğünüz ödül, uğradığınız bir haksızlığı izah etmek için müdürle görüşme izniniz için dilekçe yazmanız gerekir. Çocukların kendilerini yazılı olarak ifade edebilme kapasitelerinin yeterince gelişmiş olması ve devamında yazılı taleplerini dikkat ve özenle değerlendirecek ve buna olumlu ya da olumsuz bir cevap verebilecek bir idare olması gerekiyor ki sağlıklı ve çocuk haklarına uygun bir iletişim gerçekleşebilsin.

Örneğin bir çocuğun yatma ve kalkma zamanına uymaması, kişisel temizliğini yapmamakta ısrarcı olması, odasına ideolojik görüşünü yansıtan bir yazı ya da resim asması, dikkatsiz davranışı dolayısıyla birilerinin sağlığını ya da güvenliğini tehlikeye düşürmesi, kurum görevlilerine karşı gelmesi gibi sebeplerle haklarında disiplin cezası uygulanabiliyor. Bir çocuğun kendi kişisel temizliğini yapmamakta ısrarcı olmasının altında yatan sebebi araştırmıyor düzen, bu çocuğu cezalandırarak onu “terbiye” etmeye çalışıyor. Aslında disiplin cezalarına konu fiiller çocukların risk ve ihtiyaçlarına dair uzmanlara önemli veriler sunabilecekken bunun üzerine gidilmiyor. Nasıl gidilsin? Böyle bir risk ve ihtiyaç analizi, çocuğun sosyal incelemesi, alanın uzmanları tarafından yapılmalıdır. Bu uzmanların hapishanelerdeki oranı ise çok düşüktür. Kasım 2018’de Adalet Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre insan kaynaklarında uzman personelin oranı %3, güvenlik personelinin yani infaz koruma memurlarının oranı %80 olarak paylaşılmıştır. Buradan çıkardığımız şu: infaz sistemi, mahpusların onarıcı adalet kapsamında desteklenmesinden ziyade cezalandırılmasını sağlayacak bir insan kaynağıyla düzenin sağlanmasını hedefliyor.”

Çocukların disiplin cezalarına maruz kalmaları, koşullu salıverilmelerini yani özgürlüklerini de etkileyebildiğini söyleyen Şekerci:

“Sosyal etkinliklere katılmalarına da engel olabiliyor, odalarındaki televizyonun ellerinden alınmasına, günler boyunca odalarında kilit altında tutulmalarına ve hatta kimi hapishanelerde hukuka aykırı olarak hücrede tutulmalarına da sebep olabiliyor. Hapishanenin disiplin kurulu karşısında tek başlarına kendilerini savunmaları gerekiyor. Muhatap oldukları bu kişiler bir yandan aylardır birlikte oldukları ve en sık gördükleri, belki desteklerine ihtiyaç duydukları; diğer yandan haklarında yaptırım uygulayacak yetişkinler. Disiplin savunmalarında yasal temsilcilerinden ya da avukatlarından da destek alamadıkları için kendilerini bu yetişkinlerin karşısında, üzerlerindeki baskıyla ifade etmeleri gerekiyor. Ideal ve gerekli olanın, çocukların yalnızca aileleriyle değil, arkadaşlarıyla ve sivil toplum örgütleriyle de düzenli ve yeterli ilişki kurmasının sağlanması, keyfi disiplin cezalarıyla ve idarenin baskıcı tutumlarıyla hak ihlallerine uğramaması ve aslında en temelinde de çocuk hapishanelerinin kapatılması olduğunu tekrar belirtmek isterim.”

İLGİLİ HABER

© The Independentturkish / Esra Çiftçi 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top