GENEL

27 MAYIS 1960 ASKERİ MÜDAHELESİ

“27 Mayıs askeri hareketi aslında CHP’nin gelişmesini durdurmuştur.”

HUKUK DEVLETİ KARŞITI OLAYLAR

27 Mayıs hareketinin yıldönümü nedeniyle bir yazı yazdım.

Bu yazı, 27 Mayıs ve onun getirdiği hukuk devleti ilkelerine bağlı 1961 Anayasası hakkında bilimsel bir yazıdır. 27 Mayıs’a giden yoldaki hukuk devleti karşıtı olaylar da tek tek ortaya konularak irdelemiştir.

Her siyasal olayın sosyolojik bir yapısı vardır.

Bu yazımızda, siyaset bilimi metodolojisi çerçevesinde, toplumsal ve siyasal altyapının en önemli noktaları belirtilmiştir.  Bu makalede askeri hareketler övülmüyor, aradaki fark ortaya konuluyor. Zaten 27 Mayıs askeri hareketi olmasaydı, 1957 seçim sonuçları gösteriyor ki CHP, seçimleri kazanıp iktidara geliyordu.

Bu nedenle 27 Mayıs askeri hareketi aslında CHP’nin gelişmesini durdurmuştur.

HER YANLIŞA YANLIŞ DİYEBİLMELİ 

Ancak, 12 Mart ve 12 Eylül tamamen Atlantik ötesi projelerdir. Bunu da söz konusu makalede ortaya koymaya çalıştık.

1961 Anayasası’nın getirdiği hukuk devleti ilkelerini, kurduğu Anayasa Mahkemesi’ni, insan hak ve özgürlükleri alanındaki ilerici kurumlaşmalarını kabul etmek bilimin gereğidir. Zaten Batı dünyasının gerek anayasa hukukçuları gerekse siyaset bilimcileri, 1961 Anayasası’nın bu niteliklerini kabul ediyorlar.

Biz; muhafazakâr da ilerici de karşı devrimci de tarikatçı da olsa bütün askeri hareketlere karşıyız.

Bu yazımıza karşı çıkanlar, yaşamlarında bir kez olsun “Kırşehir’in ilçe yapılması demokrasiye aykırıdır” diyebiliyorlar mı? “Tahkikat Komisyonu’nun kurulması anayasaya aykırıdır” diyebiliyorlar mı? Bunları yazmaya cesaret gösterebiliyorlar mı?

Yazımızda askeri darbeler övülmüyor,  nitelikleri  ortaya konuluyor. Ancak milli irade kalkanının arkasına sığınarak seçimlerde size oy vermeyen bir vilayet halkını cezalandırıp orayı ilçe yaparsanız, bu demokrasiye sığmaz.

Ayrıca bir komisyon kurup o komisyona ağır ceza mahkemesi, askeri mahkemeler ve savcıların yetkilerini aşıp gazete kapatma, insanları hapse atma yetkisi vermek hukuka hiç sığmaz. Ayrıca bu komisyonun kararlarına hiçbir biçimde itiraz edilemiyordu. Bu da doğal hukuk kuramına aykırıdır ve hukuk devletiyle bağdaşmaz.

KÖRÜ KÖRÜNE BİR ÖVGÜ YOK 

Demokrasiyi, milli iradeyi kategorileştirenler, doğal olarak bu yazımızı özümseyemezler. 

27 Mayıs askeri bir hareketti. Ama “Kırşehir’i ilçe yapmak da Tahkikat Komisyonu’nun kararları da Topkapı’da muhalefet lideri İnönü’ye saldırmak da yanlıştı” diyebilmek için demokrasiyi ve hukuk devletini içtenlikle benimsemek ve özümsemek gerekir. 

27 Mayıs’ı yapan subaylar, birçok hatalı karar aldılar. Örneğin, 147 öğretim üyesinin görevden alınmaları,  örneğin gereksiz yere Doğu Anadolu’daki kimi aşiret reislerinin batı illerine sürülmesi gibi…

Dikkat edilirse, körü körüne bir övgü yoktur. Bu gibi olayları nesnel olarak yorumlamak, korkmadan ortaya koymak, hem bilgi hem de cesaret istiyor.

ÖNEMLİ DİPNOT…

Televizyonlarda reyting almak için yapılan saçma sapan iddialara yanıt vermek karakterime uymaz. Bu yazımla ilgili tartışmak yerine karmaşa yaratmak için Habertürk TV’de 60 yıl önce vefat eden Vedat Eczacıbaşı’nın ölümünden beni sorumlu tutmak istediler. Bu derece saçma ve bu derece çirkin bir iddia karşısında susmak olmaz. Sayın Pınar Eczacıbaşı’nın acısını duyumsuyorum.

Bu olayı TV programında tetikleyen Sayın Nagehan Alçı’nın, olaylardan yararlanarak karmaşa yaratmak âdeti zaten biliniyor.  

Bu konu çok çirkindir. Olayın tanıkları halen yaşıyorlar. Merak edenler, aile büyüklerinin, olayların içinde bulunan isimlerin tanıklıklarına başvurabilirler…

Hukukta “illiyet rabıtası” bugünkü deyişle “illiyet bağı” ya da “nedensellik bağı” diye bir kavram vardır. Sayın Alçı bu kavramı, kısa bir süre de olsa hukuk eğitimi alan eşi Rasim Ozan Kütahyalı’ya sorarsa, büyütmek istediği olayın hukuksal boyutunu anlayabilir. Hukuk başka, sağa sola saldırmak başkadır.

27 MAYIS VE 1961 ANAYASASI

27 Mayıs, kimilerinin yazdığı, konuştuğu gibi, sadece askerin harekete geçerek iktidarı ele alma olayı değildir. 

27 Mayıs 1960 hareketinin altyapısında üniversite gençliği ve bu hareketi bayraklarla, alkışlarla destekleyen bir halk kesimi vardı.

Bu nedenle 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ile aynı torbaya konulamaz. Sosyolojik temelleri ve altyapıları birbirinden çok farklıdır.

12 Mart ve 12 Eylül açıkça Atlantik ötesi projelerdir. Genelkurmay başkanının denetiminde, kuvvet komutanlarının emir komuta zinciri altında ne yazık ki bu emperyalist projeleri uygulamışlardır. 

27 Mayıs bunun tersine, emir komuta zincirinin dışında, sayıları 38 olan genç subaylar, yüzbaşı, binbaşı ve albaylar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Başlarına getirdikleri general, harekete en son dahil edilmiştir. Emir komuta zincirini oluşturan Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, olay gerçekleşince görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. 

Nitelikleri açısından da birbirinden farklıdırlar. 

27 Mayıs, rayından çıkan demokratik sistemi yeniden doğru yola getirmek için hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerine bağlı çağdaş ve demokratik bir anayasa yapmayı hedef olarak belirledi. 

Bunun için görevlendirilen Kurucu Meclis, tayinle değil, seçimle oluşmuştur. Sektörlere göre gerçekleştirilen seçimlerle; işçi sendikaları, barolar, üniversiteler, öğretmen kuruluşları, esnaf odaları, ticaret ve sanayi odaları, tarım kooperatifleri kendi aralarında toplanarak yaptıkları demokratik seçimlerle temsilcilerini oluşturdular ve Kurucu Meclis’e gönderdiler.

12 Eylül ise Meclis’i tayinle oluşturdu. Dört generalin tayinle oluşturduğu Meclis’e “Danışma Kurulu” adı verildi. 

Görüldüğü gibi Meclis’in oluşum biçimi nedeniyle de birbirlerine tamamen zıt hareketlerdir. 

27 Mayıs’ın oluşturduğu Kurucu Meclis, 9 ay içerisinde, Türk tarihinin en ilerici, en demokratik ve hukuk devleti ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine en üst derecede saygılı bir anayasa yarattı. 

Bu anayasa halkoylaması ile kabul edildi.

1961 Anayasası, bütün dünyada Batılı bilim adamları tarafından kabul edildiği gibi ilerici, demokratik ve özgürlüklerin önünü açan ve hukuk devleti ilkelerine bağlı bir anayasadır.

GERİCİ – KARŞIDEVRİM

12 Mart tutucu, muhafazakâr; 12 Eylül ise gerici ve karşıdevrimcidir.

Her ikisi de 1961 Anayasası’na karşı hareketlerdir.

12 Mart 1971’i yapan zamanın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç: “Toplumsal gelişme, ekonomik gelişmeyi aştı” diyordu. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamı, toplumsal gelişmeyi sağladı, bunu durduruyoruz demek istiyordu.

12 Eylül ise, ilerici 1961 Anayasası’nı topyekûn ortadan kaldırdı. 1982 Anayasası’nı yarattı. Türk-İslam sentezini kabul etti. Eğitim Birliği Yasası’nı tahrip etti, tarikatların güçlenmesini sağladı.

AYNI TORBAYA KONULAMAZ

12 Mart ve 12 Eylül, aldığı kararlarla 27 Mayıs’ın yarattığı özgürlükçü, demokratik düzenin karşıtı uygulamalar yapmıştır.

Böyle bir durumda, gerek yapılışları, gerek dayandığı sosyal katmanlar, gerek düşünsel temelleri gerekse yarattığı sonuçlar bakımından birbirinin karşıtı olan bu hareketler, bilimsel olarak aynı torbaya konulamaz. 

Sosyolojik temelleri ve altyapıları birbirinden farklıdır.

YOLUN TAŞLARI

Bu yazımızda ileriye sürülen toplumsal ve siyasal çözümlemelere karşı, kimi yazarlar “milli irade” kavramını öne sürerek ve idamları da anımsatarak demokrasiye karşı bir yazı yazdığımızı söyleyebileceklerdir.

Milli irade, demokratik ve anayasal bir kavramdır ve bunun üzerinde derinlemesine yorum yapmak bu yazının sınırlarını aşar. Ancak gerek Batılı anayasa hukukçuları gerekse Prof. Ali Fuat Başgil gibi anayasacılar, milli iradenin soyut bir kavram olduğunu, günümüzde de geçerliliğini yitirdiğini belirtirler.

DEMOKRASİ, İKTİDARIN HUKUKLA SINIRLANDIRILMASIDIR

Başbakan Menderes ve iki bakanın idam edilmeleri çok büyük bir hata, siyasal bir basiretsizliktir.

Biz, 27 Mayıs öncesi gençlik hareketleri içerisinde, daha sonra 1961 Anayasası’nın hazırlanışında Kurucu Meclis’in divan kâtibi olarak görev yaparken de daima demokrasiye bağlıydık. Kesin olarak da idamlara karşıydık.

Demokrasi, siyasal iktidarın hukukla sınırlandırılmasıdır.

Demokrasi, milli irade ve seçimle gelenin her istediğini yapması demek değildir. Çağımız demokrasileri, siyasal iktidarların anayasa kurulları ile sınırlandırıldığı rejimlerdir.

Bu çerçevede DP’nin demokrasiyle çelişen uygulamalarına bakmak gerekir.

– 1950 demokratik seçiminden sonra DP’nin ilk icraatı o tarafsız ve adil seçimleri gerçekleştiren CHP’nin bütün mal varlığını elinden almak oldu. Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatıldı. (1953)

– 1954 seçimlerinden sonra kendisine oy vermeyen Kırşehir vilayeti ve Abana ilçesi belde yapıldı. (30 Haziran 1954)

– Emekli Sandığı Yasası’na getirilen bir değişiklikle, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay üyeleri hiçbir neden gösterilmeden emekli ediliyorlardı.

– Basın özgürlüğüne darbe indiriliyor, basın davalarında “ispat hakkı” tanınmıyor, gerçek olsa bile iktidara karşı yapılan bir haber ceza ile sonuçlanıyordu. İspat hakkını savunanlarla, “İsmail Hakkı” diye alay ediliyordu. 1960’a gelindiğinde 800’e yakın gazeteci hapishanelerdeydi.

– Vatan Cephesi kuruldu. Radyolar her gün Vatan Cephesi’ne girenlerin isimlerini yayımlıyordu. Ülke, siyasal iktidarın düzenlemesiyle Vatan Cephesi ve karşı cephe olarak ikiye bölündü.

– Partisinin il kongresinde konuşmak için Uşak’a giden CHP lideri İsmet İnönü, DP’liler tarafından taşlandı. Ardından İzmir’deki Demokrat İzmir gazetesine saldırıldı. Çerçeveler kırıldı, makineler tahrip edildi.

– Ana muhalefet partisi başkanı İnönü’nün İstanbul’a dönüşünde, Topkapı’da yolu kesildi. Kendisine taşla, sopalarla saldırıldı, öldürülmek istendi. Bir mucize ile kurtuldu. 

– Yine Kayseri’ye il kongresine giderken askeri birliklerce yolu kesildi.

– Nisan 1960’ta, İnönü Meclis’te konuşurken, Meclis’ten 12 oturum dışarıya atıldı. Oysa o, Meclis’in ilk kuruluşundan beri en önemli görevlerde bulunmuş, Cumhuriyetin kuruluşunda imzası olan bir kişiydi. Üstelik, hukuka bağlı, adil ve eşit, dürüst bir sistemle 1950 seçimlerini yaparak iktidarı DP’ye barış içinde devreden bir devlet adamıydı.

– En sonunda kısa adıyla, “Tahkikat Komisyonu” kuruldu.

“Milli irade, Meclis, İnceleme Komisyonu kuramaz mı” diye itirazların yükseldiğini duyumsuyorum.

Bu itirazın yanıtını kitabında Prof. Dr. Ali Fuat Başgil veriyor. Diyor ki: 

“Meclis Tahkikat Komisyonu kurabilir. Anayasaya aykırı değildir. Ancak bu komisyona olağanüstü yetkiler veren kanun anayasaya aykırıdır.”

Peki, neydi bu yetkiler?

Komisyon, basına her türlü yasak koyuyor, gazeteleri kapatabiliyor, matbaalarına el koyabiliyor, siyasal toplantıları yasaklıyor, istediği kişiyi tutukluyordu.

Üstelik bu kararlar kesindi, itiraz edilemezdi. Bu kararlara karşı çıkanlar da 3 yıl hapis ile cezalandırılıyordu.

DÜNYANIN NERESİNDE VAR?

Şimdi bu konuda itiraz edenlere sesleniyorum:

Dünyanın hangi demokratik ülkesinde böyle komisyonlar vardır? 

Hangi ülkede kendisine oy vermeyen bir vilayetin halkına ceza verilir ve ilçeye dönüştürülür? 

Dünyanın hangi ülkesinde kurulan bir “İnceleme Komisyonu” gazetelere el koyabilir, mahkemelerin üstüne çıkarak hiçbir itiraz yolu da olmadan insanları hapse atabilir?

Bunların milli irade ve demokrasi ile bir ilişkisi, bir bağı olabilir mi?

İÇTENLİKLİ DESTEK

Tüm bu nedenlerle, 27 Mayıs gerçekleşince, üniversite gençliğinin büyük çoğunluğu tarafından desteklendi, halk tarafındamn alkışlandı. 

27 Mayıs 1960, getirdiği ilerici ve demokratik anayasa ile gerçek bir toplumsal değişimi ve dönüşümü simgeler.

İdamlara karşıyız. Ancak Türk demokratik yaşamının anlaşılabilmesi için, muhakkak 1960 öncesinin gerçekçi ve bilimsel verilere dayanarak çözümlenmesi, analiz edilmesi gerekmektedir.

60 yıl önce 27 Mayıs 1960 Cuma günü gece saat 03.00’da son hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Cumhuriyet döneminin ilk askeri müdahalesini gerçekleştirmek için düğmeye basıldı. 

Harekâtın planlayıcısı İstanbul ve Ankara örgütleri arasında zamanlama konusunda ciddi fikir ayrılıkları vardı.

Bunun yanında belki en önemli sorun, müdahale sonrası ne olacağı hakkında bir fikir birliği olmamasıydı. Yani sonrası, tam bir muammaydı.

Anlaşmazlıklar bir kenara bırakıldı veya ertelendi; Ankara ve İstanbul’da sayıları 60 civarında olan örgüt mensubu subay ile onlara destek veren 150 kadar subay tarafından harekât başlatıldı.

Ve sonucunda Cumhuriyet döneminde seçilmiş bir iktidar, ilk defa zor kullanılarak görevinden uzaklaştırıldı.
 

1.jpg
Kaynak: Ulus, 28 Mayıs 1960

BÜYÜK KURTARICININ YERİNE KİM GEÇECEKTİ?


Aslında Türk tarihi askeri müdahalelere çok uzak değildi. Fakat Cumhuriyet’le birlikte daha doğrusu Atatürk’le birlikte bu etki alanından uzaklaşılmıştı. 

Ülkenin kurucusu hayatta olduğu dönemde siyaset, doğal olarak askerin ilgi alanına giren bir konu olmaktan çok uzaktı.

Çünkü Atatürk bir askerdi, kurucu liderdi, devrimlerin sahibiydi. Atatürk’ün rahatsızlığı artınca asker, uzun bir aradan sonra yeniden siyasete yüzünü dönmeye başladı.

“Büyük Kurtarıcının yerine kim geçecekti?” sorusu ister istemez kafaları kurcaladı. 

Adı ön plana çıkartılan adaylardan birisi Celal Bayar’dı. 
 

Celal Bayar.jpg
Celal Bayar


Celal Bayar, Teşkilat-ı Mahsusa’da mühim görevler icra etmişti. Kurtuluş Savaşı’nda “Galip Hoca” olarak ün kazanmıştı.

Atatürk’le ters düşmemişti. İş Bankası’nda, İktisat Vekilliğinde başarıları ile her zaman gönlünü kazandığı Atatürk’ün, son başbakanıydı.

Bunlar, Bayar’ın artıları olsa da asker için çok anlam ifade etmiyorlardı.
 

2.jpg
Fotoğraf: Genelkurmay Başkanlığı, Fotoğraflarla Atatürk, s.269.

BAYARIN EKSİLERİ ÇOK DAHA BELİRGİNDİ

 
Subayların gözünde Bayar’ın, eksileri çok daha belirgindi.

  • İlki, İsmet Paşa ve Atatürk arasındaki anlaşmazlıkta adının geçmesiydi.
  • İkincisi Celal Bayar, İsmet Paşa’nın karşısına rakip olarak çıkmış veya çıkartılmıştı.
  • Üçüncüsü ve belki de en önemlisi ise Celal Bayar, bir asker değildi. 

27 Mayıs’ın askeri örgütlenmelerinde başı çekenlerden Dündar Seyhan anılarında, Atatürk hayata veda ettikten sonra siyasetle ilgilenmeye başladıklarını ve Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar’a İsmet Paşa’ya rakip gösterilmesi nedeniyle tepki duyduklarını yazacaktır. 

Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, s.21.:

Biz, Ordu gençleri olarak Celal Bayar’ı, İsmet Paşa’ya halef oldu diye pek sevmezdik. Esasta kendisini ne yakından tanıyorduk ne de devlet adamlığı hakkında bir fikrimiz vardı. Sevmezdik işte o kadar…

ASKER ARTIK SİYASETİN İÇİNDE


Demokrat Parti kurulduktan sonra Harp Okulu öğrencileri arasında DP ve CHP taraftarlığı şeklinde ayrımların oluşmaya başladığını ve ordu içinde ilk gizli örgütlenmenin de 1946 seçimlerine tepki olarak ortaya çıktığını hatırlatalım.

İster DP, ister CHP destekçisi olsun asker artık siyasetin içindeydi.

27 NEDENLERİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

27 Mayıs 1960 askeri darbesi, Türkiye’ye sadece bir iktidarı yıkarak, yeni bir anayasal düzen getirmedi. Aynı zamanda uzun bir süre askerin, politikanın yörüngesine oturmasını sağladı.

Sivillere müdahalenin önünü açtı ve Türkiye, uzun yıllar bu sorunla yüzleşmek durumunda kaldı. 

Birçok bakımdan 27 Mayıs bir ilktir ve nedenleriyle kıyaslandığında sonuçları, Türkiye için çok daha ağır olmuştu.  

Darbenin hazırlık aşaması, parlamentoda muhalefetin adeta silindiği X. dönemde başlamış, XI. dönemin başından itibaren yaşanan gelişmeler sonucunda ise gerçekleşmiştir. 

İlk dönemde de ileride DP’lilerin karşısına çıkacak, CHP’nin mallarının Hazine’ye aktarılması, Köy Enstitülerinin öğretmen okullarına dönüştürülmesi, Halkevlerinin kapatılması, Kore’ye asker gönderilirken Meclise danışılmaması, Millet Partisi’nin kapatılması, Atatürk heykellerine yapılan saldırılar vb. birtakım uygulamalar yapıldı.

Fakat bunların hiçbirisi, toplumun genelinin ilgi alanına girmemişti.

X. dönem milletten aldığı büyük güçle ve adeta tek başına oluşturduğu parlamentoyla Demokrat Parti iktidara iyice ısınmıştı.

Emeklilik Kanunu, Milletvekilleri Seçim Kanunu üzerinde değişiklikler yapıldı ve Kırşehir Kanunu Meclise getirildi.

DP, muhalefetteyken savunduğu anlayıştan iyice uzaklaşmış bir görüntü vermeye başlamıştı. 

Bunlara ekonomik problemlerin eklenmesi, 6-7 Eylül olayları, basın özgürlüğüne sekte vuran düzenlemeler, gazetecilerin tutuklanması, muhalif basının ekonomik olarak güç duruma düşürülmesi (resmi ilan meselesi), sansür uygulamaları, gazete kapatmaların normalleşmesi ve gittikçe desteğinin eridiğinin farkında olan bir iktidarın, önlem olarak 1958 seçimlerini (tıpkı 1946’da CHP’nin yaptığı gibi) bir yıl erkene alması vb. uygulamaları… 

1957 seçimlerinden sonra Türkiye’de siyasetin sertleştiği yeni bir dönem başladı. Muhalefetin “İş Birliği” girişimine karşılık iktidar “Vatan Cephesi”ni kurdu.

Ülke cephelere ayrıldı. Fakat şüphesiz iktidarı elinde tutan gücün kurduğu cephe, çok daha etkili oldu.

Her gün radyodan bu cepheye girenlerin isimleri saatlerce okundu. Artık DP’yi destekleyenler hatta DP temsilcileri dahi bu uygulamalardan rahatsızlık duymaya başlamıştı.

DP Trabzon Milletvekili Fikri Karanis:
(Zehra Aslan, Yassıada’da Yargılanan Trabzon Milletvekilleri I, s.41.)

”Benzeri neşriyat her akşam pehlivan hikâyesi gibi tekrarlanmakta ve uzayıp gitmekte… Herkes kendi yöresini biliyor. Bizim Türkeli köyünde sayıldığı kadar seçmen bulunmadıktan başka, bu Oğuz köylerinin kadınlarının partilere üye oldukları da görülmüş şey değil… Köylerin nüfusundan fazla parti değiştirenler sayılmakta., bazen de daha tuhaf durumlar ortaya çıkmaktadır. Bazı köylerimizde Halk Partisi örgütü kurulabilmiş değildir. Bu kez, aksine bu köylerde Halk Partisi varmış gibi, o parti boşatılıp, ayrılanlar Vatan Cephesine doldurulmaktadır…”

‘YAYLACILAR’


DP içinde basına ispat meselesi yüzünden bir grup, partiden ayrılmıştı. “Yaylacılar” adlı bir oluşumun ortaya çıktığı XI. dönemde iyice belirginleşen siyasi uzlaşmazlıklar, çözülemeyen iktisadi problemler, iktidarın, laikliğe karşı veya antidemokratik olduğu ileri sürülen uygulamalarına gösterilen tepkilerin sokak hareketlerine dönüşmesi gibi gelişmeler, Türkiye’deki iç huzursuzluğun belli başlı sebepleri olarak gösterilebilir. 

1957 seçimlerinden sonra artan siyasi gerginlik, sadece muhalefet ve iktidar arasında değil DP içinde de kendisini göstermiştir. 

Muhalefet de iktidarın hatalarını iyi değerlendirdi. Hırçın bir politikaya yöneldi. Faaliyetlerini Meclis dışına taşıdı.

CHP, 1957 seçimlerinin de etkisiyle halkın, hükümette karşı duyduğu rahatsızlığı kendi lehinde kullanmaya başladı.

‘İLK HEDEFLER BEYANNAMESİ’

Bu anlayışla CHP’nin, 1961 Anayasası’nın da temelini oluşturacak olan, 12 Ocak 1959 tarihli 14. Kurultay’ında ilan ettiği “İlk Hedefler Beyannamesi”, demokrasinin ön plana çıkartıldığı, bağımsız yargı vurgusunun yapıldığı, anayasanın değiştirilmesine kadar ileri giden bir dizi talepleri içermekteydi. 

CHP’nin etkili politikalarına karşılık iktidar, Tahkikat Komisyonu kurdu. 1957 seçimlerinden sonra muhalefet miting yapma, toplanma gibi doğal haklarından mahrum edilirken İsmet Paşa’ya, Uşak’ta atılan taş, Topkapı’da linç girişimi ve bunlara karşılık İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın muhalefet liderini hala hedef gösteren açıklamaları, siyasi çatışmaları artırdı. Ülke, bir kaosa doğru sürüklendi.

1924 Anayasası’nda Meclisi kontrol edecek bir mekanizmanın bulunmamasını da 27 Mayıs’a gidişte iktidarın, gücünü orantısız kullanması sonucunu doğurması ve buna hak görmesi bağlamında eklemek gerekir.

Yüksek Adalet Divanı’ndaki yargılamalarda Demokrat Partililerin savunmalarında bu noktaya vurgu yapılmıştı.

Milletin seçtiği temsilcilerden oluşan “Mecliste kabul edilen her kanun, anayasaya uygundur” anlayışı, savunmaların temelini oluşturmuştu. 

Tek parti dönemiyle başlayan iktidarların parlamentoyu ve seçimleri etkili bir şekilde kontrol etme geleneği, 1950-1960 yılları arasındaki DP döneminde de devam etmişti.

Bu dönemde Meclis İç Tüzük Tadilatı, Seçim Kanunu’nda yapılan düzenlemeler, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu gibi düzenlemeler, tamamen muhalefetin haklarını kısıtlamaya yönelikti.

Bir anda il statüsünde olan Kırşehir, sadece muhalefete oy verdiği için ilçe statüsüne düşürülebilmiş, muhalefetin işbirliği yapma girişimleri engellenmiş, Tahkikat Komisyonu kurulmuş ve bu komisyona verilen yetkiyle iktidar yargıç, muhalefet de sanık olmuştur.
 

3.jpg
Kaynak: Vatan, 16 Nisan 1960

9 SUBAY OLAYI


Tarihsel geleneğin de etkisi olmakla birlikte ordunun bağımsızlık yanlısı eğiliminin ilk önemli örneği, cuntacıların siyasete nasıl etki ettiğini göstermesi bağlamında da önemli olan “9 Subay Olayı”dır.

Bu gerçeğe rağmen DP belki de en büyük hatasını gösterileri, orduyu kullanarak durdurmaya çalışmakla yapmıştı.

İsmet İnönü’nün Kayseri’ye girmesini engellemek için gönderilen asker, tarafını seçmişti.

27 Mayıs darbesinin arka planında incelenmesi gereken bir diğer önemli husus, askerin bakış açısıdır.

Öncelikle Ordu İç Hizmetler Kanunu’nda yer alan “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Cumhuriyeti korumak ve kollamaktır” şeklindeki görev tanımı, kendisini rejimin teminatı gibi gören orduyu, yeni bir fonksiyon sahibi yapmıştır. 

Türk subayları için görev, sadece profesyonel bir meslek değildir, aynı zamanda milli bir vazife ve devlet muhafızlığıdır.

Bu telkinlerle okullarda yetişen subaylar, rütbeleri yükseldikçe fikirlerini yaymak gibi bir de misyon üstlenmişlerdir.

Ordu, onlar için değişmez bir inançtır ve şartlar gerektirdiği zaman görevlerini yapmak için harekete geçmekte bir sakınca görmemişlerdir.

Bunun içindir ki 27 Mayıs’ta olduğu gibi, ordunun iktidarı ele aldığına dair radyoda yayınlanan bir tebliğ, tüm orduyu harekete geçirebilmiştir.

Çünkü bu emirlerin tartışılması lüzumu dahi hissedilmemiştir. Sadece verilen emirler yerine getirilmiştir. 

Öte yandan askeri sınıfın belkemiğini teşkil eden subayların, yaşadıkları kapalı hayat tarzı, olumsuz yaşam koşulları, ekonomik sorunlar vb. onlarda bir takım duyguların gelişmesine ortam hazırlamıştır.

Mesela politikayı ve politikacıları pek sevmemişler ve mesleki ve şahsi sorunlarının çözümsüzlüğünden dolayı da onları sorumlu tutmuşlardır. 

Tarihsel geleneğin ve iç siyasi gelişmelerin, 27 Mayıs askeri müdahalesine etkisi elbette yadsınamaz.

Fakat Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesinin, sadece bunlarla açıklanamayacağı gibi Soğuk Savaş sırasında Türkiye’de meydana gelen iç politikadaki gelişmelerin de iki kutup arasındaki güç mücadelesinden bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği kanısındayız.

Olayın bununla da bağlantılı bir diğer boyutu, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde radikal bir dönüşüme karar vermesidir.

1960 darbesinin Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkisini geliştirme çabasında olduğu bir dönemde gerçekleştiği bir gerçektir.

Amerika’dan umduğunu bulamayan Adnan Menderes’in, 1960 yılının temmuz ayında Sovyet Rusya’ya yapmayı planladığı ziyaretle ilgili haberlerin 12 Nisan 1960 tarihinden itibaren gazetelerde yayınlanmaya başlamasından yaklaşık bir buçuk ay sonra müdahale gerçekleşmiştir. 
 

4.jpg
Kaynak: Hizmet, 12 Nisan 1960

DEMOKRASİ VE UZLAŞMA KÜLTÜRÜ


1950-1960 yılları arasındaki iktidar-muhalefet çekişmesinin, sivil ve askeri darbelerin, ekonomik, sosyal ve siyasal istikrarsızlıkların, gerçek demokrasiye ulaşılamamasında önemli payı vardır.

Bunun temelinde ise Türkiye’de demokrasi ve uzlaşma kültürünün gelişiminde yaşanan sıkıntılar yatmaktadır. 


27 Mayıs 1960’a doğru son hazırlıklar

21 Mayıs günü saat 14.00’dan itibaren Sıhhiye Orduevi ile Güven Park arasında bir ilk yaşandı.

Saat 15.00’dan itibaren Orduevinde toplanan bine yakın subay ve Harp Okulu öğrencisi Kızılay’a doğru yürüyüşe geçti.

Bu gelişme, hükümeti hiç olmadığı kadar telaşlandırdı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başkanlığında Çankaya’da toplantı yapıldı.

Bu toplantıda Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Paşa yetki istemiş Menderes de ona istediği yetkiyi vermiştir. 

Genelkurmay Başkanı, hemen harekete geçmiş ve Konya’dan 300 kişilik birliği 22 Mayıs günü Ankara’ya sevk etmişti.

İzmit ve Adapazarı’ndan da tümen gücünde bir birliği Ankara’ya kaydırma kararı verdi. Fakat dönemin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’in, Başbakan Menderes’i arayarak bu hareketin bir ihtilal olacağını söylemesi üzerine plan, tamamlanamadı.

Birlikler, bu uyarı üzerine Ankara’ya sokulmadı. Böylece belki de darbeyi engelleyecek tek seçenek, bizzat Milli Savunma Bakanı’nın girişimi ile engellendi. 
 

5.jpg
Fotoğraf: Kazım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi (1950-54), VII. Cilt, TBMM Vakfı Yayınları, s.106.

Örgütün önemli isimlerinden Alparslan Türkeş


Asker ise darbenin gününü kararlaştırmakla meşguldü. Bu amaçla Genelkurmay Başkanlığında Orhan Kabibay, Sezai Okan, Sami Küçük, Ekrem Acuner, Fikret Kuytak ve Ertuğrul Alatlı’nın katıldığı bir toplantı yapıldı.

Örgütün önemli isimlerinden Alparslan Türkeş, fikir ayrılıkları nedeniyle olsa gerek,  bu toplantıdan haberdar edilmemişti. 

Net bir tarih üzerinde anlaşmak kolay olmadı. Sadece 20 Mayıs günü Hindistan Başbakanı Cevahirlal Nehru’nun Türkiye’ye gelecek olması ve 26 Mayıs günü Menderes’in Yunanistan’ı ziyaret edecek olması gibi nedenlerle müdahalenin, 21-26 Mayıs günleri arasında yapılması kararlaştırılmıştır. 
 

6.jpg
Kaynak: Vatan, 21 Mayıs 1960

KORTEJE TEPKİ!


19 Mayıs günü hükümetin tüm gösterileri yasaklamasına rağmen 20 Mayıs günü Nehru, Ankara’ya geldiğinde Kızılay’da Nehru ve Menderes’in içinde bulunduğu korteje tepki gösterilmişti.

Aslında tüm bunlar, olacakların belirtisinden başka bir şey değildi.
 

7.jpg
Kaynak: Vatan, 25 Mayıs 1960

“Dündar Seyhan’ın oğlu ikmale kaldı”


23 Mayıs günü toplanan örgüt, Menderes’in ülkede yaşanan huzursuzluğun sonucunda Yunanistan ziyaretini ertelemesi nedeniyle, 25 Mayıs günü darbe yapmaya karar verdi.  

Bu sırada Tuğgeneral Cemal Madanoğlu, son defa Cumhurbaşkanı’na gidilmesini ve istifa etmesinin önerilmesini teklif etti.

Fakat cuntacılar, İstanbul’da I. Ordu Karargâhına döndükleri sırada harekâtın ertelenmesini bildiren “Dündar Seyhan’ın oğlu ikmale kaldı” şeklindeki mesajı aldılar.

Erteleme kararı, Vezneciler’de sıkıyönetime bağlı bir birliğin komutanı olan Kurmay Binbaşı Muammer Şahin tarafından, odasında harita üzerinde görev taksimi yaparken harekâtın artık bir sır olmadığına dair taşıdığı endişe üzerine alınmıştı.

Artık her şeyin açığa çıkmasına ramak kaldığının bilincinde olan İstanbul Örgütü, Ankara katılmasa bile 27 Mayıs günü harekete geçmeye karar verdi.

27 MAYIS’A DOĞRU HÜKÜMET CEPHESİ

Harekâtla ilgili bilgiler, mayısın ortalarından itibaren sızmaya başlamasına rağmen hükümet hareketsiz kalmıştı.  

Burada Adnan Menderes’in özellikle de Cumhurbaşkanı Celal Bayar gibi İttihatçı gelenekten gelen, teşkilatçı ve tecrübeli bir devlet adamının, yaklaşan tehlikeyi nasıl göremedikleri şeklinde bir soru akıllara gelmektedir. 

1957 seçimlerinden sonra ülkedeki siyasi gelişmelerde, Cumhurbaşkanı’nın tutumuna da kısaca değinmek gerekiyor.

Cemal Gürsel’in Ethem Menderes’e gönderdiği mektupta da açıkça ifade ettiği gibi Celal Bayar, tepki gösterilen isimlerin en başındaydı.

Öğrenci olaylarından sonra Adnan Menderes, Ali Fuat Başkil’in önerisi üzerine istifa etmeye hazırlanırken Bayar buna izin vermemişti.

Celal Bayar’ın tavizsiz bir tutum izlemesinde, geçmiş tecrübelerin büyük payı vardır. Verilecek her taviz, bir başka tavize kapı aralayabilirdi ki bunun sonu yoktu.

Araya bir ekleme yapalım. 1973 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde askerin baskısı karşısında İsmet Paşa, askerin her dediğinin yapılması durumunda ortada meclisin ve demokrasinin kalmayacağını söyleyerek siyasileri uyarmıştı.  

Bayar da muhtemeldir ki böyle düşünmüş ve stratejisini de buna göre belirlemişti. Fakat sonuç odaklı değerlendirildiğinde, stratejisinin başarılı olmadığı ortadadır.

Celal Bayar, ayrıca 28 Nisan öğrenci hareketini ve öğrenci olaylarını değerlendirirken, üniversitenin tek başına sokağa dökülmesinin bir anlam ifade etmediği görüşündeydi.

Ona göre bu ancak bir işaret fişeği olabilirdi. Eğer bu hareketlerin arkasında geniş halk yığınları varsa, eğitilmiş milis güçler bulunuyorsa ihtilal tehlikesi o zaman belirebilirdi. 

Oysa üniversite olaylarına halk ilgi duymadığı gibi, milis güçler de ortada yoktu. Tam aksine Menderes, İzmir’de kalabalık bir topluluk tarafından sevgi gösterileri ile karşılanmıştı. 
 

8.jpg
Kaynak: Vatan, 16 Mayıs 1960

Başvekilim Menderes”


9 Subay olayı, öğrenci hareketleri ve Harp Okulu yürüyüşü gibi gelişmelerden endişe duymuşsa da Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, sürece gerektiği kadar müdahale ettiği söylenemez.

Bunun altında yatan nedeni “Başvekilim Menderes” adlı kitapta Atatürk ekolünden gelen bir ordudan ve muhalefet liderinden şüphe etmediklerini söyleyerek açıklıyordu: 

”Ben ve Başvekil, Atatürk ordusunu da, Atatürk ekolünden gelen muhalefet liderini de bir ordu darbesi içinde düşünmeye razı değildik. Özellikle Adnan Menderes, 9 Subay olayına rağmen ordunun milli iradeyi temsil eden bir hükümete karşı harekete geçebileceğine asla ihtimal vermiyordu.”


Fakat sınırlı da olsa Harbiyelinin yürüyüşünün yeni bir olgu yarattığını kabul eden Bayar, endişelerini hükümete iletmişti.

O halde neden tedbir alınmamıştı? 

Öncelikle Adnan Menderes, hala halkın gönlünde yer eden bir liderdi. Gittiği şehirlerde yakından tanık olduğu bu sevgiye fazla güveniyordu.

Askeri disiplinin uzağında bu gelenekten gelmeyen bir idareci olarak son ana kadar, darbeyle ilgili gerçekçi bir endişe taşımıyor adeta duyduklarına kulaklarını tıkıyor ve olayları soğukkanlılıkla değerlendiremiyordu.

Bir diğer neden Harbiye’nin başında bulunan kişi, Menderes’in yakın arkadaşı DP Milletvekili Rıfat Kadızade’nin yeğeni Sıtkı Ulay’dı.

Refik Koraltan, sözde Menderes’e bağlı olan, aslında cuntacıların arasında bulunan Ulay’ın, yanıltıcı açıklamaları nedeniyle tedbir alınmadığını söyler. 

Ulay ise 1950-1959 yılları arasında bir yakınlık duyduğunu itiraf ettiği Demokrat Parti’nin, ileri gelenleriyle temas ederek zamanında uyarılarda bulunduğunu belirtir.

Son dönemde akrabası olan Rıfat Kadızade ile durumu açıkça görüştüğünü fakat Kadızade’nin de gelişmelerden umutsuz olduğunu ve Başbakan Menderes’le tüm çabalarına rağmen görüşemediğini söyler. 

Hükümetin, harekete geçmekte çok geç kaldığı ve başta istihbarat olmak üzere darbenin gelişini anlamakta ciddi zafiyeti olduğu ortadadır. 

Aslında son bir hafta içerisinde önemli adımlar atılmıştı. Örneğin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes, darbeden bir hafta önce subaylar için evler inşa ettirileceğini radyodan ilan etmişti. 

Menderes’in kendi grubu tarafından eleştirildiği DP Grubunun son toplantısının yapıldığı 25 Mayıs günü, Celal Bayar da Genelkurmay Başkanı Erdelhun Paşa ile görüşerek yarı askeri bir rejim kurulmasını önermişti. 

15 Mayıs günü İzmir’de “Seçimin eşiğindeyiz” diyen Adnan Menderes, 17 Mayıs günü de Amerika’nın Sesi Radyosu’na beklenen açıklamayı yapmıştı.

Yani 27 Mayıs müdahalesi olmasaydı 1960’ın eylül ayından önce seçime gidilecekti. 

25 Mayıs günü TBMM’nin son toplantısında da çıkan tartışmalar üzerine 20 Haziran’a kadar Meclisi tatil ettiren ve aynı gün son grup toplantısından da küskün ayrılan Menderes, son durağı olan Eskişehir’e gittiğinde bir grup askerin tavrı ile karşılaştı. 

Adnan Menderes, bir grup subaya selam vermeye hazırlandığı sırada subaylar, anında aldıkları “dön” komutu ile Başbakan’a sırtlarını döndüler. 

Morali çok bozulan Menderes’e bir kötü sürpriz daha hazırlanmıştı. Kendisini bekleyen kalabalığa hitap edeceği sırada hoparlörlerin sesi kesildi. 

Sesini duyuramayan Adnan Menderes yaklaşan tehlikenin artık farkına varmıştı. Bu ruh haliyle, Eskişehir’de Tahkikat Encümeni’nin görevini bitirdiğini ve en kısa zamanda seçime gidileceğini açıkladı. 
 

9.jpg
Kaynak: Vatan, 26 Mayıs 1960


Fakat hem bu açıklamayı yapmak hem de tedbir almak için artık çok geçti.

MÜDAHALE İÇİN DÜĞMEYE BASILIYOR

26 Mayıs günü Harbiye’de toplanan örgüt, ihtilal yapmaya karar verdi. Karargâhın Harp Okulu olarak belirlendiği toplantıda, Tuğgeneral Cemal Madanoğlu’nun teklifi ile ihtilalden sonra askerlerin, görev kabul etmemesine ve iktidarı sivillere devrederek kışlaya çekilmesine karar verildi. 

Harekâtın parolası “inkılap” olacaktı. Radyodan okunacak metin, Alparslan Türkeş tarafından hazırlandı. 

Ankara ve İstanbul’da sayıları 60 civarında olan örgüt mensubu subay ile onlara destek veren 150 kadar subay tarafından gece saat 03.00’da başlatılan harekât, İstanbul’da direniş olmadan gerçekleşti. 

Fakat Orgeneral Fahri Özdilek, Menderes’in zaten istifa edeceğini söyleyerek pasif bir direniş içine girmişti. Onun direnişini kıran 3. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Refik Tulga’nın cuntacılara katılması oldu. 

Ankara Radyosu’ndan beklenen bildirinin okunmaması üzerine İstanbul Radyosu’ndan Ahmet Yıldız ve Orhan Erkanlı’nın hazırladıkları bir bildiri, Binbaşı Kenan Ersoy tarafından saat 04.36’da okundu.

Bu saatten itibaren de radyolar, İstiklal Marşı çalarak TSK’nin tebliğini yayınlamaya başladı. 
 

10.jpg
Kaynak: Vatan, 27 Mayıs 1960


Saat 05.25’de Ankara Radyosu, beklenen yayınını yaptı. Bu saatte radyolarını açanlar, Alparslan Türkeş’in sesinden şu sözlerle başlayan bildiriyi dinlediler:

”Dikkat… Dikkat…

Muhterem vatandaşlar, Radyolarınızın başına geçiniz.

Güvendiğiniz silahlı kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra sizlere hitap edecektir…”
 

11.jpg
Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 Darbesi Radyo Bildirisini radyodan okurken​​​​​​​

27 Mayıs 1960 açık bir şekilde bir zümreye karşı yapılmıştı. O da iktidar ve onun mensuplarıydı. 


Bildiride darbenin, son yaşanan olaylar nedeniyle kardeş kavgasına meydan vermemek amacıyla yapıldığı ve TSK’nın partilerin içine düştüğü uzlaşmaz tutumdan ülkeyi kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir yönetimle en kısa sürede seçimlere gitmek arzusunda olduğu belirtiliyordu.  

İktidar, seçimi kazanan tarafa devredilecekti. Harekât, hiçbir şahsı ve zümreyi hedef almamıştı. Vatandaşlar arasında ayrım yapılmayacaktı. 

Oysa 27 Mayıs 1960 açık bir şekilde bir zümreye karşı yapılmıştı. O da iktidar ve onun mensuplarıydı. 

Kabine üyelerine, emniyetleri için Silahlı Kuvvetlere sığınmaları yönünde çağrı yapılmış ve müdahaleye dışarıdan gelebilecek tepkileri engellemek için bütün ittifaklarımıza sadığız mesajı verilmişti.
 

12.jpg
Kaynak: Vatan, 27 Mayıs 1960 (3.baskı)


Cumhurbaşkanı Celal Bayar, direniyor 

Orduevi teslim alınırken gösterilen direniş üzerine patlayan silah sesleri, Çankaya Köşkü’nden duyulmuştu. Direnişin olduğu tek yer, son kale burasıydı.  

Celal Bayar’ın Yaveri Mustafa Tayyar:
Kaynak: Demirkırat Belgeseli

”Sayın cumhurbaşkanına koşarak çıktım yukarıya. Giyiniyorlardı. Dedim efendim… ateş sesleri geliyor. Ciddi bir şey olsa gerek. Tank seslerini de duyuyoruz… Saat gece üçü çeyrek geçe falan ki zifiri karanlık…”

MUHAFIZ ALAYI


Celal Bayar’ın kendisine bağlı Muhafız Alayı ile bir direnişe kalkışmasından endişe edildiği için tanklar, Çankaya’nın etrafında konuşlandırılarak toplar Çankaya Köşkü’ne çevrilmişti.

Bayar, Köşk’ün etrafındaki tankları gördükten sonra Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal’a dönerek “Kumandan Bey, bu tanklar acaba niçin gelmişler? Kudretleri nedir? Bizde bu tanklardan var mı?” şeklinde sorular yöneltti. 
 

13.jpg
Osman Köksal / Fotoğraf: haberler.com/osman-koksal/biyografisi


Osman Köksal, cuntacıların adamıydı ve görevi Bayar’ı korumak değil, teslim almaktı.

Cumhurbaşkanı’na dışarıdaki tankların ateş gücünün çok yüksek olduğu şeklinde bir cevap verdi. Oysa dışarıdaki dört tanka karşılık Köşk’teki tank bölüğünde 21 adet tank bulunuyordu.

Bayar, tankların ne sebeple geldiklerini anlamak için Köşk’ün kapısına bir üsteğmen gönderdi.

Üsteğmen biraz sonra, “Tankların başındaki Yüzbaşı, Osman Köksal’ın emrine girdiklerini söylüyor” şeklinde bir haberle dönünce Bayar, kendisine bağlı Muhafız Alayının Komutanı’nın cuntacılardan birisi olduğunu anladı. 

Sonra da odasına çıkarak, masasının çekmecesinden tabancasını aldı. O sırada olanlardan endişe eden Başbakan Adnan Menderes’in eşi Berrin Menderes ve oğlu Aydın Menderes de Köşk’e gelmişlerdi. 

Aydın Menderes
Kaynak: Demirkırat Belgeseli, 8.bölüm.

”Geçerken ve başıyla bizleri orada oturanları selamlarken son derece soğukkanlıydı. Annemin ayağa kalkarak kendisine- beyefendi Adnan’la görüşebildiniz mi? Bir temasınız oldu mu? Sorusunu rahmetli Bayar’a yönelttiğini… Kendisinin de biraz duraklayıp anneme doğru yönünü çevirerek -artık çok geç hanımefendi- dediğini… hatırlıyorum.”


Celal Bayar, kendisini teslim almaya gelenlere istifa etmeyeceğini ve teslim olmayacağını söyledi.

Silahını çıkarttı önce askerlere doğrulttu sonra kendisine. Elinde alınan silahla, bu sonu belli direniş tamamlandı. 

Direnişin tek adresi olan Çankaya Köşkü ise yeni aktörüne kavuşmak için fazla beklemeyecekti.


27 MAYIS SONRASI

27 Mayıs günü yayınlanan gazeteler,

“Türk Ordusu Vazife Başında”,

“Türk Ordusu İdareyi Ele Aldı”,

“Kahraman Türk Ordusu Bütün Memlekette Dün Gece Sabaha Karşı İdareyi Ele Aldı” gibi manşetlerle okuyucularına müdahaleyi duyurdular.
 

14.jpg
Kaynak: Akşam, 28 Mayıs 1960

LİNÇ KAMPANYASI


Bundan sonraki süreçte DP’liler aleyhinde adeta bir linç kampanyası başlatıldı. Sokağa çıkma yasağına rağmen kutlamalar yapıldı.

Orduya övgülerin dizildiği basında, DP mensuplarını itibardan düşürmek amacıyla, parayla tutulan adamlara yedi bin silah ve asker elbisesinin dağıtıldığı, gizli depoların bulunduğu, Harp Okulu imha planının ele geçirildiği, buzhanelerden toplu halde cesetlerin çıktığı şeklinde mantık sınırlarını dahi zorlayan iftiralar ve bir takım iddialar ortaya atıldı. 
 

15.jpg
Kaynak: Hizmet, 4 Haziran 1960

İSTİFASI İSTENEN BAYAR


Asıl mesele ise 27 Mayıs darbesinden sonra, nasıl bir sistem ve yöntem takip edileceği sorusunun cevabını bulmaktı. Müdahale sonrası bir planlama yapılmadığını belirtmiştik.  

Bu soruna çözüm bulmak ve eski rejimi tamamen sonlandırmak amacıyla müdahalenin etkili isimlerinden Cemal Madanoğlu, tutuklandıktan sonra Harp Okulu’na getirilen Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la görüştü.

İstifası istenen Bayar’ın, kendisini ziyarete gelen askerlere “İrade-i milliye ile gelen ben bu devletin cumhurbaşkanıyım. Alnıma tabanca sıksanız dahi istifa etmem” diyerek net bir tavır göstermesi üzerine Madanoğlu, üniversiteyi devreye soktu. 

İstanbul’dan yedi profesör (Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli, Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Naci Şensoy, Ragıp Sarıca, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu), askeri bir uçakla Ankara’ya getirildiler. 

Ordunun kışlasına çekilmek arzusunu ileten Madanoğlu’na profesörler, yasama yetkisi ile donatılmış bir ihtilal komitesi kurulması yönünde görüş bildirdi. 

Böylece ülkeyi 25 Ekim 1961 tarihine kadar bilfiil yönetecek olan Milli Birlik Komitesi (MBK) oluşturuldu.

27 Mayıs 1960 ila 25 Ekim 1961 tarihleri arasında Türkiye’yi yöneten ve başında Cemal Gürsel’in bulunduğu MBK; ilk teşkil edildiğinde 7’si albay, 5’i general, 5’i yarbay, 13’ü binbaşı ve 8’i de subay olmak üzere toplamda 38 subaydan oluşuyordu.

Örgütün kurucu isimlerinden Talat Aydemir’e ve Dündar Seyhan’a, 1960 yılında yurt dışı görevlerine atandıkları için, MBK içerisinde görev verilmemişti.

Gizli örgüte hiç katılmamış veya önemsiz konumda bulunan bazı subaylar, Silahlı Kuvvetlerin tümden temsil edilmesi amacıyla, Komiteye alınmıştı.

Yeni anayasanın hazırlanması için akademisyenlerden oluşan bir komisyon kuruldu. Meclis feshedildi. Yeni bir anayasa hazırlanana kadar siyasi faaliyetler durduruldu.  

Orduda, kendi içinde ve üniversitede tasfiyeler, kamuoyunu meşgul etmişse de MBK’nın en önemli ve etkisi hala süren eylemi şüphesiz Demokrat Partilileri yargılamak amacıyla Yassıada’da oluşturulan olağanüstü mahkemeydi.


Devamı: Harp Okulu’ndan Yassıada’ya

Kaynakça:

– Akis
– Akşam
– Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 Darbesi Radyo Bildirisi, https://www.youtube.com/watch?v=31Hvk-f785A, Erişim: 17.05.2020.
– Can Dündar; Mehmet Ali Birand, Demirkırat Belgeseli 8.Bölüm, 32. Gün Arşivi.
– Celal Bayar Anlatıyor: Başvekilim Menderes, Derleyen: İsmet Bozdağ, Tercüman Aile ve Kültür Kitaplığı Yayınları, İstanbul 1986.
– Cemal Anadol, Alparslan Türkeş Olaylar Belgeler Hatıralar ve MHP, Burak Yayınevi, İstanbul 1995.
– Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, Nurettin Uycan Matbaası, İstanbul 1966.
– Genelkurmay Başkanlığı, Fotoğraflarla Atatürk, Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015.
– Hakimiyet
– Hizmet
– Hürriyet
– Işıl Tuna’nın Zehra Aslan’la Yaptığı 26 Mayıs 2019 tarihli röportaj, “27 Mayıs müdahalesi”, Önce Vatan, 26 Mayıs 2019.
– Kamil Maman,  Tek Parti Devrinden 27 Mayıs İhtilali’ne Demokratlar DP’nin Kurucusu Anlatıyor Refik Koraltan, Timaş, İstanbul 2013.
– Karpat, H. Kemal, Türk Siyasi Tarihi Siyasal Sistemin Evrimi, 3.baskı, Timaş, 2013.
– Kazım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi (1950-54), VII. Cilt, TBMM Vakfı Yayınları.
– Kurtuluş Kayalı, Ordu ve Siyaset (27 Mayıs-12 Mart), İletişim, 6. Baskı, İstanbul 2015.
– Mehmet Temel, “Menderes’in Beyanlarına Göre 27 Mayıs İhtilaline Giden Süreçte CHP’nin Sorumluluğu”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, Güz/Autumn 2019, Cilt/Volume 20 Sayı/Issue 45. 
– Milliyet
– Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler (ç Dönemin Perde Arkası), 3. baskı, Milliyet Yayınları, Temmuz 1985.
– Orhan Erkanlı, Anılar, Sorunlar, Sorumlular (27 Mayıs 1960-12 Mart 1971 Türkiyesi), 4.baskı, Baha Matbaası, İstanbul 1973.
– Sıtkı Ulay, 27 Mayıs 1960 Harbiye Silah Başına (General Sıtkı Ulay’ın Hatıraları), Kitapçılık Ticaret Limidet Şirketi Yayınları, İstanbul Mayıs 1968.
– Son Havadis
– Ulus
– Ümit Özdağ, Menderes Döneminde Ordu Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali, Boyut Kitapları, 2.baskı, Kasım 2004.
– Vatan
– www. haberler.com/osman-koksal/biyografisi, Erişim: 17.05.2020.
– Zehra Aslan, Yassıada’da Yargılanan Trabzon Milletvekilleri I, Libra Kitap, İstanbul 2017.

© The Independentturkis – Prof. Dr. Zehra Aslan

Cumhuriyet – Alev Coşkun

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top