GENEL

HAMAS VE İHVAN AŞKI…II. ABDÜLHAMİT DE AYNISINI YAPMIŞTI..

II. ABDÜLHAMİT DE AYNISINI YAPMIŞTI..

İhvan aşkı nereye kadar?

Biden ile normalleşmenin hemen olamayacağı ortadayken telaşla Ortadoğu’da düne kadar meydan okuyup söylemediğimizi bırakmadığımız üçlüye dönmeye çalışıyoruz.

Üçlü de yoğurdu üfleyerek yemekte kararlı.

Mısır’ın (ve diğerlerinin) bastırması sonucu Müslüman Kardeşler örgütüne ayar mı verdik? Yoksa sadece birkaç açıklama ile muhatapları kandırabileceğimizi ve bu muhatapların kandırıldıklarını hiçbir zaman anlamayacaklarını mı düşünüyoruz? Cevap net değil çünkü artık valilik düzeyinde yayınlanan açıklamalarda bile “oy birliğinden” bahsedilirken bir bakıyoruz imzası bulunduğu belirtilen bir kişi “haberim yok” diyebiliyor. Bu durum son yıllarda yürüttüğümüz dış politika tarzımızın özetidir maalesef.

Mısır ve Suudi Arabistan kapılarından Ortadoğu’ya tekrar dönme çabalarımız malum. Hoş aslında hiç olmamıştık. Zira AKP öncesi dönemde “Arap ile ne işimiz var”dı, AKP sonrasında ise “dibine kadar iç işlerine karışırız” dediğimiz için sağlıklı bir ilişki yürütemedik, kendimize yer edinemedik. Yer edinmek zorunda da değiliz ama hiç olmazsa prestijli, gerektiğinde görüşüne başvurulabilen bir pozisyonda olabilirdik.

“Arap ile ne işimiz var” döneminde ilişkiler çok samimi değildi elbet ama en azından daha seviyeliydi.

Ancak bu hükümet döneminde kendi sorunlarımız bitmiş, muasır medeniyet seviyesini yakalamış, refah düzeyimiz de artmış ve gözümüzü diğer ülkelerde “küçük Amerikacılık oynamaya” dikmiştik ya Ortadoğu’da kendi çapımızda “KOBİ emperyal” olduk. Eh bunun da gerekleri vardı elbette. Bizim MİT’in CIA’den eksiği mi vardı? Pekala biz de “covert ve overt operations” yapabilirdik.

Böyle bir niyet ile dalınca Ortadoğu’ya rahatsız olduğumuz hangi yönetim varsa onun muhalifini desteklemeye başladık. Liste gerçekten uzun. Ama özellikle Mısır, Suudi Arabistan ve BAE ile sorun yaşamamıza neden olan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün üzerinde durmak lazım. Nasıl durmayalım, bir taşla üç kuş vurmaya kalkıştık.

Arap dünyasının devi Mısır, geçtiğimiz günlerde petrol şirketi ARAMCO’nun sadece yüzde 1’lik hissesini 19 milyar dolara satmak için pazarlık yapıldığını açıklayan Suudi Arabistan ve yıllık kişi başı geliri yaklaşık 60 bin dolar olan BAE ile İhvan aşkının da içinde yer aldığı bir maceraya giriştik.

Bu ilkeler ile sorunların nedeni elbette sadece İhvan olamaz. Ancak şu nokta çok önemli: İhvan ile ideolojik yakınlık bir yana Mısır-Mursi, Tunus, Libya, Suriye örneklerinde olduğu gibi İhvan’a oynadık. Daha da kötüsü en azından bu ülkeler nezdinde İhvan’ı koz olarak kullanmak zorunda kaldığımız bir pozisyona düştük.

Bu durum “Arap ile ne işimiz var” döneminde bile bölgede bir ağırlığımız varken dış politikamızın ve enstrümanlarının ucuza harcanmasının sonucu ne yazık ki.

Suud, BAE, Mısır-Katar kapışmasında tercihimizi İhvan’dan yana kullanarak neyi hedeflemiştik bilen var mı? Bu yanlış politika döndü dolaştı Katar’ın bu ülkeler ile normalleşmeye başlaması sürecine tosladı.

Biden ile normalleşmenin hemen olamayacağı ortadayken şimdilerde telaşla Ortadoğu’da düne kadar meydan okuyup söylemediğimizi bırakmadığımız üçlüye dönmeye çalışıyoruz. Üçlü de yoğurdu üfleyerek yemekte kararlı olduğu için “önce İhvan ile bağlarını kopar, somut adımları görelim sonra oturalım masaya” diyor.

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da bazı toplantılara katılan İhvan mensupları da bir yandan “siyasi mülteciyiz” diyor diğer yandan “Türkiye’nin istikrarını bozacak herhangi bir işe kalkışmayız” taahhüdünde bulunuyor.

Eğer Türkiye kısa zamanda İhvan ve üyeleri hakkında radikal kararlar alıp uygulamazsa önümüzdeki yıllarda aynı kısır döngünün tekrar edeceğini ve Ortadoğu’ya dönüş için aynı isteklerin karşımıza çıkabileceğini tahmin etmek zor değil.

Çünkü İhvan yetkililerinin bu açıklamaları daha çok “hele siz bir süre sessiz kalın, ortalık bir yatışsın sonra bir çaresine bakarız” garantisini aldıklarını düşündürüyor. Sanki bir kandırmaca niyeti var gibi duruyor bu açıklamalar. Ders almadık mı? Alemi sersem zannetmeye devam eden bir dış politika sürdürülebilir mi?

Memleketin dış politikasını İhvan’a bağlamak ya da İhvan’ı koskoca Ortadoğu coğrafyasında önemli bir partner olarak görmek ülkenin menfaati gereği mi yoksa dinsel romantizmin sonucu mu? İhvan aşkı ne zaman bitecek?


II. ABDÜLHAMİT DE AYNISINI YAPMIŞTI..

AŞAĞIDAKİ SÖZLERİ VE BENZERLERİNİ SON GÜNLERDE ÇOK DUYUYORUZ…  

Hamas ve İhvan aşkıyla Doğu Akdeniz savaşı kazanılmaz

‘Tüm dünyanın bize karşı birleştiği ve husumet içinde olduğu’ sözü doğru bir saptama değil.

”Tüm dünya birleşmiş, üzerimize üzerimize geliyor. ABD bize karşı, AB de! ABD, Türkiye’yi bölmeye ve parçalamaya çalışıyor ve Sevr’i tekrar diriltmenin peşinde. AB’nin de niyeti farklı değil. NATO’dan derhal çıkmamız lazım. Yoksa NATO bizi parçalayacak. Başımıza ne felaket geldiyse, NATO yüzünden gelmiştir. Doğu Akdeniz’de kuşatıldık. Artık yüzümüzü tamamen doğuya dönmeliyiz, Batı ile ilişkilerimizi tamamen koparmalıyız, yüzümüzü tamamen Avrasya’ya dönmeliyiz ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) tam üye olmalıyız”

”TÜM DÜNYANIN BİZE KARŞI BİRLEŞTİĞİ VE HUSUMET İÇİNDE OLDUĞU …”

‘Tüm dünyanın bize karşı birleştiği ve husumet içinde olduğu’ sözü doğru bir saptama değil.

Herkes ve her ülke, kendi çıkarlarının ve güvenliğinin peşinde! Bu kapsamda işbirlikleri ve çıkar çatışmaları yaşanıyor ve yaşanacak da. Dünyanın ve yaşamın değişmeyen kuralı bu! Bırakın farklı dillere ve kültürlere sahip toplumları, aynı anaya ve babaya sahip kardeşlerin bile miras için yani çıkarları için nasıl birbirilerine girdiklerinin örneklerini yakından biliyoruz. Ortaklıklar da böyledir.

Ayağını sağlam basmayan ve güçlü olmayan ortağın işini diğer ortaklar, çeşitli yöntemlerle bitirirler. İstisnalar, genel kuralı bozmaz!

HAKLI BİR İSYAN

“Amerika nasıl müttefik böyle? Hem PKK’yı terör örgütü olarak tanıyacak hem de bu terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olan PYD’ye yardım edecek ve ayrıca bu terörist yapıyla müttefikim diyecek!” 

Bu çok haklı bir serzeniş ve isyan. Ama çuvaldızı başkasına batırmadan önce, iğneyi kendimize batıralım. 

Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin bölgemize yönelik bir emperyalist girişimi!

Proje ile bölgemiz; etnik, dinsel ve mezhepsel olarak daha küçük siyasi parçalara ayrılmak isteniyor. Yani ABD, bölgemizin yeni bir siyasi haritasını çizmek istiyor. Daha açık ifade etmek gerekirse; Türkiye’nin de bulunduğu bölgeye tecavüz etmek istiyor.

Nasıl olur da aramızdan birisi çıkar ve bu projeye eş başkanlık yapar! Bunu sorguladınız ve hesabını sordunuz mu?

İKTİDAR HALA YANLIŞ YOLDA

İktidar, daha düne kadar tüm itirazımıza rağmen ‘ABD, stratejik müttefikimiz’ diyordu. Halbuki Türkiye, ABD’nin NATO dolayısıyla müttefiki ama stratejik müttefiki değil. Almanya bile ABD’nin stratejik müttefiki değil. Almanya bu durumun farkında ama Türkiye farkında değil.

Bugün için, gelecekte yaratacağı tehlikeler de düşünüldüğünde,  Türkiye’nin bekasına yönelik bir numaralı tehdit Suriyelilerdir.

Kim doldurdu bunları ülkemize? İktidar Suriye’deki vekâlet savaşının ateşine odun taşımasaydı, sınırlarımızı kevgir etmeseydi, Suriyelileri kucağımızda bulmayacaktık ki!

Suriye’nin kuzeyinden PKK’nın uzantısı PYD tarafından kuşatılmamızın da nedeni; iktidarın ‘Siyasal İslamcı’ ideolojisi ve ‘Yeni Osmanlıcı’ hayalinden beslenen yanlış Suriye politikasıdır. 

Suriye’nin kuzeyinde, ABD ile birlikte güvenlikli bölge arayışları ve müzakereleri, iktidarın hala yanlış yolda olduğunun göstergesidir.

HAMAS VE İHVAN AŞKIYLA OLMAZ

Ya Doğu Akdeniz!

Özellikle zengin hidrokarbon kaynakları nedeniyle, bölgesel güçlerin yanında küresel güçler de bölgeye gelmiş durumda. Türkiye ise hem bölgesel güçlerle hem de küresel güçlerle çatışıyor.

Bu yanlış rotada Türkiye, ne yazık ki haklı olduğu halde kaybeden ülke olur. 

Doğu Akdeniz çanağında bulunan tüm ülkelerle kavgalıyız. Hamas’a ve İhvan’a aşk duyarak, Mısır’a, İsrail’e düşmanlık yaparak, Suriye’nin kuzeyinde egemenlik alanı peşinde koşarak ve Suriye’yi bölmeye çalışarak Doğu Akdeniz’deki yaşamsal menfaatlerimizi elde edemeyiz.

Yoksa iktidar, Türkiye’nin çıkarları değil de çatışma çıksın peşinde mi?

Çünkü iktidar, her geçen gün halkın desteğini kaybediyor. Durumu tersine çevirebilmek için dış tehdide ve itiş kakışa ihtiyacı var gibi gözüküyor ve bu yönde izlenim veriyor.

İktidar madem Doğu Akdeniz’de çıkarlarımızın peşindeydi, geçmişte neredeydi?

ESAS SORUMLU İKTİDAR

2002’den bu yana; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İsrail, Lübnan ve Mısır dersine çalışırken, Doğu Akdeniz’i paylaşırken, tüm uyarılara rağmen iktidar hiçbir şey yapmadı.

O yıllarda Genelkurmay Başkanlığı; ‘Doğu Akdeniz de ki, deniz yetki alanlarımızda yoğun faaliyet gösterelim, petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri icra edelim’ tekliflerini Avrupa Birliği (AB) ile aramızı bozar diye hep geri çevirmişti.

Hatta, 2009 AB raporunda Avrupalılar şikâyet ettiği için Cemaat (FETÖ) ile birlikte, ağırlıklı olarak Türk Deniz Kuvvetleri’ne Balyoz kumpası yapılmıştı.

Demem o ki; bugün ülkemizde ekonomik iflastan Suriyeli sığınmacılara, işsizlikten Doğu Akdeniz’e, Ege’deki adalardan Suriye’nin kuzeyindeki kuşatılmışlığımıza ve dinamitlenen iç barışımıza kadar esas sorumlu, 17 yıldır ülkemizi yöneten iktidardır.

II. ABDÜLHAMİT DE AYNISINI YAPMIŞTI

Bu felâket tablosunda, dış güçlerin etkisi ikincildir. ‘Amerikalılar kötü, Ruslar iyi’, ‘Almanlar kötü, Çinliler iyi’ diye kategorize edilebilecek bir dünya yok!

İyilik, kötülük, dostluk ve düşmanlık; şarta, zamana, mekâna, çıkarlarınızın çatışmasına veya örtüşmesine göre değişir. Asıl olan; ülkemizin çıkarları ve güvenliğidir.

Din kardeşliği diyorsanız, İhvan aşkı nedeniyle Sisi’ye ve Beşar’a düşmanlık ediyorsanız; siz ülkemizin çıkarları ve güvenliğinin peşinde değil, iktidarınızın ikbali peşindesinizdir. 

II. Abdülhamit de kurduğu otoriter yönetimle, dışarıdan aldığı borçlarla ve dış güçlere verdiği ödünlerle sadece iktidarının ömrünü uzattı ama Osmanlı Devleti’nin çöküşünü ve parçalanmasını hızlandırdı.

Aynı şeyleri yapıp, farklı netice beklemek; sanırım biraz saflık olur!

AmerikaAB ile de çatışıyor. Amerika, stratejik müttefiki olan Kanada’ya da yaptırım uyguladı ve 2003’e kadar, yıllarca stratejik müttefiki olan İngiltere’de, ülkesindeki İrlanda kökenliler vasıtası ile terör örgütü IRA’yı destekledi. Yine AmerikaNATO müttefiki Almanya’nın Başbakanı Merkel’in telefon konuşmalarını dinletti. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

ARTIK İKİ CEPHELİ DÜNYA YOK

Artık Soğuk Savaş (1947-1990) döneminin iki cepheli dünyası yok. Şimdi, çok cepheli ve çevresel tehdit dünyasındayız. Artık tehdit çok cepheli, çok katmanlı ve 360 dereceden çevresel! 

Soğuk Savaş döneminin iki cepheli paradigması ile günümüzün tehditlerini algılayabilmek, önlem alabilmek ve bertaraf edebilmek mümkün değil. İktidarı ve muhalefeti ile, değişen bu dünyaya uyum sağlamak ve paradigma değişikliği yapmak zorundayız.

Daha açık anlatmak gerekirse; ülkesi X probleminde B ülkesi ile çatışırken, Y probleminde B ülkesi ile işbirliği yapabilir. Problemde bilinmeyen sayıları ve veriler arttıkça, problemin çözümü zorlaşır. Soğuk Savaş döneminin iki cepheli dünyasındaki bilinmeyen sayısı az olan kolay problemleri yok artık.

RUSLAR BİLE ARKAMIZDA DURMADI

Tabii ki ABD ile Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Ama bunun çözümü; karşı tarafa savrularak, bir tarafa olan bağımlılığın seçeneği olarak öbür tarafa bağlanmak değil! 

Batı ile bağları koparıp, Doğu’ya bağlandığınızda aynı muameleyi oradan görmeyeceğinizin garantisi var mı?

Rusya bile, Doğu Akdeniz konusunda arkamızda durmadı! Çünkü onun da bölgede, Türkiye’ninkinden farklı çıkarları var.

Ayrıca GKRY ve Yunanistan ile ortak menfaatleri ve dayanışması da var. Diğer taraftan, 

PKK’nın uzantısı olan PYD’nin Moskova’daki ofisi hala açık! Çin, Uygur Türklerine karşı ağır insan hakları ihlali yapıyor.

İKTİDARIN GÖREVİ

Sonuç olarak; Türkiye’nin kendine göre güvenlik endişeleri ve farklı farklı çıkarları var. İktidarın görevi ise; ulusal güç unsurlarını dengeli kullanarak, Türkiye’nin güvenliğini ve bekasını sağlamak ve her alanda çıkarlarını maksimize etmektir. 

Türkiye’nin sonsuza dek sürecek dostu, kardeşi ve düşmanı yoktur, olamaz da!

Gazeteci Mert İnan’ın kaleme aldığı, Hayykitap’tan çıkan, psikiyatrinin yaşayan bilgesi kabul edilen Prof. Dr. Özcan Köknel’in 90 yıllık kişisel yolculuğunun ve toplumsal ruh sağlığımıza ilişkin tespitlerinin anlatıldığı “Bilgenin Aynası” isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

İLGİLİ HABER

Duvar/Musa Özuğurlu

Odatv.com – Türker Ertürk

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top