GENEL

İLKİN DAMAT KAÇTI SONRA VAHDETTİN

“Vahdettin’in babası Abdülmecid’in on iki karısı ve sayısı meçhul olacak çoklukta cariyesinin olması, söylemesi ayıp bende onun biraz kadın düşkünü olduğu zehabını uyandırmıştır.”

17 KASIM 1922 KAÇIŞ VAHDETTİN

İlkin damat kaçtı.

21 Eylül 1922’de Damat Ferit yanına karısı Mediha ve Mediha’nın ilk kocasından olan üvey oğlu olduğu halde Avrupa’ya firar etti. 

Sonra 17 Kasım 1922 Vahdettin. 

Kaçışına geçmeden önce onu biraz daha yakından tanımanın ne sakıncası olabilir diye düşündüm ve başlıyorum: 

Önce şu; Vahdettin’in babası Abdülmecid’in on iki karısı ve sayısı meçhul olacak çoklukta cariyesinin olması, söylemesi ayıp bende onun biraz kadın düşkünü olduğu zehabını uyandırmıştır. Çocuk sayısının çokluğunun da bu yönde işaretler verdiğini eklemem gerekiyor. 

Pek çekirdek sayılmaz. Vahdettinler kırk üç kardeştir!

Ahmet (ö. 1617), veraset sistemini değiştirmeseydi Vahdettin dahil 43 kardeşten erkek taifesine giren 18’i boğularak bu dünyadan göçertilecekti. Bu biliniyor. Fatih Mehmed’in icadıdır. 

Ahmet  pek de kısa süren saltanatı sırasında “ekber –  erşed” sistemini getirerek  birçok  tarihçinin ve Osmanlıcı zevatın koşullar bunu gerektiriyordu gerekçesiyle gayet normal karşıladığı kardeş katli uygulamasına son vermiştir. İyi ve pek güzel. Ancak bu yeni sistemin “ekber” ayağı yani hanedanın yaşça büyük üyesinin başa geçeceği kaidesini uygulamak kolay olmuştur da olgun anlamına gelen “erşed” ayağını ne yapmalı? İşte bu zaman zaman sorun yaratmıştır.

Örnek olsun Vahdettin yaşça “ekber” olan kuzeni Yusuf İzzeddin Efendi’nin veliaht olarak ilan edilmesine itiraz ederken ileri sürdüğü gerekçe onun “erşed” olmadığı yönündedir. Yani Yusuf İzzeddin, Vahdettin’e göre, bırak devlet yönetmeyi, bedenini oraya buraya çarpmadan taşıyacak akla bile sahip değildir. Vahdettin ayrıca Yusuf’un babası ve kendisinin amcası olan Abdülaziz’i de hanedanın deliler sınıfına dahil ettiğini belirtmek durumundayım.

Fikrimdir; tuhaf gelecek ama Vahdettin’in, zaman zaman dürüst, hatta sevimli olmayı beceren nadir padişahlardan biridir. Hanedanın genetik kodlarına işaret ederken sarf ettiği sözlerdeki samimiyete bakar mısınız: 

“Bizim hanedanımıza her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu, delisi, aptalı vardır ama dinsizi gelmemiştir.”  Devamında  Abdülaziz’in din konusunda biraz “ gevşek” olduğunu ancak onun da ölmeye az kala Kuran okumaya başladığını söyleyerek, amcasının pek de öyle imansız gitmediğinin altını çizmek gereğini duymuştur. 

Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’nin intihar ederek aradan çekilmesi, bu arada kendisinden altı ay kadar büyük abisi Süleyman’ın aniden ölmesi Vahdettin’e hiç ummadığı bir anda taht yolunu açmıştır.

1917‘de Mustafa Kemal’in eşliğinde kısa bir Avrupa seyahati olduğunu da biliyoruz. Ancak benim tahminim, emin değilim, Vahdettin’in bu seyahatinde kayda değer bir şey görmediği yönündedir. Zira çok sayıda kaynaktan doğrulayabilirim ki göz kapakları adeta panjur gibi kapalıdır… 

Sonra 3 Temmuz 1918.

Padişah V. Mehmet ölünce Vahdettin ekber ve eşder olarak tahta oturur. 

Ne ki; kendisine padişah olduğunu bildirenlerle birlikte Çengelköy’den ayrıldığında, yolda, bastonunu isteyip de köşkte unutulduğunu anlayınca bunun bir “felaket” olduğu tespitini yapması ve  müneccimlerden yorum istemesi, bazı mahfillerde kendisinin de “eşder”liğinin sorgulandığı dedikodusunun yayılmasına yol açmıştır!

Tahta oturduktan dört ay sonra 13.11.1918 tarihinde İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal ediyor. Henüz işgalin üzerinden bir ay  geçmemişken, hele biraz dur mur demeye kalmadan Vahdettin, İşgal Ordu Genel Karargahı’na başvurarak Britanya  Hükümetinden Türkiye’nin idaresini ele almalarını istirham ediyor. Britanya  ağırdan alıyor. Ne ki Vahdettin’in acelesi var. İngiliz gazetecisine röportaj veriyor. Yaltaklanıyor. Utanç vericidir: 

“Sevgili babam Sultan Abdülmecit İngiltere’nin büyük dostu ve bu memleket ile Fransa’nın müttefiki idi. Ben daima İngiltere’ye hayranlık besledim ve daima İngiltere’ye dost bir siyasetin destekleyicisi oldum. Biz İngiliz milleti ile hükümetinin insaf ve insanlık duyguları ile adaleti temin için bize yardım edeceklerini ümit etmekteyiz…”

Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz belgelerinin yayınlanması ne kadar güzel oldu. Tarih Kurumu’nun bunları basarak kitaba dönüştürmesi ayrı bir güzellik. Bunları söz konusu kitaptan aktarmış bulunuyor ve devam ediyorum:

“…Sultanlık idaresi şimdi bayağı ve boş bir tavır takınmış bulunmaktadır; hükümdar ise zayıf karakterli olup pek cesur olmamasına rağmen yüksek prensip ve emellere sahip görünmektedir. (Sultan) Yıldız’da titreye titreye oturmaktadır…”

Adamcağızı korkudan öldürecekler. Bütün yakarışlarına rağmen bir türlü yönetimi ele almıyorlar. Eh, yeter artık bu kadarı fazla nihayet Mart 1920’de İngiliz General, Fatih Mehmet’e nispet yaparcasına beyaz atın sırtında, ardında bir bölük asker olduğu halde Galata’dan Pera’ya çıkıyor. Simgedir. Peşinden İstanbul tam anlamıyla işgal ediliyor. Küçük çaplı karakol direnişleri oluyorsa da kulağıma… Bir aya kalmadan meclis kapatılıyor. İttihatçı milletvekilleri Malta’ya sürgün edilirken Yıldız’da her zaman  yaptığı gibi göz kapakları inik, uyur gibi koltuğunda oturan Vahdettin, “parlamento belasından ve bütün yaşamı boyunca ifrit olduğu İttihatçılardan  kurtulmuş oluyor. Telgrafçılar olup biteni gizliden Ankara’ya iletirken,  Ankara’da ihtilalciler Meclis’in açılış hazırlığını yapmaktadır. Saraydan fetva o günlerde verilir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idam fermanlarını boyunlarına asılır.

Sonra iç savaş…

Ankara’ya karşı Adapazarı, Düzce, Bolu, Yozgat ayaklanmaları…

Kuvayı Milliye’ye karşı Kuvayı İnzibatiye…  

Sonrası biliniyor. 1922 ve zafer…

Sonra kaçış…

Ankara Hükümetinin temsilcisi olarak bir süredir İstanbul’da bulunan Refet Paşa, 17 Kasım 1922 tarihinde her zaman olduğu gibi Yıldız’a, Vahdettin’i kontrol için çıktığında onu bulamaz. Aynı gün Ankara’ya telgraf çekerek Vahdettin’in “gaybubet” eylediğini bildirir.    

Bir gün sonra İcra Heyeti Başkanı Rauf Orbay elinde Refet Paşa’nın telgrafı olduğu halde meclis kürsüne çıkar ve Vahdettin’in kaçtığı  haberini duyurur. Ardından  cebinden Refet Bey’in ikinci telgrafını ve ekindeki mektup suretini çıkarır. Mektup İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı Harington’a aittir:

“Resmen beyan olunur ki ; Zatı şahane, vaziyeti hazıra neticesinde hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden bütün İslamların halifesi sıfatı ile İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul’dan başka bir yere naklini talep etmiştir… ”Mektubun devamı var ve devamında Vahdettin’in yanına aldığı kişilerin meslekleri ve adları da sıralanmış. Buna göre  dokuz kişilik  heyette bir adet seccadeci, bir adet esvapçı , bir adet de berber var. Bunları giderayak iki arada bir derede heyete alması size tuhaf gelebilir. Ama yine de, misal, koskoca sultanın seccadesini kendisinin sermesini beklemek bana göre çok daha  tuhaftır!  Benim anlayamadığım bunlar değil. Yanına iki de “musahib” almasıdır, sohbet arkadaşı!

KAÇIYOR.

Kaçmadı, kaçırıldı diyenler var. Abdurahman Dilipak Vahdettin’in kaçırıldığına inanlardandır. Ona göre İngilizleri Refet Bele’nin bilgisi dahilinde bu işi gerçekleştirmişler, bu olağanüstü dürüst kişiyi kaçırmışladır.

Tamam okudum ve ikna oldum.  

Vahdettin’in yanı sıra kimi hizmet erbabının kaçırılmasını saçtır, sakaldır; dondur, gömlektir, seccadedir; anladım ve bunu da gayet makul buldum.

Tamam, İngilizler zarif insanlardır ama, kaçırdıkları adamın yanına iki de musahib katmaları neyin nesidir anlayamadım. Sanki zarafet sınırı aşırı zorlanmış gibi geliyor bana. Vesselam!

“İNGİLİZ UŞAĞIYDI”

Prof. Dr. İlber Ortaylı:

“Osmanlı Devleti’nin son padişahı 6. Mehmet Vahdettin’e yönelik “İngiliz uşağıydı” gibi yorumlardan kaçınılması gerekiyor..

Son Osmanlı Padişahı 6. Mehmet Vahdettin kaçmayı tercih etti..

Son padişah VI. Mehmet Vahdettin bir kaçışı tercih ediyor. ‘Atıldım, satıldım, hak benimdi’ gibisinden hiçbir beyanname de yayınlamıyor. İstifa ettiği yönünde herhangi bir şey de duyurmuyor. Mesela son Çar, ‘Rusya’nın hayrına çekiliyorum, Tanrı Rusya’yı korusun!’ diyerek bir beyannamede bulunurken, Vahdettiin halka karşı böyle bir yayın yapmayı tercih etmiyor. Kendisi 11 Kasım’da İngilizlere yazdığı bir mektupta hayati tehlike dolayısıyla İngiltere’ye sığındığını bildiriyor. Bunu sözlü olarak yapmış, karşı taraf yazılı olarak istemiş; makul istekti..

Padişah bu başvuruyu yazılı olarak yapmayı epey düşünmüş. Fakat yapabileceği başka bir şey, yazabileceği başka kimse de yoktu, ancak İngilizlere sığınabilirdi. O yüzden ‘İngiliz uşağıydı’ gibi yorumlardan kaçınmak gerekir. Çünkü Fransa Ankara Musalahası’nı yapmıştı ve artık donanmayı burada tutmuyor, sur içi İstanbul’da öylesine bir işgal kuvveti bulunduruyordu.” değerlendirmesinde bulundu.

Beyaz Tarih sitesinden Ahmet Yurttakal’ın sorularını yanıtlayan Ortaylı’nın açıklamaları şöyle:

Eskilerin Cihan Harbi olarak anlattığı Birinci Dünya Harbi’nin bitişinin 100. Yılı. Sayın hocam, vakit kaybetmeden ilk sorumuzu soralım, Birinci Dünya Savaşı Nedir?

İlber Ortayĺı:

“Noel’de evimizde oluruz.” 1914 yılı Ağustos ve Eylül’ünde büyük savaşa giren orduların genelkurmaylarının ortak sloganı buydu.”

Size göre Birinci Dünya Harbi, hangi düşüncelerle başladı; savaş, tarafları için neyi ifade ediyordu? Sonuçlarını düşünebilmişler miydi ya da nerede hata yaptılar?

İlber Ortayĺı:

“Doğrusu, Birinci Dünya Harbi tarihte benzeri görülmemiş derecede tahripkâr bir olaydı, diyemeyiz; en azından Amerikan İç Savaşı’nı göz önünde bulundurulduğunda savaşa girenler bu savaşın sonucunun ne olacağını tahmin edebilirlerdi ama edemediler..

Savaş henüz başladığı 1914 yılının Ağustos ve Eylül’de büyük savaşa giren orduların genelkurmaylarının ortak sloganı “Noel’de evimizde oluruz.” idi. Oysa dört yıl herkes evinden ayrı kaldı ve kimse evini eskisi gibi bulamadı. Alman ordularının Hindenburg komutasında, Rusya ordularını Tannenberg bataklıklarına gömmesinden sonra zannedildi ki, Fransa’nın da işi bitecektir. İyi donanımlı ve mağrur Alman kuvvetleri Batı cephesine sevk edildiler; oysa Fransa dayandı..

Savaşın neleri götüreceğini en doğru anlayan asker olmayan biri idi; Rusya Çarı’nın Maliye Bakanı Kont Witte “Bu savaş çılgınlıktır; ne taht, ne taç, ne anane, ne ahlak, ne de inanç kalacak.” diye feryat ediyordu. Uzun süren dört yıl boyunca cephelerde milyonlar öldü. Cephe gerisindeki halk ise eski savaşların aksine kendini savaşın içinde buldu. Kıtlık ve açlık müreffeh Avrupa başkentlerini eritti. İstanbul bile ilkel uçaklardan elle atılan bombalarla yanıyordu.”

Öyle ise bu savaşın içtimai hayata etkisi öncekilere nazaran nasıl olacaktır?

İlber Ortayĺı:

“Evet, bu savaş çok daha farklı olacaktır. Birinci Cihan Harbi’nde Avrupa kıtası ve Ortadoğu bölgesi ilk defa cephe gerisindeki kitlelerin de savaşın sıkıntıları ve tahribatı içine çekildiğine şahit olmaktadır. Bu savaşta Osmanlı imparatorluğu ilk defa aynı anda birkaç farklı geniş bir coğrafyada savaşmak zorunda kalır. Umumi seferberlikte askere alınan erkeklerin bir kısmı hayatlarında ilk defa çizme ve postal giymektedir. Sadece Osmanlı Devleti için bu geçerli değil… 1900’lerin Viyana’sında proleter semtlerinde ayakkabısız gezinen delikanlı görmek çok olağandı. Kışın kaput giyebilmek birçok genç için ancak rüyada mümkündü, oysa şimdi sırtlarındaydı..

Bu kadar şeyi kim üretiyordu, nerden bulunacaktı? Bunlar hiç düşünülmemişti. Milli savunmaların ödemeleri çoktan altın karşısında eriyen banknotlarla yapılmaktaydı. Harpten sonra insanlığın 3 bin yıllık ödeme sistemi çöktü ve değişmek zorunda kaldı. Kadınlar daha fazla üretim için, erkeklerin boşalttığı fabrikaları ve şirketleri doldurdu; bir daha da evlerine dönmedi. Avrupa sarsılıyordu. Sadece iktisadi değil, içtimai bakımdan da. Kadınlar kaçınılmaz olarak fabrika ve büro hayatına girmişti. Bizde dahi kadın memur alındı, geniş ölçüde kadın işçi ve amele taburları oluştu. Dokumacılık ve eğitimde Osmanlı kadını 19. yüzyıldan beri işçiydi.”

CİHAD-I MUKADDES

14 Kasım 1914’de ilan edilen Cihad-ı Ekber’in beklenildiği gibi savaşın seyrine bir etkisi oldu mu?

İlber Ortayĺı:

“Profesör Hikmet Bayur, Atatürk’ün sevdiği milli eğitim bakanlarından biri olarak, yazdığı tarihte hilafetin ilan ettiği cihadın hiçbir işe yaramadığını ve karşımızda Müslüman askerleri gördüğümüze dair verdiği rakamlar doğru değildir. Hiç şüphesiz ki cihat ilanının Almanların beklediği ve bizde de bazılarının umduğu gibi pek fazla işe yaradığını söyleyemeyiz. Ama Osmanlı imparatorluğu ordularının karşısında Müslüman askerlerin de büyük bir gayretle savaşmadığı, cepheyi terk ettikleri sık sık görülmektedir.”

‘ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE ÇOK TOPRAK KAYBETTİK’

“Sultan Abdülhamid savaşa girmezdi” deniliyor. İttihat Terakki’nin ileri gelenleri tarafından da savaşa girilmesinin zorunlu olunduğu belirtmekteydiler. Biraz muhayyel olsa da girilmeseydi ne olurdu?

İlber Ortayĺı:

“Evet, bu ifade çokça söylenmekte, ama Sultan Hamid zamanında da çok toprak kaybettik. Kıbrıs, Tunus gibi yerleri elden çıkardık ve hatta İran’a bile toprak verdik. Öyle bilindiği gibi bizim İran ile sınırımız Kasr-ı Şirin ile falan da çizilmedi..

93 Harbi başlarken biz hiçbir şekilde halkına güvenemeyeceğimiz bir yeri vermemek için Karadağ’a kahramanca girdik. Hiçbir şekilde güvenemeyeceğiniz ve elinizde kalmayacak olan ufak bir parça için Rus Savaşı’na giriyorsunuz. Mesele sadece o da değil. Aslında biz Ayastefanos’u kabul etmiş olsaydık, sınırlarımız bugünkünden gene daha geniş olacaktı. Fakat o günün havası şüphesiz farklıdır ve tarihe bu minval ile bakmak lâzımdır..

İttihatçıların harbe girişinin sebebi: Çok milliyetperver ve büyük ideallere sahip oluşları, hem de hiçbir zaman özgüvenleri olmayan ve kendilerini değerlendiremeyen bir ekip olmalarıdır. Yani aslında savaşa girmezlerse birileri gelip onları parçalayacak düşüncesine sahiplerdi. Hâlbuki kimsenin onlara saldıracak hâli yoktu. Hepsinin durumu vahimdi. Hatta şöyle söylenebilir ki savaşın altıncı ayının sonunda bütün Avrupa bitmişti.”

‘ENVER PAŞA ÇOK YETENEKLİYDİ’

Sayın hocam İttihat Terakki demişken, Enver Paşa hakkında ne dersiniz. Genç yaşta Harbiye Nazırı ve Erkan-ı Harbiye reisi olur. Saray’ın da damadı idi. Kariyerinde hızlı yükselmesi ve genç oluşunun savaşın idaresine etkisi nasıl oldu?

İlber Ortayĺı:

“Enver Paşa’nın çok yetenekli bir genç olduğu şüphesiz… Fakat unutulmaması ve altı çizilmesi gerekir ki o dönemde hakikaten “genç”tir. Yine de hakkını yememek lazım, otuz küsur yaşında, mareşal olmamasına rağmen mareşal mesabesindeydi demek yanlış olmayacaktır. Dönemin ordusu ise Osmanlı, Türk tarihinin en kalabalık ordusuydu. Herkes askere alınmıştı. Büyük bir devrim yapılmış, bir müddet evvel medreselerin dahi askerlikten muafiyeti kaldırılmıştı. Harbe girerken ise gayrimüslimlerin de muafiyeti kaldırıldı. Yani herkes asker oldu, tam bir vatandaş ordusu… Bu ordunun bir kısmını sevk edemediler bile. Fakat mühim olan mesele bu kadar büyük bir ordunun komutanının genelkurmay başkanı olan Enver Paşa’nın bilgili, hırslı ve cesur; ancak bir o kadar da genç birisi olması ve dahası böyle bir salahiyetle ordunun başına getirilmesi anormal bir durumdur.”

Prof. Dr. İlber Ortaylı

‘TÜRKLER ŞEYTAN GİBİ SAVAŞIRLAR AMA CENTİLMENDİRLER’

Birinci Dünya Savaşı bazı kaynaklarda “centilmenler savaşı” olarak nitelendirilmektedir. Gerçekten centilmenler savaşı mıydı? Zira milyonlarca kişi ölecekti.

İlber Ortayĺı:

“Birinci Cihan Harbi içinde, muhtelif milletlerin orduları kendilerine has tutumlarıyla ortaya çıktı. “Centilmen savaşçılar” diye bir mefhum kullanılır oldu. Savaşı adam gibi yapan, karşısındakinin kendi gibi savaşçı olduğunu unutmayan askerlerden kurulu ordular vardı. Yüzbaşı David Fallon’un, Çanakkale Savaşı’nı anlatan “The Big Fight / Büyük Kavga” adlı kitabını okuduğumuzda bunları görüyoruz. Yüzbaşı Fallon Almanları gaddar, fırsatçı askerler olarak niteliyor. Buna karşılık Türkler için “Bir şeytan gibi savaşır ama centilmendir, aciz olana saldırmaz ve dokunmaz” diyor..

Doğu cephesinde de çatışmaya ara verildiği anlarda Rus ve Türk neferler birbirlerine karşılıklı olarak tütün, ekmek ve şeker atarmış. Fallon’un kitabında esir ve yaralılara Türklerin karşıdan su bile gönderdikleri yazılıyor.”

Birinci Dünya Savaşı’nda Milyonlarca insan öldü. Erkek nüfusun eriyip gittiği bu savaş halkları nasıl etkiledi?

İlber Ortayĺı:

“Harpten sonra insanlığın 3 bin yıllık ödeme sistemi çöktü ve değişmek zorunda kaldı. Kadınlar daha fazla üretim için, erkeklerin boşalttığı fabrikaları ve şirketleri doldurdu; bir daha da evlerine dönmedi. Avrupa sarsılıyordu. Sadece iktisadi değil, içtimai bakımdan da. Kadınlar kaçınılmaz olarak fabrika ve büro hayatına girmişti. Bizde dahi kadın memur alındı, geniş ölçüde kadın işçi ve amele taburları oluştu.”

Halkı ağır şekilde etkileyen Birinci Dünya Harbi, ülkeleri ve hükümetleri nasıl etkileyecektir?

İlber Ortayĺı:

“Birinci Cihan Harbi’nden evvel stabil bir dünya mevcutken; harpten sonra bitmeyen enflasyonlar, darlıklar, iktisadi krizler birbirini izlemeye başlayacaktır. Kapitalist sistemin içine girdiği bu dağınıklık maalesef bugüne kadar devam etmektedir ve bu krizler dünyasının nasıl düzeleceğine dair elimizde veriler yoktur. Son zamanlarda ve Türkiye’de çok acele çevrilen Fransa’nın ilginç ekonomistlerinden Thomas Piketty’nin eserinde çok açıkça görülmektedir ki, Birinci Cihan Harbi’ne giren iki büyük kuvvet yani Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu konvertibl sistemin içinde değillerdir. Buralarda para dolaşımı, banknota sözde dayanmaktadır. Sınırların dışında bu banknot hiçbir kıymet ifade etmemektedir. Altına dayalı bu büyük iki nüfus kitlesinin savaşa girmesi ülkelerin altüst olacağına delildir. Nitekim Rusya İmparatorluğu savaşa girdiği zaman üç askere bir tüfek hesabıyla muharebe etmiştir. Şehirlerde yiyecek kıtlığı safhadadır..

O vakte kadar geçerli olan altın miktarı ile dengeli banknot sistemi iflas etti; savaştan sonra da eski sisteme dönülemedi. Her yerde enflasyonlar ve iflaslar birbirini izledi. İşçi sınıfı bilinçlenmiş miydi yoksa kızgın mıydı? Nazizmin ve faşizmin gelişi kızgınlık tezini doğruluyor.”

Acaba savaşın sonundaki uygulamalar galiplerin mağluplardan intikam alması şeklinde mi cereyan edecektir?

İlber Ortayĺı:

“Yaşayan sınıfların, fakir sınıfların, sıkıntı çeken insanların, monarşiye karşı olan ananevi bağlılığı sona ermiş ve başka bir düşmanlık başlamıştır..

Savaşın galipleri de bitkin ve bezgindi. Kızgınlıkları gaddarlık derecesindeydi; Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan fena intikam aldılar. Almanya milli sınırları içinde bir imparatorluktu. Fransızlar Alsace ve Lorraine’i ilhak ettiler, Saar ve Ruhr havzaları işgal edildi. Polonya bazı toprakları aldı ama asıl yıkım yüklenen ağır savaş tazminatı ve dolayısıyla borç yüküydü; savaş sanayii yasaklanmıştı..

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra refahın dönüşü için akıllıca kullanılan bu yasak, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ise askeri sanayideki işçi ve mühendisler için ise müzmin işsizlik demekti. Barış antlaşmalarından sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan iki küçük devlet ortaya çıktı.”

Birinci Dünya Savaşı’nın tabii ki etkileri başta da belirttiğiniz üzere günümüze kadar gelmektedir. Bununla birlikte savaşın fiili olarak sonu nasıl oldu?

İlber Ortayĺı:

“11 Kasım 1918’de saat 11.00’de Fransa harap olduğu savaşın galibi olarak Compiegne ormanında Almanya ile imzaladığı mütareke ile I. Dünya Savaşı’nı fiilen bitirmişti. Bilahare barış anlaşmaları arasında Versailles’da mağlup Almanya’dan 1870 savaşının intikamı alınmaya çalışılacak ve bu, II. Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenlerden biri olacaktır. Compiegne ormanındaki vagonunda Alman askeri erkânını ateşkes şartlarını dikte etmek için bekleyen Fransız Mareşal Foche, meslektaşı Petain gibi bu sonsuz savaşta mareşalliğe yükselenlerdendi. Savaşın galipleri de mağluplar kadar bitkindi. Milliyetçilik ve milli kin doruğundaydı. Bütün günahların sorumlusu Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu olarak görülüyordu..

Ondan 12 gün evvel, 30 Ekim’de Türkiye İmparatorluğu, Halep ve Musul sınırına çekilmişken barış talep etti. Avrupa’daki müttefiklerinden Avusturya-Macaristan çoktan bitmişti. Türk cephelerinin Avusturya-Alman bloku ile bağlantısı da Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle zaten kopmuştu. Bir hazin durum; uzun cihan harbi boyunca, kendi imkânları içinde en geniş ve uzak cephelerde çarpışan kuvvet Türklerin ordularıydı. Cihan savaşına giriş çözülmez hataların başlangıcıydı; bu çözümsüzlük sonunda çöküntüyü getirdi; bu çöküntüden çıkış için Türk toplumu kaosu ve yeni bir dünya savaşını değil milli mücadeleyi seçecektir. Mütarekeden bir sene sonra aslında Türkiye toprakları, İtilaf Devletleri’nden Fransa’nın Maraş bölgesindeki işgalini sarsmaya başlamıştı. Ordunun direnen komutanları, siyasi ve idari direnişin örgütlenme ağını oluşturmaktaydılar.”

20. yüzyılın ikinci büyük savaşını göz önünde bulundurduğumuzda Birinci Dünya Savaşı’ndan yeterince ders alınmadı diyebilir miyiz?

İlber Ortayĺı:

“Buna rağmen birinci savaşın yarattığı tahribattan ders alınmadığı; 1939 Türkiye’sinin bu tarafsızlık konusundaki tek istisna olduğundan bellidir. Özellikle askeri anıların çevirileri yapıldıkça ve bilhassa bizde birinci harbe katılan büyükbabaların el yazmaları sandıktan çıkartılıp yayınlandıkça manzara daha iyi görülüyor.”

Savaşın sonuna baktığımızda büyük oranda toprak kaybı Osmanlı Devleti’nden olacaktır. Bunun sebebi nedir? Neden galip devletler Osmanlı coğrafyasında sanki savaş bitmemiş gibi davranacaklardır?

İlber Ortayĺı:

“Kindar galiplerin asıl hedefi ise Osmanlı Türkiye’si oldu; koca Arabistan’ı yağmaladılar ve günümüzün sorunlarla dolu Ortadoğu’sunu yarattılar. İşgal ve parçalanma programının içinde yer alan Batı Anadolu için Britanya ordusu yorgun ve yetersizdi. Kasaları açtılar ve ihtiraslı küçük Yunanistan’ı kullandılar..

Yorgun, maliyesi çökmüş, güzide evlatlarını dört cephede kaybetmiş Türkiye; Ege’ye Yunanistan’ın çıkması, güneyde de Fransızların Ermenilere jandarma olarak üniforma giydirmesinden dolayı galeyana geldi. Savaş sırasında okul sıraları boşalmış, tarlalar ve dükkânlar ustasız ve çiftçisiz kalmıştı ama endişe direniş hareketini büyüttü.”

İlber Ortaylı

Türk milletinin buna tepkisi nasıl olur?

İlber Ortayĺı:

“İmparatorluk ağır bir yenilgiye uğrasa ve Arap vilayetlerini elinden çıkarsa da bin yıllık ananeye sahip ordusu vardı, komutanları ve devletin bürokratları ortadaydı. Nitekim 15 Mayıs’ta İzmir’in işgali, hemen 19 Mayıs’ta geleceğin Türkiye mareşalinin Samsun’a çıkışını getirdi..

Bu tecrübeli diğer genç komutan (Gazi Mustafa Kemal Atatürk) ve bürokratlar 15 Mayıs’tan evvel gelişmeleri tahmin etmiş ve tedbir almaya başlamışlardı. Bu tamamen politik bir örgütlenme, ordu saflarının alarma geçirilmesi, onlara moral verilmesi ve dağılan İttihat ve Terakki’nin elemanlarının da orduya paralel biçimde görevlendirilmesiydi..

19 Mayıs’tan 11 ay sonra Ankara’da direnişi götürecek hükümet kurulmuştu. TBMM hükümeti eski devletin genç kuvvetlerinin örgütlenmesi ve yüksek bir direnme gücünü temsil eder. Örgütlenme alışkanlığı ve enerjisi yüksek toplumlara konumları ve durumları ne olursa olsun karşı çıkmak veya zor zamanda daha fazla ezmeye kalkmak akıllı bir politika değildir.”

Bu son ifadeleriniz göz önüne alındığında savaşın sonuçları ile boğuşuyoruz diyebilir miyiz?

İlber Ortayĺı:

“I. Dünya Savaşı’nı en yoğun biçimde yaşayan, devlet ve millet hayatında en önemli değişikliği geçiren biziz. Hatırlamak ve itiraf etmek istemesek dahi; hâlâ bu uzun savaşın getirdiği kayıpların ve değişikliklerin etkileri ile boğuşuyoruz. Biz bu uzun savaşa aslında 1912’de Balkanlar’da başladık ve 1922’de Mudanya’da tamamladık. Tarihimiz ve talihimiz nedeniyle II. Dünya Savaşı’na katılmadık..

Birinci Cihan Savaşı biz Türklerin en çok bilmemiz gereken bir dönemdir. Oysa geçtiğimiz bu dört yılı değerlendirdiğimizde akademik olarak yeterli olmasa da bir şeyler yaptık diyebiliriz. Ama savaşın asıl yükünü çeken halka bunu iyi anlatamadık. Özellikle lise ve üniversitelerimizde bu konu yeterli olarak işlenmedi..

Ayrıca şunu da belirtmek lazım ki, Tarihin yakasına yapışıp hesap soran uluslar pek sıhhatli sayılmazlar. Zira böyle toplumlar aslında tarihi incelemek ve anlamakta fevkalade ilgisiz ve bilgisizdirler. Sadece az bilgiyle çok gürültü yaparlar.”

Sultan VI. Mehmet Vahideddin’in ülkeden “hayati tehlike” gerekçesi ile sessiz sedasız ayrılması (bazı tarihçilere göre kaçması) hakkında ne dersiniz? Özellikle “İngiliz uşağıydı” gibi ifadeler sizce doğru mu?

İlber Ortayĺı:

“Son padişah VI. Mehmet Vahideddin bir kaçışı tercih ediyor. “Atıldım, satıldım, hak benimdi” gibisinden hiçbir beyanname de yayınlamıyor. İstifa ettiği yönünde herhangi bir şey de duyurmuyor. Mesela son Çar, “Rusya’nın hayrına çekiliyorum, Tanrı Rusya’yı korusun!” diyerek bir beyannamede bulunurken, Vahideddin halka karşı böyle bir yayın yapmayı tercih etmiyor. Kendisi 11 Kasım’da İngilizlere yazdığı bir mektupta hayati tehlike dolayısıyla İngiltere’ye sığındığını bildiriyor. Bunu sözlü olarak yapmış, karşı taraf yazılı olarak istemiş; makul istekti..

Padişah bu başvuruyu yazılı olarak yapmayı epey düşünmüş. Fakat yapabileceği başka bir şey, yazabileceği başka kimse de yoktu, ancak İngilizlere sığınabilirdi..

O yüzden “İngiliz uşağıydı” gibi yorumlardan kaçınmak gerekir. Çünkü Fransa Ankara Musalahası’nı yapmıştı ve artık donanmayı burada tutmuyor, sur içi İstanbul’da öylesine bir işgal kuvveti bulunduruyordu..

İtalya ise zaten Üsküdar’daydı ve Ankara Hükümeti ile arası çok iyiydi. Bu yüzden o da seçenekler arasından eleniyor. Padişahın da tabii ki Yunanlara sığınması gibi bir durum söz konusu değil. Geriye kala kala sadece İngiltere kalıyor. Dahası Boğazlar mıntıkasının denetimi de İngilizlerin elinde… Yani padişahın Karadeniz’e çıkıp oradan Romanya’ya geçecek bir durumu yok. Her yol İngiltere’ye çıkıyordu. Neticede diğer taraftan İngilizler de bu işi tabii kabul ediyorlar.”

İLGİLİ HABER

soL / Mehmet Bozkurt Sputnik

Yararlanılan  kaynaklar:

Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları,Oğlak Y., İst.1999

Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, çev., Cemal Köprülü,Tarih Kurumu Y., ank., 1991

Abdurrahman Dilipak, Cumhutiyete Doğru, Beyan Y., İst., 1991

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top
%d blogcu bunu beğendi: