EĞİTİM

TÜRKİYE’NİN EN SAYGIN EĞİTİMİ KURUMLARINDAN BİRİ: BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ

“Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?” “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?” “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?” Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken…

“BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ HALA ROBERT KOLEJ DİYE BILINIYIRDU”

Semih S. Tezcan:

“Hâlâ Robert Kolej diye biliniyordu. Halbuki sessizce Robert Kolej gitmiş, yerine yepyeni, gıcır gıcır gıcır bir üniversite kurulmuştu.”

“SESSİZCE ROBERT KOLEJ GİTMİŞ, GICIR GICIR ÜNİVERSİTE KURULMUŞTU”

Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Semih S. Tezcan (1979-1982):

“Ben 1966’da geldim. Etiler’den taksiye bindiğimde ‘Kolej’e,’ derdim. Beş yıl sonra üniversite oldu. Bu sefer okula giderken ‘Boğaziçi Üniversitesi’ne’ deyince adam şaşırırdı. ‘Ha… Kolej’e mi?’ derdi..

Uzun yıllar, Etiler’den bindiğinizde ‘Boğaziçi Üniversitesi’ni’ taksiciler anlamazdı. Hâlâ Robert Kolej diye biliniyordu. Halbuki sessizce Robert Kolej gitmiş, yerine yepyeni, gıcır gıcır gıcır bir üniversite kurulmuştu.”

  • “Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?”
  • “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?”
  • “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?”

Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken bu kurumda yıllarca görev yapmış, Türkiye ve dünyadaki eğitim tartışmalarını takip eden, yükseköğretimin ihtiyaçlarına vakıf yüzlerce biliminsanının bir tekine bile danışılmadı..

Üniversite camiasının bu keyfiyete gösterdiği tepkiye kulak verilmediği gibi ortalığa atılan ipe sapa gelmez iddialarla yoğun bir bilgi kirliliği yaratıldı. Saçmalığın kurdelesini kesmek için safrayı savdan ayırmak gerekiyor..

Boğaziçi Üniversitesi rektörleriyle yaptığımız söyleşilerle hazırladığımız bu dizi, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş hikâyesine, üzerine inşa edildiği değerlere ve bu değerlerin Türkiye için önemine odaklanıyor.

‘ROBERT KOLEJ’İ NE SATABİLİRLER NE BAŞKASINA DEVREDEBİLİRLERDİ’

 Semih Bey siz altı yıl öğretim görevlisi olarak bulunduğunuz British Columbia Üniversitesi’nden 1966 yılında Türkiye’ye döndünüz ve Robert Kolej’de ders vermeye başladınız. Birkaç yıl sonra da Robert Kolej Yüksekokulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşmesi sürecini yaşadınız…

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“1971’e kadar Robert Kolej şapkası altında hizmet verdim. Ama 1970’e gelindiğinde Amerikalılar, Robert Kolej Vakfı’nın parasıyla artık Kolej’in ihtiyaçlarını karşılayamaz olmuşlardı. Yılda 2,5 milyon dolar para sarf ediyorlardı. Hangi vakıf bunu sürekli, her sene verebilir? Onun da kaynakları sınırlı. Robert Kolej’i ne satabilirler, ne de başkasına devredebilirlerdi. Lozan’a göre ancak Türk hükümetine, Milli Eğitim Bakanlığı’na devretmek zorunda idiler.”

Üniversite kurulmasını Amerikalılar mı istediler?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Esasen, Robert Kolej’in Boğaziçi Üniversitesi olması fikrinin mimarı dönemin Milli Eğitim Bakanı Şinasi Orel’di. Şinasi Orel olmasaydı biz ya TÜBİTAK’ın Marmara’daki araştırma birimine bağlanacak ve bir araştırma kurumu olacaktık ya da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne bağlanacaktık..

ODTÜ bir Amerikan üniversitesi tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla, “Robert Kolej’in en tabii geleceği ODTÜ’nün İstanbul’da bir kampüsü olarak devam etmesidir” deniliyordu. Robert Kolej bir kampüs olarak tümü ile Orta Doğu’ya devredilecekti. Kötünün en iyisi diye herkes bu fikri benimsedi. Daha sonra Teknik Üniversite’ye bağlanması için çok çaba sarf edildi. Bütün bu mücadeleler yaklaşık altı ay kadar sürdü. Robert Kolej’in devredilmesine karar verildiği günden, Boğaziçi Üniversitesi’nin kurulduğu 1971 Temmuz ayına kadar bütün akademik bir yıl boyunca bu tartışmalar sürdü gitti. Hiç kimse ne olacağını bilemiyordu.”

‘APTULLAH KURAN ‘DAHA İYİSİNİ YAPARIZ’ DEMİŞTİ’ 

Boğaziçi Köprüsü açılışı öncesi inceleme. Proje direktörü Semih S. Tezcan, BÜ rektör yardımcısı Hikmet Sebüktekin ve rektör Aptullah Kuran./ cafemedyam

Milli Eğitim Bakanı Şinasi Orel’in bu dönüşümde rolü nedir?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Sonunda konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşındığında Şinasi Orel dört satırlık bir yasa teklifi verdi. Bu teklif Meclis’ten alkışlarla geçti. Aslında Meclis’te karşı teklifler de yok değildi. İsmi konusunda epey tereddüt oldu. “Hisar Üniversitesi ismini verelim” diyenler oldu. “Fatih Üniversitesi” denmesini isteyenlerde oldu. Ama genel konumu nedeniyle ve Şinasi Orel’in ısrarıyla Boğaziçi ismi galip geldi. Böylece, bir buçuk sayfalık bir kuruluş yasası kabul edildi. Geçiş dönemini tarif eden, İngilizce eğitime devam edilmesini doğal gören bir yasa idi. Eğitimin İngilizce devam etmesi büyük bir şans oldu bizim için. Çünkü eğitim sistemini aksatmadan, Amerikalı hocaları göndermeden (onlar Türkçe ders veremezlerdi) Robert Kolej aynen devam eder oldu. Bunu da kuruluş yasasına ve Şinasi Orel’e borçluyuz.”

Yani okulun sadece ismi mi değişti? Burası bir Amerikan üniversitesi mi oldu?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“İlgisi yok! Amerikalılar bir hafta içinde taşındılar. Ve giderken de sökebildikleri kadar eşyayı, lavaboyu, masayı, çitleri söküp götürdüler. Kurucu rektörümüz, rahmetli Aptullah Kuran’ın müsamahasıyla, yüksek alicenaplığı ile, belki biraz da Milli Eğitim bakanımız Şinasi Orel’in hoşgörüsüyle Amerikalıların sabit veya hareketli eşya taşımasına hiçbir şekilde mani olunmadı..

Ben bir yerden sonra dayanamadım ve gittim dedim ki, ‘Sayın Rektör! Bunlar sınır tanımıyorlar. Parmaklıkları söküp götürdüler. Parmaklık sökülür mü? Tel örgüleri, çitleri, muslukları ve lavaboları söküp götürdüler!’ Bana ne dedi biliyor musun? ‘Semih Hocam hiç üzülme, biz bunların hepsini yeniden yaparız.’ Amerikalılar, götürdükleri ne varsa onları götürmekle kaldılar..

Boğaziçi Üniversitesi’nde ise binalarımız yenilendi ve içleri dekore edildi. Mühendislik binasında olduğu gibi bazı binalara kat eklendi, konferans salonları yapıldı. Temel Bilimler binasında en üst katlara çatı arasına yeni yeni çalışma odaları açıldı hocalar için. Yatakhaneler, yemekhaneler geliştirildi. Tarihi binaların içleri restore ve renove edildi. Lojmanlar boyandı, tamir edildi. Kampüs birden yenilendi..

Rahmetli Aptullah Kuran söylediğini yaptı. ‘Bırak götürsünler. Biz daha iyisini yaparız!’ demişti.”

Aptullah Kuran’ın rektörlüğe atanması nasıl oldu?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Milli Eğitim Bakanı Şinasi Orel, 1971 Temmuz’unda Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk rektör olarak Kolej’in Türk müdür yardımcısı Aptullah Kuran’ı atadı. Çünkü Aptullah Kuran eski bir Kolejli idi. Robert Kolej’i iyi tanıyordu. Çok yumuşak tabiatlı, bir Amerikan üniversitesinin karakterini çok iyi bilen, aynı zamanda bir Türk üniversitesine dönüşmemiz gerektiğinin bilincinde, yapıcı ve demokrat ruhlu, dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi’ni çok seven, Üniversite’nin Robert Kolej’den miras alınan özelliklerini korumakta kararlı, sevecen ve saygın bir rektördü..

Kendisi de kıymetli bir mimar olduğu için, Robert Kolej’i modern bir üniversite hâline getirecek yepyeni binaların planlarını hazırlattı. İnşaatlarına başlattı ve onları çoğunlukla bitirip görevden öyle ayrıldı..

Kurucu Rektör olarak, Aptullah Kuran, Robert Kolej’den devralınan eğitim felsefesini aynen devam ettirmekte çok kararlı idi. Bunda isabetli ve başarılı oldu. Robert Kolej’in fiziki olanaklarını, devlet bütçesinden aldığı kısıtlı imkânlarla, ama büyük çabalar sarf ederek, çok önemli bir şekilde geliştirdi.”

‘REKTÖRLERİN SEÇİMLE BAŞA GELMESİNİ SAĞLAYAN APTULLAH KURAN’DIR’

1980 Boğaziçi Üniversitesi diploma töreni. Ön sırada Erdal İnönü, Vedat Yerlici, Semih S. Tezcan ve Özer Ertuna.

 Aptullah Bey bütün üniversiteyi tek başına mı yönetiyordu?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Tek başına değil tabii. Hep Üniversite Yönetim Kurulu’ndan geçirerek, orada tartışarak ve kurulun görüşlerini alarak, ortak görüşle yönetmelikler oluşturuldu. O tarihte üniversitemizin bir senatosu yoktu. Üç fakültenin dekanları ve birer de fakülte temsilcisi olmak üzere, rektör ile birlikte yedi kişilik bir Yönetim Kurulu senato gibi çalışıyordu. Bu da Kurucu Rektör Kuran’ın zikredilmesi gereken başka bir yönüdür..

Bunlar fiziki olarak görünmez, kâğıt üzerinde şeylerdir, ama sistemin çalışmasını çabuklaştıran, idare eden, düzenleyen ve mükemmelleştiren unsurlardır..

Rektörlerin, dekanların ve bölüm başkanlarının seçimle başa gelmesini sağlayan da kurucu rektörümüz Aptullah Kuran’dır. Kendisi atama ile göreve geldi, ama fakülte dekanları, bölüm başkanları hep seçimle geldi..

Dolayısıyla üniversitemiz demokratik bir havaya onun sayesinde kavuştu. Bir kolej yapılaşmasından modern bir üniversiteye onunla dönüştük. Bunda çok başarılı oldu. Kuran’ı bu engin, yoğun ve isabetli çalışmalarından dolayı ne kadar hürmetle yad etsek hakkını ödeyemeyiz.”

Bu her bakımdan başarılı bir dönüşüm gibi görünüyor. Var olan bir şey yıkılıp tarumar edilmiyor da, var olanın iyi özellikleri alınıp onun üzerine yeni bir kimlik inşa ediliyor…

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Geleneksel olarak eski ve köklü Türk üniversitelerinde ve hatta bu üniversitelerin etkisi altında kurulmuş birçok yeni üniversitemizde takip edilen eğitim felsefesi, genellikle Orta Avrupa ülkeleri ile aynıdır. Bu klasik ve skolastik eğitim sisteminde, hiyerarşik bir çalışma düzeni, öğrenci ve hocaların birbirlerinden bir hayli kopuk olduğu, nispeten katı kalıplara oturan bir uygulama hâkimdir. Halbuki Boğaziçi Üniversitesi’ne miras kalan çağdaş Amerikan eğitim felsefesi çok esnek, çok katılımcı, bireysel gelişmeye ve kişisel tercihlere çok önem veren, bir hayli demokrat ve sınıf farkları bulunmayan bir yapıya sahiptir..

Amerikan eğitim felsefesi deyince bunda bir Amerikancılık sezilmesin. Farklı bir düşünce yapısından bahsetmek için Amerikan ismini getiriyoruz, yoksa Amerikan hayranlığından değil! Diğerlerine “skolastik eğitim felsefesi” dememizin nedeni de Türkiye’deki herhangi bir eğitim kurumunu tenkit etmek için değil, kullandıkları sistemlerin farklılığını ortaya koymak içindir. Sanatımız, kılık kıyafetimiz, kültürümüz ve eğitim sistemimiz çok uzun yıllar Fransız ve Alman etkisi altında kalmıştır. Boğaziçi Üniversitesi, klasik Türk üniversitesi zihniyetinden tamamen farklı, çağdaş bir eğitim felsefesini ve yepyeni bir zihniyeti miras edinmiştir. Başarısının temelinde de bu çağdaş eğitim felsefesi vardır.”

‘SEÇMENE GİDEREK SEÇİLDİM’

YÖK’ün kuruluşu ertesinde YÖK Başkanı İhsan Doğramacı Boğaziçi Üniversitesi rektörü ve dekanlarını ziyaret ediyor. Soldan Sağa: Orhan Orel, Üstün Ergüder, Cevza Sevgen, Semih S. Tezcan, İhsan Doğramacı, Turan Durgunoğlu, Alpar Sevgen, Erdal İnönü, Akın Tezel ve Güven Alpay. 3 Eylül 1981.

 1976’da ilk kez rektörlük seçimleri yapıldığında Aptullah Bey yeniden rektörlük görevine, bu kez seçilerek geldi. Ve 1979’da gerçekleştirilen ikinci seçimde siz seçildiniz.

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Ben Rektör olmak istediğim zaman, doğal olarak bir seçim kampanyasının içinde buldum kendimi. Seçime katılacak, benden başka dört aday daha var. Bunlar kıran kırana yarış ediyorlar birbirleriyle. Erdal İnönü, Vedat Yerlici, Baran Tuncer ve Turhan Esener. Hepsi başlı başına birer büyük isim..

*Erdal İnönü, Temel Bilimler Fakültesi dekanı, fizik profesörü, Orta Doğu’da rektör vekilliği yapmış, çok sevilen dev bir isim. Tarihi bir kişiliği var.

*Vedat Yerlici, Mühendislik Fakültesi dekanı, Kolej’in eski ağabeyi, herkesin eski bir hocası. Kolej kökenli ve okulun en eski, en sevilen ve en popüler hocası olduğu için rektörlüğe en doğal büyük bir namzet.

*Baran Tuncer Gümrük ve Tekel bakanlığı yapmış güçlü bir kişi.

*Turhan Esener, ILO Uluslararası İşçi Sendikası’nın Türkiye temsilcisi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı yapmış, aynı zamanda dört dilde ders verebilen, eşi bulunmayan muhteşem bir hoca; İngilizce deyin İngilizce ders versin, Fransızca deyin Fransızca ders versin, Almanca deyin Almanca ders versin…

Bir de Semih Tezcan; hiç tanınmayan, gariban bir İnşaat Mühendisliği hocası. İnşaat Mühendisliği’nde, hem de bodrum katta bir ofisim var. Yağmur yağınca kitaplar ıslanır falan. Küçük sıkışık bir ofisteyim. Eski Robert Kolejli değil, İTÜ kökenliyim.”

Peki seçilmeyi nasıl başardınız?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan:

“Seçmene giderek!

Üniversitedeki herkesten randevu aldım, herkesle tek tek görüştüm. ‘Eğer müsaade ederseniz, Üniversite’nin sorunları konusunda sizdeki birikimi öğrenmek, anlamak, bunlardan yararlanmak istiyorum.’ O kadar. Kesinlikle kendimi de tanıtmıyorum. Sadece oturup not alıyorum. Böylece Üniversite’nin bütün sorunları ortaya çıkıyordu. Önceden randevuyu alıp, beş dakikalık da buffer zone’lar koyuyordum görüşmeler arasına, uzarsa ötekine ayıp olmasın diye. Günde en az sekiz, dokuz kişiyle görüşüyordum. Bir hafta, on gün kampanya yaptım; doksan kişi ediyor. Bütün seçmen kitlesiyle birebir konuştum..

Seçime zaten seksen beş kişi katıldı, çoğu tatile gitmiş. Rey vermeye hakkı olan seçmen sayısı 125’ti. Onun 85’i seçime katıldı. Seçim turlu sistem esasına göreydi. Seçilmek için gerekli oy oranını yüksek tutmuşlardı ki seçilen aday büyük bir destekle gelmiş olsun.”

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NİN TARİHÇESİ-1″

1863 yılında Bebek’te üç katlı bir konakta eğitime başlayan Robert Kolej, ileride Boğaziçi Üniversitesi’ne devredilecek olan Rumeli Hisarı’ndaki araziye 1871 yılında taşınmıştı. (1) Hisar surlarına yaslanarak gündoğusu istikametinde Boğaz’a uzanan bu arazi 1862 yılında, Reşat Ekrem Koçu’nun tarifiyle “dil bilgini ve edip, san’at hâmisi, Türk tiyatrosunun kurucularından ve Türk tiyatrosu tarihinin orijinal hüner sahibi Molière mütercimi” (2) Osmanlı devlet adamı ve ilk Meclis-i Mebusan’ın reisi Ahmet Vefik Paşa’dan satın alınmıştı. Bir asra yakın ortaokul ve lise seviyesinde eğitim veren Robert Kolej’in yöneticileri, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Türkiye’nin Batı bloğu içinde yer almak yönündeki iradesinin ve 1950 sonrası girdiği hızlı kalkınma sürecinin etkisiyle ve Demokrat Parti hükümetinin teşvikiyle, lisans ve lisansüstü eğitime yönelik yatırım yapmaya başlamış ve nihayet 1959 yılında ilk öğrencilerin kaydolmasıyla Robert Kolej Yüksek Okulu faaliyete geçmişti. (3) Ancak kısa sürede Yüksek Okul’u sürdürmenin maliyeti Kolej Vakfı’nın karşılayamayacağı boyutlara ulaşmış, Kolej yönetimi 1968 yılından itibaren bazı okulları kapatarak içinde bulundukları ekonomik darboğazdan çıkmanın yollarını aramaya başlamıştı. (4) 12 Ocak 1971’de Anayasa Mahkemesi’nin özel yüksekokulları Anayasa’ya aykırı bulan kararıyla Robert Kolej Yüksek Okulu hukuki zeminini kaybetmişti. (5) Aynı yıl, Hisar kampüsünde yapılan ilk dersten yüz yıl sonra, Kolej’in lise kısmı Arnavutköy’e taşınacak ve Yüksek Okul Türkiye Cumhuriyeti devletine devredilerek Boğaziçi Üniversitesi kurulacaktı. Devir teslim töreninde Robert Kolej Mütevelli Heyeti başkanı James F. Lawrence’ın Milli Eğitim bakanı Şinasi Orel’e hediye ettiği gümüş çerçeve içindeki kampüs fotoğrafının altında “Amerikan halkının Türk milletine bir armağanı” yazıyordu. (6)

Semih S. Tezcan kimdir?

Prof. Dr. Semih S. Tezcan, 1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun olmuş, 1960’ta İTÜ’de doktora çalışmalarını tamamladıktan sonra 1961’de Vancouver, Kanada’da bulunan British Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamıştır. 1966 yılında Robert Kolej Yüksek Okulu kadrosuna katılan Prof. Tezcan, 1979’da Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne seçilmiş, YÖK’ün kurulduğu ve üniversite rektörlerinin cumhurbaşkanı tarafından atandığı 1982 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür. Deprem Mühendisliği Araştırma Enstitüsü ve Türkiye Deprem Vakfı’nın kurucuları arasında yer alan Prof. Tezcan, University of California, Berkeley ve University of New York, Bufallo’da misafir profesör olarak ders vermiştir.

“HÜKÜMETLERİN OLGUNLUK GÖSTERMELERİ LAZIM”

Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Ergün Toğrol (1982-1992):

“Üniversitenin finansmanıyla üniversitenin özerkliği aslında çelişen kavramlar. Üniversiteyi finanse edince devlet ‘Ben finanse ediyorum, karışacağım biraz’ diyor. Devlet açısından bakılırsa ödeneklerin nasıl harcandığını sormak yanlış değil. Üniversiteler ise fazla karışılmasından rahatsız oluyor. Burada hassas bir denge var. Hükümetlerin o olgunluğu göstermeleri lazım. Ama politikada öyle olgunluk hep söz konusu olmuyor.”

 “Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?” “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?” “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?” Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken bu kurumda yıllarca görev yapmış, Türkiye ve dünyadaki eğitim tartışmalarını takip eden, yükseköğretimin ihtiyaçlarına vakıf yüzlerce biliminsanının bir tekine bile danışılmadı..

Üniversite camiasının bu keyfiyete gösterdiği tepkiye kulak verilmediği gibi ortalığa atılan ipe sapa gelmez iddialarla yoğun bir bilgi kirliliği yaratıldı. Saçmalığın kurdelesini kesmek için safrayı savdan ayırmak gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi rektörleriyle yaptığımız söyleşilerle hazırladığımız bu dizi, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş hikâyesine, üzerine inşa edildiği değerlere ve bu değerlerin Türkiye için önemine odaklanıyor.

 “Robert Kolej misyoner okuluydu, Boğaziçi Üniversitesi de bu misyonerlerin devamıdır” deniyor. Robert Kolej bir misyoner okulu muydu?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Türkiye’de yabancıların kurduğu başka okullar da var. Robert Kolej’i kuranlar Fransız Calvinistlerin İngiltere’ye geçmiş olanları. ‘Huguenot’ diyorlar onlara. Bunlar Robert Kolej’i kurdukları zaman demişler ki ‘Biz insan yetiştireceğiz. Dinlerini değiştirmeyi hedeflemiyoruz.’ İyi insan yetiştirme felsefesi, topluma yararlı insan yetiştirme, çatışmaya girmeyen, insanları seven, tolerans gösteren insan yetiştirme felsefesi kuruculardan geliyor. Adamlar tek bir şart koymuşlar; öğretim dili İngilizce olacak. Robert Kolej’in kurucuları bir yandan okulun fiziki imkânlarını geliştirmişler bir yandan da eğitim-öğretimin kalitesi üzerinde durmuşlar. Öğrencilerin fiziki, entelektüel, ahlaki yeteneklerini geliştirmenin ve değerliyi değersizden ayırmayı öğretmenin önemi üzerinde durmuşlar. Mesela okula ismini veren Christopher Robert’ın doğum günü olan 23 Mart’ta, Kurucular Günü’nde, 1909’da yapılan bir törende o zamanki president, Profesör Alexander van Millingen yaptığı konuşmada, ‘Eğitim öğretimin temel ilkeleri; İngilizce dilinde eğitim yapmak, öğrenciye özgürlüğünü doğru kullanmasını öğretmek, öğrencinin ahlaki bakımdan gelişmesini sağlamaktır,’ diyor.

Boğaziçi Üniversitesi nasıl kuruldu?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

Boğaziçi Üniversitesi Robert Kolej Yüksekokulu’nun Türkiye Cumhuriyeti hükümetine devredilmesiyle kuruldu. 1965 yılında, o zaman Kahire Amerikan Üniversitesi rektörü olan zat İstanbul’a çağrılıyor ve Kolej’in mali durumunun incelenmesi kendisinden isteniyor. Destekleyen bir vakıf var, bu vakfın bir anaparası var ve Robert Kolej bu anaparanın nemasıyla destekleniyor. Görülüyor ki artık “nema” yeterli olmuyor, anaparadan harcanmaya başlanmış. Bu durumun Robert Kolej’in geleceğini tehlikeye düşüreceği anlaşılıyor. Bir değişiklik yapılmasının gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Değişiklik de şu, Yüksek kısmın devlete devredilmesi. 1971’de Robert Kolej, Arnavutköy Kız Kolej’ine taşınıyor. Bebek kampüsü doğrudan doğruya devlete devrediliyor.

‘YABANCI DİLDE ÖĞRETİMİN AMACI ARTIYI EKSİYİ İNGİLİZCE SÖYLEMEK OLMAMALI’

Amerikalıların bu devir için bir şartı var mıydı?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Devir sırasında bir tek şart var: Öğretim dilinin İngilizce olarak kalması. 1982’de rektör olduğum zaman, birinci sınıfta hazırlık sınavı yapılıyor ve hazırlık sınavında başarısız olan öğrenciler o zaman Türkçe öğretim yapan meslek yüksekokuluna gönderiliyordu, yani iki yıllık ön lisans öğretimine. İngilizcesi yeterli olan öğrenciler de lisans öğretimine yönlendiriliyordu. 1982’den sonra Üniversite’nin bütününde öğretim dili İngilizce oldu.”

Yabancı dile, bilhassa İngilizceye hâkimiyetin bu kadar önemli olduğu bir çağda Boğaziçi Üniversitesi’nin sunduğu bu imkân çok önemli. Ve bugüne kadar Üniversite’nin bu konuya önem verdiği anlaşılıyor.

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Üniversite eğitim-öğretiminde önemli olan, üzerinde en çok durulması gereken konulardan bir tanesi yabancı dilde eğitim. Yabancı dilde eğitim yapılması kolay değil. Ben bir süre Cambridge Üniversitesi’nde öğrenim gördüm ve 60’lı, 70’li yıllarda İstanbul Türk-İngiliz Kültür Derneği’nde İngilizce ders verilmesi konusuyla ilgilendim. Benim gördüğüm kadarıyla, 17-18 yaşındaki bir çocuğa, eğer kendisi hevesli değilse, yabancı bir dili öğretmek çok zor. Birçok üniversitede “Biz İngilizce eğitim yapıyoruz” deniliyor, ama yabancı dilde öğretim yapmanın amacı artıyı, eksiyi İngilizce söylemek olmamalı. Esas olan, yabancı dili felsefesiyle, edebiyatıyla anlayabilmek ve onu kullanabilmek. Bu nedenle Boğaziçi Üniversitesi’nde yabancı dil öğretilmesi için gösterilen çabanın devamlı olması zorunlu. Yeni kuşaklar geliyor. Yeni kuşakların kendi problemleri var. Son yıllarda ortaöğretimdeki yabancı dil öğretimi aksadı. Eskiden belli bir seviyede İngilizce öğretimi yahut Fransızca, Almanca vardı. Ama şimdi ortaöğretimde yabancı dil öğretecek öğretmen bulmakta zorlanıyorlar. Bu açıdan, üniversitede yabancı dilde öğretim yapılacaksa, yabancı dilin öğretilmesinin üzerinde daha fazla durmak zorundayız.”

Yabancı dilde eğitim verecek öğretmen bulmak bile güçleşiyorken bu çaba nasıl sürdürülecek?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Boğaziçi Üniversitesi, yabancı dilde öğretim yapacağım diye Robert Kolej’den devralırken söz vermiş. Bazı zenginlikler var dünyada. İnsanlar o zenginlikleri yaşamalı ve korumalı. O zenginlikleri harcamamalı. Belki Boğaziçi Üniversitesi’nin bu şekilde kurulması Türkiye için bir zenginlik. Bunu bir zenginlik olarak görüp korumak lazım. ‘Boğaziçi Üniversitesi’nin başarısı İngilizcedendi, onun için ben de İngilizce öğretim yapayım’ diye çıkarsanız o taklitçilik olur. Onun için bazı konularda rahat düşünmek lazım. Daha geniş düşünmek lazım. Ne yapacağını çok iyi düşünmek lazım.”

‘BÜTÜN ÜNİVERSİTELER GELECEKLERİNİ PLANLAMAK ZORUNDALAR’

1989 yılında Boğaziçi Üniversitesi rektörü Ergün Toğrol tarafından Leyla Gencer’e fahri doktora tevdi ediliyor.

Siz YÖK kurulduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan ilk rektörsünüz ve sizin zamanınızda Üniversite, Türkiye’nin artan ihtiyaçlarıyla birlikte büyümeye başladı.

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Boğaziçi’nde en uzun süre rektörlük yapanlardan biriyim. 10 sene görev yaptım. 1982-92, iki dönem. Rektörlüğü devraldığımda öğrenci sayısı 3 bin civarındaydı, bıraktığım zaman 10 bin civarındaydı. Bence niteliği ön planda tutan bir üniversite için optimum büyüklük 8 bin olmalı. Öğrenci sayısının kademeli olarak 3 binden 10 bine kadar çıktığı dönemlerde rektörlük yaptığım için, idari bakımdan, eğitim-öğretimin verimliliği bakımından uygun büyüklüğün 8 bin kişi olduğunu düşünüyorum.”

Bunun planlaması nasıl yapılmalı? Bir üniversite optimum büyüklüğünü nasıl tespit eder?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Bütün üniversiteler geleceklerini planlamak zorundalar. ‘Bugün vaziyet nedir?’ değil, ‘Beş sene sonra, on sene sonra bu üniversite nereye gidecek?’ diye planlamak lazım. Öğrenci sayısını 8 bine indirmek de bir plan olabilir. Yahut 20 bine çıkarmak da bir plan olabilir. Ama 8 binin üzerine çıktığınız zaman işlerin zorlaştığını ben kendim gördüm. Öğrenci sayıları çok arttığı zaman öğretim üyelerinin ve rektörün öğrencilerle teması, etkileşimi azalıyor. Ben, Rektörlük binasında girişin altındaki katta ve öğrencilerin rahat ulaşabileceği bir odayı ofis yapmıştım. Benim anlayışıma göre, yeni gelen öğrencilerden en kıdemli öğretim üyesine kadar üniversitenin mensuplarının hepsi akademik hayatın bir üyesi. Bu bakımdan, aynı saygı ve ihtimama layıklar.”

Boğaziçi Üniversitesi’nde kuruluşundan itibaren artan bir kalite çizgisi var. Eğitim kalitesinin devamlılığını sağlamanın yolu nedir?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Üniversitelerin amacı öğrencilere belirli bir formasyon kazandırmak. Öğrencilere özgür düşünmeyi ve insanlara karşı saygılı olmayı öğretmek. Robert Kolej’in müdürlerinden birisi bir konuşmasında şöyle diyor ‘Education is not taught, but caught.’ Eğitim öğretilmez, alınır, diyor. Bunun için de örnek olmak gerektiğini söylüyor. Onun için ben her öğretim üyesini örnek olarak görüyorum. İnsanlar örnek öğretim üyelerinin peşinden belli konularda çalışıyorlar ve belli konularda kendilerini yetiştiriyorlar. Boğaziçi Üniversitesi, aşağı yukarı Türkiye’nin en gözde, en fazla tercih edilen üniversitesi. Bu on sene devam eder, yüz sene devam eder; onu bilmiyorum. Ama şu anda böyle. Bu kadar kaliteli öğrencinin karşısına siz öğretim üyesi olarak çıktığınız zaman iki özelliği fark ediyorsunuz. Birincisi, kolaylık. Daha çabuk anlayan, daha çok çalışan, daha fazla ileriye gitmek isteyen öğrenci var. Ama aynı zamanda siz onlara daha da ilerisini göstermek için örnek olmak zorundasınız. Şunu da söylemek lazım, dünyanın her yerinde kimin, ne zaman iyi öğretim üyeliği yaptığı konusunda da bir kural yok. İşin bütün inceliği, sizin kendinizi devamlı suretle geliştirmeniz. Öğretim üyesi olarak da, öğrenci olarak da biz hepimiz öğrenmek için üniversitede bulunuyoruz. Öğrenmenin sonu yok. Dünya değiştikçe yeni bilgiler, yeni öğretim yöntemleri ortaya çıkıyor. Benim rektör olduğum dönemdeki eğitim-öğretim koşulları ile şimdiki koşullar aynı değil. O değişime öğrencilerin de, öğretim üyelerinin de kendilerini uydurmaları gerekiyor. Nasıl? Öğrenerek. Öğrenmek için ne lazım? Birincisi, merak etmeniz lazım. İkincisi, yaptığınız işi, öğrenmeye çalıştığınız konuyu sevmeniz lazım. İşte bunu öğrencilere aktarabilirsek, yani meraklı olmayı ve sevmeyi aktarabilirsek öğrenci kendiliğinden öğreniyor. Önü açılmış oluyor.”

Yöneticilerin sorumluluğu ne bu durumda?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Boğaziçi Üniversitesi çok seçkin bir üniversite. Bunu bilhassa vurgulamak isterim. Özellikle çok iyi öğrencileri alabilmesiyle bunu sağlıyor. İyi öğretim elemanları, iyi laboratuvarlar, iyi futbol sahası öğrencilerin iyi yetişmesi için gerekli, fakat esas etken öğrenci kalitesi. Onun için üniversitelerin ne yapıp edip öğrencilerin iyi yetişmelerini sağlamaları gerekiyor. Bunun da birinci şartı öğrencilere değer vermekten geçiyor. Öğretimin yapılma şekli konusunda bütün öğretim üyelerinin aynı fikirde olması gerekmiyor. Zaten eski bir laf var, ‘Müsademe-i efkârdan Barika-i hakikat doğar,’ diyor. Yani fikirlerin çarpışmasından gerçek ortaya çıkar. Yani birtakım fikirlerin çarpışması lazım. Onun için her türlü fikre de açık olmamız gerekiyor.”

‘SADECE SEÇİM ÖZERKLİK SAĞLAMIYOR’

2000’lerde Boğaziçi Üniversitesi Güney kampüsü.

Üniversite özerkliğinin bu kadar tartışmalı olduğu, üniversite yönetimlerinin bağımsız hareket edemedikleri bir ortamda bu bahsettiğiniz değerleri öne çıkaran yaklaşımlar nasıl uygulanabilir ki?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Özerklik konusunda öğretim üyelerinin daha bilinçlenmesi lazım. Sadece seçim özerklik sağlamıyor. Eskiden, yani 2547 sayılı yasadan önce üniversitelerin genel sekreterleri vardı. Rektör iki sene için seçilirdi. Her fakülte sırayla rektör adayı verirdi. O rektöre fazla iş düşmezdi. Esas işi yapan genel sekreterdi. Eski Alman sistemi. Amerikan sisteminde president aynı zamanda CEO’sudur sistemin. Biz iki sistemi nasıl birleştireceğiz? Mademki günümüzde Amerika’daki yöntemlere önem veriliyor, onları mı örnek alacağız? Öbür taraftan da Avrupa’dan gelmiş birtakım geleneklerimiz var. İkisini birbiriyle nasıl birleştiririz, bunu oturup düşünmek lazım. Mümkün olduğu kadar yumuşak geçişler tercih edilmeli. Olumsuzlukları da düşünelim. Rektör atanmışsa ve görevini yapamıyorsa, atayan makam onu görevden alabilir. Ama seçilmiş adam görevden alınamaz. Çünkü onu seçen makam öğretim üyeleri. Öğretim üyelerinin de bir araya gelip rektörü görevden almaları gibi bir gelenek yok. O hâlde, 2547’den önce olduğu gibi rektörün yetkileri kısıtlı mı olmalı? Bu dengeleri kurmaya çalışmak, olanakları değerlendirmek gerekir.”

Üniversitenin tamamen devlet tarafından finanse edildiği bir ortamda bu denge nasıl sağlanacak?

Prof. Dr. Ergün Toğrol:

“Üniversitenin finansmanıyla üniversitenin özerkliği aslında çelişen kavramlar. Üniversiteyi finanse edince devlet “Ben finanse ediyorum, karışacağım biraz” diyor. Devlet açısından bakılırsa ödeneklerin nasıl harcandığını sormak yanlış değil. Üniversiteler ise fazla karışılmasından rahatsız oluyor. Burada hassas bir denge var. Hükümetlerin o olgunluğu göstermeleri lazım. Ama politikada öyle olgunluk her zaman söz konusu olmuyor. Burada üniversitelerin bir fonksiyonu daha çıkıyor ortaya. Üniversiteye gelir sağlama fonksiyonu. Üniversite rektörlerinin, aynı zamanda gelir kaynakları bulup, üniversiteye ilave gelir sağlamak gibi bir yükümlülüğü var. Bu geliri sağlamadığı sürece özerkliğin korunması şansı da yok. Aksi durumda doğrudan doğruya hükümete bağımlı oluyorsun.”

“BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NİN TARİHÇESİ-2”

26 Şubat 1939, Pazar akşamı, saat 8.30’da Milli Şef İsmet İnönü Ankara Radyosu’ndan “Türk milletinin selam ve muhabbetlerini Amerika halkına bildiren” kısa bir konuşma yaptı.(1)

New York Fuarı münasebetiyle Türk-Amerikan dostluğuna değinen Cumhurbaşkanı, İngilizce konuşmuştu. Böylece ilk kez bir Türk lider, dünyaya Türkçe dışında bir dille seslenmiş oluyordu. Dünya Savaşı öncesine uzanan ABD ile bu üst düzey yakınlaşma savaştan sonra da artarak devam edecek ve Türk ailelerin Amerikan kolejlerine ilgisi her geçen gün çoğalacaktı.(2)

Türkiye’de uzun yıllar İngilizce eğitimin başta gelen adresi olan Robert Kolej 1950’lerden itibaren kadrosundaki doktoralı öğretim görevlilerini artırmış,(3)

1960’lardan itibaren bu kadro özellikle Amerikan üniversitelerinde doktorasını tamamlamış Türk akademisyenlerle genişletilmişti.(4)

Bu sayede Robert Kolej Yüksek Okulu 1971 yılında kaliteli İngilizce eğitim geleneğini sürdürebilecek nitelikte bir kadroyla Boğaziçi Üniversitesi’ne devrolunmuştu. 12 Eylül askeri rejiminin ürünü olan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu 1981 yılında yürürlüğe girdikten ve üniversitelerin iç işleyişleri tepeden tırnağa Yükseköğretim Kurulu’nun yetki ve denetimine terk edildikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin kaliteli İngilizce eğitim geleneği de büyük darbe almıştı.(5)

1982’de YÖK tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan İTÜ İnşaat Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ergün Toğrol’un, YÖK’ün kendisine tanıdığı sınırsız yetkilere rağmen bölüm, fakülte ve üniversite kurullarına danışmadan kurumla ilgili tasarrufta bulunmamaya özen gösteren yaklaşımı sayesinde yükseköğretimin merkezileştirilmesi süreci Boğaziçi Üniversitesi’nde görece daha az hasarla atlatılmıştı. Bir yandan devlet tarafından yükseköğretime ayrılan kaynaklar hızla daralırken öğrenci sayılarının kısa sürede üç misline çıktığı Boğaziçi Üniversitesi’nde, İngilizce eğitimin belirli bir standardın üstünde tutulması için yoğun çaba harcanmıştı.

ERGÜN TOĞROL KİMDİR?

Prof. Dr. Ergün Toğrol, 1950-1957 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İnşaat Fakültesi’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde yükseköğrenimine devam etmiş, 1963 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’nden doktora derecesini almıştır. 1982 yılında YÖK tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Toğrol, 1992’ye kadar sürdürdüğü bu görevi boyunca Avrupa Rektörler Birliği Yönetim Kurulu üyeliği yapmış (1984-1994) ve Balkan Rektörler Birliği başkanlığında bulunmuştur (1989-1992).

“ÇÖZÜM, SİVİL TOPLUM DESTEKLİ ÜNİVERSİTE”

Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder (1992-2000):

“Üniversitelerin kurumsal özerkliği ve hocalarımızın akademik özgürlüğü ülkemiz için önemli bir kamu yararıdır. Bu sayededir ki üniversitelerimiz ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişmesine önderlik ederler. Parayı devlet veriyor diye üniversiteleri sıkı bir bürokratik rejimle kısıtlamak ülkenin gelişmesini olumsuz yönde etkiler.”

 “Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?” “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?” “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?” Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken bu kurumda yıllarca görev yapmış, Türkiye ve dünyadaki eğitim tartışmalarını takip eden, yükseköğretimin ihtiyaçlarına vakıf yüzlerce biliminsanının bir tekine bile danışılmadı. Üniversite camiasının bu keyfiyete gösterdiği tepkiye kulak verilmediği gibi ortalığa atılan ipe sapa gelmez iddialarla yoğun bir bilgi kirliliği yaratıldı. Saçmalığın kurdelesini kesmek için safrayı savdan ayırmak gerekiyor.

Boğaziçi Üniversitesi rektörleriyle yaptığımız söyleşilerle hazırladığımız bu dizi, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş hikâyesine, üzerine inşa edildiği değerlere ve bu değerlerin Türkiye için önemine odaklanıyor.

Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından biri bugün garip bir şekilde olmadığı bir şey yüzünden zan altında bırakılıyor. “Robert Kolej’i misyonerler kurdu, Boğaziçi Üniversitesi de onun devamıdır” deniyor. Robert Kolej bir misyoner okulu muydu?

Şurası kesin. Robert Kolej’in Osmanlı İmparatorluğu günlerinde odak noktası azınlıklar olmuştur. Kuranlar misyoner olarak yetişmişlerdir. Ama bir dini, bir mezhebi geliştirmekten ziyade Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan dinî ve etnik grupların geliştirilmesine odaklanmıştır. Babıali ile de iyi geçinmeye çalışmıştır…

Kolej 1863’te kurulmuştu. Kurucuları 19’uncu yüzyılın insanları. Buna rağmen eğitim, dinin önüne geçmiştir mi diyorsunuz?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Robert Kolej daha sonra bu misyoner kimliğinden sıyrılıyor ve daha seküler bir sisteme evriliyor. Ve Türkiye’de gerçek sekülerliğin merkezi oluyor. Hem siyasî, hem de dinî misyoner geçmişinden sıyrılması demek, çok değişik grupları bir arada yaşatması demek. Ermeni, Musevi, Rum, Müslüman, tüm bunları nasıl beraber yaşatırsın? Osmanlı’nın renkleri bu çoğulculuk. Bunu yaşatmak için seküler olmak, ama dinlere de hürmetli olmak, çok önemli. Robert Kolej’in -ve daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin- önderlik ettiği çok ayrı bir sekülerlik nosyonu var. Türk eğitim sistemine katkısı nedir dediğin zaman, bu sekülerlik kendi kendine ortaya çıkmış; zorlama değil. Türkiye’deki sekülerlik oysa, yukarıdan zorlamayla, katı bir laisizm anlayışıdır. Boğaziçi’nin sekülerliği son derece toleranslıdır, dine de hürmetkârdır.”

Zaten siz de üniversitelerde türban krizi yaşanırken sergilediğiniz özgürlükçü tutumla tanınıyorsunuz…

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bütün yaşadığımız türban krizlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nin “nüvesinde” türbanla gelen kızı her ne pahasına olursa olsun okutma, onun giyimine kuşamına karışmama eğilimi çok güçlüydü. O bakımdan ben kahramanlık yapmadım, benden sonra gelen arkadaşlarım da kahramanlık yapmadılar. Biz kurumda, orada mevcut olan bir damarın birer temsilcisiydik. Benim görevim onu korumaktı. Dışarıyla mücadele etmek, doğru anlaşılmasını sağlamaktı. Boğaziçi’ni farklı kılan özelliklerden biridir, toplumsal dinamiklere dayanan bir sekülerlik.”

‘KOLEJ BENİM İÇİN İKİNCİ BİR AİLE OLDU’

Anılarınızda baskı gördüğünüze değiniyorsunuz. Bunlara nasıl karşı koydunuz?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Türban meselesinde Kemal Gürüz’le konuşmuşuzdur. “Ben uygulamıyorum Kemal, kusura bakma,” dedim, “Doğru olduğuna inanmıyorum.” Bir üniversitede insanların başıyla, giyimiyle uğraşamazsın. “Kanunen uygulaman lazım,” dediler. “Sizin yönetmeliklerinizi, kanunu ne tatmin ediyorsa, onun minimumunu yaparım,” dedim. Kapıya adam koyup çocukları derse sokmamak gibi şeyler yapmadık. Çok ağır işleyen disiplin soruşturmaları dışında bir uygulamamız olmadı. Rektörlük bittikten sonra Kemal Gürüz bana “Ben senin neyi, ne için yaptığını biliyorum; onun için benim derdim değil,” dedi. “İlkene inanıyorum,” demişti. Birçok kimseye sürpriz gibi gelecek, ama o günler, yani 1990’ların son yarısı, farklı olabiliyorduk, farklı tutum koyabiliyorduk. Ama bunu ilkeli yaptığımızı biliyordu herkes.”

Bu “farklı olabilme” özelliğiniz Kolej’de aldığınız eğitimle ilgili olabilir mi?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bunu herhalde aileden öğrendim. Daha çok örnek aldığım insanlar ailemdendir. Babam, Recai Ergüder de Yassıada’da karşı durmuştu, bir sürü insanın korktuğu o yerde. Demokrat Parti döneminde Celâl Bayar’ın doktoruydu. 27 Mayıs darbesi ertesinde gözaltına alınmıştı, Bayar’ın doktoru diye. Daha sonra Yassıada’da ifadeye çağrıldı. Adnan Menderes’in sağ kurtulduğu Londra uçak kazası hakkında ifade vermiş olmalı. Çünkü bu kaza olunca Menderes’i almak için Londra’ya giden ekibin içindeydi. Bana, “Ben hiçbir şeyden çekinmem, ne biliyorsam onu söylerim,” demişti. Ve söyledi diye de biliyorum. Çünkü oradaki şahadeti için tebrik edildiğini biliyorum.”

Sizin bir bakıma bütün çocukluğunuz Robert Kolej’de, bu kampüste geçti. O yıllarda nasıldı Kolej eğitimi? Size neler kazandırdı?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Benim zamanımda tabii çok küçük yaşta başlardın okula. İlkokuldan sonra ortaokula kolejde başlayabilirdin. Daha yoğrulabilecek bir dönem. 1948’de ilkokulu bitirdim, Robert Kolej’e gittim. Ondan sonra Robert Kolej benim için ikinci bir aile oldu. Onun bana bir etkisi, çok erken bir yaşta, yabancı bir ortamda kendi kişiliğimi korumayı, ayaklarımın üzerinde durmayı öğretti bana bu yaşam tarzı. Benim Robert Kolej’den kazandığım, yalnız okunan şu kadar kilo tarih, bu kadar kilo matematik filan değil; oradaki hür ortam bizim için çok önemliydi. Derslerde fikrini söyleyebilmek çok önemliydi. Derste konuşmazsan yadırganırdı. Bunların kişiliğimin gelişmesinde büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Orada verilen dersleri herhangi bir yerde, yine o kadar iyi hocalardan alabilirdim belki. Ama oradaki yaşam tarzı, ders dışı faaliyetler, spor, kulüpler, bütün bunların bana çok yönlü bir eğitim sağladığını düşünüyorum. Ayrıca bana yine çok etkisi olan oraya çok değişik yerlerden insanların gelmiş olmasıydı. Ermeni arkadaşlarım vardı, Musevi, Rum arkadaşlarım vardı. Anadolu’nun çok değişik yerlerinden gelen arkadaşlarım vardı… Onun için o çeşitliliği, o rengi, o farklılığı çok sevdim. O da tabii benim hayatımda etkili olmuştur. Çoğulcu bir ortamda, değişik insanların, değişik fikirlerin, değişik inançların olduğu bir ortamda hep beraber yaşamasını öğretti bana Kolej. Bu derste aldığım bilgilerden çok daha önemlidir.”

1999’da ABD başkanı Bill Clinton’ın tarihi TBMM konuşması için Ankara’da olduğu günlerde “first lady” Hilary Clinton İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde kadın hakları paneli düzenlemek istemişti. Rektör Ergüder ve eşi Rukiye Hanım toplantı salonu girişinde Clinton’ı karşılıyor.

‘ÜLKEMİZDE LİBERAL KAVRAMINDA KAFA KARIŞIKLIĞI VAR’

Bu çoğulculuğun getirdiği düşünce yapısını nasıl tarif ediyorsunuz?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Benim insan tasavvurum iki aşamalıdır. Bir, görünen insan vardır. Bir de onu çevreleyen bir bulut katmanı vardır, onun dokunulmazlığıdır bu. O dokunulmazlığın içinde birtakım şeyler olur. Ben onlara hem hürmet ederim, öğrencilerime de bunu öğretmeye çalışmışımdır, hem de benimkine müdahale edilmesine reaksiyon gösteririm. Bu Boğaziçi’nde de vardır. Kolej’de de vardır, ki kişiliğim üzerinde bariz bir etkisi vardır. Liberal geleneğin bana nüfuz ettiği yerdir. Liberal deyince Türkiye’de insanların aklı hemen ekonomik teoriye gidiyor. Ülkemizde maalesef “liberal” kavramı hakkında inanılmaz bir kafa karışıklığı var. Bu karmaşadan dolayı belki de ülkemizde liberal olmak bir başka “şucu” veya “bucu” olmaktan çok daha zordur. Oysa liberalizm bir hayat tarzıdır. Yalnız siyasi ve ekonomik bir felsefe değildir. Bireyin kutsallığını vurgulayan bir yaşam felsefesidir.”

Tarif ettiğiniz bu değerlerin Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşatıldığını düşünüyor musunuz?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bugün Robert Kolej mezunu bazı arkadaşlarımla en büyük tartışmam bunun etrafında döner. “Robert Kolej 1971’de bitti” diyerek üzülüyorlar. Robert Kolej eğitim geleneğinin Boğaziçi Üniversitesi aracılığıyla her gün artan sayıda gencimize ulaştığını unutuyorlar. Robert Kolej hiçbir zaman bu sayılara ulaşamadı; ulaşamaz da. Kısır bir düşünce tarzı bu. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşıyor ve oralardan gelen çocuklarımızı çağdaş hayata mezun olarak teslim ediyor. Elit ailelerin çocuklarını yetiştirmiyor. Çok değişik sosyo-ekonomik gruplardan gelen öğrencileri iyi yetiştirerek “elitleştiriyor.” Diğer taraftan, yani Boğaziçi’nde, “Burası artık bir Türk üniversitesi, burada bir Amerikan okulu yok,” şeklinde bir milliyetçi söylem var. Ben aşağı yukarı iki tarafa da aynı yanıtı veriyorum: Bu kurumla iftihar etmeniz lazım. 1971 yılında kurulduğunda öğrencinin en tercih ettiği üniversite olmuşsa, Robert Kolej geleneğine, değerlerine dayandığı için öyle. Bir gecede olmaz bunlar. Bu değerlerin oturması çok uzun zaman alır. Onun için bir devamlılık var. İsimler değişmiş, bir lise bir üniversite olmuş olabilir. Bugün Boğaziçi’nin siyasi olaylardaki tutumuna, oradaki yaşam tarzına, toleransa bakarsan onun izlerini görürsün. Bunlar bir gecede olmaz. Eğer daha demokrat, daha toleranslı bir ortamı varsa bu kurumun, çok değişik fikirleri de barındırabiliyorsa bünyesinde, bunun o geçmişten gelen bir etkisi vardır muhakkak. Kurumun 158 senelik bir geçmişi var, boşuna demiyoruz. Bir de beni ne rahatsız ediyor biliyor musun? Kuruma çifte standartlı bir yaklaşım. Birçok kimse, özellikle siyasetçiler, çok militan milliyetçi söylemlerle kurumu eleştiriyorlar. Yok misyoner, yok Amerikancı, yok yabancı dilde eğitim yapar, milli değildir gibi. Ancak, aynı kişiler sanki o eleştirileri yapmamış gibi çocuklarını Boğaziçi Üniversitesi’ne sokmak için ellerinden geleni yaparlar. O kadar çok anekdotum var ki bu konuda!..”

‘KURUMA MEZUNLARIN SAHİP ÇIKMASI ÇOK ÖNEMLİ’

12 Eylül darbesinden sonra yükseköğretim sistemi baştan aşağı değiştirildi, merkezileştirildi. Siz neler yaşadınız o süreçte?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Çok merkeziyetçi bir sistem içinde Boğaziçi’nin ezilebileceğini ve ayrıcalıklarının ortadan kalkabileceğini düşünüyordum. Benim için üniversite, akademik kariyer, tepede düzenlenmiş, hiyerarşik bir yer olmamalı, yatay olmalı, hatta organize anarşi olmalı, ki yeni fikir üretsin. Üniversite yeni fikir, yeni model geliştirsin, hep devamlı bir şeyleri arayabilsin. Üniversite herkesin birbirinden öğrendiği bir yerdir. Hocalar birbirlerinden, öğrencilerinden, pek tabii ki öğrencilerin hocalarından bir şeyler öğrenebildikleri bir yerdir. Ama bunu emir komuta sistemi çerçevesinde, bir garnizon modelinde yapamaz. Boğaziçi çok özellikleri olan bir yer. Ankara’nın yarattığı merkeziyetçi paradigmanın içinde yer alırsa kurum yıpranır. 2547 sayılı kanun geçtiğinde bu düşüncem daha kuvvetlendi. Aslında Türkiye’de bizim siyasi kültürümüzde olan bu tek tipçi, hiyerarşik, yukarıdan aşağı yapı, otoriter sistem daha da ileri götürülerek kurumsallaştırılıyordu. Ankara’da yükseköğretimi yönetenler de birçok sorunla boğuşuyorlar, yükseköğretimi geliştirmek için. Ama bunu yapma tarzları yukarıdan aşağıya emir komuta mantığı içinde. Hiyerarşik piramitleri seven, tek tip modellere bel bağlamış, merkezden yönlendirmeyi seven bir sistem farklılıkları algılamayı bilemez, değişik kokuları algılayamaz, çeşitli tatlardan haz almaz. Üniversite bütün bunların olduğu bir yerdir. Boğaziçi gibi kendine has özellikleri olan bir kurumu bu sistemin içine koyarsan, hele bir de bu sistemin yönettiği kurumların sayısı devamlı artıyorsa kurumun özelliklerini kaybetme olasılığı çok fazladır. Benim derdim, Boğaziçi’nin bu merkeziyetçi ortamdan nasıl çıkacağı idi.”

Bulabildiniz mi bir çözüm? Nedir bu cendereden çıkmanın yolu?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Başka kurumlara baktığım zaman o günler hep imrendiğim bir şey vardı. Galatasaraylıların, Siyasal Bilgililerin dernekleri vardı, camialar oluşturmuşlardı; organizeydiler, birbirlerini gözetirlerdi. Ben de düşünmeye başladım, “Niye biz Boğaziçi Üniversitesi mezunlarını da bir şekilde organize etmiyoruz?” Bu organizasyon da üniversitenin önemli paydaşlarından biri olmalıydı. Boğaziçi gözüme sahipsiz görünmeye başlamıştı. Bir sahibi olmalıydı. Bu nasıl yapılabilir? Mezunları bir araya getirerek. Hem mezunların bazı ihtiyaçlarına hizmet edersin, hem de onların arasında bu üniversiteye sahip çıkma fikrini yaratırsın.”

Neden öğretim üyeleri değil de mezunlar?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Kuruma mezunların sahip çıkması çok önemlidir. Mezunların erişim alanı çok daha geniş, toplumda iş yapıyorlar. Üniversite öğretim üyesi bir fildişi kule içinde; o fildişi kulenin realiteleriyle biraz değişik bir dünyada yaşıyor. Ama mezunların toplumda çok önemli konumları vardır, etkin yerlere gelirler, para kazanırlar, siyasete girerler. İyi bir lobi oluşturma potansiyeline sahiptirler. Ellerindeki diplomanın saygınlığının devam etmesini isterler. Mezunların örgütlenmesini gerekli gördüğüm için dernek fikrini önemsiyordum. Ve çok da uğraştım. O günlerde de mezunlar arasında da bir çaba vardı örgütlenme konusunda. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) kurulduktan sonra iki dönem başkanlığını da yaptım.”

Öğrenci yurdu Superdorm’un açılışında rektör Üstün Ergüder ve eşi Rukiye Hanım, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e tesisi gezdiriyor.

SİVİL TOPLUM DESTEKLİ ÜNİVERSİTE TASARISI 

Anılarınızda bu arayışın sizi “sivil toplum destekli üniversite” modeline götürdüğünü söylüyorsunuz. Nedir bu model?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Birkaç üniversiteye değişik bir statü verilebilir diye düşünüyordum. Bu statüde devlet üniversitesi olarak kalmaya devam edilir, fakat özel bir yönetim modeli oluşturulabilirdi. Oluşturulacak bir üst yönetim kurulu üniversiteyi yönetebilirdi. Bu yönetim kurulu devletin temsilcileri, Boğaziçi mezun temsilcileri ve üniversitenin diğer paydaşlarından oluşurdu. Üniversite öğretim üyeleri bu kurulun seçiminde söz sahibi olabilir, ama üyeler, emekli öğretim üyeleri dahil, üniversite dışından isimler olmalıydı. Kafamda böyle bir model gelişmeye başladı. Sivil toplum destekli üniversite modeli budur. Dernekte bunu arkadaşlara anlatmaya başladım. Üniversiteyi sahiplenen Boğaziçi camiası olacaktı. Onun da üç kuruluşu var, Dernek, Üniversite, Vakıf.”

Bunların işlevleri nedir?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Vakıf kemale ermiş, para kazanmış, “senior” denebilecek, toplumda saygıdeğer konumlarda bulunan kimselerin temsil edildiği bir yer. Dernek de yeni mezun olan herkesin eşit temsil edildiği, eşit katkıda bulunduğu bir organizasyon. Sivil toplum destekli organizasyon odur. Ve o organizasyondan ortaya çıkacak üniversite konseyi veya yürütme kurulu veya mütevelli heyeti üniversiteyi devlet adına yönetecek.”

Finansmanı kim sağlayacak?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bütçesini devletten alacak tabii. Ama bu bütçeyi kullanma, rektörünü atama, karar alma süreçleri daha esnek olacak. Ankara’daki bürokratik sisteme tabi olmayacak. Maliye bugün bir bütçe verir, hangi kalemlere ne kadar harcama yapacağını söyler. Halbuki üniversite devletten bir bütçe alacak, neyi nereye harcayacağına bu kurul karar verecek. Hocaları değişik statüde çalışacak, devlet memuru olmayacak, kontratlı olacak.”

‘ÖZAL, ‘SEÇİME GİDİYORLAR, RESMİ GAZETE’DE YAYIMLAMAZLAR’ DEDİ’

Siz 1990’lara doğru bu modeli gündeme getirmeye çalışıyorsunuz. Neden sonuç alamadınız?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bu model aslında kabul gördü. Rahmetli İhsan Doğramacı kaliteli yükseköğretimde öncü olabilecek, uluslararası standartlarda araştırma yapıp eğitim verebilecek bazı üniversitelerimize değişik bir statü verilmesi gerektiğinin farkındaydı. Kaliteli üniversitelerin yapılarının daha esnek olması gerektiğini biliyordu. 1991 senesinde, cumhurbaşkanı rahmetli Özal’ın da direktifiyle ve rahmetli Doğramacı’nın bilgisi dahilinde Kemal Gürüz beş üniversite için Özel Statülü Üniversite Yasa Tasarısı hazırladı. SHP bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmekle tehdit ediyordu. Kanun hükmünde kararname olarak geçirilmişti. Ama Resmi Gazete’de yayımlanmadı. Seçimlere gidiliyordu çünkü.”

Özal niye ısrarcı olmadı?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“O sıralarda Yılmaz Esmer ve Ersin Kalaycıoğlu’yla “Türk Toplumunun Değerleri” diye bir araştırma yapmıştık. Araştırma TÜSİAD desteğiyle yapılmıştı ve sonuçları İstanbul’da açıklanıyordu. Basın açıklamasını Ersin ve Yılmaz yapacaklardı. Aynı gün ben TBMM’nin tertiplediği bir toplantıya katılmak için Antalya’daydım. Sheraton Oteli’ndeydi toplantı. Otelin en üst katında da Cumhurbaşkanı Özal kalıyordu. Gece 11-12’ye doğru yatmaya hazırlanırken kapıyı tıklattılar, “Cumhurbaşkanı çağırıyor sizi,” dediler. Hazır Cumhurbaşkanı çağırmışken bu yasaya ne olduğunu öğrenirim diye düşünüyordum. Çünkü o yasayla Boğaziçi kurtulur diye bakıyordum. O yasa bir yerde bizim sivil toplum destekli üniversite modelinin hayata geçirilmesi gibiydi. Yukarı çıktım, Özal bana “Türk Toplumunun Değerleri” araştırmasını sordu. Bulguları bana sabahın erken vakitlerine kadar anlattırdı. Bir ara konunun yavaş yavaş bitmeye yaklaştığını hissettiğimde ben “Cumhurbaşkanım Özel Statülü Üniversiteler Yasası ne oldu?” diye sordum. Biraz kızgın ve bıkkın bir şekilde, “O güzel bir yasa, ama Resmi Gazete’de yayımlamazlar. Çünkü seçime gidiyorlar,” dedi. Biraz kendi partisine dönük bir eleştiriydi bu. Öyle kaldı o yasa. Kadük oldu. Aslında çok önemli bir fırsattı.

Siz bu konu üzerinde düşünmeyi sürdürdünüz gerçi…

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Benim kafamda çok basit bir denklemdir. Ankara bürokrasisinin dayatmacı, hiyerarşik düzeninden kurtulmak istiyorsan kendine özel bir statü bulman lazım. Rektörlüğüm sırasında, Stratejik Plan Komisyonu çalışmaları çerçevesinde üniversitede arkadaşlarla bu modelin üzerinde çalışmalara devam ettik. Rektörlük sonrası kıymetli meslektaşlarım Mehmet Şahin, rahmetli Tosun Terzioğlu ve Öktem Vardar ile birlikte hazırladığımız “Neden Yeni Bir Yükseköğretim Vizyonu?” başlıklı çalışma da bu birikimden çok faydalanmıştı. Aralarında çok büyük devamlılık vardı.”

Üstün Ergüder, Eğitim Reformu Girişimi ekibiyle bir arada.

’67 SAYFA KANUN YAZARSAN ÇOK ŞEYE KARIŞIYORSUN DEMEKTİR’

2013’te YÖK bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Orada üniversiteler için yeni bir yönetim modeli öneriliyordu. Sizin çalışmalarınızın o tasarıya hiç etkisi olmadı mı?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Çeşitli kaynaklardan bizim çalışmalarımızda kullanılan kavramların YÖK’ün yasa teklifinin hazırlanmasında etkili olduğunu biliyorum. Ancak hazırlanan yasa teklifinde büyük tutarsızlık vardı. Taslak bütün o çalışmalardan ve Özel Statülü Üniversiteler yasa taslağından ilkeler düzeyinde izler taşımasına rağmen uygulama maddelerine gelindiğinde YÖK’ün merkeziyetçiliğine ve Ankara’nın bürokratik zihniyet ve geleneğine teslim olunduğu görülüyordu.”

Ankara asla dizginleri bırakmaya yanaşmıyor yani.

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Cumhurbaşkanı Özal’ın hazırlattığı Özel Statülü Üniversiteler Yasası 2 sayfaydı. 2013’te hazırlanan tasarı 67 sayfaydı. 67 sayfa kanun yazarsan çok şeye karışıyorsun demektir. Ayrıca Özel Statülü Üniversiteler Yasası’nda Yürütme Kurulu olarak düşündüğümüz yapı, üniversiteyle toplum arasında köprü olabilecek bir kurumdu. Üniversitelerin ayrıntılarına karışmayacak, ama üniversitenin toplumla ilişkisini hayata geçirecek bir yapı. YÖK’ün tasarısında bu kurula üniversitede çalışan öğretim üyelerinden de üye seçiliyordu. Öğretim üyesi iyi bir paydaş, ama üniversite içinde çalışıyor aynı zamanda, üniversitenin maaşlı çalışanı. Bu kurul üyelerinin üniversiteye gündelik yönetimden soyutlanarak bakabilmesi gerek. Paydaşlara karşı, devlete karşı, topluma karşı sorumluluğu var kurumun. O sorumlulukları kurumsallaştıracak bir yapı lazım. Ayrıca o kurulun faydası köprü görevi görmek, bunu bu şekilde yerine getiremezsin. Ancak bu kurulların seçilmesinde akademik personelin söz sahibi olması gerekir.”

Türkiye’de üniversite yönetimi deyince hep söylenegelen bir şey var, “Parayı veren devlet, haliyle düdüğü de o çalacak.” Boğaziçi gibi 50 yılı geride bırakmış köklü kurumlar için bu ne kadar geçerli?

Prof. Dr. Üstün Ergüder:

“Bütün üniversitelerimiz için genelleme yapmak güç. Bugünlerde 200’ü aşkın üniversitemiz var. Bazıları çok yeni. Ancak ODTÜ, Boğaziçi gibi eski üniversitelerimiz hem yaptıkları sanayi odaklı araştırmalar hem de topladıkları bağışlarla kendilerine ek gelir kaynakları da yaratmışlardır. Bu sayededir ki Boğaziçi’nde, 1990’lardan itibaren rahmetli Suna Kıraç, Şerife Babaoğlu, Natuk Birkan gibi isimlerin, yüzlerce mezunun büyük bağışları oldu. Bu paralarla binlerce öğrenci okutuldu, Kız Yurdu ihya edildi, toplantı salonları tepeden tırnağa yenilendi, Orta Saha modern bir üniversite meydanına kavuştu, Uçaksavar’da modern bir yurt inşa edildi… Devlet üniversitelerinin herhangi bir yeni yapılanmasında devletin gene ana finansör olacağı kesin, ama bu çeşitlenen finans kaynaklarının da üniversite yönetiminde söz sahibi olması düşünülebilir. Ayrıca devleti yönetenlerin şunu unutmaması gerek. Üniversitelerin kurumsal özerkliği ve hocalarımızın akademik özgürlüğü ülkemiz için önemli bir kamu yararıdır. Bu sayededir ki üniversitelerimiz ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişmesine önderlik ederler. Parayı devlet veriyor diye üniversiteleri sıkı bir bürokratik rejimle kısıtlamak ülkenin gelişmesini olumsuz yönde etkiler.”

“BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NİN TARİHÇESİ-3”

1981 yılında yürürlüğe giren 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Türk yükseköğretim sistemi merkezileştirildi, üniversitelerin idari ve mali işleyişleri büyük ölçüde devlet kontrolüne alındı. Böylece Türkiye’de üniversitelerin karar mekanizmalarına, tıpkı Sovyet Rusya’da olduğu gibi devlet bürokrasisi hâkim oldu.(1) Yasa tasarısının Milli Güvenlik Kurulu’nda kabul edilmesini izleyen günlerde Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri birbiri ardına açıklamalarda bulunarak yeni yasayı eleştirmiş, “katı denetim, gözetim ve atama maddelerine” dikkat çekmiş, “demokratik işleyişlerin tamamen ortadan kalktığı,” yükseköğretimin “yürütme organının direktifleri doğrultusunda dar bir teknik öğretime” indirgendiği, akademik ve idari yetkilerin “kurum ve kurullardan alınıp fertlere aktarıldığı,” “üniversite müessesesinin” ve “üniversitelerin var oluş nedenlerinin” ortadan kaldırıldığı, fakülte ve bilim dallarının farklı özelliklerinin göz önüne alınmadığı, üniversitelerin “siyasal gücün denetimine bırakıldığı” uyarılarında bulunmuşlardı.(2) Yine aynı günlerde 121 öğretim üyesi, “idari ve bilimsel özerkliği yok eden” bu yasaya karşı durma çağrısında bulunan bir yazı kaleme alarak rektörleri Semih S. Tezcan’a sunmuşlardı.(3) Öğretim üyelerinin bu çağrılarına kayıtsız kalmayan rektör Prof. Tezcan da basın toplantıları düzenlemiş, tüm üniversiteleri “aynı kalıba sokan” ve “üniformalaştıran” tasarının “merkeziyetçi bir zihniyetle hazırlandığını” belirterek bu durumun bürokrasiyi artıracağı, “üniversitelerin etkin, verimli, hızlı ve başarılı çalışmalarını güçleştireceği” uyarısında bulunmuştu.(4) Ne çare ki emir büyük yerden gelmiş, aklın hükmü kalmamıştı. Prof. Tezcan kısa süre sonra görevden alındı. 1982’de mevcut 19 üniversite içinde yalnızca Orta Doğu Teknik ve Boğaziçi Üniversitelerine kurumları dışından rektörler atandı.(5) 2547 sayılı yasa sonrası Boğaziçi Üniversitesi kadrosundaki birçok akademisyen birkaç yıllığına yurtdışındaki üniversitelere gitti, bunların bazıları bir daha Türkiye’ye dönmedi.

Üstün Ergüder kimdir?

Prof. Dr. Üstün Ergüder 1937 yılında doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini İstanbul’da Robert Kolej’de, lisans eğitimini İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nde, doktorasını siyaset bilimi alanında ABD’de Syracuse Üniversitesi’nde tamamladı. 1969’da Robert Kolej Yüksek Okulu kadrosuna katıldı. 1971’den itibaren Boğaziçi Üniversitesi’nde görevine devam etti. 1992-2000 arasında iki dönem Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğünü üstlendi. 2001’de Sabancı Üniversitesi’ne geçti. Burada bağımsız bir düşünce kuruluşu olan İstanbul Politikalar Merkezi’ni kuran Prof. Ergüder, 2003 yılında temel eğitim alanında veri-temelli araştırma, savunu ve izleme çalışmaları yürüten bağımsız bir düşünce ve uygulama merkezi olan Eğitim Reformu Girişimi’ni hayata geçirdi. 1997’den itibaren Avrupa Rektörler Konferansı (CRE) Kurumsal Kalite Değerlendirme Programı yönlendirme grubuna katılarak küresel ölçekte üniversitelerin kalite değerlendirmesinde görev alan Prof. Ergüder, 2004 yılında merkezi Bologna’da bulunan Magna Charta Gözlemevi (MCO) Konseyi üyeliğine seçilmiş, 2009-2013 yılları arasında tüm dünyada üniversite özerkliği ve akademik özgürlükleri izleyen MCO Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. ERG Yönetim Kurulu başkanlığını sürdüren Prof. Ergüder’in anıları, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında: Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk, 2015’te yayımlandı.

İLGİLİ HABER

1- Kemal Gürüz, Yirmi Birinci Yüzyılın Başında Türk Milli Eğitim Sistemi (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008), 77-78.
2- Reşit Canbeyli, Oya Köymen, Taha Parla, Özer Ertuna, Mete Durdağ, Mehmet Kaytaz, Mustafa Dilber, Demir Demirgil ve Suna Killi’nin demeçleri, “YÖK için ne dediler?” Cumhuriyet, 15-19-20-22-23-27 Kasım ve 11 Aralık 1981.
3- “Boğaziçi öğretim üyeleri: YÖK’ün sakıncaları giderilmeli,” Cumhuriyet, 4 Aralık 1981.
4- “Boğaziçi Rektörü: YÖK Tasarısı şimdiki haliyle çok sakıncalı,” Cumhuriyet, 29 Ağustos 1981.
5- Üstün Ergüder, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında (Doğan Kitap, 2015), 170-171

(1) John Freely, A Bridge of Culture: How An American College in Istanbul Became A Turkish University (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2009), 80-81.

(2) Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektifi, 1958), 477.

(3) John Freely, A Bridge of Culture, 317-324.

(4) John Freely, A Bridge of Culture, 354-355.

(5) Mehmet Altun, Dünden Bugüne Boğaziçi Üniversitesi (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2013), 49, 80-83.

(6) Aptullah Kuran, Bir Kurucu Rektörün Anıları (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2002), 43.

(1) “İsmet İnönü’den Amerika milletine” ve “İsmet İnönü Radyo evine şeref verdi,” Tan, 27 Şubat 1939.
(2) John Freely, A Bridge of Culture, 279.
(3) John Freely, A Bridge of Culture, 322.
(4) Abdi İpekçi, “Çirkin ve güzel Amerikalılar,” Milliyet, 27 Şubat 1966.
(5) Üstün Ergüder, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında: Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk (Doğan Kitap, 2015), 267-271

Duvar / Aytaç Demirci

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top