GENEL

“İHTİYACIMIZ OLAN; ‘MÜSLÜMANLIK DİNDARLIĞI’ DEĞİL, İSLAM DİNDARLIĞIDIR”

Bir elinizde kötülük,
Bir elinizde Kur’an.
Bir helaldir işiniz, bir haram.
Şu yarım yamalak dünyada;
Ne tam kâfirsiniz, 
Ne tam Müslüman

“İslam’ın evrensel ve her çağda vazgeçilmez olan medeniyet ilkeleri yerine egemen Emevi/Arap kültürü, peygambere dayandırılarak “Sünnet!” adıyla Müslüman topluma dayatıldı ve savaşlarla genişlettikleri coğrafyalara “İslam!” olarak yaydılar.”

“Ticaretinde, siyasetinde, yönetiminde, insan ilişkilerinde referansı ibadet değil, adalettir, güvenirliliktir, dürüstlüktür, ahde vefa göstermek ve sözünde durmaktır.

“Müslümanlık, artık egemenlerin, şarlatan din adamlarının, cemaat ve Diyanetin, din tacirlerinin, parti ve politikacılarının sömürü aracı, ulusların, toplumların ve bireylerin bir geleneği ve kültürü haline gelmiştir.”

İSLAM DİNDARLIĞI!

Dindarlık, farklı biçimlerde tanımlansa da, ‘kişinin veya toplumun bir dini özünden kavraması ve ilkelerini yaşam tarzı olarak benimsemesi’ olarak tanımlamayı daha uygun görüyorum.

Fotoğraf: Pixabay /cafemedyam

Bu bağlamda özünden sapmış, tahrif olmuş veya uydurulmuş bir dini yaşamın “dindarlık” olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum.

Bu tanımlama ile risk aldığımı ve haklı-haksız itirazlara muhatap olacağımı da biliyorum. Ancak İslam’ın karşı karşıya bulunduğu itham ve suçlamaların bir kısmının dayanağı, yanlış dindarlık algısından kaynaklandığı kanaatinde olduğum için risk almaya değer buluyorum.


Kişisel olarak İslam dindarlığını diğer dinlerde kabul gören dindarlıklardan çok farklı ve çok daha önemli bulduğumu ifade etmeliyim.

Çünkü aklı, bilgiyi, öğrenmeyi, ilmi, medenileşmeyi ‘dindarlık’ merkezine alan sadece İslam’dır.

Kur’an’ın ilk emrinin, “Oku!” İle başlaması cahiliyeyi, cehaleti ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.

Çünkü “ikra-oku” sadece okumakla yetinmek değil, öğrenmeyi, anlamayı, anlatmayı, bilgi edinmeyi ve hayata akıl ve bilgi ila bakmayı içermektedir.

Bu da İslam’ın insana, evreni ve içindekilerini bilgi ve araştırmalarla keşfetmesini ve anlamasını emrettiğini göstermektedir.


Peygamber’in (s) arkadaşları da ‘Oku’ emrinin gereği olarak cahiliyeyi ve cehaleti terk edip bilgi ve hikmeti öğrenerek değiştiler ve Kur’an nuru ve Resul-ü Ekrem’in rehberliğinde çağı aydınlatmanın ve bilgi toplumu inşa etmenin peşine düştüler. 

Bunun sonucu olarak bir cahiliye, kan ve savaş beldesi olan Yesrip’te akıl, bilgi, ilim, irfan, ahlak, adalet gibi ilkeleri temel alan yeni ve çağlar ötesi bir medeniyet meşalesi yaktılar.


Bu medeniyetin ifadesi olarak Yesrip şehri, ‘Medine’ olarak tanımlanırken, cahiliye ve kabile toplumu da bilgi ve barış toplumu olarak isimlendirilmeye başlandı.

Artık İslam’ın merkezinde ‘tevhid – adalet – ahlak ve medeniyet’ vardı. Kanaatime göre İslam dindarlığı da bu medeniyetin gereğini yapmaktı.

İslam dindarlığı, “din” adına dünyada egemenlik kurmak, hükümranlık, hâkimiyet tesis etmek, güç ve iktidar sahibi olmak peşinde olmak değil, imar, inşa, ıslah ve adalet peşindedir. Medeniyetin ve her medeni insanın da amacı bu değil mi?


İslam dindarlığı, Müslüman-gayrimüslim, siyah-beyaz, Arap-Acem, etnik, inanç, sınıf, cinsiyet ayırımı yapmayı doğru bulmaz.  

İyi ile kötü, maruf ile münker, hayır ile şer, doğru ile yalan, hak ile batıl, adalet ile zulüm, ezen ile ezilen, cehalet ile ilim, ilkellik ile medenilik ayırımı yapar, insanlığın yararına olanı tercih eder.

Bu istikamette yol alındığı süre içinde Mü’minler İslam ile saygınlık, itibar, izzet ve şeref kazandılar, örnek alındılar ve en hayırlı toplum unvanını elde ettiler.

Siz, insanlığ(ın iyiliği) için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…

(Al-i İmran suresi. 3/110)


Peki, ne oldu da Müslümanlar İslam dindarlığını/medeniyeti terk edip cahiliyeye ve cehalete teslim oldular?

İslam evrenseldir, hakikatlerin ve çağların tamamını içerir, insana ve insanlığa hitap eder! Akıl, bilgi, araştırmalarla ve Kur’an ışığında hidayete ulaşmayı tavsiye eder.

İslam dindarlığında mü’minler, dinlerini ve ibadetlerini yalnız Allah’a has kılar ve yalnız Allah’a ibadet ederler.

İslam dindarlığında ibadet eylemi, Rabbini bilmenin ve verilen nimetlere karşı ihlasla bir şükrün edasıdır.

Allah’tan başka bir güce tapmamanın, yalnız ondan yardım dilemenin ve yalnız ona ibadet etmenin bir gereğidir.


İslam dindarlığında, ibadetlerinin karşılığında bir saygınlık ve itibar peşinde olunmaz.

Ticaretinde, siyasetinde, yönetiminde, insan ilişkilerinde referansı ibadet değil, adalettir, güvenirliliktir, dürüstlüktür, ahde vefa göstermek ve sözünde durmaktır.

De ki: «Bana, dini sadece kendisine halis kılarak Allah’a ibadet etmem emredildi.»

(Zümer Suresi-39/11)


Muazzez Peygamber (s) ve aziz arkadaşları tam da böyle yaptılar ve insanlığa örnek, seçkin bir topluluk oldular.

Ne yazık ki peygamberden sonra, zamanla İslam dindarlığının esaslarını oluşturan tevhid, akıl, bilgi/ilim, iman, irfan, ahlak, hürriyet, adalet, emanet, takva/sorumluluk, cihad/hak mücadelesi gibi ilkeler yerine taklit, tavassut, ittiba, hilafet/saltanat, Fetih/savaş, iktidar, devlet gibi kutsanmış olgulara esir, padişahlara, din adamlarına, şeyhlere, türbelere, dergâhlara “kul” olmuş bir “Müslümanlık” tesis edildi.

İslam’ın evrensel ve her çağda vazgeçilmez olan medeniyet ilkeleri yerine egemen Emevi/Arap kültürü, peygambere dayandırılarak “Sünnet!” adıyla Müslüman topluma dayatıldı ve savaşlarla genişlettikleri coğrafyalara “İslam!” olarak yaydılar.

Emevilerle başlayan bu süreç, Osmanlılara kadar din-iktidar/devlet-siyaset-kutsanmış sembollerle iç içe geçmiş ve işbirliği içinde bu statüko muhafaza edilmiştir.

Modern dönemde de aynı statüko gelenekselleştirilmiş din üzerinden farklı politikalarla sürdürülmüş, Fetva kurulları, Diyanet gibi kurumlar marifetiyle yasal olarak resmi ideolojiye eklemlenmiş, din adamları, cemaatler ve tarikatlar marifetiyle de toplumsal alana eklemlenmiştir.

Peygambere (s.aa.s.) isnat edilen on binlerce uydurma hadislerle bizzat peygamberin kendisini insanlığa ve inananlara örnek olmaktan uzaklaştırmışlardır. Menkıbeler, hikâyeler uydurularak ‘İslam Peygamberi’ olmaktan çıkarıp “Müslümanların Peygamberi” olarak kabul görmesini sağlamışlardır.

Böylece İslam yerine Müslümanlık, uydurulmuş bir din olarak hayat bulmaya başlamıştır.


Denilebilir ki ‘akletmek’ başta olmak üzere medeniyet ilklerini, yani İslam dindarlığını terk ettikleri için Müslümanlar cehalete, zillete ve sefil hale düştüler. Oysa İslam, her daim aziz ve üstündür.

İslam dindarlığında okumayan, araştırmayan cahilden dindar, cennet pazarlayan din adamından mürşit, zalim ve müşrikten yönetici, liyakat-ehliyet-adalet ve ahlak yoksunundan lider, hırsız zenginden hayırsever, saray ve iktidar dalkavuklarından ulema, el-etek öpen itibarsızlardan siyasetçi olmaz!

Kuşkusuz akleden, okuyan, sorgulayan, araştıran, tefekkür ve tezekkür eden mutasavvufları, ilim-irfan-hikmet sahibi din bilginlerini, münevver ulemayı, adil ve bilgili devlet ve siyaset adamlarını muteber gördüğümü ve onları ‘İslam dindarlığı’ kapsamında değerlendirdiğimi belirtmeliyim.

Müslümanlık, artık egemenlerin, şarlatan din adamlarının, cemaat ve Diyanetin, din tacirlerinin, parti ve politikacılarının sömürü aracı, ulusların, toplumların ve bireylerin bir geleneği ve kültürü haline gelmiştir.

İhtiyacımız olan; “Müslümanlık dindarlığı” değil, İslam dindarlığıdır.

Fotorğaf: Reuters / cafemedyam

DİN GARİP, DİNDARLAR ÖTEKİ!

Her dinin mensupları arasında ‘dindar’ olarak tanımlanan insanlar vardır. İslam’da, ölçüsü ‘takva’ olan dindarlık; Allah’a, kâinata ve insanlığa karşı duyarlılık ve sorumluluk bilinci ile ahlaklı bir yaşam tercihi demektir.

Bu bilinç, dindar insanın hayatının her alanına nüfuz eder.

Bu durumda akletmeyen, sorgulamayan, okumayan, öğrenmeyen, araştırmayan, sorumluluk duymayan, dürüst-ahlaklı-güvenilir-adil olmayan elbette dindar olamaz.

Buna göre; duyarsızlık-sorumsuzluk-haksızlık-hukuksuzluk-yolsuzluk-hırsızlık-adaletsizlik-ahlaksızlık-cehalet-bilgisizlik-yobazlık-dinbazlık gibi ilahi ve insani olmayan özelliklerle dindarlığı/dindarı birleştirmek gerçekçi değildir.

Daha açık bir ifade ile ‘takva’ tanımına uymayan ve sadece bir Müslümanlık kültürüne dönüşen ‘ibadet’ diye yerine getirilen ritüellerle ‘dindarlığı/dindarı’ tanımlamak İslam’a aykırı olduğu kadar dindarlığa ve dindarlara da haksızlık ve zulüm olur.

Asırlardır Müslümanların hayatına hâkim olan ‘İslam dindarlığı’ değil, ‘Müslümanlık’ kültürü olmuştur.

Müslümanlık da İslam demek değildir. Doğal olarak ‘İslam dindarlığı’ anlayışı da İslam’a göre değil, Müslümanlık kültürüne göre şekillenmiştir.

Müslümanlık ise din adamları aracılığıyla öğrenilen ve egemenlere göre şekil alan, din adamları tarafından coğrafi ve konjonktürel koşullara uydurulan, kutsallarla toplumu kuşatan bir kültür halini aldı.

Bu kültürde dinbazlık da ‘dindarlık!’ olarak benimsenmiş oldu. Böylece kutsalların pazara açılması ‘dindarlık’ özellikleri olarak görülmeye ve karşılık bulmaya başladı.

Dinbazlık; egemenler, politikacılar, yöneticiler, zenginler tarafından kabul gördükçe toplumda da meşruiyet kazandı ve dinbazlar da saygın ve etkin hale geldiler.

Artık makbul Müslümanlık ölçüsü ‘dinbazlık’ oldu. Dindarlık ve dindarlar ise yabancılaştı ve ‘öteki!’ durumuna düştüler.

Aradaki farkı fark etmek ve birbirinden ayırmak artık hiç de kolay değil. Dindarlar, ibadetlerini sırf Allah için ve Allah’ın rızasını kazanmak için gösterişten ve riyadan uzak, sade ve doğal yaşarken, dinbazlar riyakârlığı, gösterişi dinin bir ritüeli haline getirdiler.

Dindarlar, yeryüzünü ‘mescit’ (namaz kılmaya uygun yer) olarak kabul ettikleri için gösterişli ve ihtişamlı camiler inşa etmeyi israf sayıp ihtiyaç halinde mescitler inşa ederken egemenler, politikacılar, zenginler dinbazlar marifetiyle ihtişamlı camiler, türbeler, minareler inşa etmeyi ibadet saydılar. 

Dindarlar için israf olan; dinbazlar için itibar ve hayır-hasenat oldu!

Adalet, yüce ahlak, güvenilirlik ve dürüstlük gibi ‘İslam şiarı’ yerine Müslümanlığın şiarı olan debdebeli camiler, ihtişamlı ibadethaneler, gösterişli külliyeler tesis edilmektedir.

Artık özel ayinler, disipline edilmiş ritüeller, cübbeli-sarıklı-sakallı hoca efendiler, müftüler, vaizler, ğayıptan haber veren yobazlar, cennet pazarlayan ve parselleyen sahtekârlar ve şarlatan din adamları rehber ve kılavuz oldular.

Böylece efsanelerle, yalan tarihle, ecdat güzellemeleriyle, uydurulmuş hadislerle, menkıbe ve rüyalarla topluma dini istikamet verilmeye çalışılmaktadır.

Politikacısından iş adamına, bürokrattan müteahhidine, cemaatten din adamına kadar ellerinde Kur’an olduğu halde içeriğinden habersiz ve gafil, dillerinde Muhammed Mustafa olduğu halde yüceahlaktan yoksun bir ‘dinbazlık’ ve ‘istismar’ kültü ve düzeni oluştu.

Öylesine bir ‘Müslümanlık’ gelişti ki tam da Ömer Hayyam’ın tanımladığı gibi:

Bir elinizde kötülük,
Bir elinizde Kur’an.
Bir helaldir işiniz, bir haram.
Şu yarım yamalak dünyada;
Ne tam kâfirsiniz, 
Ne tam Müslüman


Biliyoruz ki, ihtişamlı camiler, yüksek minareler, altın kubbeli türbeler, şaheser kiliseler, havralar, sanat eseri devasa tapınaklar gibi ibadet mekânların hiçbiri din ve dindarlık gereği değil, güç ve sömürü araçları ve sembolleridir. 

Din, bu mekânların tamamında garip, yabancı ve din adamlarının elinde rehin durumdadır.

Bu nedenle dindarları; camilerde, cemaatlerde, tarikatlarda, Kur’an Kurslarında, Tekke ve medreselerde, imam hatip okullarında, Diyanet ve dini kurumlarda, vakıf-dernek-cemiyet-parti gibi örgütlü yapılarda, cübbe-sarık-sakal-başörtüsü gibi giyim ve biçimde aramak, oralarda olduğunu düşünmek yanlıştır. 

Elbette bu kesimler arasında da dindarlar vardır ancak dindarlık bireyseldir. Görüntüde, gösterişte değil, yaşam alanında kendini gösterir. 

Aklı, ilmi, irfanı, Kur’an’ı, Muazzez peygamberi ve insanlığı önceleyen dindarlar makbul ve muteber insanlardır. Varlıkları insanlığın yararınadır.

Dinbazlar için en büyük tehdit ve tehlike de dindarlardır. Bu nedenle dindarları ‘öteki’ olarak tanımlıyorum.

Dinbaz; ticaretinde, siyasetinde, ilişkilerinde dini söylemler ve ritüeller kullanır, dindar ise dindarlığın ve iyi insan olmanın da gereği olan dürüstlüğü, doğruluğu, güvenirliliği ve adaleti esas alır ve öyle davranır.

Dindar, ibadeti yarışmak için, gösteriş ve çıkar için yapmaz. İyilikte yarışmayı, iyilikte dayanışmayı ve yardımlaşmayı amaçlar. 

Dindar, dinini ve ibadetlerini mevki-makam, mal-mülk, ticaret ve siyaset için referans vermez. Dindarın referansı ahlaktır, adalettir, bilgidir, dürüstlük, doğruluk, güven, ehliyet ve liyakattir.

Son yüz yılda dinbazlık; din ile adaletin, din ile ahlakın ayrışması ve din ile siyaset ve iktidarın bütünleşmesiyle zirve yapmıştır. Bu anlayışta artık din garip oldu ve bize yabancılaştı.

Siyasal dinbazlığın öncelikle ötekileştirdiği ve düşmanlaştırdığı kesimler de dindarlardır.

Bu nedenle dindar ‘çoğunluk’ değil, azınlıktır ve ‘öteki’dir.

Müslümanlar olarak asırlardır düştüğümüz hazin durumun özetini şöyle ifade edebilirim: Din bize yabancı, biz dine yabancılaştık.

Din diye inandığımız İslam değil, İslam diye yaşadıklarımız da din değildir… 

Dini ‘garip’ olarak nitelendirirken ülkemizin en güzel ‘Gazelhan ve Mevlithan’ isimlerinden olan güzel ve billur sesli Abdullah Babur’u, nam-ı diğer Mevlithan Mustafa’yı anmadan geçmek eksiklik olur.

Diyarbakır’da yaşayan ve “Diyarbekir üzerine” sohbet edilebilecek çok az sayıda insanlardan biridir.

Mevlithan Mustafa’yı sadece güzel sesi ile ve seslendirdiği gazellerle değil, mertliği, cömertliği, kimseye “Eyvallah” etmeyen dik duruşu ile Diyarbekirli karakterini yansıtan kimliği ve tarih bilgisiyle hatırlatmak isterim

Mevlithan Mustafa’yı, Diyarbakır’ın ‘yaşayan tarihi’ olarak adlandırmak hiç de mübalağa değildir. 

Her vaktin makamına göre ezan okuyan Mevlithan Mustafa’nın Ulu Camii minareden yükselen gür-yakıcı sesine hayranlıkla kulak kabartmayan yok denecek kadar azdır.

Ben de her denk geldiğimde durup, ezanın bitimine kadar o güzel sesi hayranlıkla dinler ve etkisinde kalarak yoluma devam ederdim.

Sadece okuduğu ezanla değil, okuduğu mevlit ve gazellerle mest olmamak imkânsızdır. 

Şöhretini Diyarbakır veya Şarkla sınırlandırmak eksiklik olabilir. Çünkü O Türkiye’nin en güzel ‘gazel’ okuyan gazelhanlarından biridir, kanaatime göre en iyisidir.

Umarım, kendisini ‘Gazel Bülbülü’ olarak tanımlamamdan incinmez!..

Yazıma da ilham veren şu güzel mısralar kendisine aittir:

Ey gönül buradan gidelim
Yanalım din garip oldu
Bu fenada biz nidelim
Yanalım din garip oldu

Ne âlim kaldı âlemde
Ne insaf kaldı zalimde
Hüküm kalmadı hâkimde
Yanalım din garip oldu

Âlimler ilmini gizler
Yanında çalınır sazlar
Ferah buldu bênamazlar
Yanalım din garip oldu

İLGİLİ HABER

© The Independentturkish / Abdulbaki Erdoğmu

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top