GENEL

ANDIMIZ ULUSAL BİR TEVHİDDİR!

‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’

Danıştay’dan ‘Andımız’ kararı: “Artık okunmayacak”

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 8. Dairesi’nin Öğrenci Andı’nı kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal eden kararını bozdu.

Türkiye’de “Çözüm Süreci” döneminde Öğrenci Andı kaldırılmış, buna karşın Türk Eğitim-Sen, düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay’a dava açmıştı.

Danıştay 8. Dairesi, Öğrenci Andı’nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal ederken andımız yeniden okunmaya başlanmamış MEB yürütmenin durdurulmasını istemişti.

İki yıla yakın bir zamandır Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu gündeminde bulunan dosya, geçen ay karara bağlandı.

Öğrenci Andı’nın okunmasını yürürlükten kaldıran yönetmeliğin iptaline karar veren Danıştay 8. Dairesi’nin kararı bozuldu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda 11’e karşı 4 oyla alınan kararın gerekçesinin önümüzdeki günlerde yazılacağı kaydedildi. Dosya, yeniden Danıştay 8. Dairesi’ne gönderilecek.

Bu kararın ardından artık okullarda Öğrenci Andı okunmayacak.

Danıştay devlet madalyalarındaki Atatürk kabartmasını da yine çıkarma kararı aldı

Danıştay dün aldığı iki kritik kararı açıkladı.

İlki öğrenci andı ile ilgili oldu. D

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, okullarda öğrenci andının okunmasını sona erdiren MEB yönetmeliğini iptal eden Danıştay 8. Dairesi’nin kararını bozdu.

Daireler Kurulu’nun karara ilişkin gerekçesini henüz yazmadığı öğrenildi.

Bağımsız Milletvekili İsmail Koncuk:

“Hem Türk Eğitim Sen hem de şahsım adına Andımızın okullarda okunması için dava açmıştım. Danıştay, davaya ehliyet yönünden ret kararı vermişti. İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz ettim. Kurul her Türk vatandaşı dava açabilir diye beni haklı buldu. Dolayısıyla 8. Daire de, bu olumlu yaklaşımına istinaden Andımızın yasağını kaldırdı. Şimdi ise okullarda Andımızın okullarda okutulmasına olumlu bakan aynı kurul, bu kez Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararını onaylayarak Andımıza yasak getirdi.”

Bir diğer kritik kararda Danıştay 10. Dairesi’nden geldi.

Devlet madalyalarından Atatürk kabartmasını yine çıkarıldı. Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı, Liyakat Nişanı’nda bulunan Atatürk kabartması, 15 Aralık 2013 tarihinde yönetmelikte yapılan değişiklikle kaldırılmıştı. Dönemin Türk Kamu Sen Genel Başkanı ve halen Bağımsız Milletvekili İsmail Koncuk, yönetmelik değişikliğinin iptali için Danıştay’a dava açmıştı. Danıştay nişanlarda Atatürk kabartmasının kullanılmasını öngördü. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı karara itiraz etti temyize gitti.

YİNE BAŞA DÖNÜLDÜ

Danıştay İdari Daireleri kurumu 2019’da 10. Daire’nin kararını tek oy farkla yerinde buldu. Şimdi ise yine başa dönüldü. Mahkeme kararıyla madalyalara konulan Atatürk kabartması, yine mahkeme kararıyla kaldırılmış oldu.

Gelişmeleri değerlendiren bir hukukçu, “Ne yazık ki siyasetin isteği doğrultusunda kararlar veriliyor” dedi.

Tek Tanrı inancı, İslâm dininin temelidir.

Tevhid, Arapça bir kavram olup, kısaca, birlik, birleme demektir.

Yani Müslümanlığı kabul etmenin ve / veya Müslüman olarak kabul edilmenin temel koşulu ‘her şeyi yaratan ve her şeye kadir olan’ tek bir Tanrı’ya inanmaktır.

İslâmiyet’te tek bir yaratıcı inancının ifadenin şekli, kısaca Kelime-i Tevhid olarak tanımlanır.

Buna göre Kelime-i Tevhid, ‘Lâ İlâhe İllallah, Muhammeden Resûlullah”tır, ki Türkçesi ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Hz.Muhammed de onun elçisidir’ demektir.

Bu sözü kalben benimseyerek söyleyen kim olursa olsun; hangi ulustan, hangi etnik kökenden -sarı, beyaz veya siyah- hangi ırktan ve de hangi dille söylerse söylesin, o kişiye İslâmiyet’i kabul etmiş bir ‘Müslüman gözüyle bakılır.

Kısacası, dinimizin hem temel ilkesi hem de parolasıdır ‘Kelime-i Tevhid‘…

BİR PAROLA GEREKİYORDU

Millî Mücadelenin başarıyla sona ermesiyle kurulan yeni devlete ‘Türkiye Cumhuriyeti‘ adı verilirken, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkı’na ‘Türk Milleti’ denir’ demişti Atatürk. 

Türk adı Osmanlı’da genel olarak dağlarda yaşayan, kaba ve cahil insanlar için kullanılan bir terimdi. Kendisini Türk olarak tanımlayanlar horlanır, hakir görülür, ezilirdi.

Falih Rıfkı ATAY, Osmanlı’nın son dönemlerini anlattığı ‘Batış Yılları’ adlı eserinde: ”Bizim çocukluğumuzda Türk ‘kaba’ ve ‘yabanî’ demekti. Biz ‘İslâm’ ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. ‘Vatan’ sözü yasaktı. Okullarda Arab’a ‘Arap’, Arnavut’a ‘Arnavut’, Rum’a ‘Rum’, ama kendimize ‘Osmanlı’ derdik.” diye yazarken, “Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin Türklüğünden utandığını ve sakladığını” vurgular. 

Gerek Osmanlı’nın ve gerekse Batı’nın kaba, cahil, barbar diye küçümsediği Anadolu insanına yeni bir ruh, özgüven, ulusal bir bilinç ve kimlik kazandırmak önemliydi. Yeni devletin insanlarını motive edecek yeni bir parola gerekiyordu.

Mustafa Kemal, onu da “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle formüle etti.

Yani demek istediği şuydu: 

“Ey Türkiye Halkı! Bugüne kadar seni hep küçük gördüler, aşağıladılar, horladılar, kendine güvenini yok ettiler. Ama artık bunlar geride kaldı. Bundan sonra kendini küçük görme, onurlu ve başı dik ol; zira Ey Türkiye Halkı, sen geçmişi tarihin derinliklerinde olan büyük bir toplumsun, bunun farkında ol! Böyle bir toplumun bireyleri olarak kim olursak olalım, bundan sonra hepimizin ortak adı Türk’tür.

Bu isim bir üst isimdir, hepimizi kuşatıcı, kapsayıcı şemsiyedir… Nasıl ki bir şemsiyenin farklı renklerden, desenlerden oluşan baklava dilimleri gibi tentesi varsa, bizim de öyle farklı renklerimiz olabilir; ama bilelim ki hep birlikte büyük şemsiyenin parçalarıyız ve hepimiz o şemsiyeyi oluşturuyoruz. Kim kendini bu şemsiyenin bütünü – yani Türk olarak görüyor ve kabul ediyorsa ne mutlu ona!”

Ardından bütün eğitim sistemi buna göre geliştirildi. Yedisinden başlayarak tüm yurttaşlara yeni bir hedef, bir vizyon kazandırılması amaçlandı.

Okullarda “andımız” böylece ortaya çıktı.

Zaman zaman bu yaklaşımın özünü anlamayan ya da anlamak istemeyen bazı kişi ya da gruplar oldu… Homurdandılar… “Kardeşim, bu ırkçı bir söylemdir. Bize Türklüğü dayatıyorsunuz, biz aslında şuyuz, buyuz” dediler.

Şemsiyenin bir parçasını şemsiyenin kendisinden ayrı görmek istiyorlardı.

Genellikle kendini “sol/sosyalist” olarak tanımlayan çevrelerden geliyordu bu tür tepkiler… “Ben Türk’üm!” demeyi faşizmin, şovenizmin bir göstergesi sayıyorlardı.

Ne kadar homurdansalar da 20’nci yüzyılın sonuna kadar bu vizyonla gelindi.

MİLLET ANLAYIŞI YERİNE ÜMMET ANLAYIŞI ONLARA DAHA CAZİPTİ…

Ne var ki, zamanla solun dışında, Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyet dönemine kızgın bazı ‘İslâmî’ çevreler de kendilerini güçlü hissettikçe Türk kavramına duydukları tepkiyi dillendirmeye başladılar. Çünkü onlar için ‘millet’ anlayışına dayanan ‘Türk’ kavramı yerine ‘ümmet’ anlayışına dayalı Osmanlı’ kavramı daha cazipti.

Nitekim ‘Kelime-i Tevhid”i dilinden düşürmeyen ve partisine oy vermeyenleri de ‘Patates dininden’ sayan siyasîlerden biri bir gün -biraz Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet dönemini küçümsemek ve hatta karalamak, biraz da belli bölgelerden oy almak uğruna- kalkıp: “Kardeşim sen ‘ne Mutlu Türk’üm diyene!’ dersen, birileri için de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’, ‘ne mutlu Laz’ım diyene’, ‘ne mutlu Çerkes’im diyene’ diye söyleme hakkı doğar tabii…” demişti.

Yani Atatürk’ün “tevhid” içinde bir ulus yaratma konusundaki en önemli parolasına bıçağını sapladı.

Bu lâfların üzerinden pek fazla zaman geçmeden, bir zamanlar o şahsiyetin peşinden giderken “gördüğü lüzûm üzerine” ondan ayrılan Recep Tayyip Erdoğan’ın da -neredeyse kelimesi kelimesine- aynı lâfları ülke gündemine soktuğuna tanık olduk: “Ne demekmiş efendim ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ Bu ülkede sadece Türkler yok ki, 36 etnik grup var! Sen kendine Türk’üm dersen, birileri de kalkıp kendine Kürt’üm, Laz’ım, Çerkes’im, Boşnak’ım der tabii!”

Toplumları etnik ya da dinsel gruplara ayırarak zayıflatma ve bölme düşüncesinin belli merkezlerin gündeminden hiç düşmediği bilinirken, ağzından çıkan lâfa en çok dikkat etmesi gereken birinin bu sözleri etmesi -en hafif haliyle- gaflet olarak gözüktü bize.

Evet, Türkiye’deki etnik gruplar üzerine yapılan araştırmalar son yıllarda hızla arttı. Araştırılmalı tabii ki… Lâkin niyet önemli… Araştırmalar sonunda sayıyı 36 olarak açıklayan Erdoğan’dan başka Türkiye’de etnik grupların sayısı 19’dur diyen de olmuş, Alman antropolog Peter A. ANDREWS gibi sayıyı 47’ye çıkaran da…

HEPİMİZİ “TEVHİD” ALTINDA TOPLUYORDU

İyi de, bu toplumun sosyal yapısını -nur içinde yatsın- Büyük Atatürk bilmiyor muydu? O dönemde de kendisini Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arnavut vb. diye farklı farklı kimliklerde görenlerin veya tanımlayanların farkında değil miydi?

Bir tarih profesöründen çok daha iyi tarih bilen, bir ilâhiyat profesöründen çok daha derin biçimde dine vâkıf, bir sosyoloji profesöründen çok daha ayrıntılı toplumsal analizler yapabilen bir adamın bu toplumdaki etnik farklılıkları bilmemesi düşünülemez tabii…

Nitekim O, kendi dönemine kadar Türk ve dünya tarihi üzerine yazılmış yüzlerce cilt kitabı okumuş, araştırmış, incelemiş ve sonuçta: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarları” olduğu kanaatini edinmişti.(*)

Yani hepimizi ‘tevhi‘ ilkesi altında topluyordu.

Şimdi başa dönecek olursak, demek istemem şudur ki;

Türk kavramı -siz ister 36 deyin ister 136- Kürdüyle, Çerkesiyle, Boşnakıyla, Lazıyla, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Tatarıyla, Çingenesiyle, Zazasıyla, Pomakıyla, Türkmeniyle, vs. Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturan ‘Türkiye halkı’ bireylerinin ortak adıdır. Bir şemsiye gibi herkesi kuşatan ve kapsayan kavramdır.

Kelime-i Tevhid, nasıl ki dili, ırkı, mezhebi, kökeni, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun bütün Müslümanlara birliğin yolunu gösteren ve birliğe davet eden ‘dinsel’ bir kavram ise, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü de bu ülkenin ‘sosyal’ ve ‘siyasal’ anlamdaki ‘Kelime-i Tevhidi”dir.

“LÂ İLÂHE İLLALLAH, MUHAMMEDEN RESULULLAH” diyen biri nasıl Müslüman olarak kabul görüyorsa, “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” diyen biri de -kim, hangi etnik kökenden, hangi ırktan, hatta milliyetten olursa olsun- Türk olarak kabul görür.

Öyle olmasa üzerinde ay yıldızlı millî formamızla ülkemizi uluslararası çeşitli arenalarda temsil eden, bizlere madalyalar kazandıran, bayrağımızı göndere çektiren ve İstiklâl Marşımızı dinlettiren yabancı asıllı sporcularımızı nereye koyacağız ve ne sayacağız?

“Öğrenci Andı kararı pimi çekilmiş bomba”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Danıştay’ın okullarda Öğrenci Andı’nın okunmasını iptal eden kararını, “pimi çekilmiş bomba” olarak tanımladı.

Bahçeli:

“Danıştay bu yanlıştan dönmeli, Türk milletinin tarihi hasletleriyle, çiğnetilmeyecek emanetleriyle oynamaya teşebbüsten vazgeçmelidir..

HDP’li bölücülerin fezlekelerinin TBMM’ye gönderilip milli dayanışma şuurunun çelikleştiği bugünlerde Öğrenci Andı kararı pimi çekilmiş bir bombadır..

‘Türk’üm, Doğruyum’ haykırışıyla başlayan Öğrenci Andımız; 10 Mayıs 1933 tarihinden itibaren uygulamaya konulmuş; 1972, 1997 ve 2012 yıllarında da değişikliğe uğramıştır.”

“AND YEMİNDİR” 

Devlet Bahçeli:

“And, adı üstünde yemindir, milli ruhun körpe dimağlara aşılanması, milli değerlerin aktarılmasıdır. Hatırlanacağı üzere, Öğrenci Andımızın kaldırılmasına dönük yönetmelik düzenlemesine karşı Türk Eğitim Sendikası’nın Danıştay’a açmış olduğu yürütmenin durdurulması ve iptal davası 24 Nisan 2018 tarihinde Danıştay 8.Dairesi tarafından karara bağlanmıştır. Bu kapsamda Danıştay 8.Dairesi, 8 Ekim 2013 tarihli ve 28789 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 1. maddesinin iptalini temyiz yolu açık olmak suretiyle kararlaştırmıştır. Bunun üzerine söz konusu iptal kararının temyiz edilmesi amacıyla Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na karşı dava açılmıştır.”

ŞUURSUZCA BİR KARAR

Devlet Bahçeli

 “Türkiye’nin çok hassas bir döneminde, geçtiğimiz Cuma günü Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu sorumsuzca, şuursuzca, haktan ve hukuktan mahrum bir şekilde, adeta yangına körükle gider gibi, 8.Daire’nin kararını bozduğu medyaya yansımıştır. Konunun bir başka tuhaf ve tartışmalı yönü ise, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından Şubat ayında bu kararın alındığı, ne var ki halen imzalanmadığı anlaşılmıştır. Türkiye’nin milli birlik ve diriliş ruhunun zirveye tırmandığı bugünlerde, medyaya sızdırılan, üstelik henüz imzalanmamış olan Öğrenci Andı aleyhine alınan karar milletimizde büyük bir huzursuzluğa ve kaygıya yol açmıştır.”

“İKİ YIL SONRA KARARA BAĞLANARAK SERVİS EDİLDİ

Devlet Bahçeli:

 “Yaklaşık iki yıldır bekletilen bu davanın, bir anda karara bağlanarak servis edilmesi maksatlıdır, marazidir, melun bir hevesin ve hedefin işaretidir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun Türk’üm demekten rahatsızlığı hüsran verici bir çarpıklıktır. Nitekim Danıştay skandal bir karara imza atmış, milli gerçeklerle çatışmıştır. Ülkemizi yeni bir karmaşanın içine çekmeye, anlaşmazlıkları körüklemeye, kutuplaşmayı tahrik etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Milliyetçi Hareket Partisi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun henüz açıklanmamış, fakat bir vasıtayla sızdırılmış kararına şiddetle karşıdır. Kaldı ki Öğrenci Andımızın okullarda okutulmasına engel çıkarmak, hukuken set çekmek haysiyetli ve demokratik bir tavır olamayacaktır. HDP’li bölücülerin fezlekelerinin TBMM’ye gönderilip milli dayanışma şuurunun çelikleştiği bugünlerde Öğrenci Andı kararı pimi çekilmiş bir bombadır. Danıştay bu yanlıştan dönmeli, Türk milletinin tarihi hasletleriyle, çiğnetilmeyecek emanetleriyle oynamaya teşebbüsten vazgeçmelidir.”

Alparslan Türkeş'in oğlu Kutalmış Türkeş, Bahçeli'ye çağrıda bulundu:

“Devlet Bey, İşte beklediğin an!”

Alparslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş, Bahçeli’ye çağrıda bulundu

MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye “Andımız”ı geri getirme çağrısı yaptı.

Bahçeli’ye, “Devlet Bey, işte beklediğin an!” diye seslenen Türkeş, MHP liderine “Millete sözüm var, Andımızı tekrar okutun yada ittifakı bozarım” demesi çağrısında bulundu.

Devlet Bahçeli’nin ‘Öğrenci Andı’ ilgili eski sözlerini Twitter’dan hatırlatıp Bahçeli’nin 45 saniyelik bir videosunu paylaşan Türkeş, bununla birlikte MHP liderine şöyle seslendi:

“Devlet Bey, işte beklediğin an! Geç karşılarına: ‘Millete sözüm var Andımızı tekrar okutun yada ittifakı bozarım’ de! Gör bakalım okutuyorlar mı okutmuyorlar mı! Yaparsan Türk tarihine şerefle geçersin, yapmazsan MHP’yi esir, kendini de rezil etmiş şekilde tarihe geçersin! Hodri Meydan!”

“EVİNİN ÖNÜNDE OKUTMAZSAN NAMERDİM”

Bahçeli:

‘Öğrenci Andı’nın yasaklanmasıyla ilgili 2014 yılında yaptığı bir konuşmasında, “En az haftada bir gün o ikametgahın önünde Andımızı okutmazsam namerdim. Devlet dairelerinden sildiğin T.C’ yi her tarafa tekrar yazdırmazsam namerdim. Bunların alayının hesabını da sormazsam namerdim. Ama Cenab-ı Allah ne büyük ki günü saati geldi, bir işaret koydu. Nedir o? 17 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu…” demişti.

İLGİLİ HABER

(*) Bu makalenin orijinali Ocak 2011’de yazılmıştır ve yazarın “28 Şubat – Sincan’dan Tarihe Notlar” kitabının 1’inci cildinde yer almaktadır. “Andımız”tartışması ile birlikte konunun tekrar ülke gündemini işgal etmesi nedeniyle birkaç küçük değişiklikle birlikte tekrar düzenlenerek yayınlanmıştır.

(*) Mustafa Kemal bu sözü 1932 yılında Dolmabahçe Sarayında bir gazeteciye verdiği mülâkatında belirtir. Söz konusu ifade 04.10.1932 yılında Diyarbakır gazetesinde, ardından da 05.10.1932 tarihinde de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanır.

Bugün bu söz hiç hatırlanmaz, hatırlatılmaz da… Hâlbuki herkesin ağzına sakız olmasının zamanıdır.

Kaynak Alican Türk

odatv.com

Saygı ÖZTÜRK

Asuman ARANCA

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top