GENEL

DİRENMEK BAZEN ‘ERKEK’ OLMALARINI GEREKTİRSE DAHİ!

1921’de Moskova’daki İkinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda Bulgar heyetinin önerisiyle 8 Mart, uluslararası bir anma günü olarak tanıtıldı.

Sanatta kadın, nasıl kadın oldu?

Toplum içinde bir birey olarak varoluşunun görmezden gelinişi, kadını her dönem farklı biçimlerde direnmeye yöneltmiştir.

Direnmek bazen “erkek” olmalarını gerektirse dahi! Kitabının basılabilmesi için erkek mahlası kullanmak zorunda bırakılan kadın yazarlar ya da Shakespeare’in ünlü tragedyası Hamlet’te oynayabilmek için “erkek” olan yetenekli aktris, Sarah Bernhardt gibi…

19 Temmuz 1889’da İkinci Enternasyonal’in kuruluş kongresinde bulunan Clara Zetkin, kadınların oy hakkı, serbest meslek seçimi ve kadınlar için özel iş güvenliği yasalarını dâhil ettiği meşhur bir konferans verdi:

“Binlerce yıllık kadının sosyal konumunun düşük olmasının nihai nedeni, ‘erkekler tarafından yapılan’ mevzuatta değil, sonuçta ortaya çıkan mülkiyet ilişkilerinde bulunacağı inancına dayanmaktadır. Bugün tüm yasalarımız, kadın cinsiyeti yasal olarak erkeklerle aynı temele oturtulacak şekilde değiştirilebilir, ancak kadınların büyük çoğunluğu için sosyal kölelik en zor biçimde kalır: Sömürenlere ekonomik bağımlılıkları.”

Zetkin, 27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen İkinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda, partili erkeklerin iradesine karşın Käte Duncker ile birlikte uluslararası bir kadın gününün başlatılmasını önerdi, ancak belirli bir tarih tercih edilmedi..

Tarih seçimi kadınların devrimci karakterini vurgulamayı amaçlıyordu. 23 Şubat-8 Mart 1917’de Vyborg tarafındaki yoksulların Petrograd’da greve gitmeleri; işçilerin, asker eşleri ve -ilk defa- köylü kadınlarla birlikte sokaklara çıkarak Şubat Devrimi’ni tetiklemeleri ile ‘devrimde kadının rolünün onuruna’, 1921’de Moskova’daki İkinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda Bulgar heyetinin önerisiyle 8 Mart, uluslararası bir anma günü olarak tanıtıldı.

.

Kadının toplum içinde bir birey olarak varoluşunun görmezden gelinişi, kadını her dönemde farklı biçimlerde direnmeye yöneltmiştir.

Direnmek bazen “erkek” olmalarını gerektirse dahi! Kitabının basılabilmesi için erkek mahlası kullanmak zorunda bırakılan kadın yazarlar (Margaret Oliphant, Lousia May Alcott, Mary Ann Evans) gibi ya da Shakespeare’in ünlü tragedyası Hamlet’te oynayabilmek için “erkek” olan yetenekli aktris, Sarah Bernhardt gibi…

Sanattaki konumunun, her zaman ilham veren, sadece erkek sanat üretimini teşvik eden bir nesne olarak sınırlandırılması elbette kadının aktif bir üretici olmasını engelledi. Çünkü kadın, öncelikle ‘ilham veren bir model’di, bu nedenle erkek fantezilerinin ve arzularının bir yansıması olarak ele alındı ve sanatsal üretim sürecinin eşit bir parçası olarak görülmedi. Buna ek olarak sanat tarihinde kadınlar, öncelikle kült ve gösteri nesneleri olarak sergilendi: Zamanın güzelliğinin ideal yapılarının öncelikle kadın ve kadın bedeni imajında kendini göstermesi.

Raphael’den bahsetmeden Rönesans hakkında yazabilir miyiz ya da Rubens’e değinmeden Barok dönemi ele almak mümkün olur muydu? Muhtemelen olmazdı fakat kaçımız, bu dönemlerde en az bu yetenekli erkek ressamlar kadar güçlü etkiler yaratmış, kendi sanat formunu oluşturmuş birçok kadın ressamın kendilerinden ve eserlerinden haberdar? Kaçımız Barok dönemden bahsederken “gölgelerin ve ışığın ressamı” olan Rembrandt’i andığımızda aynı zamanda Fede Galizia’yi da anıyoruz?

Kadının arzu nesnesinden, özne nesnesine geçişi: Sanat Tarihinde Kadın.

Orta Çağ’ın ayaklanması olarak ortaya çıkan ve erken modern dönemin zeminini oluşturan Rönesans ile birlikte kilise hâkimiyeti etkisini kaybetti. Böylelikle her şeyden önce insanların özgürlüğüne, sanata, kültüre ve fikirlere odaklanılan bu dönemde, hümanizmin ilk biçimlerinin de ortaya çıkmasıyla birçok kadın sanatçının adını duyurabildiği, sanat üretiminde aktif olarak yer alabildiği yepyeni bir çağ başladı. 1480 ile 1560’li yıllarda hümanistler arasında entelektüel ve sanatsal yetenekleri olan kadınlar daha çok cesaretlendirildi, kadının aktif olarak sanat üretiminde yer alması sağlandı. Sofonisba Anguissola (1531-1625), bu dönemin (Rönesans) ilk kadın ressamları arasında yer alarak kısa sürede yaptığı portre çalışmalarıyla adını ve sanatını duyurmayı başarmış yetenekli bir ressamdı.

.

Sofonisba Anguissola’nın eğitimi ve öğretimi, erkekler ve kadınlar ayrı alanlarda çalıştıkları için erkeklerinkinden farklı anlamlara sahipti. Eğitimi, erkek sanatçılarla komisyonlar için rekabet edeceği bir mesleğe girmesine yardımcı olmak değil, onu daha iyi bir eş, arkadaş ve anne yapmaktı. Anguissola, döneminin kadınlarından daha fazla teşvik ve desteğe sahip olmasına rağmen, sosyal sınıfı, cinsiyetinin kısıtlamalarını aşmasına izin vermedi. Anatomiyi inceleme veya hayattan çizim yapma imkânı yoktu (bir kadının çıplak bir bedeni görmesi asla kabul edilemezdi). Büyük ölçekli dini veya tarihi resimleri için gerekli olan karmaşık, çok figürlü kompozisyonları da üstlenemezdi. Çünkü yetenekli bir ressam olsa dahi en nihayetinde bir kadındı. Erkeklerin yaratıcı aktörler, kadınların ise pasif nesneler olarak görülmesi fikrini reddeden Anguissola, 1556’daki otoportresinde, kendisini boyanacak bir nesne konumundan ayırarak sanatçı olarak resmetti. Kadın ressamlara karşı çizilen keskin sınırların birçoğunu aşamamış olsa da kadın figürlerini her zaman bir nesneden ziyade öznenin kendisi olarak tanımladı.

Hümanizm fikrinin başarısıyla, sanatın bir zanaat olarak görülmesinde entelektüel-felsefi odaklı değişimlerin hızla yayılmaya devam etmesine rağmen, kadın sanatçıların hâlâ çıplak bir beden veya bir ceset üzerinde inceleme yapmasına izin verilmiyordu. Oysa bu incelemenin yapılması, resim sanatında, gerçeğe yakın bir temsil sağladığı için oldukça önemli bir konuydu. Birkaç istisna dışında, kadın sanatçılar çıplaklık sahneleri oluşturmaktan dışlandı ve çoğunlukla natürmort temalarına ve dini kompozisyonlara yöneltildi.

Fakat bu dışlanmaya boyun eğmeyecek korkusuz bir ressam vardı: Barok dönemin Capella’sı Artemisia Lomi Gentileschi (1593-1653)

.

Artemisia’nın özellikle erkeklerin hâkim olduğu profesyonel bir alanda faaliyet göstermesi ve erkek çalışanlarla kendi atölyesi olması alışılmadık bir durumdu. Dahası, dönemin diğer kadın ressamlarının aksine, o sanatını icra ederken kendisini asla sınırlamadı. Artemisia, portre resmi, çiçeklerle ve meyvelerle natürmort, minyatür resim ve manzara resimleri yerine, en asil resim türü olarak kabul edilen ve genellikle erkek ressamlar için ayrılmış olan tarih resmini, büyük formatlarda uyguladığı mitoloji ve İncil temalarını işledi. Henüz 17 yaşındayken hocası Agostino Tassi tarafından tecavüze uğrayan ve psikolojik bir travma yaşayan Artemisia, hocası için şikayette bulundu fakat Artemisia’ya bu şikayeti ile ilgili herhangi bir yanıt sunulmadı, aksine bunu olağan zulüm takip etti: Yargıçlar, fahişe olmadığını kanıtlaması için aşağılayıcı bir jinekolojik muayeneye tabi tutulmasını istedi. Tecavüze uğramış kadın ikinci kez erkek şiddetine maruz bırakılıyor -bu defa yargıçlar tarafından- o ise yaşadığı tüm bu zorbalıklara karşı direnişini sürdürerek ve sanatı aracılığıyla bu erkek hegemonyasına karşı savaşıyordu. Cesur ressam Artemisia, “kadının zayıflığı ve uysallığının” olağan izdüşümlerini tamamıyla reddetti ve duygularını, fiziksel dramdan ziyade psikolojik olarak ifade eden sıra dışı karizmalı kadınlar resmetti. Kadın karakterleri cesur, kararlı, enerjik ve her şeyden önce korkusuzdu.

.

Artemisia, içinde taşıdığı intikam arzusunun yoğunluğunu neredeyse tüm resimlerinde izleyiciye aktardı. En ünlü eserlerinden biri olan Judith ve Holofernes’te (Resim 5), tüm dramı ve zulmü, içinde taşıdığı o güçlü öldürme eylemini, net bir biçimde görmek mümkün. Olay ağının merkezinde yer alan bu iki kararlı kadının, kılıçla başı gövdeden ayırma çabası, kan ve ter kokusu, iğrenme, Holofernes’in beyhude güçsüz savunması, hatta kadınların nefes nefese kalması bile izleyiciye aktarılmıştır. O, sanatıyla direnerek onu yaralayan ve aşağılayan adamları sembolik olarak öldürdü. Erkek zulmüne yenik düşmektense buna tüm gücüyle başkaldırdı ve onların gözlerini kaçırarak, korkarak bakacakları olağanüstü eserler yarattı.

.

Kadınların sanatta daha aktif üreticiler haline gelmesi ve emin adımlarla sınırların ötesini zorlamaları, hayranlık uyandırıcıydı. Zekâsı, hassasiyeti ve nezaketi ile insanları büyüleyen, Aydınlanma’nın tanınmış ressamı Angelika Kauffmann (1741-1807) da bu ressamlardan biriydi. Eserlerinin çoğu, zamanının sanatını ve modasını şekillendirdi ve düpedüz bir “Kauffmann Kültürü Oluşumu”nu ateşledi. Yüksek soyluların portrelerine ek olarak, tarih tabloları yarattı. Klasik bir sanatçı olarak, aristokrat çevrelerin yanı sıra Johann Wolfgang von Goethe ile samimi bir dostluk kurdu ve aynı zamanda Goethe, onun modellerinden biriydi. Londra’da ve ardından en önemli resimlerinin yapıldığı Roma’da yaşadı ve kadın kahraman olarak kadınlara odaklandı. İngiltere’de o kadar seviliyor ve takdir ediliyordu ki, 1768’de Kraliyet Sanat Akademisi’nin kurucu üyesi oldu. Giovanni G. de Rossi, yaşamı boyunca yazılarında onu “Kadın ressamların Raphael’i” olarak tanımladı.

.

Kadın sanatçılar için hâlâ “cüretkâr” sayılabilecek konuları ele alarak geleneksel sınırları aşan bir diğer ressam ise realist akımın kadın öncülerinden biri olan, Helene Schjerfbeck (1862-1946) oldu. Schjerfbeck’in otoportrelerindeki kadın tasviri, kadınların geleneksel olarak tabi olduğu güzellik idealinden tamamen farklıdır. Onun resimlerinde kadın, güzel olması gereken kusursuz bir obje değil, özne olarak kusurlarıyla da var olabilen ve bundan hoşnutluk duyan bir varlıktır. Schjerfbeck, yaşlanmaya ve benliğin fiziksel bozulmasına duyduğu hayranlığı, gittikçe soyutlaşan renklerle resimlerine aktardı ve genellikle soluk, narin, hafif hasta veya melankolik temalar işledi. Finlandiya’daki kadınlar 1846’dan beri sanat okullarına kabul edilmelerine rağmen herkes tarafından tanınır hale gelmeleri, söz gelimi sanatlarıyla isim yapmaları negatif eleştirilerle engelleniyordu. Schjerbeck de birçok incitici eleştiriye maruz kaldı fakat bu acımasız eleştirilerin hiçbirisi onun cesaretini kıramadı ve o sayısız otoportresiyle bugün hâlâ “20. yüzyılın resminde eşsiz” olarak kabul ediliyor.

.

Kadınlar her dönemde farklı biçimlerde karşılaştıkları engellemelerle başa çıktı fakat Nasyonal sosyalizmin yaşayan her şeyi yok etmeye kararlı olduğu karanlık bir dönem başladığında bununla nasıl başa çıkılacağına dair kimsenin bir fikri yoktu. Almanya’da ve daha sonra Avusturya’da, iktidara gelen Nasyonal Sosyalistler “ideal Alman sanatı”na uymayan kadın sanatçılara baskı yaptılar. Paula Modersohn-Becker veya Elfriede Lohse-Wächtler gibi sanatçıların çalışmalarını “yozlaşmış” olarak karaladılar. Elfriede Lohse-Wächtler de ‘engelli’ olarak damgalandı ve Pirna-Sonnenstein sanatoryumunda öldürüldü. Viyanalı ressam Helene von Taussig, 1942’de Izbica gettosunda öldürüldü; eserlerinin büyük bir kısmı yakıldı ve unutuldu. Tanınmış, başarılı bir ressam olan Taussig Izbica’ya götürülmeden önce Salzburg’ta uzun bir süre saklandı ve resimlerini bir müzenin bodrum katında yapmaya devam etti. 1990 yılında Wilhelm Kaufman tarafından Salzburg’taki Künstlerhaus’ta bir mahzende Helene’ye ait 19’a yakın eser bulundu ve eserler müze tarafından saygı anıtı olarak korunmaya alındı.

.

19. yüzyıl ataerkil sanat tarihi yazımında kadınların yeri çok azdı veya hiç yoktu.

“Büyük” sanatçıların kızı, eşi veya annesi rolüne indirgenen kadının yaratıcılığından neredeyse hiç söz edilmedi. Bu nedenle, 19. yüzyılın sonlarında kadınlar tarafından geliştirilen bir toplumsal cinsiyet tartışmasının olması şaşırtıcı değildi. Bununla birlikte, bu özgürleşme çabalarının çok daha uzun bir geleneği vardı (her çağda her seferinde kendi tarzında). Toplumsal cinsiyet araştırmalarından esinlenerek, kadınlar tarafından yazılan yaratıcı “kadın erdemine” yönelik felsefi ve sanatsal çalışmalar ve etkinlikler hakkında temel sözlükler, antolojiler, referans eserler ve temel literatür oluşturuldu. Kadın olmak, hâlen egemen olan ataerkil yapılardan bir kurtuluştur.

Simone de Beauvoir bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Sen kadın olmak için doğmadın, sen yaratıldın”.

.

İLGİLİ HABER

  1. Cornelia Ernst: Zur Geschichte des Internationalen Frauentages in der Übergangsperiode vom Kapitalismus zum Sozialismus auf dem Gebiet der DDR (1945/46–1961). Zwei Bände. Doktorarbeit Universität Leipzig 1983
  2. Zusammenfassung des Zetkin-Beitrags auf dem Internationalen Sozialistenkongress 1889 (Protokoll des Internationalen Arbeiter-Congresses zu Paris. Abgehalten vom 14. bis 20. Juli 1889, Nürnberg 1890, S. 80–85. Clara Zetkin, Ausgewählte Reden und Schriften, Band I, Berlin 1957, S. 3–11.) Auf marxists.org
  3. Kaynak: Mary D. Garrard: Artemisia Gentileschi. The Image of the Female Hero in Italian Baroque Art. Princeton University Press, Princeton NJ 1991, ISBN 0-691-04050-8
  4. Susanne de Ponte: Ein Bild von einem Mann – gespielt von einer Frau. Die wechselvolle Geschichte der Hosenrolle auf dem Theater (= Kataloge zum Bestand des Deutschen Theatermuseums. Band 2). Deutsches Theatermuseum München, München 2013, ISBN 978- 3-86916-271-3
  5. Frances Borzello: Ihre eigene Welt. Frauen in der Kunstgeschichte („A world of your own“). Gerstenberg, Hildesheim 2000, ISBN 3-8067-2872-0
  6. . Whitney Chadwick: Frauen, Kunst und Gesellschaft. Deutscher Kunstverlag, Berlin 2013, ISBN 978-3-422-07180-3
  7. Sello, Gottfried (1988): Malerinnen aus fünf Jahrhunderten. Hamburg. Ellert & Richter. ISBN 3-89234-077-3

Duvar / Halime Can

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top