GENEL

YASADIŞI OLMALARINA RAĞMEN ‘ANADOLU AJANSI’ SERVİS ETTİ

“Laikliği anayasal ilke yapmış bir ülkede kişisel olarak inancınız / inançsızlığınız, din eğitimi almış olmanız, ezan okumayı bilmeniz kimseyi ilgilendirmez; özel yaşantınızda istediğiniz ibadeti yaparsınız. Ama devlet yönetiminde görev alan bir siyasetçi ya da bürokratsanız, resmi kimliğinizle din üzerinden kitlelere mesaj göndermeniz laikliğe aykırıdır. “

Anadolu Ajansı’ndan ‘medrese’ haberi: Sarıklı ve cübbeli çocuklar, hatim ve dua ile ‘seferberlik’…

Devletin resmi yayın organı Anadolu Ajansı, abonelerine bir cemaatin ‘medrese’ faaliyetini haber olarak geçti.

AKP eliyle büyütülen dinsel yapılanmaların yasadışı olmalarına rağmen açtıkları medreselerin faaliyetleri, devletin resmi yayın organı Anadolu Ajansı’nda (AA) yer buldu.

AA’nın abonelerine servis ettiği haberde, bir cemaate yakınlığıyla bilinen Vuslat Derneği’nin “Türkiye’nin terörle mücadele operasyonları ve içerisinde bulunduğu zorlu şartlar sebebiyle derneğin desteklediği bütün medreselerde manevi seferberlik ilan edildiği” yönündeki açıklamasına yer verildi.

Bu kapsamda derneğin Erzurum’da bulunan ve ‘İslami İlimler Medresesi’ denilen okulunda “Tatvan’daki helikopter kazasında şehit olan askerler ve tüm şehitler için hatim indirerek dua okuduğu” belirtildi.

Haberde kullanılan fotoğraflarda, henüz çocuk yaşlarda bulunan, sarıklı ve cübbeli şekilde dua eden “medrese öğrencileri” görülüyor.

Türkçe ezan üzerinden kopan gericilik fırtınası

Bir tartışmadır gidiyor… Bunca sorun varken, halk açlık, işsizlik ve salgın ile savaşırken siyasetçilerin ağzından din, Kuran, ezan düşmüyor…

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun:

“Despotik, baskıcı, yasakçı ve her türlü değerin silindiği karanlık geçmişlerini özleyenlerin saygısızlığı.”

Erdoğan:

“Buldukları her fırsatta tek parti faşizmine dönüyorlar. Kuran’ı Türkçe okutma gibi bir garabet İstanbul’da sergilendi. Kuranıkerim’e inanıyorsanız ona gereken hürmeti göstermek zorundasınız.”

Bu olayda üzerinde durmak istediğim hususlar var. 

1- Sürekli “yerli ve milli” olduklarını iddia edenlerin konu din ile ilgili olunca Arapça ısrarının nedeni nedir? Türkçe konuşan inançlı insanların anadillerinde ibadet etmesi niye sorun oluyor? 

2- Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof.Dr. Cağfer Karadaş, Kuran’ın Türkçe çevirisinin gençleri deizm ve ateizme yönlendirdiğini iddia etti. Acaba Türkçenin düşmanlaştırılması bu yönde bir endişeden mi kaynaklanıyor?

3- Önemli olan anlam mı, ibadetin dili mi? 

Erdoğan, 2014’te Cumhurbaşkanı adayıyken “Çözüm Süreci” devam ettiği sırada, Ensar Vakfı’nın bastığı Kuranıkerim’in Kürtçe çevirisini miting kürsüsünden halka göstermedi mi?

2 Mayıs 2015’te Cumhurbaşkanı olduğu sırada toplu açılışlara katılmak için gittiği Batman’daki mitingde, elinde Kuran’ın Kürtçe çevirisiyle halka seslenmedi mi? “Kaldıracağız dedikleri Diyanet Kürtçe Kuran meali yayımladı” demedi mi? Diyanet TV, bunu kendi kanalından yayımlamadı mı?

4- Erdoğan, İmamoğlu’nu eleştirirken konuyu başka bir yöne çekti: “Eyüp Sultan’da seçim öncesinde kalkıp da bir mihrabiye yerine Kuranıkerim’i önüne açıp, orada Yasin-i Şerif’ten belli bir bölümü, aslına uygun okumak, sana bir şey getirmez. E niye onu da Türkçe okumadın? Onu da Türkçe okusaydın. Bak bakalım millet sana ne değer veriyor…”

İmamoğlu ise siyasi rant için bunun eleştirilmesi karşısında yine laikliği zedeleyen bir açıklama yaptı:

 “Bunu söylemek istemezdim ama ben de 6’lı, 7’li yaşlardan itibaren dini eğitim almış birisiyim. 10’lu yaşlarda defalarca da köy camilerinde ezan okumuş birisiyim. Bu işler üzerinden, siyasi rant elde etmeye çalışmasınlar.”

Siyasetin son 18 yıldır din ekseninde yapılmasının devlet yönetiminde yarattığı tahribat ortadadır. Bunların hepsi laikliğe aykırıdır!

Laikliği anayasal ilke yapmış bir ülkede kişisel olarak inancınız / inançsızlığınız, din eğitimi almış olmanız, ezan okumayı bilmeniz kimseyi ilgilendirmez; özel yaşantınızda istediğiniz ibadeti yaparsınız. Ama devlet yönetiminde görev alan bir siyasetçi ya da bürokratsanız, resmi kimliğinizle din üzerinden kitlelere mesaj göndermeniz laikliğe aykırıdır. 

Bu coğrafyada laik Cumhuriyet devrimini gerçekleştirmek ve onu korumak için başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere nice insan hayatını ortaya koydu; çok ağır bedeller ödendi. Bunu kimse unutmasın. 

Modern gericilik!

Siyasetçi günü kurtarmak istiyor. Sayılarla oynayarak gerçeği değiştireceğini sanıyor. Oysa her eve ateş düştükten sonra ne desen boştur. İnsan kendi deneyimlediğinden edindiği bilgiyi asla unutmaz.

(Açlığa, yakında susuzluk da eklenecek. Barajlar boşaldı işte. Yağmur duası kurnazlığı da işi halletmeyecek. Hava raporları alıp ortaya çıksanız da sanki Tanrı sizi görüp üç beş damla üstünüze atmış gibi sunsanız da asla dolmayacak barajlar. Bu betondan canavar kentlerde doğa gülen yüzünü göstermez. Deprem de kapıda!)

Bunlar olurken, kulaklarını tıkayıp can kurtarmaya çalışan sağlık çalışanları yapayalnız. Kendi ölümlerini dert etmeden koşuyorlar da bir türlü şu covid meslek hastalığı sayılmıyor, evlatları anasız babasız kalınca, açlığa, geleceksizliğe mahkûm olacak, bunu da biliyorlar. Büyük çoğunluğu yeminlerine sadık görevlerine devam ediyor. Ya toplum? Başta sırtını sıvazlayıp alkış tuttuğu hekimleri yine dövmeye, öldürmeye devam ediyor.

Ahmak bir tartışma başladı ve “modern gericiler” çıktı sahneye. “Bilimi, aklı kutsallaştırmayalım, tüm dünyayı böyle açıklayamayız” diye tutturdular. Neo-liberal dönem tezleri aşı karşıtlığına döndü. Kelle paçadan, Türk geninden medet uman insanların yaşadığı coğrafyada bilimciler yalnız bırakıldı. Acayip tartışmalar başladı; aşı milliyetçiliğinden Diyanet’ten yardım isteyen bilimcilere dek vardı iş.

Sonuç; aşı için imtiyazlı kimseler olduğunu da öğrendik. Yoksul ölecek, eğer rastlantıyla ayakta kalırsa ve sıra gelirse aşıya ulaşacak. Biri de çıkıp demedi ki “Kolunuzdaki aşı izine bakın, hayattaysanız bu sayede ve herkes ücretsiz, hızla aşıya ulaşmalı!”

Dünyada felsefeciler ve sanatçıların “yeni normal” tartışmaları tam gaz sürüyor. Biz daha Cumhuriyetin yıkılışıyla doğan normali(!) kavrayamadık, zaten anormaldik daha da anormal olduk.

Ağlama muktedir İslamcı, sadece utan!

Ne garip. 14 yaşında bir çocuğu sokak ortasında öldürüyorlar. Yine mağdur olup onlar ağlıyorlar. Tabutunun başında çığlık atan annesini binlerce kişiye yuhalatıyorlar. Yine mağdur olup onlar ağlıyorlar. Tayyip Erdoğan ağlıyor, Fethullah Gülen ağlıyor, Menzilcisi, Nurcusu ağlıyor. Mağduriyet, bizim İslamcıların en büyük sporu. Ağlamaksa en vazgeçilmez eylemleri. Hiç vazgeçmiyorlar.

28 Şubat’ın ardından Milli Görüş gemisini ilk terk edenlerin bitmeyen mağduriyet öykülerini dinlerken aklıma düştü. En çok da “irtica paranoyası yarattılar” dediklerinde şaşırdım. Madımak’ta yanan otel, sırtından vurulan aydınlar, elde silahla “Kemalist düzeni yıkmaya geldik” talimleri… Sahi hepsi ama hepsi paranoya mıydı?

‘ELİNİZDEN GELENİ ARDINIZA KOYMAYIN’

Mersin, 17 Temmuz 1998, sıcak bir yaz gecesi. 37 yaşındaki Konca Kuriş, kocasıyla çalıştıkları işyerinden evine dönüyordu. 3 adam başlarına silah dayadı. Konca’yı arabaya bindirip götürdüler. 

Aslında sürpriz değildi, tehdit ediliyordu. Beş çocuğundan biri olan kızı Sırma, tanıklığını söyle anlatıyor: “Telefonun sesine uyandım. Annemin salondan yatak odasına doğru koşup kapıyı kapattığını duydum. Telefonda ‘Elinizden geleni ardınıza koymayın’ dediğini duydum. Salonun kapısında beni görünce irkildi. ‘Sen uyumuyor muydun?’ dedi. Sordum. ‘Yok bir şey’ dedi, ilk defa o zaman korktuğumu hatırlıyorum. Ağladığımı hatırlıyorum. Sesindeki endişeyi ilk defa o zaman gördüm.” (Kültürhane.org, Burçak Görel röportajı)

Konca Kuriş’in hedef seçilmesinin nedeni “kâfirlik” değildi. Tanrı’yı anlama defterini kapatmamıştı. Yolculuğunu sürdürüyordu. Zaten o hep “Yatağımda çok huzurlu bir şekilde ölmek istemem, benimsediğim yolda ölmek isterim” demiyor muydu?

‘SİZ NE BİÇİM FEMİNİSTSİNİZ?’

Kayınpederinden dini konularda ilk telkinleri aldı. İbadete başladı. Dini cemaatlerle ilişki kurdu. İslamcı İktibas dergisinde yazıları yayımlandı. Zamanla tutucu din anlayışına karşı çıktı. 

Teyzesi Necla solcuydu. Mersin’de Bağımsız Kadın Derneği’nde beraber çalıştılar. Kadın hakları, Kuriş’in geleneksel din anlayışına eleştirilerinin mihenktaşıydı.

Aslında pek kolay olmadı. Teyzesi, Pazartesi dergisine (Mart 2000) şöyle anlatmıştı:

“Konca derneğe gelmeyi çok istedi ve başardı. ‘Benim başımın örtülü olması kadın sorunundan uzak olmamı mı gerektiriyor, siz ne biçim feministsiniz?’ deyip geldi derneğe.”

Televizyonlara çıktı, anlattı. İslamı çağın aklıyla yeniden yorumlamak gerektiğine inanıyordu. Örtülüydü ama Kuran’da başörtüsü zorunluluğu olmadığını savunuyordu. Çok kadınla evlilikleri eleştiriyordu. Kadınla erkeğin yan yana namaz kılabileceğini söylüyordu. Bu ve benzer fikirleri, hedef alınması için yeterliydi. “İrtica”, gericilik demek değil miydi zaten? Hizbullah’ın onu kaçırmasının da nedeni buydu.

DİNCİ TERÖRE 35 GÜN DİRENDİ

Bulunması için kadınlar aylarca eylem yaptı. “Konca’yı Hemen İstiyoruz” afişleri duvarlara asıldı. İmzalar toplandı. Valiliklere fakslar çekildi. Gösteriler düzenlendi. Ama olmadı.

Onu kaçıran Hizbullah militanları, ellerini ve ayaklarını bağlayıp, bir kutuya koyup, Konya Meram’da bir eve getirmişti. Tam 35 gün boyunca, insanlık dışı işkencelerle sorguladılar. Bir de marifet gibi kaydetmişlerdi. 

“Başka bir İslam”ı savunan başörtülü Konca, işkencelerin sonunda katledildi. Otopsi raporuna göre “dış etkenlerle boğulma” sonucu öldürülmüştü. Uzmanlar, ağza ve burna tıkılan bez ya da yastıkla hayatına son verilmiş olduğunu söylüyordu.

Devlet “irticayla mücadele” diye bir gündemi önüne koymasaydı, cesedi hiçbir zaman bulunamayacaktı. Zira, PKK ile karşı karşıya gelmesi nedeniyle Hizbullah’ın sırtı, kimi kamu görevlileri tarafından sıvazlanıyordu. Kimi siyasetçiler örgüte “öfkeli çocuklar” diyerek bakıyordu.

Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde, 23 Ocak 2000’de, polisin Hizbullah operasyonunda bulundu. Evde Kuriş’le birlikte 4 ceset vardı. Hepsi işkence görmüştü. Domuzbağıyla bağlanıp bodruma gömülmüştü. Çürümüşlüklerinden farklı zamanlarda son nefeslerini verdikleri anlaşılıyordu. 

Konca Kuriş’in cesedi o haldeydi ki ailesi bile tanıyamadı. Mersin’deki diş doktorunun çıkardığı ağız haritası sayesinde cesedin onun olduğu kesinleşti. 

Ağabeyi Mehmet Genç, kardeşinin işkence kasetini basına şöyle anlattı:

“Konca’nın 35 gün büyük direnç gösterdiği belli. Ama onu kaçıran, yakalanır yakalanmaz ‘her şeyi söyleyeceğim’ diye hemen polise teslim olmuş. Bir kadın 35 gün direnmiş arkadaşlar.”

KATİLLERİ HALAY ÇEKEREK ÇIKTI

Konya’daki ev, Hizbullah’ın mezar evlerinden sadece biriydi. Türkiye’nin dört bir yanından çıkan cesetler, 90’lı yıllara yayılan irticai terörün kanıtı olarak tarihe geçti.

O evlere polisten sonra giren gazeteci Emrah Cengiz, gördüklerini OdaTV’ye şöyle anlatmıştı: “Bodrum kata indik. Unutamadığım çok net bir görüntü var. Tavana sabitlenmiş çengeller. Büyükbaş hayvanların kesildikten sonra asıldığı büyük çengellerden. Hizbullah bu çengellere asıp sorgu ve işkence yapmış insanlara. Hâlâ oldukları yerde duruyorlardı.”

Hizbullah, o cinayeti bir bildiriyle üstlendi: “İslam düşmanı ve laik-feminist Konca Kuriş, Allah ve Kuranıkerim karşıtı fiilleri ve söylemleri nedeniyle, Hizbullah savaşçıları tarafından kaçırılarak üslerimizde sorgulanmıştır. Dinsiz-laik T.C.’nin resmi din söylemleri ile talimatları paralelinde hareket eden ve Siyonistlerce de kullanılan Konca Kuriş, Müslümanları şüpheye sevk edecek fiiliyatlara giriştiği için şeri hükümler gereği cezalandırılmıştır.” (Ayşe Düzkan, Artı Gerçek)

Çilesi ölünce de bitmedi. Dinci teröre kurban giden Kuriş’in vasiyetinin yerine getirilemediğini teyzesi Necla şöyle anlattı:

“Cenazesinin kadınlar tarafından kaldırılmasını vasiyet etti. ‘Kadınlar ön saflarda olsun, üzerime toprağı onlar atsın’, dedi. Ama cenazesinde, bize önceden söz verilmesine karşın fiili bir durum yaratıldı ve biz oradan dışlandık. Kadınlardan kaçırılır gibi götürüldü cenaze.”

10 yıl önce, şimdikine benzer bir yargı reformunda, Kuriş’in katilleri tahliye edildiğinde ben Silivri Cezaevi’ndeydim. Sonradan FETÖ’den tutuklanacak hâkimime şöyle bağırmıştım:

“Konca Kuriş’in nasıl işkenceyle öldürüldüğünü gördünüz mü? Onu katleden Hizbullahçılar halay çekerek çıktılar. Ben hapishaneden izledim. Yazıklar olsun.”

“İrtica paranoyaydı” diyen muktedir İslamcı… Manikürlü tırnağını dibinden kesersen; mağdur ol, ağla. İpek kıyafetine güvercinler pislerse; mağdur ol, ağla. Ama Mersin’de, şehir mezarlığında, 8 Mart’ta, ayak ucundaki mermer vazoya kadınların mor çiçekler bıraktığı bir mezar görürsen; sadece utan!

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet / Zülal Kalkandelen – Enver Aysever – Barış Terkoğlu

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top