GENEL

AKP’NİN NÜKLEER ISRARI…

Şimdi hangisine yanalım, bir zamanlar dünyanın en iyi tütünlerinden birisi olan Türk tütünün yok edilerek çiftçinin yoksullaştırılmasına mı yoksa insan sağlığına zararlı bir sürü kimyasal katkı maddesi içeren sigarayı tüketmek zorunda oluşumuza mı?

TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Ali Uğurlu soruları cevaplandırdı.

N. Amuran: Pek çok ülke nişasta bazlı şekerin üretilmesini yasakladı. Biz neden şeker fabrikalarından vazgeçtik?

Ali Uğurlu: 

Ülkemizde üç beyaza dayalı temel bir kalkınma modeli kurgulanmıştır.

  • Buğdaya dayalı un,
  • Pancara dayalı şeker,
  • Pamuğa dayalı dokuma.

1925’lerde başlayan bu süreç genç cumhuriyetin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayarak, Anadolu’yu da doyurdu ve kalkındırdı.

Anadolu, şeker fabrikalarının yarattığı sonuçların faydaları nedeniyle toplumsal anlamda bir kalkınma yaşamaya başladı.

17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi, ulusal ekonominin inşası ve ekonominin bağımsızlığı üzerine önemli sonuçlar yaratmış bir olaydır. Bundan ötürü 1930’larda GSMH içerisinde sanayinin payı önemli ölçüde yükselmiştir.

Söylemek istediğim, şeker fabrikaları ürettiği ürünler ile sınırlı bir model değildir. Aynı zamanda bir anlayışı da temsil eder. Bu üretime, sanayileşmeye dayalı bağımsızlık modelidir. Şeker fabrikalarının satılması olayına da böyle yaklaşmak gerekir.

Fabrikaların satılması salt ekonomik bir yaklaşımla değerlendirilmemeli. Aynı zamanda bir düşüncenin, bir anlayışın terk edilmesi de söz konusudur.

Terk edilen bu anlayış yerliliktir, milliliktir, bağımsızlıktır. AKP döneminde yapılmış olan 60 milyar dolayındaki bu girişimlerin arka planında yatan anlayış budur.

Bir zamanlar şeker ihraç eden bir ülkeden şekeri ithal eden, yurttaşlarına şeker diye sağlığa zararlı NŞB şeker yediren bir ülkeye evirilmenin arka planını iyi analiz etmek gerekir.

Bu süreç 24 Ocak kararlarının uygulanması için kurgulanmış, 12 Eylül Darbesinin ve onun sonuçlarından yararlanılarak girilen ülkemize dayatılan neo liberal model ile açıklanmalıdır.

Planlamadan vazgeçilmiş, tarımda desteklemeler kaldırılmış ve küresel sermaye dayatmaları sonucu özelleştirme adı altında ülke yağma ve talana açılmıştır.

NEO LİBERAL SİSTEMATİĞİN NASIL İCRA EDİLDİĞİNİ ANLAMAK İÇİN TÜRKİYE İYİ BİR MODELDİR

Kamuoyunda tepki çeken pancar üretimine getirilen kota pancar ekicilerini zora sokmuştu. Pancar’ın faydalarına karşılık Nişasta bazlı şekerin tercih edilişini anlamak mümkün değil. İthal edilen mısırın da GDO’lu olduğu söyleniyor. GDO’lu mısırdan üretilen şekerin insan vücudunda ortaya çıkardığı tahribatlara yol açan tehlikeli kimyasallar neler?

Uğurlu: 

  • Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin,
  • Pancar ekimine kota getirilmesinin,
  • Şeker pancarı taban fiyatının kaldırılmasının,
  • GDO’lu mısırdan insan sağlığına aykırı nişasta bazlı şeker üretiminin,
  • Şeker ithalatına sıfır gümrük getirilmesinin

hiçbir teknik açıklaması, halka ve ülkeye hiç bir faydası yoktur. Sağlık açısından hiç yoktur.

Ortalama sıradan bir insana bu olayı yarım saat anlatsanız “Siz deli misiniz, neden böyle yapıyorsunuz” der.

Biraz önce belirttiğim üzere bu bir tercih hatta tercihten de öte bir kıstırılmışlık durumudur. Açık söylemek gerekirse, AKP’nin 16 yılda izlediği politikalar sonucu, ülkemiz köşeye iyice sıkıştırılmıştır. Kendi bekası için önüne konulan reçeteyi uygulamak zorundadır. Küresel bir şirket olan Cargill’in yayınlamış olduğu raporda savunulan tezlerin gerçekte farklı bir amaca yönelik olduğu kolayca anlaşılabilir. Ortalama bir insanın yarım saatte anladığı bu uygulamanın AKP tarafından anlaşılamadığını sanmak, saflıktan öte bir durumdur.

Neo liberal sistematiğin nasıl icra edildiğini anlamak için Türkiye iyi bir modeldir.

Gelelim şeker pancarı yerine dayatılan NŞB’nin zararlarına:

  • Öncelikle her ikisinin kimyasal yapısı tamamen farklı… Biri sakkaraoz (glikoz+ fruktoz) diğeri ise çok yüksek oranda fruktoz şurubu (mısır şurubu) dur.
  • Fruktozun insan metabolizmasındaki davranışı farklıdır. Özellikle çok alınması sonrasında karaciğer tarafından trigliserite (yağa) dönüştüğü için tehlikelidir.

Tabii, bir de fruktozun genetiği değiştirilmiş ürünlerden elde edilmesi sonucu bu tehlike düzeyi daha da artmaktadır.

GDO’ da özellikle ürünün dayanımını ve verimini arttırmak için bazı kimyasalların kullanılması sonucu gen diziliminde değişiklikler meydana getirilmektedir. Gen değiştirilmesi sonucu, normal kromozomlar bozulmaktadır. GDO’lu ve hibrit ürünlerin zararları, yapılan bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır. Zaten zararlı olan şeker etkisinin yanı sıra bir de bu şekerin genetiği değiştirilmiş ürünlerden elde edilmesi tehlike düzeyini doğal olarak daha arttırmaktadır.

Nişasta bazlı şekeri destekleyen lobi faaliyetlerinin ekonomik faydası belli ama siyasal faydası ne olabilir?

Uğurlu: Siyasal faydası şu;

Dünyada sermayenin 70’li yılların sonunda kendi sorunlarını aşmak üzere tedavüle soktuğu ve bizim gibi ülkeler üzerinden gerçekleştirilmek istenen bir ekonomik – politik bir saldırı var. Sermaye eli ve gücüyle gerçekleştirilen liberal, muhafazakar toptan bir karşı devrim. Yani neo liberalizm.

Bu, hedef ulusların ve ülkelerin ekonomisinden siyasi yapısı ve kültürüne kadar her şeyin;

  • Önce esnekleştirilmesi,
  • Sonra melezleştirilmesi,
  • Nihayetinde de piyasalaştırılması

üzerine kurulu vahşi bir saldırıdır.

Küresel sermaye kendince çıkış gördüğü için dünyayı bu modelle yönetmek istemektedir. Küresel sermayenin benimsediği bu modelde;

  • Planlama yoktur,
  • Üretim yoktur,
  • Yerli ve millilik yoktur.

Özellikle 90’lı yıllar sonrası Balkanlarda, Orta Avrupa’da ve son dönemde de Afrika’nın kuzeyinden başlayarak yanı başımızdaki Suriye’ye kadar uzanan metaforu bu açıdan değerlendirmekte fayda var. Dünyanın yaşadığı bu metafordan kimlerin faydalandığı, kimlerin önünün açıldığı ve kimlerin zarar gördüğü yeterince açık değil mi?

Kazanan küresel sermaye, kaybeden yoksul halklar, uluslar ve ülkeler…

OSMANLI DÖNEMİNDEKİ REJİ İDARESİNE YENİDEN DÖNÜLMÜŞTÜR

Tekelin özelleştirilmesiyle birlikte tütün ve sigara piyasasında küresel şirketlerin sözü geçmeye başladı. Yüksek vergilerle sigara fiyatları artırılırken, çıkarılan yasalarla uluslararası sigara firmalarına cazibeli bir ortam sağlanıyor. Bu sigaralarda yabancı katkı maddeleri yok mu? Bir zamanlar Türk tütünü dünyaca ünlü değil miydi?

Uğurlu: 

Bu soru beni acı acı gülümsetti. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesini savunanlara verilecek trajik örneklerden birisi de Tekel’in özelleştirilmesi ve sonuçlarıdır.

57. Hükümetin sorunları çözmek üzere İMF‘den ülkeye kurtarıcı olarak transfer ettiği Kemal Derviş tarafından “İMF, borç para vermek için bu yasaların çıkarılmasını istiyor; 15 gün içinde çıkarmazsanız Amerika‘dan dönmem” denilerek “Kemal Derviş‘in 15 Kanunu” olarak bilinen ve içerisinde:

  • Şeker Yasası,
  • Tütün Yasası,
  • Telekom Yasası,
  • Tahkim Yasası

gibi önemli kanunlar bulunan on beş kanun tasarısı, yasalaştırılmıştı.

2001 yılında özelleştirilme kararı alınan Tekelin sigara bölümü 2008 yılında BAT firmasına satılarak özelleştirilmişti.

Özelleştirme kararının alındığı 2001 yılında 477 bin aile tütün üretirken 2008 yılında bu sayı 194 bine gerilemişti. Tekeli satın alan şirket iki fabrika dışında hepsini kapatarak sigara üretimine son vermişti. Geldiğimiz noktada artık ülkede tütün üretimi neredeyse yapılmamakta, Türk sigarası da bulunmamaktadır. Uluslararası tütün ve sigara şirketlerinin kontrol ettiği bir piyasa söz konudur.

Osmanlı dönemindeki Reji idaresine yeniden dönülmüştür.

Sigaralarda kullanılan katkı maddelerine gelince;

2012 yılında TAPDK, sigaralarda 269’ u yanmış katkı maddesi olmak üzere 602 girdi maddesi kullanıldığını kamuoyu ile paylaşmıştır. 269 katkı maddesi içerisinde bağımlılık yaratıcı kimyasallardan, asitlere, bazlara, böcek öldürücülere kadar bir dizi insan sağlığına aykırı kimyasalın kullanıldığını biliyoruz.

Şimdi hangisine yanalım, bir zamanlar dünyanın en iyi tütünlerinden birisi olan Türk tütünün yok edilerek çiftçinin yoksullaştırılmasına mı yoksa insan sağlığına zararlı bir sürü kimyasal katkı maddesi içeren sigarayı tüketmek zorunda oluşumuza mı?

Tütünde ve alkolde uygulanan yüksek vergiler tüketicileri merdiven altına yöneltiyor. Kaçak sigara ve kaçak içkinin getireceği risk daha büyük değil mi?

Uğurlu: Biz, Oda olarak geçen yıllarda kaçak içkinin toplumsal bir sorun olduğuna dair açıklama yapmıştık. Kaçak sigara ve kaçak içki kullanımı elbette büyük riskler taşıyor. Özellikle sağlık en büyük risk sonra devletin vergi kaybı, piyasa denetimi ve gözetimin ortadan kalkması, vs. Bütün bu sonuçlar elbette ki bu ürünlerdeki çok yüksek vergi nedeniyle ortaya çıkmış bir durumdur.

AKP bu durumu açıklarken alkol ve tütün kullanımının insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini mazeret olarak göstermektedir. Ama toplumdaki yargı, bu yüksek vergi oranının altında yatan gerçekliğin toplumsal ve ideolojik yanının daha ağır bastığı yönündedir.

DEPREMİN BEKLENDİĞİ BÖLGELERDE KİMYASAL MADDELERİN ENVANTERİ ÇIKARILMALIDIR

Bir de depremle ilgili önemli uyarılarınız var. Deprem bölgesindeyiz. Büyük sanayi kuruluşlarımız da deprem bölgelerinde. Olası bir depremde kimyasal sızıntıların yaratacağı sonuçları giderecek önlemleri içeren planların yapılmadığını söylüyorsunuz. Sizlerin Oda olarak iktidarla paylaşacağınız bir çalışmanız var mı, daha doğrusu bu işbirliğine siyasal iktidar açık mı?

Uğurlu: Deprem ülkemizin sevimsiz bir gerçeği… Ama biz bu deprem olgusuyla yeterince yüzleşemiyoruz. 1999 yılındaki depremlerin ülkemiz üzerindeki maddi ve manevi etkileri hafızalarımızdan hala silinebilmiş değil.

Ülkemiz deprem riski açısından Dünyanın en riskli bölgelerinden birisidir. Topraklarımızın %92`si deprem kuşağı içerisindedir. Nüfusumuzun %95`i bu bölgelerde yaşamakta, büyük sanayi merkezlerimizin %98`i bu bölgelerde olup barajlarımızın %92`si de deprem bölgelerinde bulunmaktadır.

Son yıllarda meydana gelen depremler maddi ve manevi olarak ülkemize büyük bir yük getirmiştir. Bu durum sonuçta ülkeyi yöneten, denetleyen, inşa eden; idari, teknik ve siyasi kimlik taşıyan her bireye ve kuruma önemli sorumluluklar yüklemektedir.

1999 depremlerinde resmi rakamlara göre yaklaşık 20 bin kişi ölmüş ve 17 milyar dolayında da maddi kayıp meydana gelmiştir. Olayın sosyolojik ve psikolojik sonuçlarının ise değerlendirilemeyecek büyüklükte olduğu düşünülecek olursa işin ciddiyeti biraz da olsa anlaşılabilir.

1999 depremleri sonuçlarıyla değerlendirildiğinde yüzde 92`si deprem kuşağı içerisinde yer alan ülkemizin depreme karşı hazırlıklı olmadığı anlaşılır.

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasında “yapı denetimi” düzenlemeleri adı altında bazı girişimler yapılmışsa da yasa bilimsel gerekliliklerden ve ülke gerçeklerinden uzak olduğu için; çarpık, uygulanması zor ve kamusal denetim alanı ticarileşmiş bir durum yaratmıştır.

Pratikte, yasa kapsamında mesleki denetim ve belgelendirme görevleri olan TMMOB bağlı odaları dışlayan ve meslek odalarının önerilerine kapılarını kapatan bir yaklaşım egemen kılınmıştır.

Gelinen aşamada “Deprem Şurası”, “Ulusal Deprem Konseyi” gibi kuruluşlar da lağvedilerek ortadan kaldırılmıştır.

Ülkemizde 20 milyonu aşan yapı stokunun yüzde 70`i ruhsatsız, kaçak ve yüzde 40`ı oturulamaz ve depreme karşı mutlaka güçlendirilmesi gereken bir durumdadır.

Birçok kez değiştirilen İmar Yasası ve her tadil edilişinde biraz daha dejenere olan Yapı Denetimi Yasası ile depreme karşı güçlü yapılar üretilemeyeceği açıktır. Bu sistem içerisinde yer alan mühendislerin çoğunluğu, işsizlik nedeniyle gerçekte hiçbir şekilde denetlemediği, hatta görmediği yapı ve ona ait beton, donatı gibi kritik yapı malzemelerini kontrol etme işini, gerçekte çok düşük ücretler karşılığında sadece evraklara imza atma düzeyinde yapmaya mecbur kılınmaktadır.

Büyük ölçüde meslek alanımızı ilgilendiren, deprem öncesinde ve depremler sonrasında kimyasallardan kaynaklanacak tehlikelere karşı stratejik bir master planın olmayışı ve bu zamana kadar hazırlanmamış olması gerçeği de oldukça düşündürücüdür.

Bu nedenle özellikle uzmanlarca yakın bir gelecekte olması beklenilen İstanbul depreminde gerek yapı sistemlerinde ve gerekse de kimyasallardan kaynaklanabilecek olumsuz durumları en aza indirgeyecek önlemler alınmalıdır.

Bu anlamda bizim oda olarak iktidarla paylaşacağımız önerilerimiz ve çalışmalarımız elbette ki var ve olmalıdır.

Örneğin;
  • İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelikte tanımlanan “İlgili Meslek Odalarının Temsilcisi” sorumluluğu gereğince, yerel yönetimlerce kurulan ruhsatlandırma komisyonlarına her sektör için ilgili mühendis odası ve temsilcilerinin dahil edilmesi gereklidir.
  • Çeşitli yönetmeliklerle belirlenen kimyasal ve büyük endüstriyel kazaların önlenmesi, yönetilmesi, denetlenmesi gibi konularda sorumluluk sadece ilgili mühendislik disiplinlerine verilmelidir.
  • Bir haftayı aşmayan kurslarla, uzmanlık gerektiren meslek alanlarının herkese açılmasından vazgeçilmelidir.
  • Olası depremlerde meydana gelebilecek kaza senaryoları modellemesi yapılarak, önceden sorumlular ve sorumluluklar konusunda görev dağılımı yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.
  • Depremin beklendiği bölgelerde kimyasal maddelerin envanteri çıkarılmalıdır, olası bir depremde bu kimyasalların ve bunlardan kaynaklanabilecek sorunların nasıl bertaraf edileceği belirlenmelidir.

Çernobil ve Fukişima’da yaşanan kaza sonrasında nükleer santrallerin yarattığı tehlikeyi gelişmiş ülkeler anladı ve alternatif çözüm yollarını aradı. Biz yeni nükleer santraller peşindeyiz. Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri için çalışmalar sürüyor. Üstelik sizler, “Bugün hala nükleer santralların ortaya çıkardığı ve binlerce yıl kalıcı olan radyoaktif atıklara karşı etkili bir teknolojik önlem bulunamadığını” söylüyorsunuz. Başka alternatif olanaklarımız varken neden ısrar ediliyor, insan ve çevre adına taşıdığı riskleri bir de siz kısaca özetler misiniz?

Uğurlu: 

Çernobil ve Fukişima Nükleer Enerji Santrallerinde yaşanan kaza sonrası nükleer santrallere yönelik kamuoyunda ortaya çıkan tehlike algısı ve gerçekliği toplum tarafından bu kadar iyi anlaşılmışken AKP’nin nükleer ısrarını dikkatle değerlendirmek zorundayız.

Üstelik Türkiye’nin 85 Bin megawattlık bir kurulu gücü varken yani daha açık bir ifade ile ülkenin hali hazırda bu enerjiye ihtiyacı yokken…

Mevcut elektrik enerjisi kurulu gücü, hiçbir yatırım yapılmasa dahi 2030’lara kadar oluşabilecek elektrik enerjisi taleplerine cevap verebilecekken nükleer ve termik santral sevdasını iyi değerlendirmek gerektiği görüşündeyiz.

Riski, işletmeden kaynaklanan sorunları, teknolojisi ve maliyeti çok yüksek olması nedeniyle ciddi anlamda sorunlu olan bu yatırımlarda neden bu kadar ısrarcı olunduğu ne yazık ki teknik olarak açıklanamamaktadır.

Barajlardan 2-3 cent ve hatta bazı barajlarda bunun altında elektrik elde edilirken, güneşten, rüzgardan ve hatta termik santrallerden çok daha ucuz maliyetle elektrik enerjisi üretimi yapılıyorken, 12.5 dolar centten nükleer enerji alım garantisi verilmesini biz açıklayamıyoruz…

Öncelikle bu enerji, işletme riskinin yüksek olması nedeniyle güvenilir değildir.

Avrupa gibi bilinçli bir toplum nükleer enerjiden çıkış için 2022-2023 yıllarını bir milat olarak belirlemiştir. Dört Avrupa ülkesi bu enerjiyi tamamen terk edeceğini deklare etmiştir. Bu gelişmelere karşılık biz yatırım kararı alıyoruz.

Üstelik Akkuyu Nükleer Enerji santrali için kabul edilen şartlar da çok ağırdır. Nükleer santrali inşa edecek olan firma dünyada bu alanda iş gören firmaların en zayıflarından birisidir.

WikiLeaks belgelerinden öğrendiğimize göre firmanın ciddi anlamda finansman ve üretim alt yapısı ile ilgili sorunları vardır. Ayrıca yetersiz makine altyapısı ve eğitimli – deneyimli uzman eksikliği nedeniyle bu yatırımın altından kalkması, ilgili çevrelerce kuşku ile karşılanmaktadır.

Nükleer santral işletmesinin sürdürülebilir olması için nükleer endüstrisinin de gerekli şartları sağlaması gereklidir.

Önemli tedarikçilerinden Siemens 2022 yılından itibaren bu sektörden çekileceğini ve santraller için yedek parça üretmeyeceğini belirtmiştir. Türkiye daha işin başında ciddi bir yedek parça sorunu ile karşı karşıya kalacaktır.

Yapılan bir diğer yanlış da reaktör seçimi ile ilgilidir. Şöyle ki;

Akkuyu santralinde dünyada hala simülasyon aşamasında ve hiçbir santralde denenmemiş olan ve Avrupa`daki kuruluşlardan lisans alamamış olan WWER – 1200 model reaktör seçimi yapılmıştır.

Türkiye deneme tahtası mıdır?

Rusya ile Türkiye arasında imzalanan anlaşmaya göre santralde üretilen elektriğin kWh`i 12,35 cent+KDV üzerinden alınacak. Bu fiyat oldukça yüksek bir fiyattır. Ruslara 15 yılda yaklaşık 70 milyar dolar ödenecektir. Bu, söz konusu santralin yatırım bedeli olan 22 milyar doların yaklaşık üç katıdır.

Akkuyu, ilgili şirket tarafından sunulan ÇED dosyasından anlaşılacağı üzere, enerjinin birim maliyeti kapsamı içine risk maliyetleri katılmamıştır. Bu maliyet kalemi enerjinin üretim maliyetine yansıtılmadığında gerçek anlamda projenin ne kadara mal olduğu bilinemez. Ancak maliyet olarak işletme ve kurulma aşamalarına yansıtılmayan bu risk maliyetinin, enerjinin satılması aşamasında topluma bir maliyet olarak yükleneceği de unutulmamalıdır.

Her şeye rağmen santralin kurulduğunu ve fahiş fiyattan elektrik alınmasına rağmen günün birinde olasılık dahilinde olan bir kazanın yaşanması durumunda ülkemiz ortaya çıkacak olan ve santralin yatırım bedelinin yaklaşık on katına mal olabilecek bir tazminat yükünü nasıl karşılayacaktır?

Bu anlaşmanın sonucunda doğalgazın da büyük bir bölümünü ve diğer enerji kaynağı maddelerinde bir kısmını Rusya`dan temin ettiğimiz için ülkemiz Rusya`ya daha çok bağımlı hale gelmeyecek mi? Ülkenin dış politikası ve ekonomisi açısından bu ne kadar doğrudur?

  • Deprem bölgesi,
  • Atık depolama riski,
  • İşletme teknik personelinin deneyimsizliği ve yokluğu,
  • İletim hatlarının yetersizliği,
  • Çevre etkilerinin değerlendirilmemesi,
  • Elektrik üretim maliyetinin yüksek olması,
  • Temelden dışa bağımlılığı
  • göz önüne alınmadan bu santraller konusunda ısrarcı olunmasının nedenleri yetkililerce açıklanamamaktadır.

KAPİTALİZM İNSAN İHTİYAÇLARI İÇİN GEREKSİNİM DUYULAN MADDELERİ ÜRETMEZ. O KÂR ETMEK İÇİN META ÜRETİR

Günümüzde tehlikeli kimyasal maddeler yaşantımızın her alanına giriyor. Hastalıklar artıyor ve rantla sağlık arasındaki tercihler insanı ürkütüyor. Tüketici açısından önemli bir iki soruna da değinelim. Sözgelimi günlük hayatımızda kullandığımız pek çok deterjanın kansorejen etkisi olduğu söyleniyor. Sözgelimi zeytinyağı ve gliserinle yapılan sabunlarımız geçmişimizde hijyeni sağlıyordu. Neden kendi ürettiklerimizden vazgeçiyoruz. Bu konuda da uyarılarınız var mı okuyucularımıza?

Uğurlu: Hayatın çok farklı alanlarda yaşanması, teknolojinin gelişmesi, nüfusun artması gibi nedenlerle geleneksel üretim anlayışı dışında daha farklı anlayışlar ortaya çıkmıştır.

Kapitalizm, insan ihtiyaçları için gereksinim duyulan maddeleri üretmez. O kar etmek için meta üretir.

-Bu üretimi gerçekleştirirken de odağında insan olan bir anlayışı benimsemek gibi bir kaygı taşımaz. Aksine daha çok üretmek, kar ve rekabet etmek zorundadır. Daha ucuza üretmek gibi bir zorunluluk içersindedir. Bu nedenle doğayı, havayı, suyu, çevreyi kirletmemek gibi bir kaygı taşımaz. İnsanın bu üretimden ne kadar olumsuz etkilendiği onu pek ilgilendirmez.

-Bu nedenle temizlik ürünlerinde zeytinyağı ya da gliserin sadece bir pazarlama mottosu olarak kullanılmaktadır. Kaldı ki zeytinyağı konusunda 1950’li yıllarda ve bir yıl öncesinde zeytincilik yasası ile getirilmek istenen olumsuz kısıtlamalar ortada iken böyle bir tercih gerçekçi olamaz.

-Bunun dışında ülkenin kendi ürün ve kaynaklarına dayanan bir teknoloji ve üretim tercihinin ne kadar doğru olduğunu söylemeye gerek var mı bilemiyoruz.

-Özelde deterjan sanayi, genelde ise kimya sanayinde hammadde konusunda önemli orandaki dışa bağımlılık dikkate alındığında, yerli kaynaklar üzerine inşa edilmiş bir sanayileşme tercihinin ne kadar doğru olduğu anlaşılır.

-Ama bütün bu gerçekliklere rağmen tercihin zeytinliklerin yıkımı ve yok edilmesi doğrultusunda kullanılması masumane bir cahillik olarak değerlendirilmemesi gereken bir durum olarak anlaşılmalıdır.

Siz bir ara “Kuru temizleme sistemlerinde tekstil üzerindeki özellikle yağ ve lekelerin çıkartılmasında kullanılan Perkloretilen (Tetrachlorethylene) isimli klorlu çözücü kanserojen etkisinden dolayı tehlike saçıyor” demiştiniz. Dünyada bu tehlikenin farkına varan ülkeler var, nasıl önlem alıyorlar, biz nasıl önlem alıyoruz?

Uğurlu: Kuru temizleme sistemlerinde tekstil üzerindeki özellikle yağ ve lekelerin çıkartılmasında kullanılan Perkloretilen (Tetrachlorethylene) isimli klorlu çözücünün kanserojen etkisi bilinen bir gerçektir. Biz sadece bu açıklamayı yaparak meslek odası sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalıştık. 

Kuru temizleme işletmelerinde, ticari çamaşırhanelerde, otellerde, tekstil, deri fabrikalarında veya metal temizleme amaçlı olarak kullanılan temizleme bu solvent ne yazık ki hiçbir kontrole tabi olmadan her yıl binlerce ton olarak kullanılmakta ve havaya ya da suya karıştığında insan sağlığını ve çevreyi ciddi ölçüde kirleterek insana büyük zarar verebilmektedir.

13.12.2014 tarihinde yayınlanmış olan “Zararlı Maddeler ve Karışımlara İlişkin Güvenlik Bilgi Formu Hakkında Yönetmelik” kapsamında hazırlanan Perkloretilen`e ait güvenlik bilgi formlarında, H351 olarak tanımlanan bu çözücü için “kansere yol açma şüphesi vardır” tanımı yapılmaktadır.

Kanserojen etkisi nedeniyle gelişmiş ülkelerde ve özellikle Avrupa Birliği ülkelerindeki kullanımına, ciddi kısıtlamalar getirilen Perkloretilen maddesinin ülkemizdeki kullanımı hiçbir şekilde denetlenmemektedir.

Dünyada bu tehlikenin farkına varan ülkeler ya bu çözücüyü yasaklamakta ya da kısıtlamaktadır. Kaliforniya, Norveç, İsveç, Danimarka, Japonya gibi gelişmiş ülkelerde düşük oranlar belirlenmiştir veya tamamen yasaklanmıştır. Yoğun yaşanan alanlarla, alışveriş merkezi gibi kapalı alanlarda Perkloretilen kullanımı tamamen engellenmiştir. Bizim bu konuda nasıl bir önlem aldığımız biraz belirsiz. Sadece güvenlik bilgi formu hazırlama düzeyinde bir uyarı var ama, denetleyen olmayınca bu uyarıların gereğinin yerine getirilip getirilmediği ne yazık ki denetlenmemektedir.

Zaman zaman boya maddelerinden tutun çocuk oyuncaklarına, okul araç gereçlerine, kullandığımız bazı eşyaların tehlikeli kimyasal içerdiğini söylüyorsunuz. Kimya Mühendisleri Odası olarak uyarılarda bulunuyorsunuz. Tüketici neye dikkat edecek?

Uğurlu: Mesleki sorumluluğumuz gereği öğrencilerin kantinlerde tükettiği gıdalar kadar, kullandıkları eşyaların da güvenli olması gerektiğine zaman zaman dikkat çekiyoruz.

Kimya Mühendisleri Odası olarak, öğrencilerin kullanacağı kırtasiye malzemelerindeki kimyasal risklerin kontrol altında tutulması gerekliliğini kamuoyuna duyuruyoruz. Raflarda yerini alan; hangi maddelerden üretildiği ve içeriği belli olmayan, güvenlik sınırını aşan kimyasal madde katkılı, abartılı, albenili kalem, silgi, su matarası, beslenme çantası gibi kırtasiye malzemeleri, ayakkabılar, okul giysileri çocuklarımızın sağlığını ciddi biçimde tehdit etmektedir. Keza aynı şekilde kantinlerde satışa sunulan markasız, ucuz, inorganik boyar maddelerin kullanıldığı şekerlemeler ve ucuz olduğu için yurt dışından ithal edilen yiyecek ve gıdalar, gıdaların konulduğu beslenme çanta ve sulukların birçoğu da ne yazık ki büyük risk oluşturmaktadır.

Kırtasiye malzemeleriyle okul araç ve gereçlerinin bazılarında hala fitalatlar, azo boyalar ve bazı ağır metaller kullanılmaktadır.

  • Fitalatlar; plastiğin sert ve kırılgan özelliğini yumuşatmak ve bazı malzemelerde kullanılan boya ve kokuların uzun süre dayanmasını sağlamak amacıyla kullanılan toksik kimyasallardır. Tükürük ve ter yolu ile vücuda geçerek hormonal sisteme (üreme sistemi), endokronik sisteme ve karaciğere zarar verebilmektedir.
  • Azo boyar maddeler ise doğal, rejenere ve sentetik elyafların boyanmasında ve renklendirilmesinde kullanılmaktadır. İki binden fazla çeşidi vardır. Bu durum kullanım alanını genişletmektedir. Azo boyar madde ile işlem görmüş malzemelerin uzun süreli ve vücut ile temas hali sonrasında insanlarda bazı kanser türlerine ve karaciğer hastalıklarına yol açtığı ve mutajenik etkilere yol açtığı bilinmektedir.
  • Yine aynı şekilde antimon, arsenik, baryum, kadmiyum, nikel, krom, kurşun, civa ve selenyum gibi ağır metaller de değişik amaçlarla okul malzemelerinde kullanılmaktadır. Biyoduyarlılık sınır değerlerinde verilen limitlerin aşılması durumunda ter ve tükürük yolu ile vücuda taşınan bu maddeler vücutta birikmekte ve vücuttaki yararlı minerallerle yer değiştirmektedir. Bu durum, insanlarda bazı kanser türlerinin görülmesinde ve bazı nörolojik sorunların ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamaktadır.
  • Yine sanayide boya inceltmek amacıyla kullanılan ve çok çabuk buharlaşabilen (uçucu madde) toluen, xylol, aseton, benzen, trikloretan, perkloretilen, halojenli hidrokarbonlar ve benzeri maddeler yapıştırıcı malzemeler Sağlık Bakanlığının “Uçucu Maddelerin Zararlarından İnsan Sağlığının Korunması Hakkında Yönetmelik” gereğince yasaklamasına rağmen ne yazık ki hala kullanılmaktadır.
  • Tüketici, kırtasiye malzemesi ve gereçleri satın alırken ürün üzerinde TSE ve CE işaretlerinden en az birinin veya Avrupa Birliği tarafından güvenlik göstergesi olarak kabul edilmiş “EN 71-1, EN 71-2, EN 71-3 ve EN 71-9” normlarına uygun olmasına dikkat etmelidir.
  • Çocukların kullanacağı mataralar, şişeler ve beslenme çantalarının plastik olmamasına dikkat edilmeli, kokulu ve boyalı ürünlerden kaçınmalıdır.
  • Solvent bazlı kalemler kesinlikle satın alınmamalı, satın almada su bazlı, alkol bazlı kalemleri tercih etmelidir.
  • Keza yapıştırıcı alımında da içerinde uçucu madde olan yapıştırıcıları kesinlikle satın almamalıdır.

YÖNETMELİK ÇIKARILIYOR AMA HİÇBİR GEREKÇE GÖSTERİLMEDEN YÜRÜRLÜK TARİHİ ERTELENİYOR

Sıraladığımız örneklerden yola çıkarsak önlemlerle ilgili eksik de olsa yasal düzenlemelerimiz var. Ancak bu düzenlemeler caydırıcı mı, düzenlemelerin gerektirdiği denetimler mi yeterli değil? Halkın bilinçlendirilmesinde aksaklıklar mı var? Neden bütün bunları konuşma ihtiyacını duyuyoruz?

Uğurlu: Sıraladığımız örneklerden yola çıkarsak evet önlemlerle ilgili bazı düzenlemelerimiz var. Özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları ve çerçeve direktifleri doğrultusunda hazırlanmış bazı yönetmeliklerimiz var. Ama açık söylemek gerekirse ne bu yönetmelikleri hazırlayanlar bunun gerekliliğine inanarak bu yönetmelikleri hazırlamış ne de halkın çoğunluğunun böyle bir talebi var.

Ne yazık ki bu yönetmeliklerin bir iç dinamiği harekete geçirerek uygun bir altyapı oluşturma ihtimali çok zayıf. Hükümet de mecbur olduğu için bu yönetmelikleri çıkartıyor. O nedenle uygulaması ya da yaptırımları ile ilgili ciddi sorunlar var.

Örneğin bizim meslek alanımızla ilgili çok önemli bir yönetmelik var. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nca oluşturularak 31 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren“Büyük Endüstriyel Kazaların Kontrolü Hakkında Yönetmelik” hala uygulamaya konulmamıştır. Bakanlık, Yönetmeliğe koyduğu özel şartlarla uygulama tarihini önce iki yıl (2014 yılına) erteleyerek olabilecek kazalara ve ölümlere alt yapı hazırlamıştır.

Kimya Mühendisleri Odası toplum adına denetim yükümlüğü gereği görevini yaparak, 1 Ekim 2012 tarihinde bir basın toplantısı ve duyurusu gerçekleştirerek Bakanlığı ve kamuoyunu uyarmıştır.

Söz konusu basın bildirisinde “Ostim, Tuzla ve Afyon`daki patlamaların son değil, eğer böyle devam ederse bu kazaların kaçınılmaz olacağı ve devamının geleceği” uyarısını yapmıştır.

Nitekim çok geçmeden 28 Ocak 2013 tarihinde önce Yalova`da Aksa Fabrikasında ve 30 Ocak 2013 tarihinde de Gaziantep‘ teki bir galvaniz fabrikasında maddi ve manevi kayıplara yol açan ve sonuçta 8 kişinin ölümü ile sonuçlanan beklenilen kazalar meydana gelmiştir.

O günden bu yana ülkemizin birçok yerinde sıkça ve gittikçe aratarak kimyasal yangınlar, kaçınılmaz kazalar ve ölümler meydana gelmiştir. Tüm bu kazaların yaşanmasına karşın, 2012 yılında yayınlanan ve iki yıl sonra 2014 yılında yürürlüğe girecek denilen yönetmelik, 30.12.2013 yılında tekrar yayımlanarak uygulanması gereken maddeler 2016 ve 2017 yıllarına ertelenmiştir.

2017 yılına gelindiğinde yönetmelik tekrar düzenlenerek uygulamalar 2018 ve 2019 yıllarına ertelenmiştir.

Bakanlık Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde hazırlayıp, ancak dokuz yıl boyunca uygulanmayacak bir yönetmelikle tarihe geçecek bir yaklaşım sergilemiştir. Şimdi biz neyi tartışıyoruz?

Yönetmelik çıkarılıyor ama hiçbir gerekçe gösterilmeden yürürlük tarihi yedi yıl erteleniyor.

Bu koşullarda denetimden söz edebilir miyiz?

Keza bizim meslek alanımızla ilgili 6269 sayılı “Kimya Mühendisliği ve Kimyagerlik Kanunu“ diye bir yasa var. Bu yasaya göre kimya ile iştigal eden, kimyasal madde kullanan, depolayan, taşıyan, vs. bütün iş yerlerinde sorumlu müdür olarak bir Kimya Mühendisi bulunması gerekirken bu işyerlerinin yüzde 90’ında sorumlu müdür yok. Niye? Çünkü denetleyen bir kurum yok.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bunun gereğini yapması gerekirken 12 Eylül döneminde TMMOB yasasına iliştirilmiş bir ek maddeyi gerekçe göstererek oda yönetim kurulumuzun görevden alınması için dava açıyor.

Biz bu meslek alanını nasıl kontrol edeceğiz?

Bir yandan siyasal iktidarın tavrı, engellemeleri, diğer yandan ülkemize, meslek alanlarımıza ve meslektaşlarımıza sahip çıkma mücadelesi verdiğimiz için yaşadığımız bir sürü olumsuzluk.

Biz iktidarların sevmediği kuruluşlarız.

Bu nedenle muhalefete çok iş düşüyor ama muhalefetin de bizimle ne kadar işbirliği yaptığı, bizim argümanlarımız, çalışmalarımız, raporlarımızdan ne kadar yararlandığı ortada. Bu anlamda muhalefetin halkı aydınlattığı söylenemez. Biz elimizden geldiğince kendi meslek alanımızla ilgili hukuki davalar açıyoruz, basın bildirileri ve toplantıları ile kamuoyunu aydınlatmaya, halkı bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Sempozyum, kongre ve raporlarımızla da meslek alanlarımızla ilgili konularda bilimi ve onun ışığı altındaki tekniği egemen kılmaya, savunmaya çalışıyoruz.

İLGİLİ HABER

Nurzen Amuran

odatv.com

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top