SIYASET

ANAYASA İLE ALDATMAK

“AKP kanadından, herkese “eh yani pes artık!” dedirten, yeni anayasa önerisi gelince, düşündüm uygulayacak, uyacak olmadıktan sonra yeni bir anayasa neden olmasın ki?”

AKP’nin tek başına veya MHP ile birlikte, parlamentoda anayasa çıkaracak çoğunluğu olmadığına göre halkoyuna gitmek şart

Bu toplum bugüne dek çok aldatıldı. Son zamanlarda, Cumhuriyetin bütün kazanımlarını yok ederken kullanılan yöntem Allah ile aldatma yöntemi oldu.

Ülkemizde Anayasa Mahkemesi emekli yargıçlarından Prof.Dr. Fazıl Sağlam’ın deyimiyle “Anayasa fetişizmi”ne varan bir anayasa saplantısı vardır.

Baba Erenler suyun kıyısına oturmuş, çamurdan heykelcikler yaparak oyalanıyor. O sırada biri geçiyormuş, sormuş:

– Baba Erenler ne yapıyorsun?

İstifini bozmadan yanıtlamış bizimki:

– İnsan yapıyorum.

– Hâşâ! Sümme hâşâ! Hiç öyle şey olur mu, diye şaşkınlığını dile getirince yolcu, Erenler yanıtı yapıştırmış:

– Rızkını vermeyecek olduktan sonra neden olmasın?

AKP kanadından, herkese “eh yani pes artık!” dedirten, yeni anayasa önerisi gelince, düşündüm uygulayacak, uyacak olmadıktan sonra yeni bir anayasa neden olmasın ki?

“Ama bu bir aldatmaca!” diyeceksiniz şimdi. Zarar yok, aldatmaca olsun varsın, kamuoyu biraz da onunla gönül eyler!

AKP’nin tek başına veya MHP ile birlikte, parlamentoda anayasa çıkaracak çoğunluğu olmadığına göre halkoyuna gitmek şart. Daha önce de AKP’nin isteğiyle referandum yoluyla iki anayasa değişikliği daha gerçekleştirildi.

Onlar da birer aldatmacaydı.

12 Eylül 2010 Anayasa reformunda müthiş bir sloganla çıktılar:

– Vesayeti tasfiye ediyoruz, darbe anayasasını kaldırıyoruz, sivil ve demokratik anayasa yapıyoruz.

O ana kadar yaptıkları ve söylediklerine bakınca bu söylenene itibar etmek mümkün değildi ama siyasal İslamın ve ardındaki emperyalizmin ortağı “yetmez ama evet”çilerin büyük destekleriyle bu yalan topluma yutturuldu ve yargıyı Fethullah’ın sultası altına sokma amacına ulaşıldı.

İkinci yutturmaca, 2017 Nisanı’nda oldu ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, tam oylama yapılırken, muhalefetin bütün uyarılarına karşın, yasaya aykırı olarak mühürsüz oyların da geçerli sayılmasıyla kabul edilmiş addolundu. 16 Nisan 2017 aldatmacasının yolu 12 Eylül 2010 aldatmacasıyla açılmıştı.

Daha önceki iki anayasa ile aldatmaca oyunu sistemin tümünü özellikle de yargıyı ele geçirmek ve devletin erkini tek elde toplayarak keyfileştirme amacına yönelikti ve başarıya ulaştı.

Bu defa da gelecek seçimlerde Millet İttifakı karşısında kazanma şansı olmayan AKP ve MHP’yi iktidarda tutmak için anayasa ile aldatma yolu tutulmak isteniyor. Başarılırsa, Tayyip Bey’in bir daha Cumhurbaşkanlığı’na aday olmasının önündeki anayasal engel de kaldırılmış olacak. Bakalım, bu defaki oyun hangi gerekçelerle sunulacak?

Bu toplum bugüne dek çok aldatıldı. Son zamanlarda, Cumhuriyetin bütün kazanımlarını yok ederken kullanılan yöntem Allah ile aldatma yöntemi oldu.

Kimi herif-i naşerifler, bunu halkın orasını burasını karıştırarak en saldırgan en adi şekilde, çağdaş Deli Dumrul rolünü oynarak, kimileri de “her hafta sallıyorum bir iki bakara makara” diye hayâsızlığıyla övünen haysiyetsiz dolandırıcılar kılığına girerek yaptılar.

Son yıllarda toplum Allah ile aldatılmaktan çok kazık yedi.

Allah ile aldatılmak konusunda toplumu uyarmak için çırpınan (kitabı 80 baskı yaptığına göre başarılı olduğunu ileri sürmek de yanlış olmasa gerek) ve “Allah ile Aldatmak” kitabını yazan Yaşar Nuri Öztürk, Hürriyet’te yayımlanan 26 Haziran 1998 tarihli bir yazısında şöyle yazıyordu:

“Allah’ın adını baskı aracı yaparak, kitleleri sindirip engizisyon piyonu haline getirmek insanoğluna yapılan zulümlerin en kötüsüdür. Çünkü insanoğluna yapılan zulümlerin Allah’a fatura edileni inkâra fatura edileninkinden daha uzun süreli ve yıkıcı olmuştur. Ve böyle olduğu içindir ki din gerçeğinin eşsiz ve sonsuz kaynağı Kuran insanoğluna bir kurtuluş mesajı halinde duyuruyor: ‘Ey insanlar Allah’ın vaadi haktır, o halde eğreti dünya hayatı sizi aldatmasın. Aldatan sizi Allah ile aldatmasın.’ (Fahir 5. Ayrıca bk. Lukman 33 Hadid 14-15)

Bu kez “anayasa ile aldatma” oyunu pek tutmayacak gibi görünüyor. Ama toplumdaki anayasa fetişizmi öyle ki anayasaya öylesine sihirli bir işlev yükleniyor ki konuyu biraz daha işlemek zorunlu oluyor.

“yeni bir anayasayı tartışma zamanının geldiği”ni belirten açıklamalar

Anayasanın hükümlerini hiçe sayan, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını, anayasanın hükümlerini çiğneyerek tanımazlıktan gelen AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “yeni bir anayasayı tartışma zamanının geldiği”ni belirten açıklamaları, anayasa kurum ve kavramını yeniden gündeme getirdi.

Her ne kadar Türkiye gibi gündemin sürekli değiştiği, kamuoyunun bellek sığlıgı ve algı çarpıklığıyla malul olduğu bir ülkede, herhangi bir tartışma konusunun ömrünün iki günden daha uzun olması beklenemez ise de anayasa dendiğinde akan sular durduğundan ve son zamanlarda Yaşar Nuri Öztürk’ün belirttiği üzere sık sık Allah ile aldatılan Türk kamuoyu hem de üst üste iki kez de anayasa ile aldatılmış olduğundan, anayasa kavramı üzerinde bir süre daha durmak kaçınılmaz oluyor.

Ülkemizde Anayasa Mahkemesi emekli yargıçlarından Prof.Dr. Fazıl Sağlam’ın deyimiyle “Anayasa fetişizmi”ne varan bir anayasa saplantısı vardır

Bu sütunda biz de aynı deyimi anayasa kavramına, gerçekte sahip olduğundan fazla işlev yükleyerek, her şeyin nedeninin anayasa olduğunu sanmak anlamında kullandık şimdiye dek.

Gerçekten de Türkiye gibi bir ülkede, demokrasinin tüm aksaklıkları salt anayasanın bozukluğu olgusuna bağlanmış, rejimdeki bozuklukların aksaklıkların nedeni anayasadır sanılmış, işler her sarpa sardığında da sorunların, yeni anayasal düzenlemeler yaparak üstesinden gelinmeye çalışılmıştır.

Oysa olaya biraz daha yakından bakınca, anayasaların neden olmaktan çok sonuç oldukları görülür. Yani toplumlar anayasaları “iyi” oldukları için toplumlar daha demokrat olmuyorlar ama toplumlar daha demokrat olduklarından daha gelişmiş anayasalar üzerinde uzlaşabiliyorlar.

Yani toplumsal uzlaşma ürünü olan anayasalar toplumun uzlaşma kültürünün nedeni olmaktan çok sonucudurlar.

Olaya bu açıdan yaklaşınca arabayı atların önüne koyma yanlışından kurtuluruz. Tersini yaptığımız zaman gelişmemiş bir toplumun, gelişmiş bir anayasayı kabul etmesiyle birden gelişebileceği yanlışına düşebiliriz. Unutmayalım ki birçok ülkede kâğıt üstünde mükemmel olan anayasaları, oralarda diktaların sultasını engelleyememiştir. Çünkü demokrasi kültürünün ve pratiğinin olabilmesi, gelişebilmesi anayasalar dışında başka denge ve denetleme kurumlarının olmasına bağlıdır. Anayasanın işlevi o denge ve denetleme kurumlarını tescildir.

Tabii burada karşılıklı etki tepki ilişkisini de gözden uzak tutmamak gerek.

Demek ki toplumsal birikimlerin belirli bir düzeye ulaşmasını sağlayacak gelişmelerin sonunda, demokratik uzlaşmanın ürünü olan anayasalar oluşuyor ve onlar da kendilerini oluşturan koşulları etkileyerek geliştiriyorlar.

Anayasaların neden olmaktan çok, sonuç olmaları, onların uygulandıkları toplumların koşullarına bağlı olarak aynı içerikli metnin ayrı yerlerdeki uygulamalarında değişik sonuçlar vermelerine de yol açıyor.

Gerçekten de aynı anayasa metnini ayrı ülkelerde uygulayın, değişik sonuçlar alırsınız.

Kaldı ki bir uygulamanın şu ya da bu şekilde gerçekleşmesi, illa anayasada, onunla ilgili bir hükmün içeriğinden de kaynaklanmamaktadır.

Örneğin Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının hükümran tarafından dinlenmemesinin nedeni “Yüksek Yargının kararları hükümranın keyfine uymuyorlarsa uygulanmayabilirler” diyen bir anayasa hükmü olması değildir.

Tam tersine anayasanın “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” diyen 153. maddesi var.

Demek ki demokrasiye uygun olmayan bu durumun nedeni anayasa değildir.

Neden anayasa olmayınca da sonucun ortadan kaldırılması için değişmesi gereken anayasa değil, esas neden neyse o oluyor.

Bu durumda ülkemizde demokrasinin işlemesi için ilk değişmesi gereken anayasa değil, AKP zihniyeti ve iktidarıdır

Son yıllarda halkı sürekli Allah ile iki kez de anayasa ile (2010 ve 2017 anayasa referandumları) aldatan AKP, üçüncü anayasa ile aldatma tezgâhını yutturma peşine düştü.

Bu son girişimin, her alanda çok sıkışmış bulunan AKP’nin dikkatleri, feci durumda olan ekonomik konular ve fiyaskoya dönüşen pandemi ile mücadeleden başka yöne çevirmek isteğinin bir ürünü olduğu söylenebileceği gibi bir kez daha anayasa oyunuyla bir taşla iki, hatta üç dört kuş vurmayı denemesi olduğu da düşünülebilir. İktidarın kurmayları, 1921 Anayasası’na atıf yaptıkları yeni anayasa girişimiyle; a) AKP’nin tekrardan canlanıp, yeni reformlar söylencesiyle birlikte, Türkiye’nin yaralarına merhem olabileceği yanılsamasını yaratmayı, b) Tayyip Bey’in üçüncü adaylığı önündeki anayasal engellerden sıyrılmayı, c) üniter devletin tasfiyesi ile Kürt seçmenlerine göz kırpmayı, d) bu arada tartışılamaz dört maddeden, dolayısıyla da laiklik anayasal hükmünden kurtulmayı sağlayabiliriz diye düşünmüş olabilirler. Tabii, bütün hesaplar halkın aynı zokayı üçüncü kez yutmasına bağlıdır.

Aslında kamuoyundan AKP’nin anayasa girişimine bir kez daha onay çıkması zordur. Zira dünya âlem anlamıştır ki AKP ile anayasa olmaz.

Her şeyden önce AKP düşüncesi ile çağdaş anayasa kavramı bağdaşamaz.

Çağımızda, anayasaları, yalnız devletin erkleri arasındaki ilişkileri devletin yapısı ve işleyişi konusundaki temel yasalar olarak tanımlamak yeterli olmuyor.

Çağdaş anayasa kavramı, yönetilenlerin haklarını ve özgürlüklerini güvenceye alan, günün koşullarına göre onların sınırlarını genişleten kurum olarak tanımlanmaktadır.

Ünlü Magna Carta, (1215) hükümdarın yetkilerini sınırlama sonucunu doğurduğu için ilk anayasal metin olarak kabul edilmektedir. Yoksa, yönetilenlerin özgürlükleri daraltılırken, iktidarın yetkilerini genişleten, toplumun özgürlük alanını daraltan metinler çağdaş anlamda anayasa olarak nitelenmezler. Hükümranın kendi denetimindeki birimlere hazırlattığı ve kendi yetkilerinin sınırlarını belirleyen yasal düzenlemelerle ortaya çıkanlar, devletlerin temel yasaları olarak nitelenebilirler ama asla anayasa olarak kabul edilmezler.

Kuvvetler ayrılığı ilkesine yatmayan kafa, anayasa yapamaz. Kuvvetler ayrılığını özümsememiş olanların yönetiminde adalet de tecelli edemez. Bu tür ülkelerde belki zaman zaman, adil yargı kararları çıkabilir ama bu durum yönetimin lütfu olmaktan öteye geçemez.

Hükümranın lütfu olan adalet olmaz, tıpkı bağımsızlığı nesnel ve sağlam güvenceye bağlanmış yargıcın yürekliliğinin eseri olan kararlarda da olamayacağı gibi…

Bırakınız, AKP’nin çağdaş anayasa yapamayacağını bir yana, daha ileri giderek söyleyebiliriz ki AKP düşüncesinin iktidar olduğu ülkelerde çağdaş anayasanın özgürce tartışılabileceği, çoğulcu katılımcı bir ortamın ortaya çıkmasını sağlayacak koşullar da oluşamaz.

Gerçekten de toplumsal uzlaşmanın ürünü olan ve mümkün olan en yüksek katılımla yaratılabilen, anayasaların oluşması her şeyden önce, bunun için gerekli olan toplumsal uzlaşıyı mümkün kılacak, teşvik edecek ortamların egemen olması gerekmektedir.

Bütün toplumsal gerginliği, bölünmüşlüğü, kin kültürünü yeğleyen iktidarların egemen olduğu toplumlardaki gibi biat kültürünü savunan AKP sultasındaki toplumda da çağdaş, demokratik bir anayasa olmaz.

Böyle bir toplumda bırakın çağdaş bir anayasa oluşturmayı bir yana, onun simgelediği toplumsal uzlaşıyı sağlayacak, çoğulcu ve katılımcı bir ortamın oluşabilmesi dahi mümkün değildir.

Görülüyor ki acil sorun, her şeyden önce AKP’nin totalitarizminden kurtulunmasıdır.

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet / Ali Sirmen

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top