GENEL

TÜRK SİYASAL TARİHİNDE TOPLUMSAL UZLAŞI İLE HAZIRLANAN BİR ANAYASAMIZ HENÜZ YOK

“Beni en fazla korkutan, esir milletlerde olduğu gibi Osmanlılar’da da görülmeye başlanan ahlâk düşkünlüğüdür. Bu düşkünlük her geçen gün artmakta, derinleşip yayılmaktadır..”

Anayasa hazırlama ve toplumsal uzlaşı geleneğimiz

Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet deneyimi (1)

Bu yazı dizisinde Kanun-i Esasi, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasındaki tecrübelerimiz mercek altına alınarak sürece katkı sağlanması hedeflenmektedir.

Kolaj: Independent Türkçe / cafemedyam

Son haftalarda Erdoğan’ın söylemleriyle yeni bir Anayasa için çalışmalar başladı.

Türk siyasal tarihinde toplumsal uzlaşı ile hazırlanan bir anayasamız ise henüz yok. Mevcut anayasaların tamamı ya savaş döneminde yahut da bir askeri darbe sonrası meydana getirildi.

Dolayısıyla gerçek anlamda bir uzlaşı sağlanıp da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası değiştirilebilirse bu yalnızca Cumhuriyet tarihinden bu yana değil, Osmanlı tarihinden bu yana da ilk defa sivil bir irade ve toplumsal uzlaşı ile gerçekleştirilmiş olacak.

Denilebilir ki kamuoyunda güncel tartışmaların gölgesinde kalsa da demokrasi tarihimizde ilke imza atacak sessiz sedasız bir çalışma söz konusu.


Kanun-i Esasiye giden yol

Gülhane-i Hattı Hümayun – Tanzimat Fermanı

1839 tarihinde Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane-i Hattı Hümayun  olarak ilan edilen Tanzimat Fermanı, Türk Anayasa tarihinde en önemli kavşaklardan birisiydi. 

Sultan Abdülaziz dönemine gelindiğinde devletin reform ve anayasa söylemi Fuat ve Ali Paşaların şahsında temsil edilir olmuştu.
 

sultan abdülaziz.jpg
Sultan Abdülaziz / Fotoğraf: Wikipedia / cafemedyam


Keçecizade İzzet Molla’nın oğlu Fuat Paşa aristokrat bir aileden gelirken Ali Paşa ise işini kusursuz yaparak devlet ricalinin en tepesine kadar yükselmiş bir isimdi. 

İki Paşanın da bir insicam içerisinde birbiriyle kusursuz anlaşması Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezinin Saray’dan Babı-ı Ali’ye taşınmasını sağlamıştı.

1869’da önce Fuat Paşa’nın 1871 senesinde de Ali Paşa’nın ölümü devlet yönetiminde yeniden Padişahın hâkim bir konuma yükselmesini sağladı.

Sultan Abdülaziz; Ali ve Fuat Paşa tecrübelerinden sonra memur takımından bir kişinin Padişah makamının önüne geçecek güce gelmesini engelleyerek Mahmut Nedim Paşa’yı Sadrazam makamına getirdi. 
 

Fuat Paşa.jpg
Fuat Paşa / Fotoğraf: Wikipedia / cafemedyam


Nedim Paşa’nın düşük profilli ve Rus yanlısı yönetimi; yenilikçi aydınlara şahıslar üzerinden yürütülecek bir reformun ve anayasa teşebbüslerinin eninde sonunda akim kalacağını ispat etmişti. 

Aslında Fuat ve Ali Paşaların sadareti de anayasal çerçeve ve dönemin demokratik temayülleri dikkate alındığında pek de parlak görünmüyordu. 

Nitekim Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi dönemin parlak zekâya sahip dimağları daha Fuat ve Ali Paşalar sadarette iken Avrupa’ya kaçmıştı.

Paşalar, Sultan Abdülaziz’in güçlü bir istibdata geçişinin önünde yalnızca bir emniyet sibobu işlevi görüyorlardı.
 

mustafa fazıl paşa.jpg
Mustafa Fazıl Paşa / Fotoğraf: Wikipedia / cafemedyam


Nitekim Anayasa ve meşrutiyet talebini güçlü perdeden dillendirecek, Yeni Osmanlılar hareketinin maddi ve manevi hamisi MUSTAFA FAZIL PAŞA, Sultan Abdülaziz’e yazdığı mektubunda mevcut ahvali şu sert ifadelerle dile getirecekti;

“Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur. Onların etrafında bulunanlar, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Gözlerini dikmiş oldukları hükümetin lezzetinde ve merkezinde yaşadıkları için halkın çektiği zorlukları tembellikten geliyor zannederler; devletlerin içine düştükleri zaafı da devletin yaradılışının gereği olan, çaresi bulunmayan bir hadise sanırlar.. 

…İleri sürüp körüklenen bozgunculuk örnekleri, aslında tamamen dış düşmanlarımızın fesatlıklarından doğmaktadır. Ama bunda şimdiki hükümetin de büyük kusurları vardır. Bir zamanlar yapılmasında hiçbir mahzur görülmeyen en masum hareketler bile artık bir zulüm gibi görünüyor.. 

…Lâkin şevketli efendim, izin buyurursanız, halkınızda fedâkârlık edecek halin ve tahammülün kalmadığını söyleyeyim. Yer yer yükselen hoşnutsuzluk sadâları her ne kadar susturulmak isteniyorsa da her taraftan işitilmede.. 

…Beni en fazla korkutan, esir milletlerde olduğu gibi Osmanlılar’da da görülmeye başlanan ahlâk düşkünlüğüdür. Bu düşkünlük her geçen gün artmakta, derinleşip yayılmaktadır.. 

…Esas olan iyi ahlâktır ve devletlerin o olmadan ayakta kalabilmeleri mümkün değildir. Millet, iyi ahlâkı parıldadıkça yükselir; kötülükler arttıkça da belâsını bulur..

…Halkınız iki kısımdır: Hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen her türlü zulmü yapanlar ve zulüm görenler. Birinci kısımdakiler taşımakta olduğunuz büyük ve sonsuz kuvvettten faydalanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ederler; diğerleri ise zulüm altında ezile ezile iyi ahlâktan uzaklaşırlar. Şikâyet haklarını kullanamamaları yüzünden ahlâklarında bir çözülme başlar.. 

…Avrupa’daki bütün hükümetler halklarının eğitimiyle uğraşırlar. Onlar böyle fedâkârlıklar gösterip ilerlerken biz neden olduğumuz yerde kalmaya, hattâ gerilemeye razı olalım?.. 

…Milletin hakları devletin garantisi altına alınırsa o millet her fırsatta iyiyi ve doğruyu arar, bilgi edinmeye gayret eder. Cahilliği ve esirliği kabul edenler ise hem alçak, hem de hain olurlar.. 

…Hâlimizin en fena tarafı, on iki sene önce bize daha müsait görünen Avrupa kamuoyunun bugün tamamen aleyhimize dönmüş olmasıdır.. 

…Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın idarecileri, ‘Bu devletin düzelmesi artık mümkün değildir, mutlaka mahvolacaktır. Artık kendi haline bırakalım, varsın alnına yazılmış çöküntüyü yaşasın. Onu çöküşten kurtarmanın hiçbir çaresi yoktur’ diye konuşup yazışıyorlar.. 

…Din ve mezhep insanın ancak maneviyatını yönetir ve bizlere sadece âhıretin nimetlerini vaadeder.. 

…Din bir sonsuz gerçekler bütünü ve bu gerçeklerin muhakemesi olarak kalmazsa, yani dünya işlerine de karışırsa fayda yerine zarar getirir, herkesi telef eder.. 

…Evet şevketli efendim! Devleti kurtarınız, çünki zaman acele etmeyi gerektiriyor. Devleti kurtarınız.. 

…Gerçi bu devletin şânı ve şerefi tarihlerde pek yüksektir ama şimdiki hâli bir hayli esef vericidir…’

(Murat Bardakçı
Aradan 131 yıl geçmiş hiçbir şey değişmemiş
30 Ağustos 1998 Hürriyet)


Mektubun bir şekilde elden ele dolaştırıldığı ve 60 bine yakın kopyasının yalnızca İstanbul içerisinde çoğaltılarak dağıtıldığı Ebuzziya Tevfik tarafından dile getirilmektedir.

1867 tarihi artık sürgündeki aydınların etkisiyle yeni bir anayasa ve meclisin yüksek perdeden konuşulduğu bir tarihti; ama birkaç yıl sonra Nedim Paşa’nın vezarete tayini ile Sultan Abdülaziz, daha katı bir rejime geçmeyi tercih etmiş ve aydınların taleplerinin tümünü görmezden gelmişti.

Nitekim Nedim Paşa’dan önce aydınların eşitlik ve temsiliyet arayışlarına yönelik artan muhalefet 10 Mayıs 1868’de kısmi bir şekilde Sarayın da gündemine girmeyi başarmıştı. 

SULTAN ABDÜLAZİZ, Şurayı Devlet’in açılış töreninde yaptığı konuşmada, taleplerin en azından farkında olduğunu beyan eden ifadeler kullanır;

“Hangi mezhepten bulunursa bulunsunlar bütün tebaam vatanın evlatlarıdırlar. Mezhep anlaşmazlıkları, Osmanlı tebaasını ayırmamalıdırlar. Herkes dini inançlarında serbesttir. Kim olursa olsun hangi mezhepten bulunursa bulunsun bütün iktidar sahiplerinin Şurayı Devlete girmesini istiyorum.”

(Edouard-Philippe Engelhardt
Tanzimat ve Türkiye Syf. 255)


Abdülaziz’in ılımlı bir söylem kullanmasına rağmen totaliterleşen yönetimi tercih etti. Bu durum aydınların anayasa ve meclis talebini daha yüksek bir perdeden dillendirilmesine neden oldu.

Nitekim Abdülaziz’e hal’ edildiğini tebliğ etmeye gelen Rüştü Paşa’nın sözleri de oldukça manidardır;

Millet Abdülaziz Han Hazretlerini hal etti.


Kanun-i Esasi ve Mithat Paşa

1876 tarihi, Türk anayasaları açısından bir dönüm noktasıdır; çünkü o yıl hem anayasa ilan edilmiş hem de Meşruti sisteme geçilerek ilk defa meclis açılmıştır.

Bu devrimin şüphesiz en önemli ismi Mithat Paşa’dır. 

Sonraları Sultan Abdülaziz’in cinayetinde parmağı olduğu iddiasıyla Yıldız Sarayı tarafından yargılanacak olan Mithat Paşa’nın Osmanlı sadrazamları arasında çok özel bir yeri bulunmaktadır. 

Niş ve Tuna gibi önemli bölgelerde Valilik yapan Mithat Paşa, bulunduğu vilayetlerde yerel halkla güçlü ilişkiler kurarak farklı bir profil ortaya koymuş bir devlet adamıydı.
 

Mithat Paşa.jpg
Mithat Paşa / Fotoğraf: Wikipedia / cafemedyam


Bu tecrübelerden sonra Şurayı Devlet Reisliğine atanması ile Mithat Paşa kısa süre içerisinde anayasa ve meşruti sistemin en önemli temsilcisi haline gelmişti.

Mithat Paşa devletten önce vatandaşı kollayan kanunlar çıkarması sebebiyle Bab-ı Ali’nin asıl gücü olan Ali Paşa’nın hışmına uğradı.

Bu sebepledir ki Mithat Paşa’nın 1868’de geldiği Şurayı Devlet Başkanlığı görevi 1869 yılındaki ilk sürgünü ile sona erecekti. 

Bağdat’a sürgüne gönderilen Mithat Paşa’nın gözlerden düşeceği ve unutulacağı umut ediliyordu; oysa Mithat Paşa’nın Bağdat’ı kısa bir sürede bayındır hale getirmesi, sanatçıları kollaması ve çıkardığı yasalar halkın kalbini fethetmesini sağladı; bu sayede, İstanbul’un en gözde devlet adamlarından birisi haline geldi.

Ahmet Mithat Efendi ve Osman Hamdi Bey gibi kültür hayatımızı etkileyecek isimlerden sadece birkaçı bizzat Mithat Paşa’nın yetiştirdiği isimlerdendi. 

Osmanlı’nın meşruti bir sistem ve liberal bir ekonomiye geçişten başka çaresi olmadığını dile getirmekten çekinmeyen

Mithat Paşa, dönem için oldukça radikal sayılabilecek ifadeler kullanıyordu. 

Sözgelimi “Devletin, devlet olarak dini yoktur” düşüncesini çekinmeden dile getiren Mithat Paşa, Mecelle’nin mimarlarından Cevdet Paşa gibi gelenek yanlısı hukukçularla mütemadiyen karşı karşıya geliyordu. 

Birçok kimse tarafından İngiliz taraftarı olmakla suçlanan Mithat Paşa, tarihe ‘Tersane Konferansı Kararları’ olarak geçen ve Osmanlı ekonomisini adeta esir alan bildiriyi, Osmanlı Padişahı ile dahi istişare etmeden reddeden sadrazamdı aynı zamanda.  

Belki de en acısı bugün Sultan Abdülhamid’in İngiliz sefirine tokat attığı safsatasını anlatan TV dizilerinin o vakit gerçek anlamda dik duruş sergileyen böylesi bir Paşa’yı hain olarak lanse etmesidir. 

Uzunçarşılı’nın aktardığına göre Mithat Paşa kısa bir süre sonra görevinden el çektirildiğinde kendisini yeni sürgün yurduna götürecek vapura binerken şu ifadeleri kullanacaktı; 

“Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun.”

(İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mithat Paşa ve Yıldız Mahkemesi,
Ankara, Türk Tarih kurumu Yayınları, 1968, s.130.)


Bir deli fişek Türk anayasasının seyrini değiştirir..

Sultan Abdülaziz’e yapılan darbenin belki de en zayıf halkası ülkeyi biran evvel meşruti sisteme geçirerek anayasa ile tanıştırmak isteyen Mithat Paşa idi. 

Zaten darbenin kansız olması ve gerekçede de millet iradesi vurgusunu öne çıkaran Mithat Paşa olmuştu; ama darbe sonrası Avni Paşa iktidar hırsına kapıldı ve halkın cahil olduğunu iddia ederek meclis ve anayasa fikrinden vazgeçti.

Bu vaziyet Mithat Paşa’yı sükûtu hayale uğratacaktı.

Sultan Abdülaziz’in cinayeti sonrası kayınbiraderi Çerkes Hasan’ın Bakanlar Kurulu’nu basarak Avni Paşa ve destekçisi birçok nazırı öldürmesi Mithat Paşa’nın önündeki tüm engelleri biranda ortadan kaldırdı.

Bu suikastın Mithat Paşa’nın konağında gerçekleşmesi ve neredeyse anayasa karşıtı tüm isimlerin yok edilmesi akıllara ‘olayın asıl tertipleyicisi Mithat Paşa mı?’ sorularını da getirmektedir.

Bu gelişmelerden sonra V. Murad tahttan alınarak yerine Anayasa ve meşruti sistem sözü veren İkinci Abdülhamid getirildi.
 

Abdülhamid.jpg
Sultan İkinci Abdülhamid / Fotoğraf: Wikipedia / cafemedyam


Abdülhamid tahta oturduğunda sözünde durdu ve Kanun-i Esasi için bir komisyonun kurulması emrini verdi ve Mithat Paşa’yı kurulun başkanı olarak atadı.

Mithat Paşa, bu komisyona yıllarca anayasa ve meşrutiyet mücadelesi veren Namık Kemal ve Ziya Paşa’yı da dâhil ederek samimi ve aydınların da benimseyeceği bir çalışma için işe koyuldu.

Anayasa taslağı Sultan Abdülhamid’e sunulduğunda ise çiçeği burnunda padişahın, Mithat Paşa’dan sıra dışı bir talebi bulunmaktaydı.

Tarihe 113’ncü madde olarak geçen bu talebe göre Sultan bir kişiyi yargılamadan gerek duyduğu zamanlarda sürgüne gönderebilecekti.
 

Ziya Paşa ve Namık Kemal.jpg
Ziya Paşa (solda) ve Namık Kemal (sağda) / cafemedyam

Sultanın bu akıllıca hamlesini ilk fark eden de Ziya Paşa ve Namık Kemal oldu; çünkü yıllarca verdikleri mücadelede sürgünlüğün ne anlama geldiğini en iyi onlar biliyordu. 

Tarihçi Necdet Kurdakul, “Tanzimat Dönemi Basınında Siyasal ve Anayasal Fikir Hareketleri” isimli eserinde Mithat Paşa ve 113’ncü maddeye itiraz eden aydınlar arasında cereyan eden tartışmayı şöyle nakleder;

“Namık Kemal ve Ziya Paşa 113. Madde için ‘Böyle pejmürde kanun istemeyiz. Ya kanun tanzim edildiği gibi kabul edilmeli veyahut ilanından vazgeçilmelidir’ dediklerinde Mithat Paşa onlara şu cevabı vermiştir;

‘Siz çocukluk ediyorsunuz. Mecliste bana arkadaş olacak üç kişiyi bulamıyorum, hürriyetlerine itimat ettiklerim hep bana karşı çıkıyor.  İşte Rüştü Paşa bile Cevdet Paşa’nın fikirlerine yanaşmaya başladı. Çektiğimi bir ben bilirim. Kanun her ne suretle tashihe uğrasa bunu kusurlarıyla beraber kabul etmek lazımdır. Anında görülecek noksanlarla lüzumsuz fazlalıkları Meclis-i Mebusan bertaraf etmeye muktedirdir. Benim maksat ve reyim her olursa olsun bu kanunu esasen kabul ettirmekten ibarettir ve böyle olmalıdır. Çocukluk lazım değil. Darılıp da memleketi bilahare memleketi bundan mahrum etmek hiç isabetli değildir.'” (Syf. 154-155)


Elbette Kanun-i Esasi’yi yalnızca padişaha kabul ettirmek ile iş bitmeyecekti.

Padişah’ın yetkisinin sınırlanmasıyla gücünün muhkem sınırları gerileyecek olan birçok devlet adamı, Müslümanlarla gayrimüslimleri eşitleyecek olması sebebiyle bazı dini çevreler ve halkın anayasayı kavrayabilecek bilince sahip olmadığını düşünen hukukçular; Mithat Paşa ve arkadaşlarının hazırlıklarını yürüttüğü anayasa çalışmasının karşısında yer alacaktı. 

Gelişmeleri yakından takip eden Sultan Abdülhamid güç dengelerinin yavaş yavaş değiştiğini gözlemliyordu.

Rüştü Paşa ve Namık Paşa gibi kudretli paşaların anayasa çalışmalarına karşı bir tutum izlemeleri sonrası Sultan Abdülhamid, Mithat Paşa’ya karşı tavrını yavaş yavaş değiştirmeye başladı. 

Tüm bunlara rağmen; nihayet 23 Aralık 1876 tarihinde Türk halkı ilk defa anayasa ile tanıştı.

Mahmut Celaleddin Paşa binlerce kişinin hazır bulunduğu bir sırada ilk Türk anayasasını halka okudu.

Sultan Abdülhamid ise hasta olduğunu belirterek Bab-ı Ali’deki anayasa bildirisine katılmadı. İstanbul halkı büyük bir coşku ve bayram havasında anayasasını benimsedi.

Tanzimat Fermanı’nı ilan eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa halk tarafından ‘Gâvur Paşa!’ ilan edilmişken Mithat Paşa halkın sevgi gösterileri ile karşılanmıştı.

Anayasalarımızın hazırlık süreçlerinde de görüleceği üzere, ya darbe yahut da savaş koşullarında meydana getirilmeleri makûs talihleri olmuştu.

Toplum olarak; Kanun-i Esasi, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası gibi tecrübe ettiğimiz anayasaların hiçbirisi toplumsal uzlaşmanın sonucunda meydana getirilmiş değildi. 

Dolayısıyla toplumsal uzlaşı geleneğimiz oturmamış olsa da bir yerden başlanmalı; çünkü en kanlı darbeden sonra dahi Anayasalar bir şekilde uzlaşı getirmeyi başardı.

Bu kez sivil bir irade ile bu gerçekleşebilir ise belki de makûs talihimizi yenmiş olacağız.

Fotoğraf: AA / cafemedyam

Tarihimizin en kısa anayasası 1921 Teşkilat-ı Esasiye örneklik teşkil eder mi?

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün liderliğinde hazırlıkları süren ‘yeni anayasa’ çalışmalarında gündeme gelen ‘1921 Anayasası’nın (Teşkilat-ı Esasiye), ihtiva ettiği ruh itibarıyla sürece ışık tutacağı bizzat Bakan Bey tarafından deklare edildi:

“1921 Anayasası, Türkiye’de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir. Yine aynı anlayışla, 100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, 83 milyonu kuşatan, insan onurunu koruyan, hak ve özgürlükleri teminat altına alan yeni Anayasa’nın yapılacağına olan inancımız tamdır.”

(T24)
 

abdülhamit gül.jpg
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül / Fotoğraf: AA / cafemedyam


Teşkilat-ı Esasiye’nin esasen bir anayasa olmadığını ve yeni bir devletin kuruluş arifesinde teşkilatların yeniden düzenlenmesinden ibaret kanunlar bütünü olduğunu ise deneyimli gazeteci Taha Akyol kamuoyuna köşesinden şu sözlerle aktardı:

“1921 Anayasası, Milli Mücadele devam ederken, Anadolu’da teşekkül etmekte olan milli devlet kurumunun teşkilatlanmasıyla ilgili ve bu konuyla sınırlı bir anayasadır. O yüzden de adı ‘Kanunu Esasi’ (ana yasa) değildir, ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur, yani yeni devletin esas teşkilatını düzenleyen temel yasa…

1921 Anayasası ‘hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ diye başlar, bu bütün anayasalarımızda vardır. 1921 Anayasasında ‘kuvvetler birliği’, yani bütün erklerin Meclis’te toplanması kabul edilmiştir.

Bu bakımdan Meclis’in yetkileri modern anayasalardaki gibi teker teker ve sınırlayıcı olarak değil, genel ifadelerle yani sınırlanmış bir siyasi güç olarak tanımlanmıştır.Buna ‘Ahkâm-ı şeriyenin tenfizi’ (uygulanması) dahildir..

(Madde 5) 1921 Anayasası’nın bundan sonraki maddeleri ‘idare’, ‘iller’, ‘ilçeler’, ‘nahiyeler’ ve ‘umumi müfettişlik’ maddesinden ibarettir. Zaten hepsi 23 maddedir. 11. madde illere ‘muhtariyet’ (özerklik) vermektedir.”

(Karar gazetesi)


Akyol’un isabetli tespitlerine rağmen 1921 Anayasası/Teşkilat-ı Esasiye’nin hangi koşullarda meydana getirildiğine ve neleri ihtiva ettiğine yakından bakmak 1921 Anayasası ruhunu anlamamıza katkı sunacaktır. 


1921 Anayasası ilan edildiğinde Kanun-i Esasi lağvedilmedi

Aydınlar ve Mithat Paşa gibi önemli devlet adamlarının büyük gayretleriyle 23 Aralık 1876 tarihinde Türk halkı ilk defa anayasa ile tanıştı.

1877-8 Rus Harbi sonrası Sultan Hamid, Meclis-i Mebusan’ı kapattı ve Kanun-i Esasi’yi fiilen rafa kaldırdı. 

Kanun-i Esasi resmen olmasa da 1908 yılında tekrar ilan edilen İkinci Meşrutiyet’e kadar fiilen işlevsiz hale getirildi.

Bu anayasanın tamamen ortadan kaldırılmamasının en önemli gerekçelerinden birisi meşhur 113’ncü maddeydi.

Abdülhamid, bu madde ile kendisine tehdit olarak gördüğü birçok devlet adamı ve aydını mahkeme önüne dahi çıkarmadan istediği yere sürgün edebilmek gibi büyük bir güç elde etmişti.

Bu kanunun ilk işletildiği kişilerin başında Kanun-i Esasi’yi hazırlayarak Meclis’in açılmasına büyük katkı sağlayan Mithat Paşa geliyordu.
 

Mithat Paşa.jpg
Mithat Paşa / Fotoğraf: Wikipedia​​​​​​ / cafemedyam


1921 yılına gelindiğinde de birçok düzenlemeye rağmen Kanun-i Esasi hala yürürlükteki anayasa olarak karşımıza çıkmaktadır.

‘1921 Anayasası’nın ruhu’ ile Bakan Gül’ün kastettiği aslında TBMM’deki kozmopolit yapı olsa gerektir. 

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Meclis’in mevcut atmosferini şöyle açıklamaktadır:

“Kılıkları, giysileri, düşünsel düzeyleri ve görgüleri başka başka ve çok değişik; beyaz sarıklı, aksakallı, cübbeli, eli tespihli hocalarla pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret reisleri, külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa’daki yükseköğrenimlerini biritip yeni dönmüş Batı kültürüyle yetişmiş nokta bıyıklı ‘Kuvayı Milliye’ kalpaklı gençler yan yanadır.”

(İlk Meclis – Syf. 16)


1921 Anayasa’nın bir diğer önemli özelliği, son derece dindar kimliği bulunan kişilerin de reyi ile hayata geçirilmesiydi. Bu da yine Meclis’in yapısından kaynaklanan bir durumdu.
 

kazım karabekir.jpg


Öyle ki ileride dindar kimliği münasebetiyle eleştirilerin hedefi haline gelecek Kazım Karabekir, Meclis açılışındaki abartılı ve ağdalı dini motiflerin kullanılmasını sert bir şekilde eleştirecekti:

“Tarihimizde bu kadar koyu bir taassuplu merasimi diniye ile ilgili hiçbir meclis açılmamıştır. Fetvaları takip eden bu muazzam ihtilafat acaba yer yer başlayan kıyamlara karşı bir sigorta mı olacağı düşünüldü..

Ne olursa olsun selabet (inanç) ile taassubu Meclisi Milli’nin başlangıcı gününden ayırmak daha ihtiyatlı olurdu. Yani ne cuma günü intihaba (seçmeye) ne de bu kadar velveleye lüzum yoktu. Beliğ (samimi) bir dua lazımı tesiri daha iyi yapardı..

Gösterilen bu taassubun idamesi mümkün olamayacağından aksi tesiri daha vahim olabilir. Meclisi Milli 23 Nisan Cuma günü pek dindarane, daha doğrusu pek dervişane bir merasimle açılıyor… 1


1920 yılında açılan mecliste neredeyse tüm ideolojik kesimler temsil ediliyordu. Bu sebeple İslamcılar bu meclise ‘Meclis-i Kebir’, Osmanlıcılar ‘Meclis-i Mebusan’, Türkçüler ‘Kurultay’ ve Atatürkçüler de ‘Büyük Meclis’ ismini layık görmüşlerdi. 2


1921 Teşkilat-ı Esasiye’yi hazırlayan meclis, Saltanat karşıtı değildi; ama Meclis’in adına ‘Millet’ ibaresini koyarak gücünü aldığı kaynağın Osmanlı Hanedanlığı’ndan ziyade halk olduğunu deklare ediyordu.

Öte yandan sanıldığının aksine büyük bir uzlaşıdan ziyade çetin tartışmaların nihayetinde kabul edilen 1921 anayasası yalnızca 24 maddeden oluşuyordu.

Ayrıca kişi hak ve hürriyetlerini kısıtlayan son derece antidemokratik bir anayasa metni idi.

Anayasanın en temel ilkesi olan güçler ayrılığı prensibi yok sayılarak ‘yürütme, yasama ve yargı’ tek elde toplanmış ve farklı görüşler yeri geldiğinde silah zoruyla bastırılmıştı.

Elbette savaş koşulları ve kendi bağlamında mazur görülebilecek sebepleri olsa da günümüz demokratik sistemlerine hiçbir surette örneklik teşkil edemeyecek maddelerle doluydu.

Bu özellikler bir kenara bırakıldığında 1921 Anayasası “Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” maddesiyle egemenliği Osmanoğulları’ndan alıp halka vermiştir ve Cumhuriyetin ilanına giden yolu açması itibarıyla son derece önem arz etmektedir.

Bu maddeye rağmen Saltanatın kaldırılmasına dair bir ibare, hatta ima dahi bulunmamaktadır.
 

TBMM'nin açılışı.jpg
TBMM’nin açılışı  / cafemedyam


Aynı anayasanın son derece ilginç özelliklerinden birisi; bugün özerklik olarak kabul edebileceğimiz, ‘yerinden yönetim’ modelini geniş bir çerçevede sunmasıydı.

Üstelik 24 maddeden oluşan bu kısacık anayasanın tam 14 maddesi özerklik konusuna ayrılmıştı. 

İl Meclislerine büyük yetkiler veren bu maddeler; vakıflar, eğitim, sağlık, tarım ve hatta il ekonomisi gibi hayati konuları devlete bağlı valilerin elinden alarak il meclislerinin iradesine bırakıyordu.

1921 Anayasası’nın sunduğu bir diğer özellik meclis başkanının, padişahtan çok daha fazla güce sahip olmasıydı.

Yasama, yürütme ve yargı güçleri, önce Meclis’te toplanmış ve ardından tüm bu yetkiler süre sınırı kaydıyla meclis başkanı, yani Mustafa Kemal Atatürk’e devredilmişti.

Tarihte bunun bir başka örneği daha yoktu, Osmanlı padişahları ve sadrazamların hiçbiri böylesi bir yetkiyle donatılmamıştı. 

Tüm bu düzenlemeler yapılırken Kanun-i Esasi’nin lağvedildiğine dair bir ibare de söz konusu değildi. 
 

Birinci meclis.jpg
Fotoğraf: AA / cafemedyam

1921 Anayasası’nı yapan Meclis’in sonu

Bir anayasa yapmak için gerekli olan üçte ikilik çoğunluğun TBMM’de sağlanmadan Teşkilat-ı Esasiye’nin yürürlüğe konulduğuna dair tartışmalar da ayrı bir mahiyet taşımaktadır. 

1921 Anayasası’nı meşru kılan elbette ki savaş koşullarıydı ve bir ruhu varsa bu da farklı kesimlerin temsil edilmesinden ileri geliyordu.

Fakat bu ruh birkaç yıl sonra ortadan kaldırılarak meclisteki birçok farklı unsur kendilerini baskın bir seçimle sistemin dışında bulacaktı.

Önemli hukukçularımızdan Kemal Gözler, Teşkilat-ı Esasiye’yi hazırlayan meclisin lağvedilmesini şu şekilde aktarmaktadır:

“Büyük Millet Meclisi’nin 1 Nisan 1923 tarihli oturumunda seçimlerin yenilenmesi kararı alındı. Bu karar Meclis’in basit çoğunluğuyla alınmıştır. Bu karar bizzat 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanununun ‘madde-i münferide’sine aykırıdır..

Zira ilk Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verebilmek, ‘madde-i münferide”de öngörülen “gayenin husûlü (amacın gerçekleştirilmesi)’ şartına bağlıydı..

Gayenin gerçekleştirilmiş olduğuna ise, ancak ‘madde-i münferide’ gereği ‘Büyük Millet Meclisi adedi mürettebinin sülüsanı ekseriyeti’, yani Meclis üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile karar verilmesi gerekiyordu..

Oysa seçimlerin yenilenmesi kararı üçte iki çoğunluk ile değil, basit çoğunlukla alınmıştır. Birinci Meclis son toplantısını 15 Nisan 1923 tarihinde yapmıştır. Bir daha da toplanmamıştır.”

İkinci Meclis seçimleri Haziran-Temmuz 1923’te yapılmıştır. Seçimlerde Mustafa Kemal Paşa, kendi grubu adına milletvekili adaylarını bizzat belirlemiştir. Birkaç bağımsız aday dışında, Mustafa Kemal Paşanın belirlediği listeler seçimleri kazanmıştır. İkinci Dönem Meclisi çalışmalarına 11 Ağustos 1923’te başlamıştır. 3

(1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Sayfa 54)


Özetle söyleyecek olursak 1921 Teşkilat-ı Esasiye, içerik açısından örnek alınacak bir anayasa değildir, ama bu anayasayı hazırlayan farklı unsurların katkısı göz önüne alındığında son derece önemlidir; fakat bu farklı fraksiyonları bir araya getiren en önemli koşul ülkenin işgal altında olmasıdır. 

Yeni bir anayasa hazırlarken Türk halkının temsilcilerinin olağanüstü koşullardan ziyade kendi iradesi ve olağan koşullarında bir anayasa hazırlayabilme gücü ortaya koyması gerekir.

Bu başarılabilirse savaşlar ve darbeler zemini hazırlamadan ilk kez sivil irade, toplumsal mutabakat ile kendi anayasasını hazırlamış olacaktır.

İLGİLİ HABER

Devam edecek…

Kaynaklar:

  1. (Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, c. 2, (İstanbul: Emre Yayınları, 2003), 617. TBMM Zabıt Ceridesi, 1. Dönem, C. I, 1. Birleşim, s. 1)
  2. (Ulusal Kurtuluş Savaşın Döneminde Anayasal Gelişmeler ve 1921 Anayasası, Demirhan Burak Çelik – Sayfa 86.)
  3. https://www.anayasa.gen.tr/1921ay.htm

*Dosyanın hazırlanış sürecinde önemli hukuk insanımız Muharrem Balcı Hocamıza değerli katkılarından dolayı teşekkürlerimizi arz ederiz.

© The Independentturkish / Mehmed Mazlum Çelik

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top