SIYASET

İŞTE TÜRKEŞ’İN DENİZLERİN İDAMI İÇİN VERDİĞİ OY!

Türkiye’de eşine az rastlanır bir televizyon skandalına imza atıldı.

Akşam saatlerinde Haber Global kanalını açanlar ekranda “Bahçelievler katliamını neden gerçekleştirdiniz?” diye bir soru cümlesinin yazdığını gördüler…

AKŞENER KİMİ KANDIRIYOR?
İYİP Genel Başkanı Meral Akşener, Boğaziçi eylemleri için ‘Başları ezilmeli’ diyen Bahçeli’ye Türkeş’i örnek gösterdi, Denizlerin idam oylamasına Türkeş’in katılmadığını söyledi.

PEKİ, GERÇEK BU MU?

İYİP Genel Başkanı Meral Akşener bu konuda Taha Akyol’un yazdığı bir yazıdaki hikayeye atıfta bulunarak:

“Gençlere, ‘Başları ezilmeli’ diyen küçük ortağını da şiddetle Başbuğ Alparslan Türkeş’i örnek almaya davet ediyorum. Rahmetli Başbuğumuza Deniz Gezmiş’in de aralarında olduğu üç gencin idam oylamasına neden girmediği sorulur. Başbuğ, ‘Gençlerdi, şans tanımak lazımdı. İleride eylemden vazgeçebilirlerdi’ der. İşte size gerçek bir idarecilik dersi” ifadesini kullandı.

Akşener’in bu anlatımı oldukça eksikli. Denizleri mücadeleye başladıkları ilk günden beri hedef alan, arkadaşlarını katleden bir hareketin lideri olan Türkeş, uydurulan bu gerekçe bir yana ilk oylamaya gerçekten katılmamıştı.

Ancak “gençlere şans verilmeli” dediği iddia edilen Türkeş, idamların esas olarak onaylandığı Nisan 1972 tarihli oylamaya katılan ve idama “evet” diyen isimlerden birisiydi. 

İşte ilgili Meclis tutanağı:

“ADANA MİLLETVEKİLİ TÜRKEŞ, İDAMA “EVET” DİYENLER ARASINDAYDI.”

Bir de verdiği ölüm emirleri var.

Türkeş’in “Gençlerdi, şans tanımak lazımdı” dediği hikayesini anlatan Akşener’in “unuttuğu” bir diğer “ayrıntı”, Türkeş’in talimatını verdiği cinayetler.

MHP’li Celal Adan, 12 Eylül döneminde Emniyet’te verdiği ifadede, DİSK’in kurucu genel başkanı Kemal Türkler’in ölüm emrini Türkeş’in verdiğini itiraf etmişti örneğin.

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un ölüm emrini veren de yine Türkeş’ti

https://www.cafemedyam.com/2019/12/11/erdoganin-hocasindan-ulkuculeri-kizdiracak-turkes-konusmasi-video/

“FAŞİSTLERİN ÜZERİNE GİDEN POLİSİ ÖLDÜRENLER HÂLÂ YARGILANMADI”

1942 yılında Ordu’da doğan Cevat Yurdakul Kars ve Hatay’da görev yapmış, öldürülmesinden yaklaşık 6 ay önce Adana Emniyet Müdürlüğü’ne atanmıştı.

Faşist terörün yoğun yaşandığı Adana’da kısa süren görevi süresince silahlı eylemlerde bulunmuş 50’nin üzerinde kişiyi yakalatan Yurdakul Ülkü Ocakları’nın ve MHP’nin açık hedefi haline gelmişti.

Alparslan Türkeş başta olmak üzere, MHP yöneticileri kendisini hedef gösteren açıklamalar yaptı, çok sayıda ölüm tehdidi aldı.

Yurdakul, faşist teröre göz açtırmazken yağ stokçuluğu, karaborsacılık ve ehliyet yolsuzluklarının da üzerine gitmekten geri durmamıştı.

“YURDAKUL “HALKIN POLİSİ ” OLMA SLOGANINI BENİMSEYEN POL-DER’E ÜYEYDİ.”

Faşistlerin tehditlerine hedef oluyordu


MHP Gaziantep Milletvekili Cengiz Gökçek ve Sivas Milletvekili Ali Gürbüz, Yurdakul’un öldürülmesinden yaklaşık bir ay önce yaptıkları basın toplantısında:

“Yurdakul görevi bıraksa da yurtdışına kaçsa da yakasını elimizden kurtaramayacak” tehdidinde bulunmuşlardı..

Yurdakul, Sıkıyönetim Komutalığı’nın kontrolündeki cezaevinde yatmakta olan, yakalattığı Yusuf Uzun adlı ülkücü tarafından da tehdit edilmişti..

Kontrgerilla karşıtı duruşuyla faşistlerin yanı sıra Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’nı da rahatsız eden Yurdakul sıkıyönetim komutanlığınca takip ettirilmişti.

28 Eylül 1979 günü makam aracıyla lojmanından işyerine giderken otomatik silahlarla taranan Yurdakul önlemeye çalıştığı faşist terörün kurbanı oldu. Makam şoförü ve yanında bulunan kayın pederinin ağır yaralandığı saldırıda Yurdakul hayatını kaybetti.

“ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN EMRİYLE ÖLDÜRÜLDÜ ”


1981’de görülmeye başlayan MHP Adana davasında yargılanan kimi sanıklar, verdikleri ifadelerde Yurdakul’un ülkücülere uyguladığı baskı nedeniyle MHP lideri Alparslan Türkeş’in emriyle öldürüldüğünü belirtmişlerdi.

Yurdakul’un öldürülmesi ülke çapında ciddi tepkilere neden oldu.

Ülkenin birçok yerinde yürüyüşler yapıldı. Yurdakul’un öldüğü gün göreve çıkmayan Pol-Der’li polisler telsizlerinden yaptıkları “katilleri sıkıyönetim yakalasın” anonslarıyla cinayete tepkilerini gösterdiler.

2009 yılında cinayetin sorumlularından Kemalettin Koca’nın yakalanarak tutuklanmasına karşın cinayet emrini verenler hakkında herhangi bir işlem yapılmadı.

KONTRGERİLLAYLA UĞRAŞAN SAVCI DOĞAN ÖZ DE FAŞİST KURŞUNLARA HEDEF OLMUŞTU


Faşistlerin hedefi olan tek devlet görevlisi Yurdakul değildi. Yurdakul’dan bir buçuk yıl önce de Ankara’da Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan Doğan Öz kontrgerillayla ilgili dava açmaya hazırlandığı için faşistlerce katledilmişti.

Savcı Öz, başlatmayı planladığı soruşturma öncesinde hazırladığı bir raporda kontrgerillaya ilişkin şunları yazmıştı:

“Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

POL-DER NEDİR?


Devlet destekli MHP militanlarının ve dincilerin emniyet teşkilatında kadrolaşmaları üzerine 1975 yılında kurulan Polis Derneği (Pol-Der) kuruluş amacını polislerin özlük haklarını ve “halkın polisi” olmayı savunmak olarak tanımladı.

Kısa zamanda genişleyerek on beş bin üyeye ulaşan dernek ciddi baskılara maruz kalıyor, üyeleri sürgüne yollanıyordu.

Devrimcilere yapılan işkencelere, kimi polislerin faşist saldırılara göz yummasına kayıtsız kalmayan Pol-Der’e karşı 1978 yılında faşist polislerce Polis Birliği (Pol-Bir) kuruldu.

Temel kuruluş amacı Pol-Der’in faaliyetlerini engellemek olan dernek, “halkın polisi” sloganının karşısına “devletin polisi” sloganıyla çıkmaktaydı.

Çok sayıda Pol-Der üyesi polis Pol-Bir’li meslektaşlarının saldırısına uğradı. Cevat Yurdakul’un da içlerinde bulunduğu çok sayıda Pol-Der üyesi polis, faşist saldırılar sonucunda hayatlarını kaybetti.

CHP’nin iktidar olduğu 1978 Temmuzunda Pol-Der kapatıldı. Derneğin Danıştay’a başvurması sonucu kapatma kararı iptal edildi. 1979’da çalışmaları sıkıyönetimce durdurulan dernek 12 Eylül Darbesi’yle tekrar kapatıldı. 12 Eylül Darbesi sonrası çok sayıda Pol-Der üyesi polis tutuklandı ya da emniyet teşkilatından uzaklaştırıldı. Atılan polislerin bir kısmı uzun yıllar verdikleri hukuki mücadele sonucunda görevlerine geri dönebilmelerine karşın etkisiz görevlere verilerek terfi etmeleri önlendi.

Ankara Bahçelievler semtinde 7 TİP’li öğrencinin Abdullah Çatlı’nın başında olduğu saldırıyla katledilmelerinde de anılan yine Türkeş’in adı olmuştu.

“ÜLKÜCÜ ÇETEYİ HATIRLATAN SORU: NEDEN KATLİAM YAPTINIZ SAYIN KIRCI?”

Ülkücü katil Haluk Kırcı’nın geçtiğimiz gün yaptığı açıklama, bu suç örgütünün geçmişini tekrar gündeme getirdi.

12 Eylül’ün ‘kardeş kavgası’ söylemi yaşananların üstünü örtmeye çalışırken, yaşananlar bir kardeş kavgasını değil, emperyalizmin taşeronu bir silahlı çetenin varlığını bize gösteriyor.

Türkiye’de eşine az rastlanır bir televizyon skandalına imza atıldı.

Akşam saatlerinde Haber Global kanalını açanlar ekranda “Bahçelievler katliamını neden gerçekleştirdiniz?” diye bir soru cümlesinin yazdığını gördüler.

Evet soruyu soran da, programa konuk olan kişinin bir katliam gerçekleştirdiğini kabul ediyor ve bunun nedenini merak ediyordu.

Programın konuğu ülkücü katil Haluk Kırcı’ydı. Kırcı soruya yaşananın bir katliam olduğunu kabul ederek:

“Tek katliam bu değil. Biz de yaptık, solcular da yaptı..12 Eylül öncesinde solcular da, sağcılar da emperyalizmin oyununa geldi ve kardeş kardeşi vurdu.”

Üzerinden onyıllar geçen olaylarla ilgili sayısız araştırma var artık elimizde. Sayısız belge, itiraf ortaya çıktı. Bunların ortak noktası, Kırcı’nın da bir parçası olduğu “ülkü ocakları”nın bizzat emperyalizm tarafından çeşitli işlerin taşere edildiği, solculara, devrimcilere karşı tetikçilikle görevlendirilen bir suç çetesi olduğu.

Örneğin eski CIA Ajanı Philip Agee anlatıyor:

“CIA uzun yıllardan beri Milli İstihbarat Teşkilatı ile çok yoğun bir işbirliği içindedir. Bu örgütün eğitimi; ilerlemesi ve donatılmasını CIA sağlar. CIA’nın Türkiye’deki görevi ‘Doğu Bloğu ülkelerinin misyon ve operasyonlarını’ kontrol etmek, bu ülkenin NATO ile bağlarını güçlendirmek ve ‘Amerika’nın kapitalist hegemonyasının’ devamını sağlamaktır. Tabi bu arada her yerde olduğu gibi ‘komünizm ve aşırı sol hareketi kontrol ederek’ ABD çıkarları için tehlikeli hale gelmelerini önlemektir.”

Ülkücüler bir uluslararası örgütlenmenin yetiştirilmiş elamanlarıydı.

NATO koruması altındaydılar;

“Papa olayına kadar Almanya’da büyük kabul görmüş ve önleri açılmıştır ülkücülerin. Alman gizli servisinin korumasında olmuşlardır. O sayededir ki, Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener Almanya’da yakalandıkları halde Türkiye’ye iadeleri yapılmamıştır ve serbest bırakılmışlardır. Her ikisi de cinayet sanığıdırlar ve aranmaktadırlar kırmızı bültenle. Ama Almanlar onları korur. Çünkü radikal sağcı terörist gençler NATO koruması altındadırlar da aynı zamanda. Bunları görmek için de, kullandıkları güçlere bakmakta büyük yarar vardır. Bu ülkücüleri kullananlar hep gizli servislerdir. İster MİT olsun ister diğerleri.”

Türkiye’deki bir çok faili meçhul cinayet bu örgüte işlettirilmişti. Bu cinayetler 70’li yılların ikinci yarısından sonra artarak sürdü, sonunda da 12 Eylül darbesi geldi.

“1977’ye kadar bireysel saldırılar ve adam öldürmeler şeklinde gelişen olaylar 1978’den itibaren Kahramanmaraş katliamı gibi kitlesel saldırılara dönüştü. Ve hemen ardından da seçilmiş hedeflere yönelik, büyük suikastlar başladı. Milliyet Başyazarı Abdi İpekçi, SBF Dekan Yardımcısı Prof. Ümit Yaşar Doğanay, İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Cavit Orhan Tütengil, TRT yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu, MC döneminin bakanlarından MHP’li Gün Sazak, Maden İş Genel Başkanı Kemal Türkler ve 12 Mart’ın Başbakanı Nihat Erim birbiri peşi sıra öldürüldüler. 1978-80 arasındaki o üç yıl içinde Türkiye’nin kaderi değişti. 1978’e Ecevit hükümetinin barış ve değişim sloganlarıyla giren Türkiye 3 yılda faili meçhul cinayetler, vahşi saldırılar ve gözü kara suikastlarla bir askeri darbenin eşiğine gelmişti.”

1970’li yılların ortasından itibaren katliam ve cinayetlerde önceki tarihlerle karşılaştırılmayacak ölçüde hızlı bir artış olmuştu. İşte bunlardan bazıları:

1976’nın Ocak ayındaki ülkücü saldırılarda 22 kişi öldürüldü.

1976’nın Şubat-Mayıs ayları arasındaki dönemde ülkücüler tarafından öldürülenlerin sayısı 25’ti.

1976’nın Haziran-Eylül döneminde bu sayı 42’ye yükseldi. 1976’nın son üç ayında faşistler tarafından 27 kişi öldürüldü.

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba atılması sonucu 7 öğrenci öldürüldü. Patlayıcı maddelerin Abdullah Çatlı tarafından polisten temin edildiği iddia ediliyordu. Bomba atılacağı ihbarı bir hafta öncesinden yapılmasına rağmen Emniyet bu konuda herhangi bir önlem almamıştı. Olayla ilgili olduğu iddia edilen bir polis memuru aradan geçen on yıllara rağmen yakalanamadı..

24 Mart 1978, Savcı Doğan Öz, ülkücü İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü.

17 Nisan 1978, Malatya’da gönderilen bombalı paketin patlaması üzerine ölen Hamido’nun ölümü bahane edilerek kitlesel saldırılar düzenlendi. Evler, dükkânlar yakıldı, üç Alevi öğrenci öldürüldü.

1978 Eylül ayında 15, Kasım ayında 9 kişi ülkücüler tarafından öldürüldü.

1978’in Eylül ayı içinde bu sayı 120 oldu. 1978 Ekim’inde 106 kişi öldürüldü.

Kasım 1978’de öldürülenlerin sayısı yine 106’dır.

11 Temmuz 1978, Ankara’da Doçent Bedrettin Cömert öldürüldü.

20 Ekim 1978, İTÜ Elektrik Fakültesi Dekanı Prof. Bedri Karafakioğlu öldürüldü.

26 Kasım 1978, Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Necdet Bulut Trabzon’da öldürüldü.

22 Kasım 1978, Politika gazetesi yazı işleri müdürü kaçırılarak işkence ile öldürüldü.

8 Ağustos 1978, Ankara-Mamak Tepecik belediye otobüsüne açılan ateş sonucu otobüste bulunanlardan 3 kişi öldü.

10 Ağustos 1978, Ankara’nın Balgat semtinde kahve taraması sonucu 5 kişi öldü, 14 kişi yaralandı.

Eylül 1978, Ulubey Mahallesi’nde taranan kahvede 2 kişi öldü. Şentepe mahallesinde üç sol görüşlü polis tarafından öldürüldü.

8 Ekim 1978, Ankara Bahçelievler semtinde 7 TİP’li öğrenci Abdullah Çatlı’nın organizasyonu ile öldürüldü.

18 Aralık 1978, Adana’da TMMOB Başkanı Akın Özdemir öldürüldü.

16 Mayıs 1979, Ankara Piyangotepe Mahallesi’nde kahve taranması sonucu 7 kişi öldü.

28 Eylül 1979, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Türkeş’in talimatı sonucu vurularak öldürüldü.

27 Ekim 1979, İstanbul Bayrampaşa’da kahve tarandı, 6 kişi öldü.

20 Kasım 1979, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Ümit Yaşar Doğanay öldürüldü.

28 Kasım 1979, Kayseri’de kahve tarandı 5 kişi öldü.

7 Aralık 1979, Prof. Cavit Orhan Tütengil öldürüldü. Cenaze törenine jandarma saldırdı, 1 işçi öldü.

16 Aralık 1979, İstanbul Beşiktaş’ta kahveye bomba atıldı, 5 kişi öldü.

1979 yılının Şubat Mayıs ayları arasındaki dönemde faşist saldırılar sonucu ölenlerin sayısı 127’yi bulmuştu. Bu sayı Haziran-Eylül ayları arasında 504’e yükseldi.

11 Nisan 1980’de İstanbul’da Yazar Ümit Kaftancıoğlu öldürüldü.

22 Temmuz 1980, DİSK eski Genel Başkanı ve Maden-İş Başkanı Kemal Türkler, Türkeş’in emri ile kurşunlanarak öldürüldü.

Bütün bu olaylarda aynı isimlerin geçmesi bir örgüte ve onun tetikçilik için eğitilmiş hücresine işaret ediyordu.

Konuyla ilgili bir araştırmada dönemin özeti şöyle yapılıyor:

“Türkiye’ye 12 Eylül’e götüren çoğu olayın yapı taşlarında dört önemli ismin imzası var: Abdullah Çatlı, Mehmet Ali Ağca, Haluk Kırcı ve Oral Çelik. O kanlı üç yılın en önemli suikastlarında, saldırılarında, eylemlerinde hep bu dört isim ön plana çıkıyor. Bu dört ismin dördü de ülkücü. Hepsi polisçe aranan adamlar. Hepsi birbirini tanıyor. Ve asıl ilginci hepsinin devletle ilişkisi olduğu anlaşılıyor.”

İLGİLİ HABER

soL

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top