GENEL

MÜSLÜMAN KARDEŞLER ÇIKMAZI

“*Pakistanlı Seyyid Ebu’l A’lâ Mevdudi (1903-1979);
*Örgütün kurucusu Mısırlı Hasan El Benna (1906-1949);
*Seyyid Kutub (1906-1966). Taliban hareketinin ideolojisi Mevdudi’nin İslam yorumu üzerine kurulmuştur.”

AKP’NİN MÜSLÜMAN KARDEŞLİK ÇIKMAZI

Araplaştırılarak kaybolan uygarlıklar

Nursultan Nazarbayev, “Araplaştırılarak kaybolan uygarlıklar” başlığı altında, İslam dinini kabul ederek Araplaşan halkların (Mevalilerin) hastalanma ve engellileşme süreçlerini yalın bir dille saptıyor. Ben de aynı düşünceyi paylaşıyorum ama adlandırmadaki “uygarlıklar” sözcüğünün yerine “uluslar, halklar” sözcüklerini yazıyorum.

“Persler, Pakistanlılar, Afganlar; Sümerlerin, Akadların, Babillilerin, Asurluların torunları olan Iraklılar; Süryani kökenli Suriyeliler Arap değildir..

Mısırlılar Arap değildir. Antik Mısır medeniyetinin mirasçılarıdır. Araplaştılar..

Kürtler, Çeçenler Arap değildir; Tunus Arap değil Kartacalıdır; Cezayirliler, Libyalılar, Faslılar Arap değildir, Tuareg ya da Berberidir. Araplaştılar..

Lübnanlılar Arap değil, Fenikelilerin torunlarıdır..

Boşnaklar Arap değildir, İslamı kabul etmiş Sırplardır. Araplaştılar..

Osmanlılar Arap değildir. Araplaştılar..

Türkler Arap değildir, Atatürk onları özlerine döndürdü ancak hızla Araplaşıyorlar.”

“Özgürlük Karşısında İslamcılık” 

Nazarbayev’i yerinde bırakıp Müslüman halklar konusunda bir başka sayfa açalım:

Rahmetli dostum şair, filozof ve üniversite öğretim üyesi Abdelwahab Meddeb yazarlarından olduğu La Plus Belle Histoire de la Liberté (Özgürlüğün En Güzel Tarihi) adlı kitabın “Özgürlük Karşısında İslamcılık” bölümünde, kendisine sorulan soruları yanıtlar.

– BU BATI KARŞITLIĞI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR?

 Abdelwahab Meddeb

“Yaygın inancın aksine, Müslümanların Batı karşıtlığı sömürge olgusuna anında bir tepki değildir. Karşıtlık, 1920’lerde, sömürgeleşmenin başlamasından bir asır sonra doğdu. Bu, Batılıların gelişine karşı bir tepki değildir; Avrupa’nın teknik, siyasi ve ekonomik üstünlüğüne karşı tepkidir. Müslüman düşünürlerin kafasında oluşan yaygın ve güdümlü düşüncenin büyük tepkisidir..

Bu aydınlar, siyasi, ahlaki ve ekonomik liberalizmi bu aşikâr üstünlüğün kaynağı olarak tanımladılar, Arap ve İslami gelenek ve göreneklerini köklü bir sorgulamadan geçirmeye başladılar.. Müslüman Kardeşler’in ideolojik bir sistem olarak inşa ettiği Batı karşıtlığı, bu müthiş entelektüel özgürleşmeye karşı bir tepkidir..

İslamdaki Batı karşıtı duygunun Batı’daki Batı karşıtı duyguyla aynı zamanda oluştuğunu da belirtmek çok önemlidir:

Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el Benna, Spengler ya da Schmitt gibi yazarların Avrupa aydınlanmasına karşı yürüttüğü felsefi saldırının tanığı olmuştur. El Benna’da onların kuramsal gücü ya da söylemsel katılıkları elbette ki yoktur, ancak yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan havada, liberal ilkelerin küresel olarak sorgulanması, bu hareketin içinde yer almaktadır.

– BU BATI KARŞITLIĞI NEYE DAYANIYOR?

Abdelwahab Meddeb

” Leo Strauss’un “nihilizm” adını verdiği şu liberal demokratik ideolojinin kesinlikle reddine dayanıyor..

Batılı saldırganların, Batı’nın açıkça demokratik olmayan -aslında derinlemesine antidemokratik- davranışından başlıyor. Cezayir, Şam veya Kahire’de demokrasi düşüncesini yok eden tutumlarından. Demokratik söylemi basit bir tahakküm kanıtına indirgediler. Aslında, onlara göre, hakların evrenselliği fikrini değersizleştirdiği için bu hakların evrensel olarak uygulanmasına karşıydılar.”

ŞİMDİ GELELİM BİZİM İSLAMCI AKP’nin ARAP TAKLİTÇİLİĞİNDEN DOĞAN İDEOLOJİK SEFALETİNE..

Özel bir tepki gene özel bir etkiden doğar..

Müslüman Kardeşler’in kendine özgü (sübjektif) Batı karşıtlığı Müslüman Türklerin Batı karşıtlığı için kendine özgü bir ideoloji olamaz. Müslüman Kardeşler benzeri bir Batı karşıtlığı yüzde yüz taklitçiliktir. Arap ülkeleri Batı’nın sömürgesi olmuştur ama Türkler sömürgeli olmak ezikliğini hiçbir zaman yaşamamıştır.

1920’lerin Arap aydınlarının sömürge ve emperyalizm karşıtlığı din kökenli değildir, kendine dönük, kendini sorulayan bir karşıtlıktır; Selefiler ve Müslüman Kardeşler gibi kaynağa, başa dönüp onu aynen tekrarlamak gibi bir niyetleri yoktur. Daha çok Osmanlı’nın Tanzimat ve Meşrutiyet’inden, dahası Cumhuriyetten etkilenmiş olabilirler. Onların Batı karşıtlıkları dinsel ve gerici bir tepki değildir. Sosyo-politiktir..

Batı’ya Hitlerci faşist Müslüman Kardeşler gibi körlemesine düşman olmak başka, onu bir olgu olarak kabul edip rasyonel yöntemle eleştirmek ve reddetmek başka.

19. YÜZYIL OSMANLI AYDINLARININ ORTAK KAYGISI OSMANLI’YI KURTARMAK İDİ

Yusuf Akçura (1876-1935) da temel yapıtı Üç Tarz-ı Siyaset (Kahire, 1904) adlı kitabındaki makalelerini bu amaçla kaleme almıştı.

Ona göre bu kurtuluş için üç olasılık vardı:

1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,

2. İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak,

3. Irka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek.

Araplar da aralarında olmak üzere Osmanlı egemenliği altında yaşayan halklarda uluslaşma sürecinin motoru olan milliyetçilik başladığı için bir Osmanlı ulusu yaratmak mümkün değildi..

II. Abdülhamit’in desteklediği Panislamizm de mümkün değildi. Çünkü Osmanlı Devleti dışında kalan bütün Müslüman halklar, Hıristiyan devletlerin sömürgeleştirdiği ülkelerde yaşıyordu..

Türkçülük, Asya Türklerini de kapsadığı için aynı engel Türkçülük için de geçerliydi..

Bu koşullar altında Osmanlı’yı kurtarmak mümkün değildi. Nitekim kurtulamadı. Yerine “Laik Çağdaşlaşma” (Muasırlaşma) adını verebileceğimiz dördüncü siyaset tarzı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu..

Uzun yıllardır kendine “yerli ve milli” bir tarz arayan R.T.Erdoğan, Cumhuriyetin yerli ve milli olduğunu bir türlü kabul edemedi. Çünkü laiklik, R.T.Erdoğan’ın Panislamcılığına karşı idi. Evrensel (pan) anlamında değil de sadece İslamcı olabilseydi kendine bir çıkış yolu bulabilirdi. Bulamadı. Karşı olduğu taklitçiliğin peşinden giderek Mısır kökenli faşist Arap milliyetçisi Müslüman Kardeşler’in (İhvânü’l-Müslimin) ideolojik defterine yazıldı.

29 Aralık 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde “Mısır, Türkiye’nin geleceğidir” başlıklı bir yazı yayımlamıştım. Konunun anlaşılmasına yarayacak bazı bölümler aktaracağım:

“Bilindiği gibi Mısır’a da ne olduğu belirsiz ‘Arap Baharı’ geldi. Seçimler yapıldı ve iktidara Müslüman Kardeşler çöktü. Seçimle gelen Mursi, Mısır’a Müslüman Kardeşler’in damgasını vurmaya kalkıştı ve devlet kadrolarına onları getirdi. Derken, Hüsnü Mübarek gibi bir ‘Firavun’a dönüştü ve ardından Gezi Direnişi benzeri Tahrir Meydanı gösterileri başladı, askeri darbe geldi..

‘Mısır Türkiye’nin geleceğidir’ derken bunların hiçbirini düşünmemiştim. Dilerim ki Türkiye, Mısır’a benzemez. Bu ne demek?

Bu soruyu başka bir soru ile karşılayacağım:

1923 yılında laik bir Cumhuriyet kurulmayıp, devlet, günümüz İslamcılarının ataları tarafından kurulsaydı ne olurdu?

Bu soruyu yalnızca laik Cumhuriyetçiler değil, katı İslamcılar, ılımlı ve ılımsız (mülayim) İslamcılar, laik Müslümanlar da yanıtlamalıdır.

Ortadan yanıtlayalım:

• Laik ve demokratik Cumhuriyet kurul(a)mazdı. Bir Cumhuriyet kurulsa bile adı ‘İslam Cumhuriyeti’ olurdu.

• ‘Başkan’ seçimleri göstermelik olurdu: Başkanlık, babadan oğula geçerdi. ‘Ömür boyu’ ya da Suriye, Kuzey Kore ve Azerbaycan’da olduğu, Mısır’da olacağı gibi. Türkiye’de de cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçildiği zaman aynı şey tekrarlanacaktır. 

• Kadınların tamamı türbanlı, peçeli, çarşaflı, burkalı olurdu.

• Anaokulundan itibaren eğitim ve öğretim din çerçevesine oturur, din adamları medreselerde yetişir; üniversiteler günümüzdekinin bin beteri olurdu.

• 2010 yılında, AKP hükümetinin böbürlendiği her türlü sınai ve ekonomik başarı, siyasal saygınlık, laik ve demokratik Cumhuriyetin eseridir. 1923’te ülke AKP zihniyetinin elinde olsaydı, düzeyi, Afganistan, Yemen, Sudan ya da öteki Müslüman Afrika ülkelerinin düzeyi olurdu. Orada kalırdı.

• Şu anda içinde bulunduğumuz ve hiç de hoşnut olmadığımız ortam ve düzey, Cumhuriyetçiler dayandığı sürece belki korunabilir. O direnç bitince, Cumhuriyetçi inanç bastırılınca her şey sona erer. AKP dünyası bütün hikmet ve marifetin kendilerinden kaynaklandığını sanıyor ama sözünü ettiğim Cumhuriyetçi deha yok olduğu zaman kendisinin (kendilerinin) çölde otomobili bozulan bedevi gibi ortada kaldığını (kaldıklarını) görecektir.”

“Müslüman Kardeşler zorla da olsa iktidara gelmek istiyor..”

“AKP tarikatı hükümeti iç ve dış politikasını Suriye ve Mısır’a odaklandırmış durumda. Neden mi? Çünkü bu iki ülkede de Müslüman Kardeşler zorla da olsa iktidara gelmek istiyor. Ardından Tunus’taki An Nahta iktidarının tam anlamıyla Müslüman Kardeşler iktidarına dönüşmesini bekleyecek, daha sonra öteki Arap ülkelerine sıra gelecek.

Bunları önümüzdeki aylarda ve belki yıllarda göreceğiz.”

Şu anda Saray yönetiminin içinde kıvrandığı çıkmaz, Müslüman Kardeşler taklitçiliğinden kaynaklanmaktadır.

“İSLAMCI AKP’NİN SAHİP ÇIKTIĞI SAPTANTI…”

Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada Amin Maalouf’un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabını, 1997 yılında, M.A. Kılıçbay’ın çevirisiyle yayımlamıştım. Kitabın Sonsöz bölümünden yaptığım alıntı İslamcı AKP’nin sahip çıktığı saptantıyı çok güzel tasvir etmektedir.

“Haçlı Seferleri, Batı Avrupa için aynı anda hem ekonomik hem de kültürel bir gerçek devrimin başlatıcısı olmuştur. Bu kutsal savaşlar Doğu’da ise uzun bir gerileme ve karanlık dönem başlatmıştır..

Her bir yandan saldırıya uğrayan Müslüman dünyası kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz olmuş ve kısırlaşmıştır. Durumu, karşısında kendini marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evrimiyle orantılı olarak ağırlaşmaktadırlar..

Artık öteki gelişmektedir. Modernizm, ötekidir. Acaba bu modernizmi reddederek dinsel ve kültürel kimliğine mi sarılması gerekirdi? Yoksa bunun tersine, kimliğini kaybetme tehlikesini göze alarak modernizm yoluna kararlı bir şekilde girmesi mi gerekirdi?..

Ne İran ne Türkiye ne de Arap âlemi bu ikilemi çözmeyi başarabilmiştir..

Bugün işte bu nedenden ötürü hâlâ Batılılaşma zorunluluğu ile şu yoğun yabancı düşmanlığının yarattığı aşırı fondamantalizm arasında, çoğu zaman, ani geçişler yaşamaya devam etmektedir..

Barbar olarak tanıdığı, yerdiği ama o zamandan bu yana dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenkler’den hem büyülenen hem de korkan Arap dünyası, Haçlı Seferlerini gerilerde kalmış bir geçmişin basit bir dönemi olarak kabul etmeyi başaramamaktadır. Araplar ve genelde Müslümanlar, Batı karşısında bugün bile hâlâ yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken olaylardan etkilenmeye devam etmektedir..

Oysa üçüncü bin yılının arefesinde, Arap dünyasının siyasal ve dinsel sorunları hâlâ Selahaddin’e, Kudüs’ün düşmesine ve geri alınmasına atıfta bulunmaktadırlar..

Halk, tıpkı bazı resmi söylevlerde de olduğu gibi İsrail’i yeni bir Haçlı devleti saymaktadır. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun üç tümeninden biri hâlâ Hattin, diğeri de Ayn Çalut adını taşımaktadır..

Başkan Nasır, şanının zirvesinde olduğu günlerde bile Suriye ve Mısır’ı -hatta Yemen’i- birleştirmeyi başarmış olan Selahaddin’le karşılaştırılmıştır. 1956’daki Süveyş harekâtı, tıpkı 1191’deki gibi Fransızlar ve İngilizler tarafından girişilen bir Haçlı Seferi sayılmıştır..

Benzerliklerin şaşırtıcı oldukları doğrudur.. 

Sibt el-Cevzi’nin Şam halkının önünde, Kutsal Kent’te düşmanın egemenliğini kabul etmeye cüret eden el-Kâmil’in ‘ihanet’ini ifşa ettiği duyulduğunda, başkan Sedat’ı düşünmemek mümkün müdür?..

Golan veya Bekaa’nın denetimi için Şam ile Kudüs arasındaki kavga söz konusu olduğunda, geçmişi şimdiden ayırmak nasıl mümkün olacaktır?.. 

Usama’nın istilacıların askeri üstünlüğüne ilişkin fikirleri okunurken, düşünceye dalmamak nasıl mümkün olacaktır?..

Devamlı saldırıya uğrayan bir Müslüman dünyasında, zulme uğrama duygusunun ortaya çıkması önlenemez. Bu duygu, bazı fanatik kişilerde tehlikeli bir saplantı haline gelmektedir..

13 Mayıs 1981’de Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya ateş ettiği ve bunu daha önce yazdığı bir mektupta şöyle açıkladığı görülmemiş midir? Haçlıların başkomutanı “Papa II. Johannas Paulus’u öldürmeye karar verdim.” Bu bireysel eylemin ötesinde, Arap Doğu’nun Batı’yı her zaman doğal düşman olarak gördüğü açıktır. Ona karşı girişilecek bütün hasmane hareketler, ister siyasal ister askeri veya isterse petrol alanında olsunlar, meşru bir intikamdan başka bir şey değillerdir. Ve bu iki dünya arasındaki kırılmanın, bugün Araplar tarafından hâlâ bir tecavüz olarak hissedilmeye devam eden Haçlı Seferleri sırasında meydana geldiğinden kuşku duymak mümkün değildir.” (*)

Bu bulaşıcı travma salgını, Arapların geleceği geçmişte arama saplantısıdır, yani Selefi saplantısıdır.

Neden geri kaldıklarını kendilerine sordukları zaman aldıkları (verdikleri) cevap hep aynıdır: 

“Çünkü dinimizin altın dönemi olan Halifeler döneminin inanç ilkelerinden uzaklaştık! O halde o dönemin kuvvet ve ihtişamına kavuşmak için o döneme dönmeliyiz.”

Sadece Arap halkının değil, aklı redettiği için çağının çağdaşı olamayan, dolayısıyla “Batı” sandığı evrensel uygarlığa düşman olan öteki Müslümanların da içine düştüğü “Gayya Kuyusu”dur bu. Günümüz AKP’si de bu kuyunun içindedir.

AKP, BÜTÜN İSLAMCILIK LAR GİBİ ARAP MİLLİYETÇİSİ BİR OLUŞUMDUR.

Bütün Selefiler gibi geleceğini İslamcı geçmişte arayan anakronik bir kafası vardır.

Bu nedenle de çağının, aydınlanmanın, laikliğin ve aklın düşmanı; İslami dogmaların tutsağıdır. Gözü kafatasının arkasında olan bir hilkat garibesidir.

AKP bu özelliğiyle, aralık (2020) ayında yayımlanan Türk Aydınlanması ve Laiklik (**) adlı kitabımın sürekli konuğu oldu. Bilgi ve ilginize sunduğum “Başkan ya da Müminlerin Emiri” (***) adlı yazı Osmanlı’nın son yıllarında yaşanan ve Cumhuriyet sayesinde önü açılan çıkmazı ele almaktadır.

Anımsayalım:

Tanzimat’tan itibaren bütün 19. yüzyıl boyunca Osmanlı aydınları, imparatorluğu kurtarmak için üç siyasete bel bağlayıp peşinden gitmişti:

  • Osmanlıcılık,
  • Panislamizm ve
  • Irkçı Pantürkizm (Turancılık).

Üçü de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına engel olamadı. Ancak ve sadece Kuvvayi Milliye ruhu ve muasırlaşmak bilinci imparatorluğun yıkıntılarından günümüzün Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkardı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Osmanlıcılar, Panislamistler, Turancılar (Pantürkistler) bozguna uğramış hayallerinden vazgeçmediler. Üçü de kendine göre Cumhuriyette kusurlar aramaya başladı..

Bunların arasında en çok zırvalayanlar Panislamistlerdir. Onlara göre Osmanlı Devleti’ni Türk milliyetçiliği yıkmıştır. Oysa 1800’lerin başında Osmanlı ve Türk düşmanlığına dayanan Arap milliyetçiliği neredeyse Hıristiyan milletlere örnek olmuştur..

Cumhuriyet ve devrimler karşıtı ve düşmanı Türkiye İslamcıları, Cumhuriyet ve devrimlerin karşısına sanki bir Arap milliyetçisi kimliğiyle çıkmıştır: Saltanat ve Hilafet kaldırılmamalıydı; Medeni Kanun getirilmemeliydi, dil, harf ve kıyafet devrimi yapılmamalıydı; laiklik getirilmemeliydi..

Böylesine geniş kapsamlı devrimler yapılırken toplumun bazı kesim ve katmanlarının, bireylerinin bunlara karşı çıkması kuşkusuz doğaldır. Ama Türkiye İslamcıları, yapılanlara bir Müslüman olarak değil, Arap milliyetçisi olarak karşı çıktı. Müslüman olarak öylesine Araplaşmışlardı ki tepkilerinin Arap milliyetçiliğinden kaynakladığını fark etmiyorlardı..

Arapça bilmeyen bir ulus Kuran’ı neden kendi dilinde okumasın, kendi dilinde dua edip namaz kılmasın, ezan neden Türkçe okunmasın? Kuran’da Arapçadan başka dilleri Müslümanlara yasaklayan herhangi bir ayet var mı? Yok! İslam, Arapçadan başka dilleri yasaklamıyor ama Arap milliyetçiliği yasaklıyor. İslam öncesine dayanan Arap milliyetçiliği, Müslümanlığı sonradan kabul eden bütün halkları küçümsemiş ve Araplaşmalarını istemiş ve beklemiştir. Bu baskı altında Osmanlı uleması, tarikat şeyhleri Araplaşmışlar, yarım yamalak Arapça ile düşünüp bu dille yazmışlardır.

CUMHURİYET, TÜRKİYE HALKINI ARAP KÜLTÜR EMPERYALİZMİN DEN KURTARMAK İÇİN, ÇAĞDAŞLAŞMAK İÇİN DEVRİMLERİNİ YAPMIŞTIR.

Arap milliyetçiliğine göre İslam uygarlığının kurucusu Arap, yıkıcısı Türktür. Bağımsızlık sınırları içinde Arap milliyetçiliğine saygı göstermek gerekir. Ama orada durulur!

Arap milliyetçiliğinin iddialarını İlhan Arsel’in ‘Arap Milliyetçiliği ve Türkler’ (İnkılap Kitabevi) adlı kitabından okuyalım. Yazar, her sayfanın altında kaynaklarını göstermektedir: 

‘İslâm dinini gelişmekten alıkoyan Türklerdir. Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri ve Arap ülkelerini fethetmeleri sonucunda İslam dini, onların hoşgörüden yoksun ve akılcılığa sırt çeviren, ilme ve kültüre düşman davranışları yüzünden bozulmuş ve kendine özgü niteliklerinden uzaklaştırılmıştır.’ (S.8)..

‘Eğer Moğollar, XIII. yüzyılda Bağdat kitaplığını yakmamış olsalardı, biz Araplar, bilim ve fende öylesine ilerlemiş olacaktık ki şimdiye kadar çoktan atom bombasını bulmuş olacaktık. Bağdat’ın yağma ve talan edilmesi bizi yüzyıllar gerisine götürmüştür.’ (S.9)..

Bu iddialarda Moğollar ve Türkler özdeşleştirilir. Hidrojen bombasının ve gezegenler arası uyduların sırrının Kuran’ın Fusilât suresinin 53. ayeti ile al-Rahman suresinin 33. ayetinde bulunduğunu söyleyen, Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu Hasan alBanna, eğer Türkler gelip de Arap ülkelerini istila etmemiş olsalardı Arapların, Ruslardan ve Amerikalılardan önce uzaya insan göndermiş olacaklarını ileri sürer. (S.9)”

BAŞKAN YA DA MÜMİNLERİN EMİRİ

Türk Aydınlanması ve Laiklik (SİA Yayınları) adlı kitabımda yer alan “Başkan ya da Müminlerin Emiri” (s. 69) adlı yazıdan yaptığım alıntıya devam ediyorum:

“Zihinsel olarak Araplaşmış Türkiye İslamcıları, Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmışlar, Hilafet Ordusu’nun sancağı altında iç savaş yapmışlardır..

Cumhuriyetin kurulmasından sonra gizlice CHP içinde, açıkça Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda (1930), ardından Demokrat Parti’de (1945) yer almışlar, sonunda hepsi kapatılan kendi partilerini kurmuşlardır:

Necmettin Erbakan tarafından kurulan Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet partileri ile bu partilerden gelen yenilikçilerin (!) kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi.. 

Bu partilerin İslamcı olmaları bir ölçüye kadar kabul edilebilir ama hepsinin Cumhuriyet karşısındaki tutum ve tavırları, Arap milliyetçiliğinin saplantılarını yansıtmaktadır.. 

Demokratik cumhuriyetlerde, siyasi partilerin amacı, seçimle iktidara gelip ülkeyi kendi programlarına göre idare etmektir. Ancak Türkiye’nin İslamcı partilerinin hedefi Cumhuriyeti ele geçirmek ve Cumhuriyet öncesine geri dönmek olmuştur..

Laik Cumhuriyet, devlet ve toplumu, İslamcı bir devletin asla başaramayacağı düzeye çıkarınca, İslamcıların iştahının iyice kabardığı görülüyor..

‘Din ve İman’ı kullanarak iktidarı ele geçirdikleri, ‘Masa’nın yetki ve otoritesini kullanarak ‘Kasa’dan harcayarak Cumhuriyet devrimlerini tersine çevirmek istiyorlar..

Bu nedenle:

  • Okulları imam hatipleştiriyorlar,
  • Okullarda Arapça ve Arap harflerini zorunlu hale getiriyorlar,
  • Kadınları eve kapatmak, gündelik hayatı Araplaştırmak istiyorlar.
  • Amaçları askeri okulları ve Harbiyeleri imam hatiplilere açmak.

Gerçek kimlik ve niteliklerini korudukları sürece amaçlarına ulaşamayacaklarını anladıkları için 31 Temmuz 2016 tarihli bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile askeri ortaöğretim okullarını (Kuleli Askeri Lisesi ve Astsubay Okulları) ve harp okullarını kapattılar, yerlerine Silahlı Kuvvetler Üniversitesi kurdular..

Bu KHK darbesinin amacı, TSK’yi Cumhuriyetçi köklerinden koparıp göbek bağını İslamcı ideolojiye bağlamak ve böylece Cumhuriyeti savunmasız bırakmaktı. Bu operasyonu ‘Askeri vesayete son vermek’ sloganıyla meşrulaştırmak istiyorlardı. Askerin Cumhuriyeti korumak görevini ‘Vesayet’ sıfatıyla yozlaştırmak istiyorlardı.

Bu programın son menzili R.T.Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne başkan olması idi. Daha doğrusu Müminlerin Emiri olması. R.T.Erdoğan önce Ortadoğu’da, sonra bütün dünyada Müminlerin Emiri olmak istiyor. Ancak tarihten habersiz olduğu için Arap milliyetçiliği karşısında bozguna uğrayacağını henüz bilmiyor.”

Bunların hepsi oldu!

TANIK OLARAK AMİN MAALOUF

“Haçlı seferleri, Batı Avrupa için aynı anda hem ekonomik hem de kültürel gerçek bir devrimin başlatıcısı olmuştur, bu kutsal savaşlar Doğu’da uzun bir gerileme ve karanlık dönemine doğru açılmışlardır..

Her bir yandan saldırıya uğrayan Müslüman dünyası kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz, kısır olmuştur; bunların hepsi, kendini ona nazaran marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evriminin sürmesi ölçüsünde ağırlaşmaktadırlar..

Gelişme, artık ötekidir. Modernizm, ötekidir..

Acaba bu modernizmi reddederek dinsel ve kültürel kimliğini olumlaması mı gerekirdi? Yoksa bunun tersine, kimliğini kaybetme tehlikesini göze alarak modernizm yoluna kararlı bir şekilde girmesi mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap âlemi bu ikilemi çözmeyi başarabilmiştir ve bugün işte bu nedenden ötürü hâlâ zorunlu Batılılaşma ile fazlasıyla yabancı düşmanı aşırı fundemantalizm safhaları arasında, çoğu zaman ani olan geçişlere tanık olmaya devam edilmektedir..

Barbar olarak tanıdığı, yerdiği ama o zamandan bu yana dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenklerden hem büyülenen hem de korkan Arap dünyası, Haçlı seferlerini gerilerde kalmış bir geçmişin basit bir dönemi olarak kabul etmeyi başaramamaktadır.”

Arapların bu geçmişi bizim geçmişimiz değildir!

Anadolu’daki Türk halkı hiçbir zaman Batı karşısında aşağılık duygusuna kapılmamış, Araplar gibi Hıristiyan düşmanı olmamıştır. Osmanlı, ele geçirdiği topraklarda yaşayan Hıristiyan halkın dil ve dinlerini değiştirmeyi Araplar gibi zorlamamıştır.

“YABANCILAŞMA VE KENDİ KÖKÜNDEN KOPUP ARAP BEYNİYLE DÜŞÜNMEK”

MHP milletvekili Yaşar Yıldırım’ın:

“Bazı kurumların eleştirilmesinde hiç fayda yoktur. Bu kadar Haçlı üzerimize gelirken bu Haçlılar ile mücadelede en önemli kurum olan Diyanet’in eleştirilmesi Haçlılara yardımdır, Haçlılara destektir. Diyanet’in elbette ki vardır eksiği gediği. Diyanet İşleri Başkanımızdan imamına kadar herkes hal, hareket, davranış biçimine dikkat etmelidir. Çünkü yürüdüğü, geçtiği, yediği, kalktığı her yerde Müslümanları temsil eder, İslamı temsil eder” (Cumhuriyet, 17.12.2020) dediğini anımsayalım.

Bu, ne anlama geliyor?

Bu, yabancılaşma ve kendi kökünden kopup Arap beyniyle düşünmek anlamına geliyor..

Osmanlı düzeninde Araplaşmanın ocağı ulema sınıfıdır.

O halde ulema nedir?

“Müslüman ülkelerde eğitimli din âlimlerinden oluşan sınıf. Tekili erkekse âlim, kadınsa âlimedir… Ulema sınıfı fıkıh ve şeriat (İslam hukuku) konusunda derin bilgiye sahiptir ve bazı âlimler, aynı zamanda şeriatın uygulayıcısıdır..

Bazı Müslüman ülkelerde ulema tabiri sadece İslami konularda uzun süre eğitilmiş olan müftü, kadı, fakih ve muhaddis gibi akademisyenler için, bazen de molla ve imam gibi alt seviyedeki din adamlarını kapsayacak şekilde de kullanılır. Osmanlı Devleti’nde ulema sınıfı ilmiye adıyla devlet kontrolünde ve örgütlü bir yapıya kavuşturulmuş, kurumun başına şeyhülislam getirilmiştir.”

İnternetten aktardığım tanıma “derin bilgi” sıfatlaması dışında katılıyorum. Osmanlı’nın ulema sınıfı, devletin denetiminde devlet memuru olduğu için aydın ve entelektüel sayılamaz. Böyle bir sınıftan Anadolu halkını savunması beklemenez. Bu sınıfın Araplaşmasının, dahası bu dilin devletin resmi dili olmasını istemenin nedeni İslam dinidir. Kısacası Osmanlı uleması sarayın çıkarlarını savunan sözde bilginler sınıfıdır; bu kimliğiyle bütün yenilik girişimlerini karşısında (istemezükçü) olmuştur..

AKP’ye gelince, okulları dinselleştirerek kendisi için ulema sınıfı yaratmaya çalışmaktadır..

Anadolu’nun gerçek halkı olan Türkmenler ve Yörükler ile bu toprağın İslam dinini kabul ederek Türkleşen ahalisi yüzlerce yıl Araplaşmaya karşı direnerek asla Araplaşmadı..

Yarım yamalak ezberlik Arapça öğrenerek Araplaşan ulema kendi halkına ihanet etti..

Anadolu halkına sadece ulema değil, sadece devşirmelerin alındığı Enderun okulu ve yeniçeri ocağı da ihanet etti..

Yeniçerinin ne olduğunu bilinir ama Enderun’un ne olduğu pek bilinmez.

Enderun’dan sadrazamlar, kaptan paşalar, yeniçeri ağaları, eyalet valileri, sancak beyleri, daha başka hizmetler için elemanlar, ayrıca şairler, edipler, ressamlar, mimarlar, müzikçiler, tarihçiler yetişmiştir; dahası fen ve matematik bilginleri (!) ve öğretmenleri yetiştiği de iddia edilir. Öğrencilerin (içoğlan) tamamı devşirme, yani “kul” idi. Halkla hiçbir ilişkileri yoktu.?

Ulema sınıfı bir “okul sınıfı” değildi, kendi çıkarları olan bir toplumsal sınıftı..

Onun da kendine göre çıkarları vardı. Bu çıkarlar yüzünden, Osmanlı döneminde düşünülen ve girişilen her türlü yenileşmeye karşı çıkarak devletin ve toplumun geri kalmasına yol açtı. Zaman zaman yeniçeri askeriyle işbirliği halinde isyan çıkararak padişahları tahttan inidirip vezirlerin kellesini aldı. Teokratik Osmanlı saltanatında bile muzır bir sınıftı. Bu sınıf büyük oranda Kurtuluş Savaşı’na muhalafet etti. Bu özelliğini Cumhuriyet döneminde de sürdürdü ve bütün devrimlere karşı çıktı..

Cumhuriyet devrimlerine Anadolu halkı karşı çıkmamıştır. Dil devrimine karşı çıkmadı, çünkü bu devrim, onun konuştuğu Yunus Emre diline geri dönüştü. Halk, Osmanlıca konuşmuyordu..

Harf devrimine gelince o halk, Osmanlıcayı bilmediği gibi Arap harflerini de bilmiyordu. Öğrenebileceği okul da yoktu zaten. Bu nedenle harf ve dil devrimleri yüzünden halkın cahil kaldığı iddiası da mürteci ulema sınıfının yalanlarından biriydi..

Nereden bakılırsa bakılsın AKP ve Saray, Osmanlı gibi halka karşı geleneğin buyruğunda ezeli Arap hayranlığını sürdürürken Müslüman Kardeşler’i de keşfetmiş, Mısırlı Ahmet El Benna ve Seyyid Kutub’un kafasıyla düşünmeye başlamıştır..

Bu kafayla muhalefet yapılır ama asla iktidar olunamaz..

Ve unutmayalım ki El Kaide ve IŞİD, bir Müslüman Kardeşler ürünüdür, ki bu da AKP’yi şaibeli bir duruma düşürür.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER VE NAZİLER

Müslüman Kardeşler hareketinin Türkiye’de pek bilinmeyen gerçek yüzünü son günlerde okuduğum, Hamed Abdel-Samad’ın İslam Faşizmi (Le Fascisme Islamique, Ed.Grasset) adlı kitabından aktarıyorum.

Elektronik metinden okuduğum için kitap sayfası olarak değil, bölüm olarak adres vereceğim: 

Müslüman Kardeşler ve Naziler..

Müslüman Kardeşler hareketinin üç büyük düşünsel kurucu babası var:

  • Pakistanlı Seyyid Ebu’l A’lâ Mevdudi (1903-1979);
  • Örgütün kurucusu Mısırlı Hasan El Benna (1906-1949); 
  • Seyyid Kutub (1906-1966). Taliban hareketinin ideolojisi Mevdudi’nin İslam yorumu üzerine kurulmuştur.

1928 yılında Müslüman Kardeşler örgütünü kuran Hasan El Benna,  Mussolini ve Hitler hayranı idi.

Mussolini’nin duce, Hitler’in führer sanlarıyla anılması gibi o da el-mürşid sıfatıyla tanımlanıyordu.

Hasan el-Benna 1940 yılında bir makalesinde:

 “Hitler ve Mussolini ülkelerini birlik, disiplin, ilerleme ve iktidara yönlendirdiler. İçerde önemli reformlar yaptılar, sınırların dışında büyük bir itibar kazandırdılar. Yüreklerde umut uyandırdılar, cesaret ve direnme gücü kazandırdılar. Farklılıkları tek bayrak altında ve tek şef yönetiminde birleştirdiler” diye yazıyordu..

Henüz partileşmemiş olan hareket, 1933 yılında, NSDAP (Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) modelini örnek alan ve Hitler tarzı selam veren aşırı milliyetçi (ultranasyonalist) Misr el-Fatah (Genç Mısır) partisiyle birleşti..

Daha sonra Mısır’ın kaderine hükmedecek iki genç subay, Cemal Abdelnasır ve Enver Sedat bu partinin üyesi idi..

Müslüman Kardeşler’in kahverengi gömlek giyen gençlik örgütü (Al-Gawwala) üyeleri talimlerde Mussolini milisleri gibi “Savaşım, itaat, sükût” diye haykırıyordu. Haki renk gömlek giyen Genç Mısır yandaşlarına gelince Kahire sokaklarından geçerken meşaleler sallıyor ve Deutschland Deutschland über alles (Almanya her şeyin üzerindedir) sloganına benzeterek “Mısır her şeyin üzerindedir” diye haykırıyorlardı.

Ne dersiniz, durumun vaziyeti size bir izdivacı anımsatmıyor mu?

HACI MUHAMMED HİTLER

İkinci Dünya Savaşı başladığı sırada Müslüman Kardeşler’in sınırlı bir üye sayısı vardı. Ama Nazi propagandası Mısır’a yayılınca ve antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) Nil boylarına dayanınca durum değişti..

Hasan el-Benna gazetesinde antisemitizmin meşalesini canlı tutmak için büyük gayret sarf ediyordu. Mihver ülkelerinin (Nazi Almanya, İtalya, Japonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan) İslam dinine çok yakın olduklarını yazıyordu..

Dini kuruluş El-Ezher’i İslam hakkında daha derin bilgi vermek üzere Almanya, İtalya ve Japonya’ya İslam bilginleri göndermeye davet etti. Bunlar, aynı zamanda bu ülkelerin yapıları ve ideolojileri hakkında daha fazla bilgi edinebilirlerdi..

Müslüman Kardeşler, öteki gazeteler vasıtasıyla Hitler’in İslam dinine geçtiği, Mekke’de gizlice hacı olduğu ve Hacı Muhammed Hitler adını aldığı tevatürünü yaydılar. (Aynı efsane bizde de yaygındı o dönemde.)..

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müslüman Kardeşler siyasal muhalefete karşı Kral Faruk’un yanında yer aldı. Hasan el-Benna Kral Faruk için müminlerin emiri ve komutanı unvanını önerdi, halifeliği ihya etmesini istedi..

Mısır’ın yeni yöneticileri ile Müslüman dünyanın liderlerine “Işığa doğru” adlı 50 maddelik program sundu.

Bunlardan bazıları şöyledir:

1. Siyasal partilerin kapatılması ve siyasal güçlerin ümmet cephesinde birleşmesi.

2. Mevzuatın (yasaların) İslam şeriatına göre düzenlenmesi.

3. Ordunun güçlendirilmesi; gençlik birliklerine İslamın cihat ruhunun aşılanması.

4. Halifelik sorununun (yokluğunun) müzakeresi için Müslüman ülkeler arasında yakın işbirliği.

5. Yönetim kadroları içinde İslami anlayışın yoğunlaştırılması.

6. Özel hayat ile mesleki hayat arasında bir ayrım bulunmadığı için çalışanların davranışlarının yakın takibi.

7. İş saatlerinin dinsel görevlere göre ayarlanması.

8. Yönetim uygulamalarının (tatil ve çalışma saatleri) İslami ilkelere göre uyarlanması.

9. İdari ve askeri alanlarda görev alacak elemanların dini kuruluş olan ElEzher mezunlarından seçilmesi.

AKP’nin aşkından çöllere düştüğü, uğrunda demokrasi ilkelerini terk ettiği Müslüman Kardeşler örgütünün karakalem portresini çizmeye çalıştım.

AKP ALDATILDI MI, GAFLET İÇİNDE Mİ BİLEMEM, ANCAK YÖNETTİĞİ ÜLKENİN ADI TÜRKİYE CUMHURİYETİ’DIR.

Haberiniz var mı bilmem: 27 Haziran 2020’den bu yana, her ayın iki cumartesi günü (bir dolu, bir boş) Namık Koçak’ın TELE1’deki programına katılıyorum.

Son katıldığım programda “Türkiye, İslam dünyasının lideri olabilir mi” diye sordu Namık. Ama ben soruyu “Erdoğan olabilir mi” şeklinde anladım.

Namık Koçak’ın bu türden ham hayallerle işi olmadığını kuşkusuz biliyorum. AKP’nin ve Saray’ın havasında ve kafasında böyle vehimlerin olduğunu da biliyorum. Onlara Müslüman dünyası kesinlikle yetmez, daha büyük düşünürler: ABD ve Rusya ile birlikte dünyaya yön verdiklerine inanırlar. İnansınlar bakalım!

Bu işler seçimle ya da kura çekimiyle olmuyor. Devletleri, tarihi ve siyasal misyonları lider yapar. Ama bu liderliğin sayısal ve istatistiksel tabanı da vardır: Milli gelir, paranın değeri, kişi başına ulusal gelir payı, sanayi ve tarımsal üretim, falan filan… Falan filanın neler olduğunu benden iyi bilirsiniz. Kantara çıkınca R.T.Erdoğan da Saray’ın Türkiyesi de hafif gelir…

Ama Cumhuriyetin Türkiyesi başkadır. O Türkiye, gerçek bir liderdir. Birkaç yüz yıldır ölüm döşeğinde yatan bir ortaçağ toplumunu “muasır medeniyet seviyesi”ne çıkarmayı denemiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bu Cumhuriyet laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Halkının dinleri vardır ama bu devletin dini yoktur. Ve bu nedenle de çağının çağdaşıdır.

Türkiye Cumhuriyeti işte bu sıfat ve kimliğiyle Müslüman devletlerin lideri olamaz. Önce böyle bir komediyi kendisi oynamaz; sonra, sayısı 50’den fazla olan İslam devletleri böyle bir şeyi kabul etmez: Arap Yarımadası ve Maşrık devletleri ile Mağrip (Libya,Tunus, Cezayir ve Fas) devletleri. En başta da Suudi Arabistan ve Mısır… Zaten (normal) Türkiye’nin böyle bir role soyunması deli saçmasıdır.

Peki, Saray sahibi R.T.Erdoğan kendi başına Müslüman dünyanın lideri olabilir mi? Bir devleti temsil etmeyen kişiyi neden kendilerine lider yapsın Müslümanlar? R.T.Erdoğan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin cumhurbaşkanı olarak, İslami cihadın hedefi olan dinsiz bir devletin Cumhurbaşkanı’dır ve İslamın baş hedefi böyle bir devleti ortadan kaldırmak ve halkına İslam dinini zorla kabul ettirmektir. Bana inanmayanlar, Müslüman Kardeşler’in, El Kaide’nin ve IŞİD’in hedefinin ne olduğunu düşünenler.

Peki, R.T.Erdoğan Müslümanların lideri yani halife olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Olabilir ama olması için önce Arap milletinden olması gerekir. Erdoğan ne yazık ki bir Mevali, Arap olmayan bir halktan. İşi zor. Türk olduğu için işi daha zor. 

Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu Hasan el-Benna, İlâ’ş-Şebab adlı kitabının her cümlesinde  neredeyse şöyle diyor:

“İslam ilkelerine dayanmayan devlet düzenini ve siyasi partilerin hiçbirini kabul etmiyoruz. Biz tüm gücümüz ve varlığımızla her yönüyle İslam esaslarını yeniden canlandırmaya (ihya etmeye) ve İslam hükümetini de bu esaslara göre oluşturmaya gayret edeceğiz.” (*)

Ali Abdülhalim Mahmud ise şöyle yazmaktadır:

“Türkiye Kemalist inkılabı yaptı. Mustafa Kemal Paşa halifeliğin kaldırıldığını ilan etti. Daha birkaç yıl öncesine kadar bütün dünyanın örfünde Emir el-Mümin’in karargâhı olan bu millet içinde devleti dinden ayırdı. Türk hükümeti her alanda körü körüne bu yola atıldı.” (**)

Müslüman Kardeşler’in büyük mürşidi Seyyid Kutup ise Yoldaki İşaretler adlı temel kitabının 23. sayfasında:

“Allah’tan başkasının hâkimiyetini ve bu temel kurala dayanmayan her türlü statüyü reddeden Müslüman bir cemiyetin kurulması gerekir” diyor.

Ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş olan AKP de Müslüman Kardeşler’i taklit edip peşinden giderken ülkeyi uçuruma sürüklüyor. İslamın devlete dönüştüğü her yerde sonuç felaket oldu. Örnek İran!

Bu konuda son söz: Müslüman ülkeler için kurtuluş Batı’yı taklit etmektir. Aydınlanma, Batı’da Hıristiyanlığı yok etmedi, tam tersine onu kurtardı. İslamın da yaşamak için aydınlanmaya gereksinimi var. 

Bu uyarıyı İslamın psikiyatri kliniğine dönüştüğü toplumlara yapmamızın nafile olduğunu biliyorum ama bizdeki militanlar belki anlar.

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet / Özdemir İnce

(*) Dr. A. Vehbi Ecer, Tarihte ve Günümüzde İhvan’ül – Müslimin Örgütü, Erciyes Üniversitesi Yayınları, s. 84

(**) Age. s. 93

(*) Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, s.339.

(**) Özdemir İnce, Türk Aydınlanması ve Laiklik, SİA Kitap, 2020. 

(***) s.69

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top