EKONOMİ

DURGUNLAŞAN EKONOMİ KALICI TOPLUMSAL BUNALIM

Durgunlaşma ve kronik dış bağımlılık… Bu ikili cendere içinde iktisat politikaları da “saçma ve rasyonel” seçeneklere ayrışır. Sol iktisatçılar, Saray iktidarının saçmalıklarını tartışırken, bunların emekçi, halk karşıtı uzantılarını açığa çıkarmaya öncelik veriyor.

2021’de EKONOMİ: OLASILIKLAR, SEÇENEKLER

Ekonomik politikalar, göstergeler bakımından çalkantılı üç yılı (2018-2020’yi) geride bıraktık. Kasım sonrasındaki dinginliğin ne kadar süreceği belirsizdir.

Hangi noktadayız? Ufukta neler görünmektedir? Gözlemler, seçenekler üzerinde bir gezinti yapalım.

2020’ye NASIL GELDİK?

Ara-başlıktaki soruyu daha önce yanıtladım. Kısaca tekrar edeyim.

2011, ekonomik bir dönüm noktasıdır. Dokuz yıllık AKP iktidarının büyüme ortalaması (2008-2009 krizine rağmen) yüzde 4,7’dir. Bu tempo, istisnaî dış koşullar sayesinde ekonominin (yüzde 4,2 olarak tahmin ettiğim) orta dönemli büyüme potansiyeli aşılarak gerçekleşmiştir.

Uluslararası finansal krize karşı Batı merkez bankalarının başlattığı likidite genişlemesi 2012 sonrasında frenlenecek; Türkiye’de neoliberal programın kısıtları, istikrar öncelikleri devreye girecektir.

2011 sonrasında, ekonominin büyüme potansiyelinin yarım puan civarında aşağı çekildiğini tahmin ediyorum. 1998’de yenilenen neoliberal teslimiyetin mirası… AKP iktidarı da 2015’ten itibaren “iktidar yıpranması” ile cebelleşmeye başlayacaktır.

AKP, iktidar süresini iki “yapay” strateji ile uzatmaya çalışacaktır: Temsilî demokrasinin genel kuralları (şiddet, anayasa değişikliği, OHAL ve uzantıları yoluyla) çiğnenerek… Neoliberal istikrar ilkeleri göz ardı edilerek… İkinci strateji, ekonomik bakımdan “anarşik” üç yılda uygulandı: 2018-2020’de iç talep, büyüme potansiyelini zorlayan boyutlarda pompalandı.

‘BÜYÜMEDE DÜNYA REKORU’ NASIL KIRILDI?

Devlet aygıtını ve toplumu faşizme dönüştürmeyi hedefleyen iktidar, son adımı seçimler yoluyla atmak istiyor. Ama, çeşitli hayal kırıklıklarına uğruyor.

Üçü önemlidir:

  • 2015 Haziran seçimlerinin yenilgiyle sonuçlanması;
  • 2017 Anayasa Oylaması’nın, “atı alıp Üsküdar’a geçilince” sonuçlanabilmesi ve
  • 2019 yerel seçimlerindeki yenilgiler… 

Engelleri aşmak için iki yöntem izliyor:

*Birincisi, temsilî demokrasinin ve hukuk devletinin genel-geçer kurallarını fiilen çiğneyerek aşındırmak… Faşizme geçiş tamamlanmadığı için, geçmişten devralınan hukuk ve siyaset sisteminin engelleyici öğeleri tamamen yok edilememiştir; süregelmektedir.  

*İkincisi “ekonomiyi zorlayarak” yüksekçe bir büyüme temposunu sürdürmek… Bu yöntem, seçmen tabanını en azından korumak için gerekiyor. Ayrıca, sermaye çevrelerindeki destekçilerine kaynak aktarmayı sürdürebilmek için…

“Ekonomiyi zorlama” yönteminin nicel boyutunu, sonuçlarını Sol Portal’da son üç yazımda inceledim. 

AKP EKONOMİSİNDE YOLUN SONU

Türkiye ekonomisi bir ödemeler dengesi / dış borç krizinin eşiğinde yalpalamaktadır. Ana görüntüyü, belirleyici öğeleri beşe ayırabileceğimizi düşünüyorum.

1). Vadesi dolan iktidar son yıllarda ekonomiyi zorlamaktadır.

Siyasal iktidar, temsilî demokrasinin olağan koşullarında vadesinin dolduğunu 2015 sonrasında algılamaya başladı. Özellikle son üç yılda bu nedenle ekonomiyi zorladı.. 

Nasıl zorladı?..

2015’e kadar sadakatle uygulanan neoliberal reçete (diğer adıyla “enflasyon hedeflemesi”) ihlal edilmeye başlanarak… Politika faizleri enflasyonu altında tutuldu; bankalar (direktifler ve yaptırımlar yoluyla) abartılı kredi genişlemesine zorlandı. İç talep pompalandı..

Makro-ekonomik zorlamalar, dış dengeleri etkiledi; bunların bozulması Mart 2018’de zirveye ulaştı; zorlamaların devamı, Ağustos-Eylül 2018’de bir döviz krizini tetikledi.  Korona salgınının da katkılarıyla  ekonomi Kasım 2020’de yeniden tıkandı.. 

Berat Albayrak’ın istifası gösterdi ki yolun sonuna gelinmiştir. 

2). Döviz yaratamayan, durgunlaşan bir ekonomik yapı yerleşti.

Kredilerin, iç talebin genişlemesi niçin dış dengeleri bozdu?..

Yanıt, 2003-2011 yıllarında; AKP’nin “uzatılmış Lale Devri”nde yatar. Bu dönemin  sonunda turizm dışında ekonominin net döviz yaratma kapasitesi yok olmuştur. Ucuzlayan döviz dönemleri, üretimin, hatta ihracatın ithalata bağımlılığını artırmıştır. Döviz kazanmayan, ama dövizle borçlanan inşaat öncelikli birikim biçiminin katkısı önemlidir. Dönüşüm, büyüme potansiyelini düşürmüş; durgunlaşmaya yol açmıştır.. 

Bu ekonomik yapı nedeniyle ucuz kredilerle beslenen iç talep genişlemesi, cari işlem açığını ve enflasyonu yukarı çekti. 2018 ve 2020’de ekonomi küçülürken dahi dış açık verdi.. 

Kronik dış finansman sorunu 2018’de ağırlaştı. Londra finans çevrelerinin reçetesi (geçici olarak) benimsendi. TCMB politika faizini %24’e çıkardı ve yeni Maliye Bakanı  Albayrak, istikrar öncelikli bir Yeni Ekonomi Politikası (YEP) ilan etti.. 

Eylül 2018 tarihli YEP, “IMF’siz bir IMF programı”dır. IMF’nin altı ay önceki Türkiye raporunda yer alan  ana öneriler benimsenmiştir. Albayrak, YEP’in denetimini bir ABD şirketine (McKinsey  & Company’ye) vermiştir.. 

Bu önlemler 2019’da dış finansman sorunlarını erteledi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı, McKinsey denetimini veto edecek; YEP’in (“mega yatırım projelerinin durdurulması” dahil) istikrar öncelikli önlemlerini, hedeflerini uygulatmayacaktır. 

3). Çaresizlik, spekülatörleri ihya etti; seçenekleri tüketti. 

2020’ye bu ortamda, üstelik korona salgınının küresel yansımaları içinde girildi. İki yıl önceki döviz krizine yol açan (bankaların kredi pompalanmasına zorlanması, düşük faizler gibi) yöntemlere dönüldü; ama, daha da ağırlaştırılarak…  

Nasıl ağırlaştırıldı?..

Finans kapitalin temel kuralı olan “serbest sermaye hareketleri” ilkesini çiğneyen kaçamaklar başlatıldı. Yaratılan tedirginlik yabancı sermaye çıkışlarına yol açtı. Artan dış finansman gereksinimi, kamunun (TCMB, üç kamu bankası ve Hazine bir arada) net döviz pozisyonu “eksi”ye dönüştürülerek karşılandı. Kamu döviz kaynaklarının bir bölümü de dolar fiyatını frenlemek için kullanıldı.. 

Sonuçta “sıcak para parazitleri”nin getirileri korundu; spekülatif finans kapital gözetilmiş oldu. TL’li varlıklara (hisse senetlerine, tahvillere) para bağlamış  yabancılara ucuz döviz sağlandı. Ocak-Temmuz’da borsadan çıkan 12 milyar dolarlık “kâğıt”, ortalama 6.5 TL’den dolara çevrildi. Dolar üzerinden arbitraj getirileri güvenceye alındı. 

4). “Yolun sonu”: IMF reçetesi mi? Sermaye Denetimleri mi?

Finans kapital pusudadır. Bir IMF reçetesi bekleniyor. Tercihan IMF kredileri ve denetimiyle… IMF olmazsa, sıcak para spekülatörlerinin izlediği Fitch, Moody’s,  gibi kurumların gözetiminde… Kamu maliyesinde (“faiz dışı fazla” hedeflerine dayanan) kemer sıkma ve en azından iki yıllık küçülme göze alınırsa… 

Buna karşılık finans kapital için bir de “kâbus senaryosu” gündemde. Ekonomimizde net döviz fazlası olan iki “sektör” var: Özel bankalar ve döviz tasarruf sahibi vatandaşlar… Dolarlaşmaya  son verilir; bu döviz varlıkları TL’ye çevrilir ve sermaye hareketleri sıkı denetime alınır. Yabancı alacaklılarla pazarlık başlar. Arjantin’in son iki yılda yaşadığı dış borç krizinin bir  benzeri…

2018’de ve Ocak-Ekim 2020’de izlenen yolun sonundayız. Olağan temsilî demokrasi çerçevesinde iki seçenek de iktidarın sonunu getirir. Göze alamazsa? Açık faşizm dahil olasılıklar üzerinde spekülasyon gereksizdir. 

5). Görüntünün nicel yansıması

Aşağıdaki tablo, yukarıda anlatılanların son bir yıllık (Ocak-Eylül 2019 / 2020 dönemlerinin) nicel görünümünü özetliyor. Ekonominin dış dengelerini istatistiklerle izlemeyi istemeyen okurlar bu kesimi atlayabilir. 

Tablodaki kalemlerin ek dökümüne ve meslektaşım Nilgün Erdem’in çözümlediği ayrıntılara girmiyorum. Nicel bilgileri özetlemekle yetineceğim. 

İki yılın ana kalemlerini (milyar dolar olarak) ilk iki sütun veriyor. 2019, bir önceki yılın döviz krizinin kısmen aşıldığı, geçici bir dinginlik yılıdır. İki yıl (ilk iki sütun) arasındaki fark (sütun 3) “eksi” ise, 2020’de ekonomiye o öğenin yansıttığı bir “dışsal şok” söz konusudur. Ülke dışına kaynak aktarımını yavaşlatan “yerli burjuvazi” (satır 3, sütun 3) hariç diğer beş kalem, bu tür bir şok içermektedir. En sert öğeyi, brüt döviz rezervlerindeki 47 milyar dolarlık erime  oluşturuyor.       

Ocak-Eylül 2020 döneminde hem yabancı, hem de toplam sermaye hareketlerinde “net çıkış”  söz konusudur. Bankaların %100’ün altında sendikasyon kredileri yoluyla dış kredilerde 10,2 milyarlık net ödeme yapılmış; portföy yatırımlarından 14 milyar dolarlık çıkış gerçekleşmiştir. Bu olumsuz hareketleri kısmen telafi eden iki dış kaynak akımı var:  5,1 milyar dolarlık  doğrudan yatırım girişimi ve yabancıların vadeli-vadesiz banka mevduatında 13,1 milyar dolarlık net artış… 

Bu ikinci kalem, Ocak-Temmuz 2020’de TL’li tahvil ve hisse senetlerini 6,5 TL civarında düşük kurlardan dolara çeviren spekülatörlerden kaynaklanmış olabilir. İleride doların tırmanmasını; “yerli” varlıkların yeterince “ucuzlaması”nı gözetleyen akbabalar… Doğrudan yatırım girişlerinin yüzde 60’ı (yaklaşık  3 milyar doları) gayrimenkullere yönelmiştir. Finansmanı kısmen bu “akbabalar”dan kaynaklanmış olabilir.

Dış finansman yükü, cari işlem dengesinin yüksek açığa dönüşmesi ve kayıt-dışı sermaye hareketlerinin “net çıkış” göstermesi, Ocak Eylül 2019/2020 arasında TCMB’nin brüt rezervlerinde 47 milyarlık erimeye de yol açmıştır (sütun 3, satır 5). Kamu bankalarının ve dolaylı olarak Hazine’nin dolar varlıklarını da eriten “swap” işlemleri de dikkate alınırsa, TCMB  net rezervlerinin Ekim sonunda  “eksi 40 milyar dolar”a ulaştığını Mahfi Eğilmez hesapladı.

Bu bilgiler de, AKP ekonomisinin dış dünyayla ilişkilerinde yolun sonuna gelindiğini doğruluyor: Ya açık / örtülü bir IMF programı; ya da sert sermaye denetimleri ile başlayan bir dış borç krizi… 
 

2018-2019’un TEKRARI MI?

Berat Albayrak, bir döviz krizi içinde Maliye Bakanı oldu. Yirmi altı ay sonra bir başka döviz krizi içinde görevinden “af” edildi. 

2018 başına uzanalım; dört perdelik tatsız bir gezinti yapalım. 

OCAK-TEMMUZ 2018: İLK KRİZ VE ALBAYRAK’ın GELİŞİ …

2018, Türkiye ekonomisi için olumsuz bir dış konjonktürle başladı.

FED’in 2016’da başlattığı parasal daralmanın ilk ciddi yansıması, Şubat  2018’de gözlendi: Batı borsalarında sert bir daralma dalgası… Çevre ekonomilerinde hızlı para çıkışlarını tetikledi. Türkiye de bu olgudan fazlasıyla payını aldı. 

Niçin “fazlasıyla”?..

Bir kere dış politika nedenleriyle…  ABD ile ilişkiler Rahip Bronson gerilimi nedeniyle sertleşmişti. Trump’ın, Erdoğan’a ekonomik tehdit içeren iletileri hatırlardadır. 

Ekonomik etkenler daha da önemliydi: 24 Haziran seçimleri arifesinde, Cumhurbaşkanı’nın neoliberal reçetelere açıkça karşı çıkan söylemleri dikkat çekti. Bir bölümü seçim kampanyasının “olağan hallerinden” sayılabilirdi. Ama Erdoğan ölçüyü kaçırdı. Mayıs’ta, üstelik Londra’da, finans çevrelerinin temsilcilerine adeta “ders verdi”; TCMB özerkliğine ilke olarak karşı çıktı; faiz-enflasyon “teorisi”ni açıkça savundu. 

Seçim sonrasında bu “aykırı” söylemlerin ciddi olduğu anlaşıldı. Temmuz’da Maliye bakanlığına damat Albayrak’ın atanması “bardağı taşıran damla” oldu. Sorun, o tarihte Albayrak’ta değil, görevden alınan Mehmet Şimşek’in kimliğinde yatıyordu: Merrill Lynch kadrolarından siyasete girmiş olan Şimşek, uluslararası finans çevreleri için 2015’e kadar Ali Babacan’ın üstlendiği bir “güvence” olmaktaydı: Erdoğan’ın siyasal gündeminden kaynaklanan ekonomik ölçüsüzlükleri etkisiz kılmak… Neoliberal model, onlar sayesinde fazla arıza vermeden sürdürülmüştü. 

Bu olumsuz etkenler, Türkiye’ye dönük yabancı sermaye girişlerinin hızla gerilemesine yol açtı. Bank of International Settlements (BIS) verilerine göre Türkiye bu aylarda, ulusal parası en hızlı değer yitiren yükselen ekonomiler arasında Arjantin’den sonra ikinci sıradadır.  Arjantin, Haziran 2018’de 50 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzalayarak IMF’ye teslim olacaktır. 

Albayrak, Maliye Bakanlığı’na Temmuz 2018’de atanacak; 31 Ağustos’ta dolar 6,56 TL’ye tırmanacaktır. Damat, böylece, ekonomi  yönetimini bir döviz krizi içinde devralacaktır. Kasım 2020’deki bir diğer kriz  ortamında “görevden affedileceği” gibi… 

EYLÜL 2018: MCKİNSEY DENETİMİNDE BİR IMF PROGRAMI … 

Saray’ın iç dünyasını bilemeyiz; ama Ağustos’taki döviz krizinin en azından yeni bakanı paniğe sürüklediği anlaşıldı.

Berat Albayrak Eylül başında Londra’ya gitti. İşlem hacimleri 15 trilyona ulaşan finans kuruluşlarının yetkilileri ile topluca ve birebir görüşmeler yaptı. 

Görüşme  sonuçları basına açıklanmadı; ancak Bakan’ın dönüşünden hemen sonra (13 Eylül’de) TCMB, politika faizini %24’e çıkardı. Ertesi gün Financial Times, “Albayrak’ın Londra toplantısında bütün yatırımcıları dikkatle dinlediği; gerekenleri hızla kavradığı; Erdoğan’ı da faiz kararında de ikna ettiği” bilgisini haberleştirecektir. 

20 Eylül’de de Albayrak 2019-2021 yıllarını kapsayacak Orta Vadeli Programı, Yeni Ekonomi Programı: Dengelenme, Disiplin, Değişim (YEP 1) olarak açıklayacaktır.

Albayrak birer yıl arayla YEP 2 ve YEP 3’ü de sahiplenecektir. Ancak YEP 1 diğerlerinden tamamen  farklıdır. Londra ziyaretinin damgasını taşımaktadır. Daha da  önemlisi, önlemleri ve nicel hedefleri büyük ölçüde  IMF’nin Nisan 2018 tarihli Türkiye Raporu (Turkey: Article 4 Consultation- Staff Report; No. 18/110) dikkate alınarak hazırlanmıştır. 

Bu iki belgeyi 28 Eylül 2018’de Sol Portal’da yayımlanan “YEP: IMF’siz Bir IMF Programı” başlıklı bir yazıda karşılaştırmış; IMF Türkiye Raporu’nda yer alan kemer sıkma önlemleri ile YEP 1 arasındaki paralellikleri aktarmıştım.  Örneğin IMF Raporu 2019’da kamu maliyesinde millî gelirin yüzde 1,7 oranında daralma önermekte; bu öneri Albayrak’ın YEP’inde aynen (ve bir “hedef” olarak) yer almaktadır. YEP 1, IMF programlarının geleneksel faiz dışı fazla hedeflerini içeren bir kemer sıkma belgesidir. 

28 Eylül’de Berat Albayrak “şapkasından yeni bir tavşan daha” çıkardı. “IMF’siz IMF programı”nın bir eksikliğini giderdi. Dev uluslararası finans kuruluşu McKinsey  & Company ile YEP’in denetimi için bir anlaşma yaptığını duyurdu. Buna göre 2019 ve sonrasında program uygulaması, 16 bakanlık temsilcisinin katılacağı bir Maliye ve Dönüşüm Ofisi’nce izlenecek; McKinsey de üçer aylık raporlarla YEP’i denetleyecektir. 

Bu adımları iki hafta sonra “iyi bir haber” daha izledi: Rahip Bronson serbest bırakıldı; ABD’ye döndü. Erdoğan ile Trump arasındaki buzlar çözüldü. 

2019 ve sonra: Uygulanmayan, ciddiye alınmayan YEP’ler

Sonra ne oldu?..

Ana ilkeleri, hedefleri Albayrak’ın “Londra eğitimi” sonrasında belirlenen YEP 1, adım adım, fiilen rafa kaldırıldı. Hızla ortaya çıktı ki, ekonominin komutası, sürekli vitrine çıkan Albayrak’ta değil, Cumhurbaşkanı’ndadır. 

Erdoğan, önce Mc Kinsey ile yapılan “dışsal denetim” anlaşmasını veto etti.  Kasım 2015 ile başlayan seçim takviminin son sayfası, 2019 yerel seçimlerinde çevrilecekti. YEP 1’in kemer sıkma hedefleri, Cumhurbaşkanı için büyük öncelik taşıyan yatırım bütçesini 30,9 milyar TL kısmakta; mega projeleri fiilen askıya almakta; “yaren” çevrelerin nemalandığı teşviklerde 14 milyar TL’lik  kesinti içermekteydi. Erdoğan, elbette bunları göze almayacaktı.

Kamu maliyesi hedefleri bakımından YEP 1 fiilen uygulanmadı. Sonraki iki YEP’in de nicel hedefleri ciddiye alınmayacak; gerçekleşmeyecektir. 

TCMB’nin %24’lük faiz ayarlaması ve bu adımı izleyen IMF’siz IMF programı (YEP 1), uluslararası finans çevreleri tarafından nasıl karşılandı? 

Programın “denetimi”, fiilen ve “hariçten” Moody’s gibi uluslararası derecelendirme kuruluşları ve fon yöneticisi şirketlerin danışmanları (“ayak takımı”) tarafından üstlenildi.

Finans kapitalin parazit, spekülatif katmanları için faiz kararı kritiktir; “kemer sıkma” önemli, ama  ikincildir. Bunlar, dolar / TL kurunun tırmandığı dönemde (Ocak-Temmuz 2018’de) pusuda yatmaktaydı. TCMB faiz kararı ve IMF hedefleri içeren YEP, Türkiye’ye dönüş işareti oldu. 

Yabancı sermaye  hareketlerinden Türkiye’ye yansıyan dışsal şok 2019’a uzamayacaktır. BIS’in aylık verilerine göre TCMB’nin Eylül 2018 kararından 2019 sonuna kadar TL reel olarak değerlenecek; dolar ucuzlayacaktır. 

ADIM ADIM İKİNCİ KRİZ VE ALBAYRAK’İN GİDİŞİ … 

Ta ki, Albayrak, ikinci bir döviz krizi ile tekrar karşılaşsın… İlk kriz onu Maliye Bakanlığı’na getirmişti; ikincisi götürdü. 

Türkiye, 2018’deki bunalıma katkı yapan parasal-mali uygulamaları, ilk YEP’i fiilen rafa kaldırarak tekrarlamaya başladı; sürdürdü. 2019 boyunca TCMB, politika  faizlerini ılımlı bir tempoyla aşağı çekiyordu; 2020’de ise enflasyonun altına yerleştirdi. Mayıs’ta %8,25’e indirdi; dört ay sabit tuttu. 

2020’de yepyeni “ekonomik saçmalıklar” icat edildi. Türkiye’nin (başta TCMB olmak üzere kamunun) döviz varlıkları kısa dönemde telafi edilmeyecek boyutta tüketildi. “Bıçak kemiğe dayanınca” Albayrak sorumlu tutuldu; görevinden “af edildi”. 

YEP 1’in serencamı, belirleyici kişinin Cumhurbaşkanı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Albayrak’ın 2018’deki rolünü Naci Ağbal ve Lütfi Elvan devraldı. O tarihteki gibi TCMB faizleri sıçratıldı; finansal/malî politikalarda “ciddiyete dönüş” anlamına gelen kararlar alındı. 

Bu kararlara, ayrıca hukukta “reform” söylemlerine bakarak iyimserliğe savrulanlar yanılıyor. Cumhurbaşkanı, tüm bu alanlarda komuta mevkiinde olduğunu peşinen veya anında açıklamaktadır. Temel değişiklik yoktur. 

Kimi iktisatçılarımızın, uluslararası finans uzmanlarının övgüsünü alan son ekonomik kararların kaderi de, YEP 1’in benzeri olacaktır. 

Üstelik sonuçları hızlanarak, çok daha ağırlaşarak… Nedenlerini ayrıca tartışmak üzere… 

2020 SONBAHARI: DIŞ KIRILGANLIKLARDA ZİRVE

Geçen hafta bu köşede Eylül 2018’de ve Kasım 2020’de açığa çıkan iki döviz krizinin öyküsünü anlattım. Özetleyeyim: 

İlk kriz Albayrak’ı göreve getirdi. “Çözüm”, TCMB  faizlerinin “sıçratılması” ve 2019-2021 yıllarını kapsayan “IMF’siz bir IMF programı”, YEP 1 oldu. Piyasalar 2019’a rahatlayarak girdi. Ancak, ekonominin komutası Erdoğan’da olduğu için, YEP 1 adım adım askıya alındı; fiilen uygulanmadı. 2020’de geçmiş tekrarlandı: yeni bir döviz krizi patlak verdi. Albayrak’ın yerine gelen ekip, faizleri 5 puan artırdı; bir “istikrar söylemi” başlattı. 

Cumhurbaşkanı ise, ekonominin komutasını devretmek niyetinde olmadığını peşinen belirtti. Yazı da bir öngörü ile son buluyordu: “Son ekonomik kararların kaderi de, YEP 1’in benzeri olacaktır. Üstelik sonuçları hızlanarak, ağırlaşarak…”  

Bu öngörünün dayanaklarına bugün göz atacağım. 

DIŞ EKONOMİK SORUNLAR DOLARLA ÖLÇÜLÜR; DOLARLA ÖDENİR

Türkiye’de dış ekonomik sorunlar, dövizle (dolarla) ölçülen, “ödenen” değişkenlerde yoğunlaşır. Bu sorunların değerlendirilmesinde dolarla   hesaplanan millî gelir (GSYH) önem taşır.

Aşağıda inceleyeceğim dış kırılganlık göstergeleri de, dolarlı GSYH içindeki paylar (yüzdeler) olarak ölçülüyor. 

Ulusal para (TL) veya dolar ile hesaplanan GSYH hareketleri farklılık gösterir. Dolar fiyatının yıllık artışı ekonominin genel (TL’li) enflasyonunu aşmışsa dolarlı GSYH aşağı çekilir. TL reel olarak değer yitirdiği için… Örneğin ulusal paraya göre büyüyen bir ekonomi, dolar hesabına göre küçülebilir. 

Aşağıdaki tabloda kullanılan 2018 millî geliri 779,6 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. 2020 için IMF’nin 649,4 milyar dolarlık öngörüsünü aldım. İki yılda öngörülen yüzde 16,7’lik küçülme, dolar fiyatının bu dönemde ulusal enflasyonu (GSYH deflatörünü) fazlasıyla aşmasına bağlıdır. 2018 için ortalama dolar  fiyatı 4,82 TL olarak hesaplanmıştır. IMF’nin 2020 ortalama dolar öngörüsü ise 6,91 TL’dir. 

Bank of International Settlements (BIS), ilk on ayın dolar ortalamasını 6,86 TL olarak veriyor. Dolar, yıl sonuna kadar bugünkü fiyatını  sürdürürse 2020 millî geliri IMF öngörüsünün de altına inebilecektir. 

Tablo, dış kırılganlıklarımızı iki döviz krizi içinde karşılaştırıyor. Bu iki krizi Haziran 2018  ve Eylül 2020 ayları temsil ediyor. 

Tablonun kalemlerini inceleyelim.

TOPLAM DIŞ BORÇLAR

Dış kırılganlıklar açısından Dış borç/GSYH oranında kritik eşik yüzde 50 olarak kabul edilir. Türkiye 2018’de döviz krizine bu eşiğin üzerinde girmişti.  İki yıl sonra durum daha bozulmuş; aynı  oran yüzde 65’e yaklaşmıştır (Tablo, satır 1).

Bu bozulma, dış borç stokunda  (milyar dolar olarak) yüzde 8’i aşan (460,1 → 421,8) düşmeye rağmen gerçekleşmiştir. Türkiye net dış borç ödemiş; ama borç yükü göreli olarak artmıştır. Nedenine yukarıda değindim: Dolarlı millî gelir, döviz krizleri ortamında daha hızlı (%16,7 oranında) daraldığı için… 

KISA VADELİ DIŞ BORÇLAR

Dış  borçların bileşimi, bazen, toplamından daha önemlidir.

Döviz bunalımı içinde dahi, uzun vadeli krediler, “kırpılarak döndürülür”. Kısa vadeli dış borçların (KVDB’nin) düzeyi ve millî gelirdeki oranı ise endişe kaynağıdır. 2018- 2020 arasında KVDB toplamı (milyar dolar olarak) yükselmiş (125,7 → 134,0); GSYH içindeki oranı da yüzde 20,6’ya çıkmıştır (satır 2).

Bu tür ortamlarda kritik bir güvence, merkez bankası döviz rezervlerinin kısa vadeli borçları karşılayacak düzeyde olmasıdır. Rezerv/KVDB oranının %100 eşiğini aşması önemlidir. TCMB’nin brüt rezervleri 2016’dan bu yana bu eşiğin altında seyretmektedir. İncelediğimiz ilk döviz krizinde yüzde 60,1 oranına inmişti; 2020’de ise dramatik bir düşme (%31,7) söz konusudur (satır 3).  

Mart 2018’den bu yana TCMB brüt rezervleri erimektedir; Kasım’da 42 milyar doların altına inmiştir. Dahası, brüt rezervler TCMB’nin “emaneten” tuttuğu bankaların karşılık oranlarını, kısa vadeli borçlarını da içerir. Bunlar ve çeşitli “swap”lar ayıklanırsa TCMB’nin net döviz varlığı Kasım 2020’de eksi 48 milyar dolardır. 

ŞİRKETLERİN NET DÖVİZ DENGESİ

AKP iktidarı, 2009’da döviz kazancı olmayan şirketlerin döviz kredilerine izin verdi; “yaren” müteahhitleri bu doğrultuda teşvik etti.  On yıl içinde şirketler, dört nala dövizle borçlandılar. Döviz varlıkları ile yükümlükleri (borçları) arasındaki makas, yani net döviz dengesi, 2018’de eksi 218,5 milyar dolara ulaşmıştı. Eylül 2020’ye gelindiğinde şirketler bu dengeyi eksi 165,2 milyar dolara indirdiler.  

Bu sayede 2018-2020  arasında Türkiye’nin hafifleyen tek dış kırılganlık göstergesi şirketlerin döviz dengesi/GSYH oranı oldu (satır 4).  Ancak bu “başarı”, özel şirketlerin döviz borçları, önemli boyutlarda kamu sektörüne aktarılarak gerçekleşti.  

Başta üç kamu bankası, dış borçlardaki devletin payı, bu nedenle arttı. Şirketlerin mülkiyeti değil, ama döviz borçları “kamulaştırıldı”. Bu konuyu Sol Portal’da 18 Eylül 2020’de Dış Borçlar ve Kamu Sektörü başlıklı yazıda incelemiştim.

12 AYLIK DIŞ FİNANSMAN YÜKÜ SÜRDÜRÜLEMEZ

Kısa vadeli dış borçlara 12 ay içinde vadesi gelecek tüm krediler eklenir; millî gelirdeki payı bir kırılganlık ölçütü olarak görülür.

Tabloda satır 5 bu oranı veriyor; 2018- 2020 arasında 5 puanın üzerinde arttığını belirtiyor. Üstelik bu makas iki yıl arasında açılmıştır. Orta-uzun vadeli dış borçların 12 ay içinde yenilenme/döndürülme oranları, bugünkü  ortamda  büyük önem taşımaktadır. 

Ancak bu ölçüt 12 ay içindeki dış finansman yükünün tümünü içermez. Aynı sürede gerçekleşmesi öngörülen cari işlem açığı da eklenmelidir. Tabloda bu ölçüt, 12 ay: Dış finansman/GSYH olarak adlandırıldı (satır 6). 2018-2020 arasında 10 puana yaklaşan artış dikkat çekicidir. 

2018’de dış finansman yükü, vadesi gelen dış yükümlülüklerin (sütun 1 satır 5’in) altındadır. Ekonomi sonraki on iki ayda 1.5 milyar cari işlem fazlası verdiği; dış finansman yükü bu nedenle  hafiflediği için… 

Heyhat! 2020’ye (sütun 2, satır 6’ya) geldiğimizde, bu olumlu katkı yok oldu. Yapısal iktisadî hastalık geri geldi;  ekonomi son on iki ayda 27,5 milyar dolar cari açık verdi. Bu dış açık düzeyinin sonraki aylarda artmadan süregeleceğini varsaydım. Bu zorunlu eklentiyle Türkiye ekonomisinin 12 ay sonraki dış finansman yükü, iki yıl içinde dolar olarak 178 milyardan 210 milyara, GSYH’nın üçte birine tırmanmaktadır. 

Olağan-dışı döviz kaynağı gelmezse sürdürülemeyecek  bir yük… Kamu varlıklarını Katar’a satarak çözemezsiniz…  “Sıcak para akbabaları”, TL yatırımlarını ucuza dolara çevirip on ayda 13 milyar dolar çıkardılar. Son iki haftada dolarlarını bir lira fazlasına aynı kağıtlara  yatırıp borsaya 1,5 milyar dolar getirdiler; dövizi bir nebze ucuzlattılar. Aynı hızla çıkarlar; çare olamaz…

Türkiye bu yolun sonundadır: Ya, gerçek bir IMF programı içinde kemer sıkma; en az iki yıl daha küçülme… Ya da ödemeler dengesi krizi; ithalat tıkanması; artan yoksullaşma…

Temmuz-Eylül döneminde hem “büyümede dünya rekoru” kırıldı; hem de bu yazıda incelenen kırılganlıklar sürdürülemez eşiğe tırmandı. Son üç yılda iktidarın yarattığı krizlerin maliyetini halkımız ödemektedir; ödeyecektir.  

Nicel veriler bir yana, “ekonomiyi zorlama” ne anlama gelir? Bugün bu soruyu kısaca yanıtlamak, sonra da Türkiye’nin Temmuz-Eylül 2020’deki “büyümede dünya rekoru”na göz atmak istiyorum. 

“EKONOMİYİ ZORLAMAK ” NEDİR?

Türkiye gibi, dünya ekonomisi ile “kronik” cari işlem açıkları içinde bütünleşen bir ülkeden söz ediyoruz. Ulusal para ve maliye politikaları ile iç talep, büyüme potansiyelini aşan bir tempoda genişlemekte ise, ekonomi zorlanmaktadır.  

Yatırımların sürüklediği, ekonominin bağımlı yapısını dönüştürmeyi hedefleyen bir “zorlama” türü, bugün gündemde olmayan bir planlama seçeneğidir; ekonominin büyüme potansiyelini yükseltebilir.  Aksi halde sonuç, yükselen enflasyon ve dış açıktır. Uç noktada dış borç krizi,  hiper-enflasyon gündeme gelir. Ekonomi, durgunlaşır; küçülür; potansiyel büyüme hızına döner.

Ekonominin büyüme potansiyeli (veya “potansiyel büyüme hızı”) nasıl tanımlanır? Aktif emek düzeyinde, sabit sermaye stokunda ve ortalama verimlilikte gerçekleşen artışlarla sürdürülebilecek en yüksek büyüme temposudur.

Nasıl belirlenebilir; öngörülebilir? Geleneksel bir yöntem, ulusal ekonominin tümünü kapsayan neoklasik bir üretim fonksiyonuna dayanır. Buna göre büyüme potansiyeli emek miktarında, sermaye stokunda ve ortalama verim düzeyinde geçmiş veya öngörülen artış tempolarına göre hesaplanır.  

Bu yaklaşım, ulusal ekonominin sermaye stokunu hesaplama sorunları nedeniyle kavramsal olarak arızalıdır. Bu konuya burada giremeyiz. Altmış yıl önce sermaye teorisine ilişkin “Cambridge tartışmaları” bu eleştiriyi haklı çıkarmıştır. Ana-akım iktisatçıları tarafından hâlâ kullanılmaktadır. 

Orta-dönem millî gelir serilerinden türetilen alternatif  bir yöntem de var. Millî gelir (GSYH) hareketlerinin zirve, tepe tarihleri arasında gerçekleşen (“üssel”) büyüme tempolarından (gerekli bazı “düzeltmeler” sonrasında) türetilir. 

“Tepeden tepeye” veya geleneksel  yöntemlerle tahmin edilen potansiyel büyüme hızı, ekonomiler olgunlaştıkça aşağı çekilir. Sanayileşme öncesindeki emek rezervlerinin tükenmesi; sermaye birikiminin yavaşlaması ve ortalama verimliliği yukarı çeken dinamizmin tükenmesi nedeniyle… Yanıltıcı bir yakıştırma olan “orta gelir tuzağı”, aslında bu durumdur.

TÜRKİYE’NİN BÜYÜME POTANSİYELİ DÜŞMEKTEDİR

Sözünü ettiğim “tepeden tepeye” yöntemi ile, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızını, 1997-2011 yıları için  %4,2 olarak tahmin ediyorum. (2016 revizyonu öncesindeki GSYH verilerini kullandım.) Dönem, IMF programlarının ekonomiyi yönettiği beş durgunluk yılına (1998-2002’ye) ve yabancı sermaye girişlerinin ekonomiyi sürüklediği dokuz yıla (2003-2011’e) ayrılabilir.   Araya üç küçülme /  kriz yılı da (1999, 2001, 2009) girer.  

AKP iktidarının ilk dokuz yılında, yüksek tempolu dış kaynak akımlarının ve 1998-2002 durgunluğunun (“baz etkisinin”) katkısıyla ekonomi ortalama %4,7’lik bir tempoyla büyüdü; potansiyel büyüme hızı aşıldı. GSYH’nin ortalama yüzde 5’ine ulaşan cari işlem açıkları, yapısal bir dönüşüme de yol açtı: Özel ve kamusal tüketim oranları yükseldi; sermaye birikim oranı (benzer çok sayıda ülkeye göre) düşük kaldı. 

Bu dönüşüm, potansiyel büyüme hızını aşağı çekti. En başta durağan sermaye birikimi nedeniyle… Yurt-içi tasarruf oranlarının düşmesiyle birleşince sonuç, artan dış açık ve enflasyon oldu. Ekonominin “zorlanması” 2017’de hızlandı. Sonraki üç yılda (sabit TL ile) kişi başına GSYH yüzde 5 düşecektir. 

Orta-dönemli büyüme potansiyeli ne kadar geriledi? 2011 ile başlayan zaman aralığı dardır; tahmin güçtür. IMF 2025’e kadar yüzde 3,5’lik bir büyüme temposu tahmin ediyor. Bu, gerçekçi bir büyüme potansiyeli öngörüsüdür ve Türkiye için artan işsizlik anlamına gelir. 

Türkiye, Temmuz-Eylül 2020’de “dünya büyüme rekoru”nu bu ortamda kırdı. 

TEMMUZ EYLÜL 2020’de MİLLÎ GELİR

Temmuz-Eylül 2020’de GSYH’nin bir önceki yıla göre %7,6 oranında  büyüdüğünü  belirleyen TÜİK verilerinin analizini usta bir iktisatçıya, Zafer Yükseler’e devredeceğim.

Yükseler’in “2020 Temmuz-Eylül Dönemi Büyümesi ve Etkileyen Unsurlar”, başlıklı 1 Aralık 2020 tarihli, iki sayfalık yazısına  (bk. zaferyukseler.academia.edu) başvuruyorum.

Üç aylık büyüme, büyük ölçüde, salgın kısıntılarının son bulduğu “normalleşme” sürecinin sonucudur. Üretime göre GSYH’yı sanayi, inşaat, tarım sürüklemiştir. Harcamalara göre millî gelirdeki artış ise, iç talepten kaynaklanmıştır. Öne çıkan  iki kalem, %22,5 artış gösteren gayrisafi  sabit sermaye birikimi ve %9,2’lik büyüme gerçekleştiren özel tüketimdir.

Zafer Yükseler, bu iki kalemde talep artışlarının kaynaklarını araştırıyor. Tespitleri ilginçtir. 

Yatırım hareketlerinin dökümüne göz atalım: İnşaat yatırımlarında %14,7; makine-teçhizatta %23,5, “diğer aktifler”de ise %57,6 oranında artışlar…

Yükseler, diğer aktifler kalemini sorguluyor. Bu “yatırım” türünün, ekonominin üretim kapasitesini genişleten sabit sermaye stokunu içermediğini belirliyor. TÜİK’in bu kaleme ilişkin ek bilgi vermesini öneriyor. Üstelik, “diğer aktifler”in sabit sermaye hareketlerindeki  payı ihmal edilemez: Cari fiyatlı sermaye birikimi tablolarına göre Temmuz-Eylül 2019-2020 arasında %10,8’den, %14,2’ye yükselmiştir. 

Bu “esrarengiz” kalemdeki artışın izlerini Yükseler, “parasal olmayan altın ve değerliler” içinde buluyor. Aynı dönemde, “parasal olmayan altın net ithalatında yüzde 459,5 oranında artış olduğu ve altın ithalatındaki bu artışın diğer aktiflerdeki yüksek oranlı artışı” belirlediği sonucuna ulaşıyor.

Temmuz-Eylül döneminde finans piyasalarındaki huzursuzluk, Türkiye’nin varlıklı katmalarını döviz mevduat hesaplarına yöneltmiştir. Bu hesapların geleceğine ilişkin tedirginliklerin aynı çevreleri altın biriktirmeye yönlendirdiği anlaşılıyor. Bu tasarruf tepkisi, “diğer aktifler” kalemi içinde sabit sermaye birikimi olarak GSYH toplamında kayda geçmiş; büyüme temposunu da böylece yukarı çekmiştir1

Yükseler, Temmuz-Eylül büyüme ivmesini besleyen diğer talep öğesinin, özel tüketim harcamalarının belirleyicilerine de odaklanıyor. Bunu, TÜİK’in GSYH tablolarının ötesine giderek yapıyor. 

Hane halkı tüketim talebindeki artışın ana kaynağı, banka kredilerinin çeşitli yöntemlerle pompalanmasında aranmalıdır. “Ekonominin zorlanması”na yol açan ana politika aracı budur. Bu dönemde toplam krediler yüzde 37,5 artmış; taşıt kredi faizleri üç puan düşmüş; motorlu taşıt satışları ÖTV indirimlerinden yararlanmıştır.

Sonucun alt-sektörlere yansımasında dayanıklı tüketim malı ve otomobil üretimi önde gelmektedir. Temmuz-Eylül döneminde trafiğe kaydı yapılan araç sayısı yüzde 124 artmıştır. Bu ivme, sanayinin büyüme hızını da yukarı çekmiştir.

İstihdamın 2,5 milyon civarında düştüğü; ücretlerin GSYH’daki payının yüzde 29,7’den yüzde 26,6’ya gerilediği bir dönemde özel tüketim ve yatırım harcamalarındaki artışlar, toplumun emekçi çoğunluğundan kaynaklanamaz.

Yükseler’in yazısı şu tespitle bitiriyor: “2020 Temmuz-Eylül döneminde büyümenin kaynağını araba, döviz ve altın sevdası oluşturmuştur.”

Türkiye’nin “büyümede dünya rekoru”, bu sınıfsal ayrışmaya dayanarak kırılmıştır.  Zafer Yükseler de “dengesizdir; sürdürülemez” teşhisine ulaşıyor. Ekleyecek fazla bir şey yok.

2020 SONU: FİNANSAL DİSİPLİN VE DİNGİNLİK

Berat Albayrak Kasım 2020’de istifa etti; iki yeni atama ekonomik ortama dinginlik getirdi.

Nedeni ortadadır. Yeni ekip, ekonomik söylemi, uygulamaları, büyüme değil, istikrar doğrultusunda değiştirdiği için… TCMB politika faizi iki aşamada yüzde 17’ye, enflasyonun üstüne çekildi; finansal daralma doğrultusunda bir dizi karar alındı; örneğin bankaları kredi genişlemesine zorlayan “aktif rasyosu”ndan vazgeçileceği açıklandı.

Sonucu, bugünlerde dolar fiyatlarındaki gerilemeden izliyoruz. Albayrak 8 Kasım’da istifa etti; iki gün önce dolar 8.46 TL idi. 2020’nin son günü 1 dolar = 7,41 TL…

Üstelik yılın büyük bölümünde TCMB rezervleri tüketilmiş; dolar frenlenmeye çalışılmıştı. Ocak-Eylül 2020’nin ortalama dolar kuru 6,74’tür.

Bu dönemde sıcak para “yatırımcıları”, borsadan 13 milyar doları aşkın tahvil ve hisse senedi çıkardı. Hisse senetlerini satarken ortalama 6,72 TL’lik kur uygulandığını Alaattin Aktaş hesaplamış. Kasım-Aralık’ta çıkan paranın 4 milyar doları geri geldi. Aktaş, Kasım’da 7,94 TL’lik kurla geri gelen hisse senedi yatırımcılarının 663 milyon dolar kazançlı çıktığını hesaplıyor (Dünya, 7 Aralık 2020).

Görülüyor ki Albayrak sonrasında yabancılar portföy yatırımlarına, yani TL’ye dönmeye başlamıştır. Bunlar finans kapitalin en spekülatör, “rantiye” kesimleridir. Çıktıkları hızla geri gelirler; bu akım TL’yi değerlendirince (dövizi ucuzlattıkça) arbitraj getirileri de yükselir. İyi zamanlama ve kötü bir ekonomi yönetimi sayesinde (Alaattin Aktaş’ın gösterdiği gibi) hem çıkarken, hem girerken kazançlı çıkarlar.

Peki, dış finansman sorunlarının diğer büyük kalemi, bankalarımızın dış borçları? Vadesi gelen kredilerin ne kadarı döndürülecek? Hangi faizlerle?

Bu konuda, Fitch’in 25 Kasım ve 7 Aralık değerlendirmelerine göz atalım: Uluslararası piyasalarda sert dalgalanmalar olmadıkça dış krediler döndürülebilecektir. Bankalarımızın kısa vadeli dış finansmanı karşılayacak döviz likiditeler vardır; ancak bunların önemli bir bölümü TCMB’deki döviz swaplarından oluşmaktadır. Yeni yönetim bu durumu düzeltirse, bankaların dış kredileri sürdürülebilir. Bir süre yüzde 100’ün altında döndürülerek; yani net ödeme yaparak…

MALİ DİSİPLİN NEREDE?

Kapsamlı bir istikrar programının ikinci ayağı olan malî disiplin nerede?

Hatırlayalım ki Berat Albayrak’ın 2018 döviz krizi sonrasındaki ilk (2019-2021) YEP’i, kamu maliyesinde (mega-yatırımları dahi donduran) daralma hedefleri içeriyordu. Erdoğan bu hedefleri uygulatmayacaktı. Ama, bu “sapma” finans çevrelerince dikkate alınmayacak; 2019’un büyük bölümünde portföy girişleri canlanacak; net sermaye çıkışı son bulacaktır.

Nedeni açık: Sıcak paraya yoğunlaşan finans çevreleri için finansal göstergeler öncüldür: Sermaye hareketlerinin sınırsız serbestliği korunmalı; politika faizi enflasyonu aşmalı; kredi genişlemeleri frenlenmelidir.

IMF gibi bir denetleyici kurum yoksa, “yükselen piyasa ekonomileri” fiilen uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının (Fitch vb’nin) gözetimi altındadır. Bunların ülke (örneğin Türkiye) raporlarına, notlarına göz atın. Malî disiplin değerlendirmeleri yer almaz. Tümüyle finansal göstergelere odaklanılır: Faiz, enflasyon, döviz kurları, kredi hareketleri, bankaların riskli kredileri, rezerv durumları…

Kasım’da göreve gelen yeni ekonomi yönetimi, Saray’da hazırlanan 2021 bütçesini olduğu gibi devraldı. Somut “malî disiplin” hedefleri oluşturmadı. Uluslararası finans çevreleri de bu eksiklikle ilgilenmedi; yeni ekonomi yönetimine dönük olumlu beklentilere yöneldi. Saray’ın yatırım harcamaları, parasal daralma engeli aşılabildiği; dış açığı tırmandırmadığı ölçüde sürdürülebilir.

DURGUNLAŞAN EKONOMİ: KALICI TOPLUMSAL BUNALIM

Korona salgını, Batı merkez bankalarını bir kez daha yüksek tempoda likidite genişlemesine yöneltti. Önemli bölümlerinin Türkiye gibi “yükselen piyasalar”a taşması söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye için yakın gelecekte yeni bir kriz ortamı söz konusu değildir; ama, Kasım’da başlayan finansal disiplin sürdürülürse…

Ne var ki Türkiye için daha ağır bir gelecek gündemdedir: Ekonomi, tahminen yüzde 3,5’lik bir büyüme temposu izleyecek; bu tempo (diyelim Erdoğan’ın müdahaleleri ile) zorlandığı dönemlerde, dış finansman kısıtları (döviz krizleri) devreye girecektir.

Bu yeni güzergâhın başlangıcı 2020’dir. Ağır bir toplumsal bunalım yılı… Milyonlarca insan istihdamdan, işgücü piyasalarından kopmuş; gerçek işsizlik oranları sıçramıştır. Meslektaşlarımız, Türkiye’de işsizlik oranını aşağı çekmek için ortalama yüzde 5’lik bir büyüme temposunu gerekli görüyor. 2020’nin toplumsal bunalım koşullarından hareket eden; büyüme temposu yüzde 3 veya 4’lük eşikle sınırlı bir durgunlaşma söz konusudur. Bu gelecek, iki boyutuyla kabul edilemez: Ağır bir dış bağımlılığın ve bugünkü toplumsal bunalımın kalıcı hale geldiği bir ekonomi anlamına geldiği için…

Siyasal uzantılarına gelelim. Toplumsal bunalımı aşmak için ekonomi yeniden zorlanırsa 2018-2020 koşulları hortlar; yeni krizler patlak verir. Toplumsal bunalım, kriz içinde Saray iktidarı seçim kazanamaz. İktidarı bırakmak istemezse ne yapar? 6 Ocak 2021’de Trump’ın Washington’daki marifetleri akla geliyor. “O kadarı da olmaz; burası Türkiye; yerli ve millî…” diyebilirsiniz. Haklısınız.

CENDERENİN DIŞI …

Durgunlaşma ve kronik dış bağımlılık… Bu ikili cendere içinde iktisat politikaları da “saçma ve rasyonel” seçeneklere ayrışır. Sol iktisatçılar, Saray iktidarının saçmalıklarını tartışırken, bunların emekçi, halk karşıtı uzantılarını açığa çıkarmaya öncelik veriyor.

Bir adım daha atmak gerekiyor: Türkiye, neoliberalizmin sonucu olan kronik durgunluk ve dış bağımlılık cenderesine mahkûm mudur? Bu cendereyi aşmak nasıl mümkün olur?

Birkaç hatırlatma ile yetineceğim.

Ekonominin büyüme potansiyelini bugünkü (diyelim yüzde 3-4’lük) sınırın üzerine çekmek mümkündür. Faal nüfusun yarısı istihdamdan kopmuştur. İstihdamın neredeyse yüzde 20’si millî gelirin sadece yüzde 6’sını üreten tarımdadır. Bu emek rezervleri, kendilerini üretime çekecek yatırımları beklemektedir.

AKP yıllarında, eğitim sistemi insan gücünün ortalama niteliğini geriletmiştir. Sermaye birikimi yetersiz kalmış; yatırımların sektörler arası dağılımı ekonominin dinamizmini köreltmiştir. Bu kayıpların onarılması önceliklidir. Devlet öncülüğünde sermaye birikimi yukarı çekilir. Yatırımların dağılımı, sanayinin ithalata bağımlılığını azaltacak; ekonomiyi dinamik bir yapıya yönlendirecek doğrultuda planlanır.

Yükselen sermaye birikimi, geliri artırır, tüketim oranlarını bir süre aşağı çeker. Bu baskının emekçi sınıflara yansıması, gelir, servet dağılımında radikal politikalarla önlenir.

Sermaye hareketleri denetlenmeli; dış ticaret açıklarını frenleyecek araçlar canlandırılmalı; planlanma ile bütünleşmelidir. Boyutları, ayrıntıları zamanı gelince belirlenir.

Bu türden bir program, iktidarın sınıfsal yapısı kökten değişmedikçe gündemde değildir. Ama tartışılmasının sürdürülmesi; güncel sorunlar içinde unutulmaması gerekiyor.

İLGİLİ HABER

soL _ Korkut Boratav

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top