SIYASET

SİYASET, GERÇEKLER, ABDULLAH GÜL

“Eğer engel olunmazsa giderek kan dökmeye de aday olan bugünkü iktidar koalisyonunu iktidarı terk etmeye zorlayabilecek güçbirliği, ancak birtakım sağ siyasî güçleri, hattâ devlet içinden unsurları kapsayabilirse başarıya ulaşabilir.”

 “ABDULLAH GÜL’ÜN OVAL OFİS PORTRESİ ”

Amerikan kriptolarındaki Abdullah Gül biyografisine bakacağız.

Türkiye’nin siyasî hayatında ve bütün kötülüklerin anası devlet-toplum ilişkisinde herhangi bir değişim olacaksa, bunu kimler nasıl gerçekleştirecek?

Gaz müjdeleri, daha doğru ifadeyle müjde gazları bir yandan, “Takviye Hazır Kuvvet” teşkilatlanması karşı yönden, hazırlıklara işaret. Biri seçim çağrıştırıyor, öbürü çok fena şeyler. “Gâvur izi” görülen bütün binaların camiye çevrilmesi gi*bi müjde gazları azıcık da ittirip kaktırmayla sağlanacak seçim zaferlerini garanti etmezse, herhalde, kaleşnikofla helikopterden inen, çelik yelek giymiş Belarus başkanını hatırlatır hallerle karşılaşacağız. Bu ihtimali konuşmak gereksiz, çünkü böyle bir yola girilirse zaten birçoğumuz bir daha hiç konuşamayacak.

Biz yine kandırık ortamlarda bir türlü dalaverayla hurdahaş edilecek olsa da seçim ihtimalini gözönünde tutalım. Zira mevcut iktidar yapısı, anlayabildiğimiz kadarıyla, sadece kaba ve açık zorla varlığını sürdürebileceğine güvenemiyor, seçime ihtiyaç duyuyor. Seçim ihtimali bütünüyle ortadan kaldırılırsa toplumun oyuna katılımı ne yönde nasıl etkilenir, emin olamıyorlar herhalde. Zaten bizim elimizde de başka araç yok. Üstelik, şu şartlarda, dürüst seçim hayatî demokratik talep niteliği kazandı.

İktidar değişimi seçimle gerçekleşecekse, bu mutlaka karakteristikleri belirgin bir süreçle olacak. Yani öyle bir ortam doğacak ki, iktidar koalisyonu, seçimi önlemekle, seçim sonucunu tanımamakla konumunu sürdürebilme imkânını yitirecek. Gemi, en haşin, en hilekâr muhafızlarınca terk edilmeye başlanacak, seçim gibi meşru bir mekanizma, doğal olarak “hukuk” da çağrıştırdığı için, iktidarı kaybedecek olanlar açısından belki güvence olarak görülecek; çünkü yarattıkları hukuksuzluk ortamı potansiyel “rövanş”ı onlar için daha tehlikeli kılabilecek. Yine de bu iktidar koalisyonu, bugünkü hukuksuz iktidar yapısının sağladığı korumadan yoksun kalmayı göze alabilir mi? Bunu ve bağlı sorulara şimdilik takılmıyoruz.

İktidarı devirecek atmosfer nasıl oluşacak? Herhalde en basit tarif şöyledir: İktidar koalisyonuna karşı, kısmen ittifaklar, kısmen fiilî yan yana gelişler, etkiyi tabana yayan faaliyetler, iktidar destekçisi cepheden kazanılacak geçici yol arkadaşları vs. ile, sıkılığına-gevşekliğine göre, bir cephe ya da güçbirliği meydana gelecek. Bunun için, Selahattin Demirtaş’ın belli ki bir süredir düşünüp geliştirdiği, kısa süre önce de duyurmaya başladığı “ittifak modeli”ndeki gibi, asgarî ortak noktalar, belki ilkeler, ortak hedefler tanımlanması gerekecek. Ve partiler, siyasetle ilişkili her türlü örgüt, sivil toplum kuruluşları, fikir ve siyaset üretebilen her türlü kurum, topluluklar, bireyler, topluca, bir kuvvet, bir irade yaratacak.

Böyle bir heterojen güçbirliğinin ilk elde, temel önemde ama asgarî, sınırlı hedefler, talepler arkasında biraraya gelebileceği açık. İkincisi, buna katılan hiçbir unsur burada bütünlüklü yaklaşımı, eleştirileri, hedefleri ve siyaset tarzıyla temsil edilemez. Herkes ötekilerle üzerinde anlaşabileceği taleplerini ve yöntem önerilerini ortaya sürüp gerisini cebinde tutacak. Aksi halde böyle güçbirlikleri kurulamaz.

Buraya kadar anlattıklarım, değerli okurlar, çoğunuzda online ilköğretim izlenimi yaratmış olabilir. Oysa meselemiz de tam burada başlıyor. Online ilköğretime ihtiyacımız oluşunda. Çünkü insanlığın yayıldığı cümle yeryüzü alanında siyaset dendiğinde anlaşılan şey, şimdi büyük kısmı beton duvarlarla çevrili TC sınırlarından içeri giremiyor.

Bizde sağ siyasî faaliyet, eline iktidar imkânları geçirip çıkar ağı kurmak demek. Başlıca siyaset yöntemi din-vatan-bayrak istismarı. Siyaset söylemi çift çekirdekli. Biri gelişme-kalkınma, öbürü dış düşmanlarla bağlantılı iç düşman motifi.

Sol siyasetse, bütün soruların bütün cevaplarına sahip olma iddiasına dayanıyor. Temel yöntemi, kime ne kadar ulaşacağına bakmaksızın “doğruları” tekrarlamak. Söylemin çekirdeğinde “emperyalizm” var. Bundan da bir çeşit “dış düşmanların içerideki uzantıları” motifi türüyor ve hayli ilginç şekilde, bir kısım solun milliyetçiliğini ambalajlamasına yarıyor.

SOL SİYASET YAPIYOR MU? 

Sol siyasetin değiştirici rol oynayabilmesinin önündeki en büyük engel, kendini ve “siyaset yapma” eylemini algılayışı. Öncelikle, en derin bölünmelerin tarafı haline gelmiş parçaları dahil bütün farklı grupları biraraya geldiğinde oy potansiyeli olarak aşağı yukarı yüzde birlik bir topluluktan bahsettiğimiz, hemen her tartışmada üzerinden atlanan vahim gerçeklik. Bu bir yandan gerçeklikten kopuşun da ifadesi. Memleketin dört yanında meydana gelen kendiliğinden direniş ve itiraz hareketlerinin otomatik olarak solla bağlantı kurması gibi bir “doğal” kanalın varolmayışı ve bunun sol tarafından dert edinilmeyişi, aynı olgunun öbür yüzü. Dindar olanı “gerici” diye nitelerken işçi sınıfının büyük bölümünü gözden çıkarabilen ana akım sol, “fikrimiz doğru, ama halka anlatamıyoruz” gibi bir inanca sahip.

Bu fikir hep tam teşkilatlı, hiç değişmeyen doğru olarak miras alındı, gelecek kuşaklara devredilmek üzere orada tutuluyor ve değişen zamana-koşullara göre yeni yeni yaklaşımlar, çıkarsamalar, siyaset önerileri doğurması gerekmiyor.

Yoksa ana akım sol, ülke siyasetinde, gidişatı asla etkileyemeyecek ufacık köşe işgal edip bu köşedeki -adıyla sanıyla- iktidar mücadelesiyle uğraşmayı esas varoluş gayesi mi sayıyor? Manzara, istisnalar içerse de, böyle görünüyor.

Gelişmelere müdahaleyi varoluş gayesi saymayan edilgen sol tavır âdetâ kurumlaştı. Buna karşılık ana akım sol hep, gelişmeleri belirleyecek konumda görülmek istiyor. Oysa değil. Ne yazık ki, bu sayıca azlıkla, güçsüzlükle açıklanabilir olmaktan uzak. Çünkü sol gerçekte siyaset yapmıyor. O köşeden doğrularını tekrarlamak siyaset değil. Herhangi bir duruma dair yanlışlık tesbiti ilan etmek değil siyaset.

Siyaset işin “nasıl”ında. Bu da, gerçek hayat içerisinde faal olmayı gerektiriyor. Dolayısıyla, şu iş için şununla, bu iş için bununla yan yana gelebilmeyi, birini karşına alırken ötekiyle işbirliği yapmayı, bütün bu değişkenlik içerisinde, ilkelerini, kimliğini oluşturan ideallerini kaybetmemeyi, neyi niye yaptığını açıklayabilmeyi vs. gerektiriyor. Siyasî kimliği yıpratmayayım derken eylemsizliğe sürükleniyorsan yanlış içindesindir. En doğru laflar bile hayat içinde herhangi bir değişiklik yaratmaksızın, aslında pek de işitilmeksizin bir köşeden tekrarlanıyorsa doğruluklarının anlamı kalmıyor, eğer siyasetten sözediyorsak.

Türkiye’de ne bugün ne yakın gelecekte, samimi solcunun iç huzuruyla destekleyeceği herhangi bir güçbirliği, iktidar değişimi yaratabilir.

Eğer engel olunmazsa giderek kan dökmeye de aday olan bugünkü iktidar koalisyonunu iktidarı terk etmeye zorlayabilecek güçbirliği, ancak birtakım sağ siyasî güçleri, hattâ devlet içinden unsurları kapsayabilirse başarıya ulaşabilir.

Siyasetten çok talan örgütlenmesini andıran sağ siyasete şöyle bir dokunup, sol siyasetsizlik üzerinde uzunca durduktan sonra, CHP konusuna geçelim.

Evet, memlekette, sağ siyaset ve sol siyaset dışında bir de CHP var. Hem -MHP gibi- devletin toplum içindeki uzantısı hem sağ siyasetin pek çok özelliğine sahip hem de bazen sol siyasetmiş gibi yapıyor, çünkü oy beklediği kitle kısmen bunu istiyor.

CHP ile ilgili iki büyük siyasî sorun, Türkiye siyasî hayatını felç eden iki kanser tümörü.

İlki, içeriksel. CHP, toplumu her şeyiyle kullanabileceği malzeme ve araç sayarak devletin emrine veren “millî güç” anlayışını ve -“etrafı düşmanla çevrili” “güvenlik devleti” olarak cisimleşen- genel bir yabancı fobisini devlet çekirdeğiyle ve sağcılarla paylaşır. Türk sağcılığıyla o kadar çok şey paylaşır ki, varlık amacı gibi duran “muhalefet”i hiçbir zaman temelden farklılık ifade etmez, köklü ayrımlara, karşı karşıya gelişlere yolaçmaz. Nihayet, “Mehmetçik”in “bayrağımızı dalgalandırmak” üzere girişeceği her türlü faaliyette CHP, günün siyasî iktidarının niteliğinden bağımsız olarak, asıl iktidarla aynı saftadır. (Şu son yıllarda yaşadığımız korkunç sürecin belki tek yararı, “devletin esas sahipliği” gölgesinin -parti değilse de partililer üzerinden- yavaş yavaş çekilmekte oluşu.)

Bu bir yandan onun sahici ve güvenilir muhalefet partisi olmasının önündeki yapısal engel. Öte yandan, sözünü ettiğim yapısal bağ -herhangi bir CHP yetkilisinin bundan yakındığına şahit olsaydık pranga da diyebilirdik- memlekette mümkün-meşrû muhalefetin sınırlarını öylesine daraltıyor ki, azıcık öteye adım atan, devletçe derhal düzen-dışı, gayrimeşrû hale düşürülebiliyor.

İkinci ur, siyasî refleksler, siyaset yöntemleri, eylemlilik gibi sinirler üzerine çöreklenen, partiyi silik, etkisiz, şahsiyetsiz bırakan atalet. Fakat âdetâ somut varlık bu. Partiyi mâkûl süreyle izleyen, ataletin parti meclisinde, merkez karar ve yönetim kurulunda veya etkili danışmanlar arasında fiilen yeraldığına, genel merkezde odası, masası bulunduğuna hükmedebilir. Varlığı şuursuzluk da yaratıyor. Şu yaşadığımız ortamda, protesto eylemi olarak AKP’li Meclis başkanının oda kapısına Anayasa kitapçığı bırakma gibi trajikomiklikler onun yüzünden.

Ve fakat, bütün bu ahval ve şerait içerisinde dahi, ülkenin ana muhalefet partisi bu parti. Muhalif siyasî parti ve gruplar içerisinde en geniş desteğe sahip olan, seçmenlerin yaklaşık dörtte birinin oyunu alabilen parti bu. Dolayısıyla, bir muhalefet cephesinin veya güçbirliğinin merkezinde bu partinin yeralması beklenir. Öbür parti ve grupların CHP ile ne yakınlıkta, ne derinlikte, nasıl ilişkiler içine girebileceğini göreceğiz. Muhalif herhangi bir güçbirliğinin, eğer sahiden iktidar istiyorsa mutlaka yanına almak zorunda olduğu, ama aksine, memleketin en büyük meselesinin çözümü en acil ihtiyaç değilmiş gibi itmekten kakmaktan vazgeçmediği HDP etrafında doğacak sorunlar, tartışmalar şu anda konumuz değil. Olabilecek en geniş güçbirliğinin bir şekilde sağlanacağını varsayarak konuşmaya devam ediyoruz. Aksi ihtimalde iktidar değişemez. Ne kadar basit.

Yani geniş güçbirliğinin nasıl toparlanacağının yanısıra, bir “muhalefet adayı”nın belirlenmesinde de inisiyatif CHP’de.

İNCİLER

Adı mütemadiyen önümüze sürülen, ancak kendisi her defasında haberi yokmuş, böyle bir şeyi hayatta ilk defa duyuyormuş veya not almayı ihmal ettiği için unutmuş veya kendisine geç haber verildiği için küsmüş filan gibi davranan Abdullah Gül’ün hayaleti tekrar sahnede. Güçbirliği mecburiyeti yüksek sesle telaffuz edilir edilmez karşımızda belirdi.

Ve bunun üzerine herkes beylik tavırlarını takındı. Âdetâ lüks içinde yaşıyoruz havası doğdu. Salgın günlerinde Bodrum’da maskesiz, dipdibe havuz partileri düzenleyenlerinkinden şüphesiz çok farklı, ama yine lüks denecek lüksümüz var bizim de işte.

Radikal sözlerle, keskin çıkışlarla, herkes salak ben şahaneyim edâlarıyla ortaya atılan apolitik siyaset erbâbı, “Kesseler Abdullah Gül’e oy vermem!” haykırışlarıyla gökkubbeyi sarstı. Öyle ki, perşembe gecesinden başlayıp cuma namazı ertesine kadar süren, minare hoparlörleri arası salâ yarışları bile gölgede kaldı.

İki meselemiz var.

Biri, sabahtan akşama politikayla hemhal yurttaşların kendilerini arzın merkezinde görmeleri ve fakat halkımızın bir türlü bu merkeze seyahate kalkışmaması, hele şu mübarek salgın günlerinde böyle bir seyahati asla göze almayacağını hepimizin biliyor oluşu.

Seçim, oy, destek vs. gibi, doğrudan sayılarla ifade edilmedikçe anlamı olmayan konulardan sözediyorsak, güçbirliğinin zorunlu, ama tek tek her birimizin iç huzuruyla katılacağı bir güçbirliğinin mümkün olmadığını bilerek lafa başlamamızda hayır var. Düpedüz mecburiyet var aslında, ama ortam fena, herkes çok gergin, böyle diyelim.

Daha farklı da ifade edebilirim; daha somut: Türkiye’de ne bugün ne yakın gelecekte, samimi solcunun iç huzuruyla destekleyeceği herhangi bir güçbirliği, iktidar değişimi yaratabilir. Eğer engel olunmazsa giderek kan dökmeye de aday olan bugünkü iktidar koalisyonunu iktidarı terk etmeye zorlayabilecek güçbirliği, ancak birtakım sağ siyasî güçleri, hattâ devlet içinden unsurları kapsayabilirse başarıya ulaşabilir. Kitle desteği için de, şüphesiz, en beylik ifadesiyle, mümkün en geniş kesime hitap edebilecek adaylar falan lazım.

İkinci meselemize geçmeden, şunu da araya sıkıştırayım: Maalesef, çoğu zaman olduğu üzre, ilke vurgusunun çevresine kan rengi süsler yapılarak ortaya sürülen mâmûller hileli üretim eseri. Faşist partiden kopmuş parçayla ittifak yapılması birilerini bozmuyor, ama Abdullah Gül’e oy verirlerse incileri dökülürmüş. Allah allah… Muharrem İnce’ye oy verince döküldü mü kimsenin incileri? Niye? Ekrem İmamoğlu da Türkeş’in aziz hatırasını filan anıyor icabında. Oy vermeyecek misiniz?

AŞIRI TEMKİNLİ HAYALET

İşte şimdi ikinci -ve daha basit- meseleye geldi sıra: Bugünkü iktidarı devirecek ve yerine güçlendirilmiş demokratik hukuk rejiminin kurulmasını sağlayacak güçbirliğinin münasip adayı Abdullah Gül müdür? Evire çevire tekrar sorayım: Abdullah Gül, bugünkü gibi, varkalabilmek için her şeyi göze alacağı âşikâr bir iktidarı devirme, yerine kökten yeni bir temsil ve hukuk rejimi kurma mücadelesine önderlik edebilecek biri midir?

En ufak tereddüde bile yer yok: Değil!

Abdullah Gül muhalefetin “tek aday”ı olursa başka ihtimallerde gelmeyecek oyların bu tarafa akacağına inanmak için güçlü sebep yok, bir defa.

Üstelik “kesseler vermem” teatralliğini sevenlerin gayet haklı olduğu bir konu var ki, yaşanan bunca şeyden sonra koskoca muhalefet cephesine birleştirici aday diye kalkıp Abdullah Gül’ü önermek, hafifinden düşüncesizlik, basiretsizlik, ağırındansa hakaret gibi hareket. Şahsen ağırıma gitti; her türlü siyasî mülâhaza bir yana.

Abdullah Gül, bir defa, cesur değil. Bir dahaki sefere bahçeye helikopter değil, mesaj taşıyan ufak drone inse yorganı başına çekip birkaç gün yataktan çıkmayacak gibi bir hali var.

İkinci olarak, kendisinin “kabul sınırı” nereden geçiyor, belli değil. Biliyoruz, Gezi’de çok daha yumuşak davranılmasını istiyordu. E, partisi -ve lideri, tabiî!- tam aksini yaptı. Her polis copu Abdullah Bey’e de inmiş olmadı mı? Abdullah Bey ne yaptı? Bizim görebildiğimiz hiçbir şey. Abdullah Bey, Avrupa Birliği üyeliğini amaç bellemiş, yüksek standartlarda demokrasi istediğini ilan etmiş bir politikacıydı. Partisi U dönüşü yaptı, faşistlerle koalisyonu her türlü açılıma, demokratik adıma tercih etti. Abdullah Bey’in tepkisi? Belki helikopter inmesin diye bahçedeki otları biçtirmemiştir; biz bilmiyoruz, göremedik.

Peki, diyelim bunlar arızî fasıllar. Belki o da yanlış davrandığını düşünüyor, adının siliklikle, pasiflikle, kifayetsizlikle anılmasından rahatsız oluyordur. Var mı böyle bir özeleştirel havası? Kesinlikle yok. Zaten genel olarak eğreti duruyor. Amcasının yerine birkaç günlüğüne dükkâna bakıyor sanki.

Bu kadar da değil. Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine fiilen muhalefet cephesinin adayı olması önerisiyle gidildi. Ne yaptı? Başarı garantisi istedi! Ayıp oldu doğrusu.

Ve Türkiye dışında lafa kendisinden başlanacak olan ama burada rahatlıkla ihmal ettiğimiz noktaya gelelim: Nedir Abdullah Gül’ün memleketin temel meselelerine dair görüşleri, çözüm önerileri? Var mı böyle birşeyler, notları arasında?

Abdullah Gül, kararlı bir politikacı değil, hasbelkader siyasî figür. Bildiğimiz özellikleri arasında güleryüzlülüğü, mütemadiyen ona buna hakaret ederek etrafı terörize eden biri olmayışı, komşunuz olsa iyi geçineceğiniz bir mâkûl adama benzeyişi güzel. Oturtulmaya çalışıldığı, akşamüstü balkona atılmış sandalye olsa bunlar iyi de… Haydi bu laf da burada kalsın.

ABDULLAH GÜL’ÜN GİZLİ BELGELERE YANSIYAN BİLİNMEYEN PORTRESİ

“Abdullah Gül’ün Oval Ofis Portresi” 

*Abdullah Gül hakkında Amerikan kriptolarında yer alan ifadeler…

*ABD’nin bölge çıkarlarını koruyabilmek için Abdullah Gül ile sürekli irtibat halinde çalıştığı..

ABDULLAH GÜL’ÜN OVAL OFİS PORTRESİ

Abdullah Gül’ün gerçek portresine geçmeden evvel onun öne çıkan en belirgin özelliğinin “mütevazi, uzlaşmacı, sempatik” olduğunu ve çoğunluğun onu bu yönüyle değerlendirdiğini hatırlatmakla başlayalım. Aslında haksız da değiller fakat mütevaziliği, uzlaşmacılığı, sempatikliği onun gerçek yüzünü, kimliğini kapatan en kalın örtüdür. İşte bu yazımızda Abdullah Gül’ün yüzündeki bu kalın örtüyü aralayacak ve altındannelerin çıktığını birlikte göreceğiz. Kuşkusuz, birçoğumuz gibi Gül’ün de bir biyografisi var ve istenildiği zaman ulaşmak mümkün ancak bu çalışmamda Amerikan kriptolarındaki Abdullah Gül biyografisine bakacağız. Bu çalışmada aynı zamanda içeriden bakılan Abdullah Gül ile dışarıdan bakılan yani Amerikan bakış açısıyla iki farklı Abdullah Gül portresine yer vererek hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğunu yine Amerikan kriptolarından teyit edeceğiz.

Kriptolarına yansıyan Abdullah Gül biyografisini, Amerikan bakış açısıyla “Oval Ofis Portresi” olarak okuyacağız.

Öncelikle ABD’nin, Beyaz Saray’ı ziyaret edecek olan Cumhurbaşkanı, başbakan gibi üst düzey bürokratlar hakkında o ülkedeki konsoloslukları, büyükelçilikleri, CIA elemanları, yerli işbirlikçileri aracılığıyla ailesinden tutunda hırslarına, zaaflarına kadar geniş çaplı istihbarat çalışması yaptıklarını, elde edilen bilgilerden o kişiye ait bir karakteristik portrenin çıkartılarak Washington’a gönderildiğini hatırlatalım. İşte bu portre, söz konusu kişiye nasıl davranılması gerektiğinden tutun da nasıl bir üslubun, kelimelerin kullanılması gerektiği konusunda belirleyici olur.?

ABD kriptolarında “ABD yanlısı” olduğu teyit edilen ve yine ABD’nin “Cambaz” lakabını taktığı, laik, cumhuriyetçilerin bile uzlaşmacı, demokrat, sempatik bulduğu Abdullah Gül’ün yüzündeki bu maskelerin, yazıyı okudukça düştüğünü görecek ve gerçek kimliği, kişiliğiyle tanışacaksınız.

Yeni bir parti kuracağı ve hatta Saadet Parti’sine katılarak yeniden siyasete dönme manevraları yapan Abdullah Gül’ün, Oval ofise ulaştırılan biyografisinden başlayarak görev yaptığı dönemleri mercek altına alalım ve sahne arkasında / önünde nasıl iki farklı Abdullah Gül portesi çizdiğini hep birlikte görelim.

TORNACININ İYİ İNGİLİZCE KONUŞAN OĞLU

Amerikan kriptolarında yer alan bu ifade, Abdullah Gül’ün Oval ofisteki biyografisini özetleyen en önemli detaydır. Gül hakkında yazılan en eski kripto ise AKP’nin seçimi kazanmasından 13 gün sonra yani 16 Kasım 2002’de kaleme alınmış. Bu kriptodan iki gün sonra da Gül, 18 Kasım 2002’de 58. Hükümeti kurdu. 

R. Tayyip Erdoğan, siyasi yasaklı olduğu için Gül tarafından kurulan 58. hükümetin başına Erdoğan’ın gelmesi için Deniz Baykal’ın da dahil olduğu türlü entrikalar çevrildi ve dört ay içinde Erdoğan’ın siyasi yasağı kaldırılarak 11 Mart 2003’te Gül, görevini Erdoğan’a teslim etti. Bu kısa hatırlatmadan sonra asıl konumuz olan Abdullah Gül’ün portresine geçelim ve Amerikan kriptolarından teyit ederek bu konudaki sır perdesini kaldıralım.

ABD Büyükelçiliği Baş Müsteşarı Robert S. Deutsch’nin kaleme aldığı, Büyükelçi W. Robert Pearson’nun onayladığı 16 Kasım 2002 tarihli “kişiye özel” ibareli bu kripto aynı zamanda Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in, hükümeti kurma görevini Abdullah Gül’e verildiğini duyuran kriptodur. Abdullah Gül’ün, başbakan olmasından hemen sonra yazılan bu kriptoda Gül’ün portresini özetleyen kısa bir biyografi hazırlanmış.

Tornacının oğlu Abdullah Gül hakkında yapılan istihbarat çalışmaları sonrasında elde ettikleri bilgileri Washington’a rapor eden Robert Deutsch’ın aktardığı bilgileri olduğu gibi aktarıyorum:

(…)Abdullah Gül, 1950’de Anadolu’nun göbeğinde, Kayseri’de yoksul fakat dindar bir işçi sınıfı ailesinin çocuğu olarak doğdu. Babası torna tezgâhtarıydı. İst. Ünv. İktisat Fakültesinden mezun oldu. Sakarya Ünv. Endüstri Mühendisliği doçenti olarak görev yaptı. 1980’lerde Cidde’de İslam Kalkınma Bankasında iktisadi uzman olarak çalıştı. 1991’de Necmettin Erbakan’ın İslamcı Refah Partisinden parlamentoya girdi. 1996-1997’de Erbakan liderliğindeki hükümette dış politikadan sorumlu devlet bakanı olarak görev yaptı. (Esasen Refah’ın koalisyon ortağı dışişlerinde Tansu Çiller’e olan güvensizliği nedeniyle hükümet içi bir gölge dışişleri bakanıydı.) Refah’ın yasaklanmasından sonra kurulan Fazilet Partisinde yine Erbakan’ın yanındaydı. Ancak daha sonra reformcu bir hareket başlattı ve Erbakan’ın bizzat aday gösterdiği Recai Kutan’a karşı genel başkanlık için doğrudan bir yarışa girdi ve az bir farkla kaybetti. 2001’lerde AKP’yi kuranlardandı. Arapça ve akıcı İngilizce konuşuyor. Evli, üç çocuklu.”

   Abdullah Gül hakkında bu ve benzer biyografilere ulaşmak mümkün olsa da sahne arkasındaki Abdullah Gül hakkındaki gerçekler pek de bilinmemektedir. Dikkat edilecek olursa biyografi de önemli bir ayrıntı hemen fark edilecektir. Gül’ün, koalisyon hükümetinde gölge bakan yani Erbakan’ın “ajanı” olarak görev yaptığı not edilmiştir. 

ABD / Gül ilişkilerinde Gül’e verilen görevlerin yerine getirmesi için motive edildiği, başarısız kaldığı durumlarda ise Gül’ün, ABD’den özür dilediği veya başka şekilde telafi etme girişimlerinde bulunduğu en dikkat çeken ayrıntılar arasında yer alıyor..

Pearson, Gül’ün ABD zihniyeti ve dış politika konusunda mükemmel bir kavrayışa sahip olduğunu ileri sürerek ABD’nin bölge çıkarlarını koruyabileceğini ve bu konuda ABD stratejilerini, önerilerini kabul edebilecek bir ideolojiye sahip olduğu hatırlatmasında bulunuyor. Ayrıca yıllarca Refah ve Fazilet partisi içinde de-facto (fiilen) bir sözcü gibi hizmet verdiği, İslamcı muhatapları tarafından mantıklı, açık görüşlü olarak değerlendirildiği de not olarak düşülüyor.

Pearson’un not olarak düştüğü bu önemli ayrıntılar, Abdullah Gül’ün içinde bulunduğu İslami, sözüm ona muhafazakâr harekete karşı bile sinsi bir politika izlediğine işaret etmektedir. ABD’nin yakın ilişkide olduğu kişilerin başında gelen Gül’ün, Türkiye’nin İslami başörtüsü takan kadınların, toplumun tam katılımcıları olarak kabul etmesi gerektiği konusundaki inancında samimi olduğuna dikkat çekilirken eşi Hayrünnisa’nın AİHM’e açtığı davaya da yer veriliyor. Gül’ün bakış açısıyla, sivil-asker ilişkilerinin de analiz edildiği kriptoda asker-sivil arasındaki dengesizliğin giderilebilmesi gerektiğine inancının da tam olduğunun altı çiziliyor..

Kısacası ABD’nin, Türkiye’de uygulamaya koyduğu dönüşüm projesi için Abdullah Gül’ün uygun, güvenilir birisi olduğunu üzerinde ısrarla duruluyor.

Abdullah Gül’ün, ABD’li diplomatla gerçekleştirdiği özel bir sohbette asker-sivil ilişkisine dair aktardığı bilgi, kriptoya şu şekilde yansıyor:

(…)Gül bize dobraca dedi ki; bu tür demokratik reform için ısrarcı olmak eğer Kemalist müesses nizam tarafından “istikrarsızlaştırıcı” olarak algılanacaksa, varsın olsun.”

Gül’ün reformdan kastı, ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin dönüştürülmesiydi. Daha net ifadeyle, Türkiye’yi istikrarsızlaştırma projesinin üzerine Gül’ün de dediği gibi “reform” örtüsü atılarak uygulamaya konulmuştu..

Bu kriptodan 6 gün sonra yani 22 Kasım 2002’de ikinci bir telgraf, Ankara Büyükelçisi siyasi müsteşar vekili Nicholas Kass tarafından kaleme alınıyor. Gül’den ziyade ailesi hakkında bilgiler içeren bu kriptoya ise “Yeni Türk Başbakanı Abdullah Gül’ün Ailesi” başlığı atılmış ve “KİŞİYE ÖZEL” ibaresi düşülmüş. 

Erdoğan’ın, İslam etkisindeki AKP’nin iki numaralı adamı Abdullah Gül’ün bir demokrat, siyasi reformcu, bununla birlikte İslam’ı ciddiye alan bir ailenin reisi olduğu ve ahlaki eğilimlerini dışa vurduğuna dikkat çekilen bu kriptodan, yalnızca Gül’ün değil, eşi Hayrünnisa’nın da ABD’li diplomatlarla görüştüğünü öğreniyoruz.

Hayrünnisa Gül’ün Türkiye hakkında ABD’li diplomata neler söylediğini önce kriptodan okuyalım:

(…) Gül’ün eşi Hayrünnisa ve üç çocuğu, başbakanın kuvvetli Müslüman inancını paylaşıyor ve dışa vuruyorlar. 40’lı yaşlardaki bayan Gül, İslami başörtüsü takıyor. Genç, 16 yaşında evlenen Hayrünnisa, birçok elit Türk tarafından tipik bir örtünen evli Müslüman kadın olarak algılanabilir. 

Ancak ağırbaşlı olmakla birlikte muhafazakâr ama şık kıyafetlerinin gösterişli fakat zevkli mücevheratının ve Kemalist adaba kafa tutma konusundaki çelik kararlılığın yansıttığı bizatihi dikkat çekici bir varlığı var.”

(…)

TEZKERE’NİN REDDİ GÜL’ÜN PLANINI BOZDU

Tezkerenin reddedildiği aynı gece gönderilen ilk telgraftan yalnızca 55 dakika sonra ikinci bir telgraf daha aynı adreslere ve yine Pearson imzasıyla gönderiliyor.

Dışişleri müsteşarı Uğur Ziyal, tezkerenin reddedilmesinden dolayı öyle bir telaşa kapılıyor ki tam 55 dakika içinde hiç vakit kaybetmeden Pearson’u ziyaret ediyor. Ziyaretinin sebebini ise Pearson ile yaptığı görüşmenin içeriğinden anlıyoruz. 

Tezkerenin reddedilmesinden dolayı mahcubiyetini belirten ifadeler kullanan Uğur Ziyal, Türkiye ile ABD’nin stratejik ortaklığa bağlı olduğunu ama provakatif bir Türk tepkisini kontrol edebilmek için de ABD desteğine ihtiyaç duyduklarını söyleyerek ricada bulunuyor.?

Uğur Ziyal’ın, provakatif olarak nitelendirdiği her ne kadar açıkça belirtilmemiş olsa da bu kitlenin AKP tabanı veya seçmeni olduğu, kuşku bırakmayan bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü cumhuriyetçi, Atatürkçü tüm kitleler, Irak’ın işgaline başından beri karşı çıkmış ve kamuoyunu uyarmak için büyük bir mücadele içine girmişlerdi.

Uğur Ziyal, tezkerenin reddedilmesinden dolayı öylesine suçluluk duygusuna kapılıyor ki, adeta af diler gibi Abdullah Gül ile birlikte tezkerenin geçmesi için parlamenterleri ikna etmeye çalıştıklarını ve hatta başbakan Gül’ün, istikbalini riske atacak kadar ateşli bir Amerika taraftarı olduğunu şu sözleriyle net bir şekilde ortaya koyuyor:

“(…) Ziyal, başbakanın (Abdullah Gül’ü kastediyor), hükümetin, Amerikan dostluğundan yana çıkabilmek için istikballerini riske attıklarını söyledi. AKP’nin, sonucu değerlendirmek ve hükümetin bundan sonra ne yapacağına karar vermesi için pazar sabahı toplanacağını da belirtti.”

Bildiğiniz Abdullah Gül kimliğine buradan okuduklarınızı da eklediğinizde, içeriye oynayan Gül ile dışarının emir kulu Gül olarak iki farklı kimlikle karşılaşıyorsunuz Evet Gül’ün Amerikancı olduğuna, ABD çıkarlarını koruduğuna dair yaygın bir söylenti var ancak kriptolardaki bu gerçekler, Abdullah Gül’ün gerçek kimliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koyması bakımından önemlidir..

Yukarıdaki ifade de Ziyal, Gül’ün ABD için çalıştığını doğrudan söylemek yerine “Amerikan dostluğu” şeklinde ve kendince diplomatik bir dille ifade etmeyi tercih ediyor. Oysa Ziyal’ın bu itirafının okumasını yaptığımızda “Vermiş olduğunuz göreve çok çalıştık ama başaramadık, özür dileriz.” olduğu açıkça görülmektedir. Uğur Ziyal ile yapılan bu görüşmede, Pearson’ın asıl öğrenmek istediği ise tezkerenin yeniden meclise gelip gelmeyeceğidir. İşte o soru, kriptoda şu şekilde yerini buluyor:

 “(…) Tezkerenin ikinci defa parlamentoya getirip getirmeyeceğinizi ve bunun ne şekilde olabileceğini, mümkün olan en kısa zaman içinde bilmemiz gerekiyor.”

 Bu soru karşısında Uğur Ziyal, yönetim toplantısının ardından en kısa sürede kendisine fikir vereceğini, bilgilendireceğini söylüyor. Bu konuşmalardan, ABD’nin tezkerenin çıkacağına dair hala ümitli olduğu görülüyor ancak daha da önemlisi bu itiraflar, AKP’lilerin adeta ABD’nin memurları gibi çalıştıklarını, onlardan talimatlar aldıklarını ve ABD taleplerini karşılayamadıkları durumlarda ise suçluluk duygusuna kapılarak özür dileyecek kadar bağımlı olduklarını gösteriyor. Tezkerenin reddinden sonra Uğur Ziyal ile tezkereye ilişkin yapılan bire bir bu görüşme sonrasında “tezkerenin sonuçları, eleştirisi ve yorumları” şeklinde Pearson tarafından detaylandırılarak telgrafa not olarak düşülüyor.

(…)

Abdullah Gül, neredeyse Amerikan kriptolarının tamamında yer alıyor. AKP’nin kuruluşundan itibaren aldığı görevleri boyunca -ki özellikle de dışişleri bakanı olduğu dönemde, Dışişleri Bakanlığı’nı adeta ABD’nin, casus yuvasına dönüştürmüştür. Kendisine bağlı olan dışişleri yardımcısı Ali Tuygan, dışişlerinde görevli Oğuz Çelikkol, Dışişleri sözcüsü Namık Tan, dışişleri Ortadoğu başkanı Sedat Önal gibi isimlerden bir istihbarat ağı kurmuş ve Öcalan’ın teslim edilmesiyle bozulan Türkiye-Suriye ilişkilerinin yeninden kurulması için aktif olarak çaba gösteren Necdet Sezer’in bu konuda gerçekleştirdiği görüşme ve toplantılarını işte bu kişiler aracılığıyla ABD’nin Ankara büyükelçiliğine, ABD’li diplomatlara ve siyasi müsteşarlara sızdırarak sabote etmeye çalışmıştır. Başta, Barzani ile yaptığı PKK görüşmeleri de dahil olmak üzere ABD’nin isteği üzerine gerçekleştirdiği resmi-gayri resmi tüm görüşmelerini, yukarıda isimlerini verdiğimiz kişiler aracılığıyla ABD’li diplomatlara ulaştırmıştır.

ABD’nin Ortadoğu planının olmazsa olmazı “Suriye’yi yalnızlaştırma” planında Gül, aktif rol almış ve hatta ABD’nin istihbarat elemanı gibi çalışmıştır. Gül’ün Suriye ziyaretini planlayan da ABD’dir.

Bağdat’ta Celal Talabani ve Mesut Barzani ile buluşan Gül, Suriye’den dönüşte ABD’ye, PKK konusunda istihbarat bilgileriyle gelmiş ve bu bilgileri Bu kriptoda ayrıca Abdullah Gül’ün de dahil olduğu, ABD’nin bölge çıkarlarını destekleyen isimlerin listesi de yapılmıştır. İşte o liste:

  • Dönemin Başbakanı Abdullah Gül,
  • Genelkurmay 2. Başkanı Hilmi Özkök,
  • Kanal 7 Haber sunucusu Akif Beki,
  • Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Nüzhet Kandemir,
  • Tercüman Gazetesi yazarı Hasan Celal Güzel,
  • MHP’li eski devlet Bakanı Şevket Bülent Yahnici.

Abdullah Gül hakkında vermiş olduğum bu özet bilgi, iki farklı profili ortaya koymaktadır. ABD’nin siyasi müsteşarının deyimiyle Abdullah Gül, AKP’nin kuruluşundan itibaren görev aldığı başbakanlık, dışişleri ve cumhurbaşkanlığı döneminde sahne arkasından ABD çıkarları için çalışmış ve uzlaşmacı, sempatik, objektif, demokrat gibi kendisinde olmayan vasıfları maske olarak kullanarak kamuoyunu manipüle etmiştir. 

Gül yalnızca sözüm ona kendisine muhalefet edenleri değil, içinde bulunduğu hareketi de bu maskelerle kandırmış, aldatmıştır.

Yazıyı sonlandırmadan evvel Gül ile ilgili önemli bir ipucu daha vereyim.

Gül’ün etkilendiği iki önemli isim vardır. Bunlardan birisi, bir dönem Fethullah’ın yayın organlarından Zaman gazetesinde yazan, 2013 yılında Ergenekon sürecinde “Akil Adamlar” arasında yer alan ve şu an Star Gazetesinde Taha Kıvanç lakabıyla yazan Fehmi Koru, diğeri ise Abdullah Gül’e dış politikada baş danışmanlık yapan Ahmet Davutoğlu’dur..

Bugün Gül’ün, yeniden siyasete dönme girişimlerinin ardında yine ABD vardır. Çünkü AKP ile Ortadoğu planından bir hayli yol alan küresel emperyalizm artık Erdoğan’ı kontrol etmekte zorlanıyor. 

Bu da BOP’un tehlikeye girmesi anlamına geliyor. O nedenle Gül ve nüvelerini yeni bir çatı altında toplayarak ve sahaya sürerek AKP’yi oyun dışına atmayı planlıyor. Şayet Gül, yeniden siyasete dönecek olursa en başta Ahmet Davutoğlu’nu da yanına alacaktır. Fehmi Koru ise siyasetin içinde yer almasa bile yazdığı gazeteden, eskiden olduğu gibi Abdullah Gül’e yol gösterip, strateji konusunda yardımcı olacaktır. ABD diplomatlarınca çıkartılan Abdullah Gül’ün “Oval Ofis Portresi”,onun kimlik ve kişiliği hakkında tüm gerçeği tartışmasız bir şekilde ortaya koymuştur.

YAHNİCİ’DEN AÇIKLAMA

MHP’li eski devlet Bakanı Şevket Bülent Yahnici haberin ardından bir açıklama yaptı. Yahnici açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Sayın Abdullah Gül ile ilgili olarak yazılıp, sitenizde yayınlanan bir yazıda şahsımla ilgili doğru olması imkan dışı bir iddiaya yer verilmiştir. İddia, ‘bölgede ABD çıkarlarına hizmet etmektir.’ Çocukluğundan beri nasyonalist ve vatansever bir ideolojik yol izleyen bir kişi için söylenebilecek söz bu değildir. Kaldı ki ülkemizin bölgede izlenen ve benimsemediğim politikalarında ABD paraleli tutumuna daima karşı çıktı. Meclis zabıtları açıktır. Benim için savunulacak tek çıkar ülkeminkidir.”

Duvar- Ümit Kıvanç Odatv – Yazar Veysel Boğatepe

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top