GENEL

İSLAMCILIK

“Kime İslamcı diyeceğiz? Bugünkü İslamcılar homojen değil. Tamamen devletin içine girmiş, aparatçık olmuş, Sovyetler mantığındaki gibi aslında, ‘düzenin adamı’ olmuş..”

2023’ün ŞAFAĞINDA İSLAMCILIK

“Sivil İslami bakış korunmalı, gruplar da sınav veriyor, yolda düşenler olabilir”

Yazar Ahmet Taşgetiren:

“Yolda düşenler olabilir. Örnekler arkadan gelenlerin önünü açacaktır.”

Tarihi İstanbul İtfaiye binasından yukarıya doğru tırmanarak Fatih Camii’ne ulaşan Büyük Karaman Caddesi’nin bir duvarında darbeciler tarafından idam edilen Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin sprey boyayla çizilmiş bir sureti var. Suretin hemen altında ise “Onlar adamdı” yazar. Tam karşısında semtin alamet-i farikası olan çay ocaklarından biri. 

Aylar öncesiydi… Eski arkadaşlarla o çay ocaklarından birinde buluşup sohbet ederken bu röportaj dizisini yapmaya karar vermiştim.

“Muhafazakar mahalleden”, “İslamcılıktan”, “AKP’den” açılan sohbetin tonu, tıpkı masalara bırakılan çaylar gibi koyulaşıyordu.

İslamcı bir vakıfta üst düzey yönetici olan arkadaşım, “İslamcı mahallenin” durumunu tasvir ederken şöyle bir cümle kullanmıştı: Mahalle kentsel dönüşüme girdi.

Haklı mıydı?

Arkadaşımın, hükümetin de ekonomi paradigmasına gayet uygun olarak inşaat perspektifinden tespit ettiği bu dönüşüm mahallenin ruhunu da ortadan kaldırıyor muydu?

Temel değerler, daha yaşanılabilir bir ülke, ümmetin huzurla yaşadığı, kimsenin ötekinin hakkına-hukukuna el zatmadığı bir ütopya hayali Türkiye için dozerler tarafından ortadan kaldırıldı mı? 

Türkiye’de hükümet olan, sistemi değiştiren İslamcılar, iktidarlarının 18. yılında hala eski iddialarını koruyabiliyorlar mı?

Yoksa Türkiye’de “devlet”in büyü, İslamcılık ideolojisinden çok daha mı büyük?

Peki bu kentsel dönüşüm, mahalle sakinlerine sadece daha sağlam binalar mı sundu, yoksa sonradan inşa edilen güvenlikli, havuzlu, kalın beton duvarlı siteler hayatın geri kalanıyla bağı koparttı mı?

Bu dönüşümü bu kadar kısa sürede tam olarak adlandırmak mümkün değil belki ama ortaya çıkan fotoğraf üzerinden bir yorum yapılabilir belki. 

Bu röportaj dizisi, o sorulardan en azından bazılarına küçük de olsa yanıtlar arayacak… Hazırlanırken birçok kişiyle saatler süren konuşmalar yapıldı. Ama çok az kısmı yayına verilecek. Çünkü isimlerin çoğu, konuştuklarımızın “dost meclisinde” kalmasını istedi. 

“İslamcı yayınlar” başlığında konuşmayı çok istediğim isim ise Asım Gültekin’di. Birçok dergi çıkarmış, çok sayıda yayıncı yetiştirmiş ama kendi halinde yaşamaya devam eden bir isimdi ve öyle de yaşamakta ısrar ediyordu. Birkaç kez aramayı ertelediğim Asım Gültekin’in numarasını 22 Temmuz günü saat 14:19’da çevirdim. Karşımda otomatik operatörün soğuk bir şekilde söylediği ve “ulaşılamıyor”la biten cümle duruyordu. Vefat haberini akşama doğru aldık. Onun hikayesi çok daha farklı bir zamanda yazılmayı bekliyor… 

AHMET TAŞGETİREN, ON YILLARDAN BU YANA YAZIYOR…

2017’deki adresi, 2019’un son günü yayın hayatına son veren Star gazetesiydi. Birçok “İslamcı aydın ve yazar” gibi o da hükümetin bazı politikalarını eleştirmeye başlamıştı. Hükümeti destekleyen gazete yönetimi yazısını sansürleyince gazeteden istifa ettiğini duyurdu. Şimdi köşe yazılarını Karar gazetesinde sürdürüyor.

Röportaj dizimizin ilk bölümünde, ”İslamcı Yazar” denilince akıllara ilk gelen isimlerden biri olan Ahmet Taşgetiren bulunuyor.

TAŞGETİREN, ‘İslamcılığın bir iddiası var mıydı, varsa nelerdi?’ sorusu üzerine bu konunun daha önce 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ”İslamcılık çöktü mü?” sorusu bağlamında da gündeme geldiğini hatırlatarak:

 ”Ben o gün Sayın Gül’ün sözlerini başka bir medya ortamına değerlendirirken, ‘Siyasal İslamcılık’la ilgili değerlendirmek lazım’ şerhini düşmüş ve devam etmiştim: Bu soru mevcut görünürlüklerden yola çıkarak ‘İslamcılığın ciddi bir zaaf geçirdiği’, hatta ‘çöktüğü’ değerlendirmelerinin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ama İslamcılığın ya da siyasal İslamcılığın çöktüğü iddiası kategorik olarak doğru değil. Çöküşler olaylar bazında değerlendirilmeli.”

Bu soruda ”İslamcılığın zaten bir iddiası varmıydı ki…” gibi bir alt okuma hissettiğini söyleyen Taşgetiren, İslamcılık ve Siyasal İslamcılık üzerine bazı hatırlatmalar yapmak gerektiğini belirtiyor. 

”İSLAMCILIK, MÜSLÜMANLARIN MAZLUM OLDUĞU ZAMANLARDA İSLAM’I YAŞAYABİLME GAYRETİNİN ADIDIR”

Siyasal İslamcılığın, İslamcılığın bir alt kategorisi olduğunu söyleyen Taşgetiren, İslamcılığın daha kapsayıcı bir yaklaşım olduğuna vurgu yaparak ideolojiyi şu sözlerle tanımlıyor: 

“Müslümanların güç kaybettiği, mazlum olduğu zamanlarda İslam’ı yaşayabilme gayretinin adı.”

Siyasal İslamcılığın da bu mücadelenin siyasal alanda yürütülmesini ifade ettiğine değinen Taşgetiren, Siyasal İslamcılığın siyasal alanı İslam’ın yaşanmasını kolaylaştıracak bir zemine dönüştürmeye çalıştığını ifade ediyor:

”Müslüman için önemli olanın, dinini yaşayacak alana sahip olmaktır..

Buradaki maksadın ”güç sahibi olmak” anlamına gelmediğini belirtmeliyim..

Güce sahip olunca sınav verilemiyorsa, adına İslamcılık dense de  gayeden uzaklaşılmış demektir.”

”İSLAMCILAR SINANIYOR AMA İSLAM ORADA DURUYOR”

İslamcıların dünyanın her yerinde, geçmişte ve bugün mazlumlukla, modernlikle, sistem dışı bırakılmakla, sistem içi iktidarla ve parayla sınandığını dile getiren Taşgetiren:

 ”Ama İslam orada duruyor. İslam’ı yeniden okuyanlar, içinden geçtiği zemini nasıl Müslümanca biçimlendirebileceğini düşünüyor.”

Sınananın sadece İslamcılık olmadığını dile getiren Taşgetiren, Libaralizm de, sosyalizmin de aynı sınamadan geçtiğine dikkati çekerek şimdiki sıkıntının ”iktidar perspektifinin” açlık psikolojisiyle her şeyi bürümesi olduğunu ifade ederek, “Kadim ve kalıcı olarak İslam eksenli bakılabilirse sendromların aşılması mümkün olur” şeklinde konuştu.

”SİVİL İSLAMİ BAKIŞ KORUNMALI!”

Türkiye Müslümanlarının bir ikilem yaşadığını söyleyen Taşgetiren:

”Devleti yönetiyorlar bu da devlet dilinin İslam dili gibi olarak algılanmasını beraberinde getiriyor. Devlete de dışardan bakan bir İslami duyarlılık İslam yaklaşımına daha uygun. Onun için ana duyarlılık sivil İslami bakışı korumak olmalı.”

Ahmet Taşgetiren 28 Subat
Taşgetiren, 28 Şubat sürecinde okullara alınmayan başörtülü öğrencileri savunduğu için DGM’de yargılandı / Fotoğraf: Milli Gazete / cafemedyam

”TÜRKİYE İLE İSLAM İLİŞKİSİ KONJONKTÜREL DEĞİL!”

İslam’la Türkiye’nin birlikteliğinin konjonktürel bir ilişki olmadığına vurgu yapan Taşgetiren, şunları söyledi:

”Bin yıllık bir birliktelik söz konusudur. Türkiye’nin İslam’la ilişkisi, hayatın en zor alanlarında sınanmış bir ilişkidir. Bana göre Türkiye – İslam ilişkisi sağlıklı yürüdüğü bütün zamanlarda pozitif sonuçlar doğurmuş, kültür – medeniyet ürünleri ortaya koymuş, insani birikimlere hayat vermiştir. Hiç tereddütsüz söylenebilir ki, Müslümanlık Türkiye’nin hayati güçlerinin ve hayat değerlerinin başında gelir. Türkiye’nin Müslümanlığını azaltacak her girişim, Türkiye’nin özgül ağırlığından ciddi kayıplar anlamına gelir.”

İslamcılığın kapsayıcı olup olmadığa ilişkin, İslam’ın dilinin gerçekte evrensel olduğunu söyleyen Taşgetiren, vizyonunun ise tüm insanlığı kapsadığını belirtiyor: Bir insanlık idealidir.

”DİNGİN İSLAM TOPLUMLARI ÖZGÜRLÜK ORTAMINI BAŞARDI!”

Bu ölçülerin kapsayıcı olup olmadığı konusunun tartışılabileceğini ifade eden Taşgetiren:

 ”İslam’ın bir ‘insan yorumu’ vardır. Bunun ilahi ölçekli bir yorum olduğu İslam’ın kabulüdür. İslam bu insan yorumunu insana sunar, kabul veya ret insana bırakılır. İnsanın kafasına da vurulmaz illa ki İslam’ın yorumunu iman haline getirmesi için. Teklif yapılır, insan özgür iradesi ile tercihte bulunur. Özellikle inanç, özgür irade ile yapılan bir tercihtir. Hayatın farklı alanlarında ve zamanın değişmesi ile değişebilirlik imkanı da mevcut bulunan farklı yorum alanları vardır. İslam içinde “mezhep – gidilen yol” diye kimi ekollerin oluşması da çoğulcu bakışın göstergesidir. Dingin İslam toplumları bu insani kıvamı da bu özgürlük ortamını da başarmışlardır. Aşırılıklar ise her insan, her toplum ve her toplum sistemi için geçerlidir.”

taşgetiren.jpg
Ahmet Taşgetiren / Fotoğraf: AA / cafemedyam

Taşgetiren, siyasi planda İslamcıların gelecek kuşaklar için söz söyleyemeceğine ilişkin eleştirilere yönelik şunları söyledi:

“İslam orada duruyor. Bana göre İslam insan için olmazsa olmazdır. Birisi onu okuyup yeniden yola koyulacaktır. Her insan kendi sınavını veriyor. Gruplar da sınav veriyor. Yolda düşenler olabilir. Örnekler arkadan gelenlerin önünü açacaktır. Olumsuz örneklere bakıp İslam’la insanın arasının açılacağı ve bir daha asla buluşulamayacağı gibi bir yaklaşımın hiçbir makul yanı yoktur.”

KİME İSLAMCI DİYECEĞİZ?

“İslamcılık, İslamcıların iktidarıyla bitti !”

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Kime İslamcı diyeceğiz?

Bugünkü İslamcılar homojen değil. Tamamen devletin içine girmiş, aparatçık olmuş, Sovyetler mantığındaki gibi aslında, ‘düzenin adamı’ olmuş..”

12 Eylül askeri darbesinin gerekçeleri arasında gösterilen Kudüs Mitingi, 6 Eylül 1980 günü Konya’da yapıldı. O mitingde çekilen bu fotoğraf, İslami hareketin sembolleri arasına girdi / cafemedyam

Prof. Dr. Ferhat Kentel, sosyal hareketler, etnik cemaatler, modernite gibi konularda akademik çalışmalar yapan bir sosyolog.

Çeşitli gazete ve dergilerde de köşe yazarlığı yaptı. Müstakil ya da kolektif yayınlara imza attı.

”2023 şafağında İslamcılık” başlıklı röportaj dizimizin ikinci bölümü için, uzman bir akademisyen olan Kentel’in kapısını çaldık.

Kentel, bilinen manada İslamcılık ideolojisinin, İslamcıların iktidarıyla bittiği görüşünde

Üzerinde mutabık kalınmış bir İslamcılık tanımı yok. Size göre İslamcılık nedir?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“İslamcılığın daha karmaşık; sınıfsal ve kültürel bir bütünü de içine alan bir tarifi olduğunu düşünüyorum. İslami hareket, esas olarak İslami referanslarla konuşan bir hareket ama bir taraftan da toplumsal sınıfları içeren, adalet meselesine dokunan, kültürel olarak bir zamanlar merkeze karşı çevreyi taşımış olan hareketlerden biri. Kaynağında İslami bir düşünce var. 1960-1970’lere yayılan, küreselleşen ve alternatif ses taşıyan bir düşünce… Ama sadece ideolojik, entelektüel bir doktrine gönderme yapan bir hareket, değil sosyal sınıfların da kendilerini anlattıkları bir yol olduğunu düşünüyorum.”

Türkiye İslamcılığını meşruiyet öncesine kadar götürüyorlar. Çıkış noktasının Türkçülük hareketi gibi ‘devleti kurtarmaya’ matuf bir hareket olduğu söylenir. Cumhuriyetle birlikte ezilen Müslüman kitlelerin kendi kimliklerine tutunma çabası olduğu şeklinde de yorumlanır. İslamcılığın bu şekilde dönüşümüne neler söylersiniz?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Başlangıçta tabii ki Türkçülük, Batıcılık gibi bir doktrin. ‘Üç tarz-ı siyaset’ gibi tanımların içinde yer alan, farklı türevleriyle birlikte çeşitlenmiş ve farklılaşmış bir düşünce hareketi. Bu düşünce hareketlerinin hepsi, toplumdaki birtakım hassasiyetlere gönderme yapsa da, esas olarak doktriner hareketler. Sosyalizm gibi… Tabii bugün “Sosyalizm” düşünce hareketi adına konuştuğunuz zaman kaç insan peşinizden gelir o ayrı mesele. Ama 1970’lerde Türkiye’de güçlü bir sosyalist hareket vardı, bu harekete gönül veren, militanlık yapan insanlar ya da köylerden, mahallelerden gelip bu harekete katılanlar Marks’ı okuyup mu sosyalist oldu? Hayır, bu dil ve hareket onları cezbetti. İsyanları vardı, itirazları vardı, aşağılanmışlardı, “Ben de istiyorum” diyorlardı ve o dönemin güçlü olan hareketini inşa ettiler; diğerleri de o asansöre bindiler. İslamcı hareket de buna benziyor. Önceleri ideolojiye, doktrine, bir tür entelektüel faaliyete tekabül ederken, zaman içinde güçlenen bir toplum hareketine dönüştü. Sonuçta Afgani’ye ya da Meşruiyet’e kadar götürülen İslamcılık ile bir alakası kalmadı..


Tabi diğer tüm sosyal hareketler gibi entelektüel olarak bir yerlerden beslenirsin, çevre hareketi de öyledir. Ama mesela ABD’deki Siyu kabilesi petrol boru hatlarına isyan ettiği zaman bunu doktriner bir şekilde yapmıyor. “Atalarımızın toprağını kirletiyorsun” diyor adam. “Sularımız kirleniyor, burada dedelerimizin mezarı var” diyor. İslami hareket de tıpkı Kürt hareketi gibi kibirli Kemalist devletin kurmaya çalıştığı toplum iddiasının ardında, horlanmış, aşağılanmış insanların kendilerini ifade etmelerinin bir yoluna dönüştü. Başta devleti kurtaran bir dilken insanların kendilerini ifade edebilecekleri, bu anlamda da çok daha devrimci bir hareket oldu. Yukarıda devleti kurtarmaya çalışırken bir süre sonra devletin horladığı insanların isyanına dönüştü.”

”İSLAMCILIK KALMAYINCA BİR SÜRÜ İNSAN DEVLET ADAMI OLDU

Entelektüel düzeyde başlayan bu hareket geniş toplum kesimlerine sirayet edebildi mi? Bir yönüyle toplumu dönüştürebildi mi?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Tabi bir şekilde değdi. Entelektüel cephaneyi Mevdudi’den, Teymiye’den, Gazali yorumlarından, Afgani’den, Ali Şeriati’den alıyor. Mesela sendikacı bir işçi de Marks’dan, Dimitrov’dan faydalanıyor ama oradaki işçiler Dimitrov’la ikna olmuyorlar. İçiler bu sosyalist hareketin kendilerine verdiği değerle hareket ediyor. İslamcı entelektüeller, itiraz eden sıradan Müslüman insanlara ses olabildikleri ölçüde onlarla mecz olabiliyor. Yoksa entelektüel olarak çok da önemli bir şey olduğunu düşünmüyorum..

Mesela ben Ali Bulaç’ları, İsmet Özel’leri, Rasim Özdenören’leri dinledim diyelim… İkna oldum diye değil ama
bu insanlar, Müslümanların hissettikleri ruh haline yakın bir dili onlara veriyorlardı. O dil onların bir tür cephaneleri haline geldi..

En önemli olan şeylerden biri de şu; artık İslamcılık falan kalmayınca bir sürü insan devletin adamı oldu ama bu dil İslami hareketin altındaki insanlar için hala etkili olabiliyor.”

1.jpeg
Prof. Dr. Ferhat Kentel / Fotoğraf: Independent Türkçe / cafemedyam

”İSLAMCILIK ARTIK TOPLUMU MOTİVE ETMİYOR”

İslamcılık kalmadı mı sizce?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Bence kalmadı. Birileri hala entelektüel olarak bir şeyler üretiyor olabilir ama onlar artık ideolojik anlamdaki İslamcılığın küllerine geri döndüler. İslamcılık düşünce akımı artık toplumu motive eden bir şey değil. Zaten hiçbir toplumsal hareket başlangıcıyla bitişi arasında aynı kalmaz. Bir yanda kendi içinde bir sürü dinamik yaşanır; diğer yanda her hareket yaşadığı toplumun içinde evrilir, onunla birlikte dönüşür, hem değişir hem de değiştirir. Türkiye 1980’lerin Türkiye’si değil. 28 Şubat’lardan geçtik, AK Parti diye bir parti devleti yönetir hale geldi, devletle pazarlıklar yaptı, onlarla hemhal oldu, Fetullah cemaati diye bir olgu yaşadık, 15 Temmuz organizasyonu yaşandı…

Bütün bunların içinden geçerken bu toplum başka bir toplum oldu. 1990’lı yıllarda kendisine çok daha fazla güveniyordu. O zamandan bu yana İslamcı hareketin devrimci kapasitesi, dönüştürücülüğü kayboldu ve İslamcılık artık statükonun diline dönüştü. Tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu gibi..

Devrimi ele geçiren elitler arkalarında onları destekleyen tabanın yaşadığı duygusal birikime dayalı olarak yeni bir rejim kurmuştu ama o rejimin artık devrimci bir niteliği yoktu, kendisi statüko haline gelmişti.”

İslamcıların iktidarı mı İslamcılığı bitirdi?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Öyle diyebiliriz… Bir hareketi anlamak için hem o hareketin içinde hem de toplumda ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Toplum değişiyor, eş zamanlı olarak hareket de değişiyor. Bunları yan yana değerlendirdiğinizde ön göremediğiniz bir sürü sonuç çıkar. Sizin-bizim niyetlerimizin de ötesinde insanlar kendilerini İslami hareket içinde görebilirler. Ama bu hareketin tabanı kimdir dediğimizde, bana göre fikirsel bir üretim var, tonlarca dergi var, onlarca mesele tartışılıyor ve bütün bunlar malzeme veriyor. Ama sokakların insanları başka.”

”STATÜKOYU KORUMAYA ÇALIŞAN BİR İKTİDAR İDEOLOJİSİNE DÖNÜŞÜYOR”

‘İslamcılık muhalefette güçlüydü’ diye bir yorum da var

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Evet, galiba doğru. Bir bakıma da muhalefette her zaman bir enerji var. Devrimci hareket algısını düşünelim: Biz bu memlekette yaşayan milyonlarca mutsuz insanız ve bunun değişmesini gerçekten istiyoruz. “Şuraya gidelim”, “Cuma’dan sonra şunu protesto edelim” gibi. Her yer kaynıyor, okullarda başörtüsü eylemleri var ve beni engellemeye çalışanlara karşı bütün enerjimizle bir şey istiyoruz. Bu inanılmaz bir ‘arzu’. Ama hareket ‘başardıktan’ sonra milyonlarca insan arasından sadece bir avuç insan başa oturuyor. Fransız devrimcileri de böyle yaptı, Sovyet devrimcileri de. Beni temsil edenler orada tepede oturduğuna göre, artık istediğim bir şey kalmadı ki… Yönetenler “Ben sendenim diyor” zaten. Peki sonra? İşte benim kelimelerimin bittiği yer orası. İşte bundan sonra ideolojik anlamda İslamcılığın, İslami hareketin artık güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Statükoyu korumaya çalışan ‘muhafaza’ etmeye çalışan bir iktidar ideolojisine dönüşüyor.”

Açmazı devrimci dinamiğini kaybetmesiydi o zaman?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“28 Şubat’ı düşünelim… O dönem bu hareketin aynı anda hem çok güçlendiği hem de zayıflamaya başladığı dönem olarak önümüzde. Tek parça ve yürüyen bir hareketten darbe yiyen, merkeziyetini kaybeden, kimliğini kaybeden ama çoğullaşıp toplum içine giren bir hareket oldu. Güçlendi, yaygınlaştı, sıradanın içine girdi ama aynı zamanda devrimciliğini kaybetmesine neden oldu.”

806x378-1582891142873.jpg
Kentel, 28 Şubat sürecinin İslamcılığın karakterini değiştirdiğini söylüyor / Fotoğraf: Yeni Şafak / cafemedyam

”TOPYEKÛN KİMLİK İNŞA EDEN BİR HAREKETTEN SÖZ EDEMİYORUZ

80’lerdeki İslamcılar ile 2000’ler İslamcıları arasında zihinsel bir bütünleşiklik var mı?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Yok sanırım. Ama şunu sormak lazım: Kime İslamcı diyeceğiz? Bugünkü İslamcılar homojen değil. Tamamen devletin içine girmiş, aparatçık olmuş, Sovyetler mantığındaki gibi aslında “Düzenin adamı” olmuş, düzeni meşrulaştıran, payandalar yapmaya çalışan birtakım; aslında İslamcı da diyemeyeceğimiz devlet seçkinleri var. Mütedeyyin görünümlüler. Ama hala muhalif olan, geçmişte seküler rejime muhalefet yaptıkları gibi bugün de hala eleştirel pozisyonlarını koruyan, İslam’ın bu olmadığını söylemeye çalışan bir sürü odak var. Sol jargonla hemhal olanlar da var, daha çoğulcu isimler de var. Sessiz sedasız kalan, belli ki korkan isimler de var. Ara sıra “Yahu böyle de olmaz ki” diyenler de var. Geriye dönüp baktığımız zaman bugünkü düşük profilden farklı olarak, 1980’lerdeki ya da 1990’lardaki İslami hareketin “yürüyen” bir hareket olduğunu görüyoruz. Ve o zaman İslamcıların aralarındaki farklılıkları çok fazla görmezdik..

Fetullahçılar bile o zamanlar muteberdi. İslami hareket içinde bir “Müslüman kardeş” berbat bir şey yaptığı zaman o günahkar kabul edilir ama harekete toz kondurulmazdı. Ali Bulaç’ın meşhur lafıdır; ‘Bizim mahallede eleştiri yürek ister’ demişti bir yazısında. Aslında bu normal bir şey. Toplumsal hareket kendi asabiyesini yaratır, kimliğini verir. Şimdi ise topyekün bir kimlik inşa eden bir hareketten söz edemiyoruz. AKP yörüngesinde dolaşan, statükocu daha geniş bir yelpaze karşımızda duruyor.”

Geçmişte İslamcılar aynı potada tutuldu. Çeçenistan’a veya Afganistan’a “cihat”etmeye giden Müslümanlara da mücadelesini siyasi parti çatısı altında vermeye çalışan muhafazakarlara da İslamcı denildi. Doğru muydu bu tanımlama?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Bu bizim elimizde olan, entelektüel olarak karar verebileceğimiz bir şey değil. İslamcı ideolojiyle hemhal olan, hayatını bu şekilde şekillendiren kimseler olmasa da İslami hareketin içindeydiler. Hareket çoğuldu.”

Sınıf meselesi İslamcılığa nasıl etki etti?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“İnsanların kimlikleşmeleri, başka insanlarla yan yana gelmelerinde her tülü sermaye rol oynar; bildiğimiz parasal yani sınıfsal sermaye, kültürel sermaye ya da duygusal sermaye. Parasal olan sizin size maddi açıdan benzer insanlarla paylaşım kapasitenizi arttırır. Aynı dili konuşuyorsanız, aynı dine inanıyorsanız, aynı müzikten hoşlanıyorsanız benzer kültürel sermaye ile de yan yana gelirsiniz. Benim hayat hikayem devam ediyorken benim sermayelerim hep aynı yerde durmuyor. Kitap okuyorum, ansiklopedi okuyorum, gidip Fas’ı, Londra’yı görüyorum, müzik dinliyorum… Duygusal sermaye de böyle..

Bugün Müslümanların bir kısmı villalarda yaşarken başkaları üç kuruşa sömürülmeye devam ediyorsa ne diyeceğiz? Bu devam ediyor. Büyük şehirlerde, Müslüman-yoksul semtlerden çıkıp, Müslüman-zengin semtlere gittiğimizde karşılaştığımız manzara, geçmişteki ortak duygularımızın evrildiğini gösteriyor..

Aynı gemideyiz ama kimimiz biri birinci mevkide, diğeri en alt kamarada. Sınıfsal birikimimiz, yükselişimiz ya da çöküşümüz hepimizde ortak bir duygusal aidiyet yaratmıyor.”

5c8df79645d2a05010dcdd91.jpg
Kentel, muhafazakarların yaşadığı zengin ve fakir semtler arasındaki farkların ortak duygularda da değişim yarattığını belirtiyor / Fotoğraf: Milliyet / cafemedyam

”İSLAMCILIĞIN BİTİŞİ İSLAMİ HAREKETİN AKP’LEŞMESİ, AKP’NİN DEVLETLEŞMESİYLE YAŞANDI”

Ama “İslamcılık bitti” iddianızın temelini bu oluşturmuyor sanırım

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“En önemlisi değil evet… İslamcılığın bitişi, İslami hareketin AKP’leşmesi, AKP’nin devletleşmesiyle oldu. Derin pazarlıklar sonucunda devletle bütünleşerek, devlet içindeki sağcı ve solcu milliyetçi ideolojik çevrelerle koalisyon yaparak, toplumsal bir hareket olarak İslami hareketle bağını kopararak otoriterleşmesiyle oldu bence bu..

Öte yandan tabii ki, sınıfsal ayrışma çok sert bir etki yarattı, alternatif bir toplum, daha adil bir toplum tahayyül ederken, bildiğimiz kapitalist toplumun payandası oldu. Tabii ki hareketin tabanındaki yoksul toplumsal sınıfları ilanihaye sadece popülist politikalarla tatmin edemezsiniz. Arsızca tüketen İslamcı burjuvazinin varlığı Müslüman kitleleri çok fazla rahatsız etti. Onlarla yan yana görünmek istemediler. Ama bana göre fiilen en çok hissedilen mesele sınıfsal olsa da, temeli oluşturan mesele bu değildi.”

HAS Parti bu motivasyonla yola çıktı ama aldığı oy belliydi

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“HAS Parti çok ilginç bir vakaydı! Belli ki birçok noktaya çok fazla tekabül ediyordu ama belli ki, teorik ya da ideolojik olarak çok boyutlu bir kuruluş olmak yetmemiş. Sonra Numan Kurtulmuş başlı başına bir fenomen oldu. Benim kafamdaki şeylere çok yakın şeyler söylüyordu oysa.”

İslamcı hareketin bileşenleri nelerdi?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Öncelikle şehirlerdeki, bir zaman sosyalist hareketin de insan kaynağını oluşturan bölgelerde yaşayanlar..

İkinci bileşen Milli Nizam Partisi, Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının şahsında ortaya çıkan muhafazakarlık ve bununla ilintili olarak biraz da küçük tüccar ve sanayici kitle var. Bu anlamda çok Orta Anadolulu..

Üçüncü bileşen de Kürtler. Kürtler zaten devletten çekmişlerdi; ilk defa bir aktör Kürtlere Kürtlüklerinin sorun olmadığını, Müslüman kardeşliği paydası altında buluşulabileceğini söylüyordu. İslami toplumsal hareket bunları birleştirdi ve herkes vagona bindiler.”

Erbakan AA.jpg
Necmettin Erbakan / Fotoğraf: AA / cafemedyam

Necmettin Erbakan hakim bir babanın çocuğuydu, İTÜ mezunu bir mühendisti. Dönemin şartlarına göre elit diyebileceğimiz bir çevre aslında. MNP de şehirli bir parti olarak sayılır. Ama daha sonra kentlere göçün artması, siyasetin buralarla bütünleşmesi ve iktidara gelmesiyle İslamcılık algısı değişiyor mu?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Gerçek bir halk hareketine bu sayede dönüşüyor. Ama bunlar hep dalga dalga oluyor. Birinci dalga bence Demokrat Parti. Menderes’e hayran olan insanlar İslamcı literatürü okudukları için hayran olmadılar. Menderes de gayet seçkin bir adamdı. Kemalist kadroların içinden çıkmıştı. Ama bu dil bile yetti.”

Menderes, muhafazakar bile değildi

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Kesinlikle değildi. Bediüzzaman gibi ekoller bir yerlerde alternatif hayatlar yaşıyorlardı, onlar “Bu adam diğerlerine kıyasla daha iyidir, evladır” diyerek muhtemelen Menderes’i meşrulaştırdı. İslamcılığın o duygusal sermayesine denk gelen, tatmin eden, onu besleyebilen bir yer arıyorlardı. Toplumsal hareket böyle bir şeydir zaten.”

Diğer dalgalar hangisiydi?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“İkinci dalga Necmettin Erbakan’dı, üçüncü ise Recep Tayyip Erdoğan. Topluma en yakını ise Erdoğan oldu. Rize’den çıkıp buralarda ufak tefek ticaret yapmış dolayısıyla toplumun daha da içinde biri. Menderes daha Cumhuriyetçi, Erbakan İslamcı teoriye en yakın olandı, Erdoğan ise milliyetçiliğe en kolay dönüşebileni.”

”KEMALİZMİN SINIRLARI İÇİNE HAPSOLAN BİR İSLAMCILIĞA, İSLAMCILIK DEMEK MÜMKÜN DEĞİL!”

İmam-Hatiplerin kapatılması, başörtüsü yasakları, 28 Şubat gibi baskılar bu hareketi ne derece besledi?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“İmam-Hatipler, Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakültelerinin anlamı neydi? Sonuçta bunları kuran Cumhuriyet Türkiye’si. Radikal bir rejimden bahsediyoruz ama Osmanlı’yla da devamı olan bir devlet ve toplumdan aşırı derece kopuk halde bu işi götüremeyeceklerini de iyi biliyorlar..

Devlet, “Seni başka bir vatandaş yapmak istiyorum ama senin taşıdığın kültürel, duygusal sermayeden kopuk halde bunu yapamayacağımı biliyorum buyur sana Diyanet, al sana imam-hatip okulları” dedi. Cumhuriyetin dışında kalma riski olan kesimleri bu sayede içeri aldı..

Bu bir proje. Ama devlet ile toplum arasındaki ilişkiler hiçbir zaman tek yönlü değildir. Toplum da “Çağırdın mı, o zaman ben de senin içine giriyorum” dedi..

Camiler cuma günleri doluyor, insanlar devletin diyanetine uyuyor değil mi? Hutbeleri uysal uysal dinliyorlar. Sonuçta benim kültürel sermayemde olan bir şeylere denk geldiği için kendimi devletin vatandaşı olarak görebiliyorum. Sen kalkıp benim imam-hatibimi
kapattığın zaman elimden bir şeyi alıyorsun. Ben de bana imam-hatipleri verecek birilerini her zaman bulurum..

Toplumsal hareketler sadece teori değildir, sembolleri vardır. Ayasofya mesela bir semboldü ya da başörtüsü de semboldü. Hindular Müslümanların yediği eti dert ediniyorlar, et taşıyan Müslüman gördüklerinde linç ediyorlar. Et bir sembol. Müslümandan nefreti et meselesinde ortaya çıkıyor. Irkçı Hıristiyanlar Avrupa’da başörtülü bir kadın gördükleri zaman gözleri dönüyor. Burada da domuz yiyen görünce aynısı hissediliyor. Müslüman, Hristiyan, Hindu sıradan insanlar teori üreten insanlar değiller. Sembollerle yetiniyorlar. Bir harekete bağlı olmak da buna benziyor. Ben gençliğimde ODTÜ’de solculuk yaparken okuyorduk ama bize sürekli doğrusunun ne olduğunu söyleyen abilerimiz vardı. Gençlerin ne okuyacağına onlar karar veriyordu. Hareket hiyerarşi kuruyor, derleyip toparlıyor. Dolayısıyla semboller çok önemli, anlamaya ve anlatmaya yarıyor. İnsanları kendi mahallelerinde hissetmelerini sağlayan semboller bunlar. Bitmeyen bir duygu bu. Mesela Ayasofya’yı tekrar cami yapınca onu ‘bizim’ hissedeceğiz. Ama bu “İslamcı” bir duygu değil. Yerliliğe tutunmaya çalışan bir şey. Ayasofya’yı talep etmek aynı zamanda milliyetçi bir talep haline geliyor. Artık kimsenin ümmet lafını ettiği yok. Kemalizm’in sınırlarının içine hapsolmuş bir İslamcılığa her halde İslamcılık diyemeyiz.”

unnamed.jpg
Fotoğraf: AA / cafemedyam

İslami hareketin küllerinden tekrar doğma ihtimali var mı?

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Sosyalizmin ne kadar varsa İslamcılığın da o kadar var. Tabi her hareketin olabilir. Şu dönemde bir sürü kadın başörtüsünü çıkartıyor. Bunların kimisi ‘Benim bunların dindarlığıyla alakam yok’ diyerek sekülerleşiyor. “Bunlar gidene kadar ben Cuma namazına gitmeyeceğim” diyen bir sürü adam tanıyorum. İslam’ın otoriteye karşı direnen ya da başvurulan bir dil olmaktan çıkarıldığı bir dönemdeyiz..

İnsanlar direnişlerini, aşağılanmışlıklarını, yaşamış oldukları travmaları anlatacak yeni birtakım formüller kuracaklardır. Mesele Şehir Üniversitesi, dinli-dinsiz bir sürü insanın bir arada yaşadığı, özgür olmaya çalışan insanların üniversitesiydi. AKP’li de vardı MHP’lisi de vardı, Kemalisti de vardı ama ortalama bir talep vardı. Bunun gibi yeni bir sosyal dil kurulabilir. Bunu yaparken da yerleşik bir doktrine gönderme yapmayabilir. Tabii ki insanlar bunu yaparken “Bu ayette-hadiste” var diyecek ama başkaları da çıkıp “Sosyalizmde de var” diyecektir. O zaman yan yana konuşabileceğiz.”

Daha hibrit bir ideoloji yani

Prof. Dr. Ferhat Kentel:

“Tabi bu şu aşamada spekülasyon. Toplumsal hareketleri asla böyle öngörülerle tanımlayamayız. Ama özetle var olan bir toplumsal duyguya tekabül edebildiği ölçüde olur bu. Sovyetler Sosyalizmini şimdilerde gerçekten savunacak çıkar mı? Rusya’da bile yok.”

“İSLAMCILIK, DAHA AZ MAHZURLU BULDUĞUM İÇİN EL-MECBUR KULLANDIĞIM BİR SIFATTI

“Cihadın Mahrem” hafızası Tokgöz:

“Her şeyini İslamcılığa vermiş biri her şeyini İslamcılıktan almış biri tarafından kerih görülüyor, DGM savcıları bile senden adildi hemşerim.”

Yazar Bülent Tokgöz, ilk kitabı “Cihad’ın Mahrem Hikayesi’ni” müstear isimle yazdığında kitap elden ele dolaşmıştı. Afganistan’ı, Bosna’yı, İslamcılığı ve cihadı anlattığı kitapları çok ilgi gördü

Fotoğaf: Cihat Arpacık / Independent Türkçe / cafemedyam

Okurlar onu ilk olarak Yahya Konuk müstearıyla tanıdı…

“Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikayesi”ni 2007 yılında bu isimle yayınlamıştı.

Kitabı elden ele dolaştı. O günlerde herkes “Kimdir bu Yahya Konuk” diye soruyordu.

Hatta, tanınmış yazarlardan birinin bu ismi kullandığı bile kulaktan kulağa yayılıyordu.

Sonra, aynı anda çıkan 10 kitapla birlikte Yahya Konuk ismi tarihe karıştı.

Yazar artık kendi ismini kullanmaya başladı: Bülent Tokgöz.

Tokgöz, kendi imkanlarıyla Bosna ve Afganistan’a gitmiş ve oradaki savaşa katılmış bir isim.

Savaş bölgelerinden döndükten sonra yıllarca bir eve kapandı ve hiç durmadan yazdı. 

Kendisiyle sahaya hâkim olan insan tipi arasındaki farklı şöyle anlatıyor “Ahir Zaman Mücahidleri” kitabında:

“Ayrı gezegenlerin İslamcıları, farklı galaksilerin mücahidleriydik. Ben 12 Eylül İslamcısıydım, onlar 11 Eylül cihadcısı. 12 Eylül kuşağına karşı 11 Eylül kuşağı.”

Kitaplarını okurken Afganistan’n sarp dağlarını aşıp Veziristan’a ilerliyorsunuz ama hiç kimseye yar olmamış o dağları tırmanırken sorular da sorduruyor size…

“2023’ün Şafağındaki İslamcılığı” konuşurken Bülent Tokgöz’e sormamak olmazdı.

Entelektüel ortamların ağdalı İslamcılığından çok kişi bahsediyor ama büyük hesapların “underground” İslamcılığından bahseden çok az kişi var…

Cihadın Mahrem Hikayesi’nin hikayesi nedir? Neden ortaya böyle bir eser çıktı?

Bülent Tokgöz:

“Yazmayı bileydim yazar mıydım hiç şiir” diyor şair. Susmayı bileydim yazar mıydım hiç otobiyografi? Benimkisi bir başarı öyküsü değil, bilakis başarısızlığa borçluyum yazarlığımı..

İlk gençliğimden itibaren roman kıvamındaki özyaşamöyküleri beni hep kendine çekmiştir. Ben de gönüllere girmek istedim zahir. Gerçi bunu daha sonra yeniden şiire dönerek en saf haliyle yapmaya yeltendim. Gönle girmek, şüphesiz ki bir sonsuzluk ve adalet arayışıdır. Zira gönül itikadımızca ölümden azadedir; orada adaletsizliğe de yer yoktur. Okuduğum savaş hatıralarıyla görüp yaşadıklarımı ellerimle tarttığımda tanıklığımı hafife alamadım. Yol hikayesinin sonraki yolculara fayda edeceğini de umdum. Epeyce karamsar olan kitabın arkasında böylesine iyimser bir beklenti var aslında. 11 Eylül’de Çeçen davasından ötürü hapisteydim..

Bir zamanlar tekfir ettiğim yaşlı babam beni hapishane kapısından alıp da otobüsle memleketimize dönerken içimde hep o Ahmet Kaya şarkısı vardı: “İçerden çıkacak birazdan adam /Yıpranmış bavulu, hantal sesiyle / Kendini yollara vuracak adam…” Ne bir marş, ne bir şiir..


Mağluptum, bitaptım, hınçlıydım. Bizim gibi adamlar için vatandaş olmak çok uzun, engebeli yoldur. Tövbekâr ayyaşın meyhanenin önünden geçmesi kadar da risklidir herhangi bir gazete haberi. Tekerlekli sandalyesiyle çıktığı camiden seher vakti bir kötürüm uçaklarla vurulduğunda vatandaş olma yolunda tökezleriz biz de. ‘Ya Muntakim, bizi mazlumların intikamına memur et’ duası kadar içtenlikle ettiğimiz bir başka dua belki de olmadığındandır bu. Irak’a geçmek için çabaladım durdum. Cepheye giden yol da hayli sarptır, imanını gevretirler yolcunun. Bir vasiyet yazdım o günlerde. Uzun uzadıya aileme, sevdiklerime seslendim. Emanet ettiğim arkadaş, okudu ve doluktu: ‘Kalemin çok sağlammış be!’ 

O zaman mı yazmaya karar verdiniz yani, savaşmak için Irak’a giderken?

Bülent Tokgöz:

“Bu unuttuğum bir şeydi. Hapishanedeyken okuduğum kitaplardan bir düzine okul defteri doldurmuştum, kelimelerle resim yapmanın zevkini başkalarının pasajlarını kayda geçirirken hissedebilmiştim. Belki o zevki yaşamak adına yüzlerce mektup yazmıştım. Zengin kesesi gibi kabarık mektuplarım için postacı gardiyana ilave ücret ödemek zorunda kaldığım mektuplar. Yazmayı biliyordum, seviyordum da. Tanıklığımı niye yazmayaydım? Zaten gidiyordum. Belki karım kocasıyla gururlanır, hicranını azaltırdı. Belki oğlum, büyüdüğünde okur, hayatlarımızı niye heba ettiğimize az da olsa bir mana verirdi. Balkona geçip aklıma gelen ilk hikâyeyi kargacık burgacık hatlarla kâğıda döktüm. Yazıyı ilk keşfeden bendim sanki, öyle heyecanlandım; yapabilirdim, tamamlayabilirdim. Fakat zaman dardı, çok hızlı yazmalıydım, ellerim zihnimin hızına yetişemeyeceğini ilk günden belli etmişti. On parmak yazmayı öğreten bir aylık programı 3-4 günde bitirip bilgisayarın başına geçtim. Bir ay sürdü sürmedi, kitap tamamdı.” 

”KİTABI OKUMASI GEREKEN HERKES OKUDU VE TOPLUCA SÜKUT ETTİLER…”

Kitap tamamlandıktan sonra ne oldu peki?

Bülent Tokgöz:

“Bu ülkede yazar olmaya giden yol da çok yıpratıcıdır. Bir zümrenin, teşkilatın, kliğin adamı değilsen Allah sana rahmet eylesin. Kitabı yayımlatamama hikâyemi sonraki baskının önsözünde anlattım, burada tekrar etmeyeyim. Dünya gözüyle kitabımı göremeden ‘Ey gaziler, yol göründü yine garip serime’ marşını söyleyerekten, gözüm arkada gittim. Anca aylar sonra kitabın basıldığı haberini alabildim. Kitabımı en son okuyanlardan biri ben oldum anlayacağın. Cihadın Mahrem Hikâyesi, başarılı bir kitap oldu. Elden ele dolaştı, kulaktan kulağa yayıldı. Bir arkadaşımın dediği gibi ‘Okuması gereken herkes okudu, herkes!’ Okudu ve topluca sükût ettiler. Sadece cephedekileri eleştirseydim masa başı İslamcıları sırtımı sıvazlayabilirdi. Sadece beyaz yakalı İslamcılara veryansın etseydim mavi yakalıların kahramanı olabilirdim. Ben hepsinde gördüğüm arızaları hasbice anlattım, hepsinin hakkını avucuna verdim; böyle olunca da ne mealciye yaranabildim ne Şii’ye. Görmezden gelinmesi gereken adamlar listesine adımı özenle yazdılar, silesi de değiller. Silmeyiversinler. Kimin hakkı beyan ettiğini zaman gösterdi, gösterecek de. “Krallar sadece tarihten korkar” diye bir söz var. Yazarlar da öyle olmalı, tarihten başka kimseye eyvallah etmemeli. Mahkeme-i Kübra bir de, eyvallah..

Laf buraya gelmişken, beni üzen bir hususa değinmeden geçmeyeyim. Cihadın Mahrem Hikâyesi’nden sonra 4’ü roman, 5’i inceleme 11 kitap daha yazdım, yayımlattım. Sonraki seferleri ve tanıklıkları kaleme aldığım bu eserler, ilk kitabımdan ebatça da edebiyatça da ilimce de daha gelişmiş ve daha ehemmiyetliydi ama göreni olmadı. Şairliğim zaten şairlerin yüce katında anılmaya değer bulunmadı. Cihadın Mahrem Hikâyesi’nde başladı ve bitti hikâye sanki. Cihat Arpacık bile sormuyorsa sonrasını garibim Bülent neylesin?.. Daha az esefleniyorum ama. Her yazarın bir nasibi var. Her kitabın da. Nasibimiz bu kadarmış. Bin şükür.”

”İSLAMCILIK, DAHA AZ MAHZURLU BULDUĞUM İÇİN EL-MECBUR KULLANDIĞIM BİR SIFATTI”

Sizin ‘İslamcılık’ tanımından anladığınız nedir?

Bülent Tokgöz:

“İslamcılıkla İslamcı olduğum zamanlarda dahi başım hoş değildi. Sadece “Türkiyeli Müslümanlar” gibi tüyler ürpertici ibarelerdense daha az mahzurlu bulduğum için el-mecbur kullandığım bir sıfattı; bir kimlik olarak ise hep ikircikli oldum. Her bakımdan kalabalık, fazlalık ve aşırılık gözüktü bana. Yahudicilik, Hıristiyancılık, Sosyalizmcilik gibi tabirler olağan karşılanabiliyorsa benim kulaklarımda ve aklımda bir sorun var demek ki..

İbarenin delaletinde de bir dalalet var. Yahudicilik örneğinden ilerleyecek olursak İslamcıların İslam’la münasebeti Siyonistlerin Yahudilikle bağına benziyor gibime geliyor. İsrail’in kurucu babaları Siyonist’ti ama içlerinden pek azı gerçekte Yahudi’ydi; deist veya ateist idiler. İslamcılık da Müslümanlıktan bağımsız işleyebilen bir meşrep, meşgale, meslek. Namaz kılmadan da İslamcı olunabildiğine binlerce insan lisan-ı hâl ile şahitlik edecektir. Dua etmeden, muhabbetullahı hissetmeden, Habibullah’a muhabbet duymadan da İslamcı olunabildiğine bir o kadar tanık bulabiliriz.. 


İslamcılık olmadan da bu tür gevşeklikler, çözülmeler elbette mümkündü fakat onun sayesinde ideolojik ve kültürel bir tatminle amelî zaaflar tali mesele olarak pekâlâ görülebildi. İslamcılık bir taraftar oluş, tavır meselesi; doğru siyasî tavrı koyuyorsan ezan okunurken bacak bacak üstüne lakırdına devamda beis yoktur dava arkadaşların için. Sen de onları başka hususlarda idare edersin; adı konmamış bir zındıklaşma alır başını gider, tüm mahalleyi kokuşturur.” 

Şu anda bu ideolojiyle ilişkiniz ne durumda?

Bülent Tokgöz:

“Ömrü boyunca kendi mahallesini aramış, kendi aşiretini, örgütünü, çetesini aramış, hep bulamadığını anlayıp yalnızlığa yazgılı fani olduğunu idrak etmiş bir garip olarak mahallenin derdi beni ziyadesiyle gerdi; artık alâkadar olmuyorum. Zihin sağlığım için aldığım bir tedbir bu. Suriye, Irak, Afganistan haberlerini takip edememek gibi bir zihin büzüşmesi, uyuşması. İslamcılık bana hiçbir şey vermedi, bense ona tüm bir gençliğimi verdim hâlbuki. Harikulade bir İslamcı oldum, tüm buyruklarını yerine getirdim; orta yaş olduğumda, saçlarım dökülmeye başladığında baktım, kendi tercihlerimle okuduğum edebî, hikemî, ilmî eserlerden gayrı İslamcılık bana hiçbir şey kazandırmamıştı. Cefasını çekmiştim, sefası neredeydi izini dahi sürememiştim. Birilerinin hiç değilse örgütleri, dernekleri filan vardı, benim hiçbir şeyim yoktu; bu yollarda hiç yürümemiş kadar metruk bir bireydim. Bir kapıya çıkmayan, mezhepsizleşme ve sünnetsizleşmeden başka çok az mahsulü olan usul tartışmaları; bizi ailemizden, halkımızdan, devletimizden koparan, ucube ve türedi bir azınlık durumuna düşüren metot tartışmaları benim o zamanlar da ağzımın tadını kaçırıyordu. Uzmanlık gerektiren tartışmaların içine gencecik dimağları palas pandıras sokan dimağlara ise hınç ve acıma karışımı, nahoş hisler besliyorum. İslamcılık benim moralimi bozuyor.” 

Bu seri için konuştuğumuz bir isim ”İslamcılık devrimci dinamiğini kaybettiği için bitti” diyor. Katılır mısınız buna?

Bülent Tokgöz:

“Edasına bakarsan devrimcidir. Hâlbuki devrimcilikten herhangi bir geleneksel cemaat kadar uzaktır. Öne atılma, bedel ödeme, rejimle hesaplaşma, devrimci iddiaların hakkını verme dirayetini gösterebilecek çok az grup, ekip ve şahsiyet vardı. İBDA-C, İslamî Hareket, Hizbullah… Civanmerttiler, cengâverdiler, serdengeçti idiler, bir daha da gelmez öyle bir kuşak. Ne oldu peki: Facia. Hem fail hem münfail olarak facia. Sürdürülebilir bir yol bıraktılar mı? Kırılan fidanlara bak, yapılan icraatlara bak. Tekel bayii bombalama, soygun, domuz bağı… Devrimci İslamcılık da kendi kendini tasfiye etti. Devlet, karakollara toplattı hepsini.” 

Peki diğerleri?

Bülent Tokgöz:

“Zaten yapmayacağınız bir işin altına âlây-ı vâlâ ile girmenin ne manası vardı? Atamayacağınız taşı ürküteceğiniz akbabaların üstüne niye doğrultuyordunuz? İslamcılığın bu hâli ehlikitap hakkındaki şu ayeti bana hatırlatır: ‘İcat ettikleri ruhbanlığa gelince onu biz yazmadık; kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar ama buna da hakkıyla riayet etmediler.’ Devrimciliği Allah bize yazmamıştı, bizimkiler icat etti, hakkını da vermediler. Ladinilikte Siyonistlere benzediğimiz gibi içsel dünyamızın başıboş gelgitleri de Hıristiyan ruhbanlarınkini andırmaktadır. İslamcılık başarısız bir ideolojidir. İyi ki de başarısızdır. Bir iktidar ideolojisi olarak emeline kavuştuğunda daha feci sonuçlara sebep oldu çünkü. İran mı dersin, Sudan mı? Fiyasko. Devrim ateşlerinin yakıldığı yerlere bak, çekilen acılara, gelinen noktalara. Bunca yolu hiçbir yere varmak için mi teptik yoldaşlar? Zorba rejimleri aklamıyorum ama bu kadar ideolojik, politik, iktidar odaklı bir söylemin tam da zorbaların tıynetine ve dişine göre olduğunu birileri söylemeliydi. İslam’ı bir iç savaş ideolojisi ve aparatı olmaktan çıkarmak için birileri bir şey yapmalı. İslamcılık hazır düzenek; nerede iç savaş çıkarmak istiyorsan onu biraz palazlandır, orası burasıyla biraz oyna, sonra otur seyret, kanın gövdeyi götürüşünü.” 

Son tahlilde yapılması gereken neydi?

Bülent Tokgöz:

“Her din kendi ahkâmını tatbik etmek, ipleri eline almak ister. Bu en barışçıl öğretiler için bile geçerlidir. İslam’ın iktidar vurgusu olarak okunabilecek pek çok ciheti ve cihad gibi mütemayiz bir umdesi varken dengeyi tutturmak zordu; İslamcılık olmasa da zordu, kurtlar sofrasına bodoslama dalarak İslamcılık işleri iyice zorlaştırdı. Hâlbuki akıllı ve hikmetli olsan, ahlakî, manevî, felsefî örnekliğini hakkıyla yapsan, insanını yetiştirsen, milletle ve devletle sağlıklı, derin, makul ilişkiler kursan gelecek senindir. İslam ülkelerinin kaderi İslam’dır, tüm diğer akımlar gelip geçicidir. İslam bu toprakların kaderidir (Kaderiydi veya). Kaliteni koru, gücünü koru, erken doğumlardan, tekinsiz çatışmalardan sakın, gün gelip de iktidarı alman icap ettiğinde kalkar ve bedelini ödeyerek emaneti alırsın. Çığırtkanlığa lüzum yok, iç savaş tellâllığına gerek yok, hele mazoşizme hiç hacet yok. Söylenecek çok şey var ama laf uzadıkça tesiri daha da azalıyor. Mümkün olduğunca susuyorum bu hususta. Sormasan konuşmazdım da.”

”HAMAS’LA VE HAMASİ FİLİSTİN SÖYLEMLERİYLE BİR SÜRE DAHA VAZİYETİ KURTARACAKLAR”

Siyasal İslamcılık ile Cihadi İslamcılık arasında geçişkenlik var mı? Ya da birbiriyle çatışır mı?

Bülent Tokgöz:

“Vardır, Mısır’da, Pakistan’da filan bu tür örnekler bulmak mümkün ama ülkemizde İslamcı iken cihadçılığa intikal etmiş bir tek grup bulmak bile güçtür. Çünkü cihad günümüzde Selefîlerin uhdesindedir. Onların semtinde. Bektaşî’nin deyişiyle, ‘O işe onlar bakıyor.’ Selefî olmayan bir ekibin bu taraklarda bezinin olması herkesçe yadırganır. Cihadın tapulu malları gibi kendileriyle özdeşleşmesinden pek de hoşnutsuz olmayan Selefîler de bu tür geçişkenlikleri zorlaştırmak için ellerinden geleni artlarına koymaz. Bu bir süredir böyle, bir süre daha böyle gider. Hatların Türkiye’de bu kadar keskin olmasının sebebi, İslamcılığımızın büyük oranda Ehlisünnet’in altını oymasındandır. Ehlisünnet çizgisi o kadar silikleşti ve sağa kaydı ki, bir İslamcı yapının cihad sahasına geçebilmesi için önce zahmet edip bu mesafeyi kat etmesi gerekir. Onca yol tepmişken bir daha geri dönüp bu işlere bulaşmak kimsenin iştahını kabartmıyor da. İştah kabartıcı bir tarafı da yok. Savaş kartpostalları basmaya benzemiyor çünkü bu iş. Cihad şiirleri döşenip marşları oradan buradan bestelere yapıştırmaya da benzemiyor. Casus uçaklar bir vuruşta onlarca kelle alıyor. Cihad topraklarına gidip gelmiş olmanın kazandıracağı bir itibar da yok, nefesi kodeste alırsın. Neme lazım deyip İslamcılıkta devam etmek en rasyonel olanıdır. Arada bir Amerikan bombardımanlarını kınayabilirlerse onurlu duruşlarına zeval de gelmemiş olur. Hamas’la ve hamasî Filistin söylemleriyle bir süre daha vaziyeti kurtaracaklar velhasıl.. 

Soruya buradan bakınca siyasî İslamcılığın cihadî İslamcılığa geçişin bir aşaması değil, barikatı olduğunu dahi söyleyebiliriz. Bir geçişkenlik olsa dahi geleneksel yapıların İslamcılıkla aralarındaki geçişkenlikten daha fazla değildir. Doğru kavram geçirimsizliktir. İslamcılıkla cihadçılık kopmuştur, kopuş azalmayacak, artacaktır. Uzlaşmayı sağlayabilecek her iki ekolce de makbul ve muteber isimler büsbütün kaybolmak üzeredir. Abdullah Azzam suikastı benim yakın tarihte gördüğüm en dehşetengiz nokta atışıdır. Kim yaptıysa hedefi 12’den vurdu. Ümmetin en dinamik iki kanadı arasındaki rabıtayı koparıp sakar bir deve kuşu gibi ortalıkta dolaşmasını çabuklaştırdılar.” 

Suriye Savaşı Türkiye İslamcılarını nasıl etkiledi?

Bülent Tokgöz:

“Etkilene etkilene etkilenmemeyi öğrendiler. İçlerinde derinden ah çekenler elbet vardır ama yaşadığımız hezimetin derinliğini tam anladıklarından şüpheliyim. Türk askerinin birkaç başarılı hamlesi büyük bir zafer algısına sebep oldu, dibi göremedi İslamcı taban. Sosyal medya işi goygoyla götürdüğünden kullanışlı gerçeklerden başkasına, netameli realitelere prim verilmedi. Vahameti görmek hep kötümserlik ve karakter zayıflığı olarak yaftalandığı için tozpembe tasvirler daha fazla müşteri buldu.. 

Hüsran, itiraf edilmediğinde dahi yıkıcı bir histir, hatta itiraf edilmediğinde daha yıkıcıdır. Suriye fiyaskosu hepimizin siciline yazılacak bir beceriksizlik ve basiretsizlik abidesidir. Beşşar’ın, Baas’ın, Nusayri cuntasının devamından yana olan gizli Şiilerin timsah gözyaşları ile benzeştirilmek benim için züldür. Suriye devrimini elimize yüzümüze bulaştırdık. İslamcısıyla, cihadçısıyla. Sadece bu rezilane fiyasko bile tuttuğumuz yolları sorgulamak için kifayet etmeliydi. Ama kifayetsiz ihtiraslarımız sürdükçe hep rakip meşrebin ayranı ekşi olacak, bizim kaşığımız hep sütten çıkmış kalacak. Düşman çok zalim, amenna; birbirini kırarak Şam’ın elini rahatlatan bizler de az değiliz. İran’a bak, tüm Şii grupları nasıl tespih taneleri gibi bir imame etrafında topladı. Bir de bize bak. Bu kadar dağınık, başıbozuk, kaotik olmak doğal değil; Sünniler suni bir akıl tutulması yaşıyor.  Zilletin devam etmesi için de körfezdeki şerir kuklalar petro-dolar pompalamaya devam ediyor. Suriye devrimi bir milat olabilirdi. Arap baharının taç yaprağı olabilirdi; olmadı, güzümüz, zemherimiz oldu. Huninin aniden tersine dönmesi gibi, zirve birden gayya kuyusuna döndü. Kuyu derin ip kısa, bizi buradan kim çıkaracak? Umutsuzluk kalbime karargâh kurmuş sanırım.. 

Türk ordusu tek umuttu, durduruldu. Onu tutan elli tane faktör var. NATO’culuğu tutar, FETÖ’cülüğü tutar, ulusalcılığı tutar, ülkücülüğü tutar. Bunların hiç birisinin Suriye rejimiyle ontolojik bir problemi yoktur. Suriye ki PKK’nın dölyatağıdır ama bizim komuta kademesi ne hikmetse pek müsamahakârdır adı batasıca Esed hanedanına. Libya’da şartlar daha dezavantajlı olmasına rağmen başardılar, dileseler Suriye’de haydi haydi başarır, tüm zorlu denklemlere rağmen hiç kendi yumruklarını dahi vurmadan Şam yönetimini alaşağı edebilirlerdi.  “Emevî Camii’nde cuma namazı kılmak” tabiri çok tahkir edildi ve nihayetinde Putin gidip orada poz verdi. Erdoğan gidemedi, çünkü Türk generaller Emevî Camii’nde cuma namazı kılmak istemedi. Namaz kılanı varsa da istemedi. Böyle bir ufukları yok. Onlar için Kandil bile Everest. Tek umut Türk ordusu, o da böyle bir umut işte. Üzgünüm.” 

”KALBİME DOKUNACAK LETAFET DE YOK, BEYİN KIVRIMLARIMI HEYECANLANDIRACAK AZAMET DE”

İslamcılığın bir iddiası kaldı mı?

Bülent Tokgöz:

“Çoktandır takip etmediğimi söylemiştim. Okumakta güçlük çekiyorum çünkü yazdıklarını. Ne kalbime dokunacak bir letafet buluyorum ne beyin kıvrımlarımı heyecanlandıracak azamet. Bir oksijensizlik, adrenalinsizlik, testosteronsuzluk, meymenetsizliktir gelmiş ve bir daha gitmemiş sanki; hayat enerjisi bulamıyorum. Çok farklı ekollerden kaliteli kalemler elbette ki mevcut; meselenin can damarını yakalama arzusunda olan elbette ki sadece ben değilim; elbette ki yaşananları damıtıp bir iksire erişmek isteyen başka çilekeşler de var; fakat yabancılaşmışım, bağ kuramıyorum. 
Bana bir yabancı muamelesi yapılmasının da bunda paydı vardır elbet. Bir şey söylüyorum, bakıyorsun bir akademisyen röveşataya yatıyor, “nedir bu itirafçı dil” diye zılgıt çekiyor. Tribünlere degaj. Çok da gülünç bir durum: Her şeyini İslamcılığa vermiş biri her şeyini İslamcılıktan almış biri tarafından kerih görülüyor. Sanırsın odur en önde dövüşmüş. Odur cephenin ateşini, dumanını, tozunu yutmuş. Odur işkenceyi, zindanı, sürgünü yaşamış. Ben satırlardakine bakarak İslamcılık tenkidine varmadım bayım; sadırlardakine bakarak bu noktaya savruldum. Aşırılıkları, arızaları, açmazları göre göre, diplere toslaya toslaya.” 

Kitaplarınızdan sonra ”itirafçı” olmakla da suçlanmışsınız anladığım kadarıyla? 

Bülent Tokgöz:

“Yaşadıklarım aha bunlar; mutedil bir yolu var mı bu aşırılıkları anlatmanın. Haykırmadan, ağlamadan, küfretmeden nasıl aktarabilirsin bunları? Yaşananlar normal şeyler olsa zaten dillendirip de bu kadar düşman kazanmaya değmez. Anormal bir hengâmeyi anlatınca da itirafçılık oluyor. Ne yapalım, sessizlik yeminimizi tutup dilimizi mi keselim? Meramımızı siz sayın icazetlilere arz edelim, onlar mı uygun bir dile tercüme etsinler? Tek suçumuz yaşamış olmak mı? Oturduğum yerden teori kasacak olsaydım kurtulabilir miydim itirafçı dilden? İslamcılar ikiye mi ayrılıyor; olayların içinde yaşayıp ebediyen susması icap edenler, güvenli alanlarda yan gelip oturup ahkâm kesmeye salahiyetli olanlar. Ne güzel bir taksim. DGM savcıları bile senden adildi hemşerim. İslamcılık üstüne okuyup yazmayı da meslek görüyor değilim, beş kuruş kazanmadım, kazanmayacağım da. Ne o kitaplardan ne yeni baskılarından tek kuruş gırtlağımdan geçmeyecek, keseme girmeyecek. Çok şükür tamamını vakfettim, basılırsa bile parası hayır vakfına gidecek. Bundan sonra da o bahisler üstüne kalemimi sarf etmeyeceğim. Dolayısıyla kendimi çekebileceğim en hür pozisyona çekme iradesindeyim. Sözümü söyledim, dileyen kulak verir, dileyen ıslık çalarak konforlu konumunun yolunu tutar..

Tuzu kuru bir akademisyen diliyle konuşacağıma, susmayı yeğlerim.  İtirafçılıkmış! Siz şekerleme tadında konuşunca özeleştiri oluyor, biz ciğerlerimizdeki kara kanı yutkunarak, kusarak konuşunca itiraf oluyor. Dili varabilse iftira diyecek. Susalım o zaman tuzu kuru akademisyen. Al senin olsun İslamcılık. Hayrı da şerri de senin olsun. Metaın, rantın olsun; irdele, kes biç, teze çevir. Sizden sorulsun İslamcılık. Sahne hep sizin olsun. Koltuklar, ekranlar, sütunlar. Yağlı bir kuyruk bulmuşsunuz, yiyin afiyetle ahir ömrünüze kadar.”

2.jpeg
Bülent Tokgöz / cafemedyam

”YAŞARSAM ZEVKLE KULAK TIKAYACAĞIM”

Yeni dönem İslamcılarına baktığımızda nasıl değişimler göreceğiz?

Bülent Tokgöz:

“Âlemşümul bir bozgun yaşıyoruz. Çöken dam sadece İslamcıların değil, göçük altında kalan tüm ehl-i İslam. Bir şey diyeceğim, gene röveşataya kalkacak profesyoneller. Tavsama bugüne özgü değil. İslamcılığı günah keçisi ilan etmek de kolaycılık. Cemel’den, Sıffin’den beri tavsamış bir İslam vardı elimizde. Sahabe ordulara bölünüp birbirini kırdığında tavsadı İslam. İlim ve irfanla Farslar sırtladı bir yere kadar, sonra Türkler bir dinamizm getirdi, süvari gücü olarak. Modernliğin kuşatma ve nüfuz gücünü püskürtecek bir entelektüel süvarilik onlarda da olmayınca elde kalan İslam da tavsadı. İslamcılık dün yoktu, yarın da olmayabilir ama İslam’ın istikbali de iç açıcı değil. Bırakınız dünyayı dönüştürmeyi, kendi mevcudiyetini sürdürebilecek mi diye endişeyi mucip bir gidişat var. Ahir zaman bilincimizin bu kadar zayıf oluşu modernliğimizden hep. Bu cahilane iyimserliğimiz, geleceğin ilerlemeye dönük olduğu vehmi hep Batılılığımızdan. Doğulu dediğin biraz gamlı olur, gamsız, üçüncü sınıf Batılılarız nicedir..

İktidar olunduğu için çöküş hissedilmiyor. Toplum bir dekadans yaşıyor. Muhafazakârlık zavallılık; muhafaza edilecek bir şeyin kaldığını sanma avunmacılığı. Dijital çağ dişlerimizi söktü. Kalplerini söktü çocukların. Son insan nesliyiz diyorum geldiğimden beri. Boynu telefonundan başka bir şeye eğilmeyen, kendisinden başka mabuda secde etmeyen bir nesil var önümüzde. Politik lügatçeyle zırnık anlatamazsınız. Belki fıtrattan kalan bir parça dokuyu işleyerek bu selden onu kenara çekebilirsin. İslamcı olmak davasını geçtim, Müslüman olmak davasını da geçmek üzereyim, insan olmak davası duruyor önümüzde. İnsanlığımızı kaybediyoruz, kaybettik. Birinin bu nesle göğe bakmayı öğretmesi gerek. Dağlara, tarlalara, ağaçlara… Bir insanla oturup hasbihal etmesini, susmasını, gülüp ağlaşmasını, gezip dolaşmasını öğretmesi lazım. Robot istilasına karşı insanlığı savunurcasına dijitalizmin işgaline karşı insaniyeti müdafaa için yapmalı ne yapılacaksa.  Bu kadar cemaatimiz, örgütümüz, binamız olacağına birkaç tane daha Kemal Sayar’ımız olsaydı. Birkaç tane daha Hasan Aycın’ımız.  Bak tıkanıyorum, sürdüremiyorum timsalleri. Sanatkâr çıkaramadın, şair de çıkaramıyorsun dikkat et. Arılar ölünce kıyameti bekle diyor ya bilim, şiir ölünce bence kıyamet çoktan kopmuştur. Şiiri yok Müslümanların. Bak, İslamcılar demiyorum, Müslümanlar diyorum. İsmet Özel geldi noktayı koydu ve gitti. Şiirin yokken, hikmet ehli, gönül ehli insanın yokken gönle, fıtrata, cana nasıl dokunacaksın a canım? Toplumdaki sekülerleşme bu hızla sürdükçe birkaç dönem sonra zaten iktidar kaybedilir. O zaman külahları masaya koyup nerede hata yaptık diye düşünürler. Akademisyenler, sosyologlar içinden bile itirafçı dile mecbur kalan birileri çıkar belki. Yaşarsam zevkle kulak tıkayacağım.”

MUHAFAZAKAR ZENGİNLER ‘EBUBEKİR’ OLABİLDİ Mİ?

MÜSİAD Kurucu Başkanı Yarar:

“Hz. Ömer bile ona yetişememiş, uygulanabilir şeylerden yola çıkmak gerekir?”

Hz. Muhammed’in yakın halkasından biri olan Hz. Ebubekir, birkaç defa tüm servetini bağışlamıştı… Peki bugünün muhafazakar zenginleri böyle olabilir mi?

SİYASETTE HZ ÖMER’İNI ARAYAN MUHAFAZAKARLAR, İKTİSATTA HZ. EBUBEKİR İNİ BULABİLDİ Mİ?

Erol Yarar / Fotoğraf: Independent Türkçe / cafemedyam

Erdoğan sık sık Hz. Ömer’den örnekler verir.

Hatta bir defasında “Yolumuza Hz. Ömer gibi olanlarla devam edeceğiz” dediği bile aktarılmıştı. 

Hz. Ömer’le birlikte en bilinen sahabelerden biri ise Hz. Ebubekir… Çok zengindi ve Müslümanlığı ilk seçenler arasındaydı. 

Peygamberle birlikte hicret eden ve servetini birkaç kez bağışladığı bilinen Hz. Ebubekir, İslamcı zenginler için örnek mi? 

Siyasetin Hz. Ömer’leri bulunur mu bilinmiyor ama iktisadi hayatın Hz. Ebubekir’i olmak isteyenler var mı? 

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSAİD) Kurucu Başkanı Erol Yarar’la konuştuk.

Yarar, Hz. Ebubekir olmayı “ekstrem bir örnek” olarak kabul ediyor. 


İslamcılık on yıllardan bu yana gündemde. İslamcıların iktisadi hayata yansımaları neydi?

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSAİD) Kurucu Başkanı Erol Yarar:

“İslam ve iktisat ilişkisini Peygamber Efendimiz’den başlayarak izah etmeliyiz. Peygamberimiz de yanındaki sahabelerin birçoğu da tüccardı ve din, iktisadi hayata çerçeve çizdi. İslam ve iktisat ilişkisi bütünleşik olarak ilerledi. Zenginlik kavramı o kadar büyümüş ki insanlar zekat verecek fakir bulamamışlar. Toplum zenginleşmiş. Sosyal adalet temin edilmiş, refah artmış. Daha sonraki süreçlerde iniş ve çıkışlar var. Müslüman ülkelerin zayıfladığı dönemler var. Osmanlı ile beraber Ahilik’le birlikte daha teşkilatlı yapı kurulmuş ve standartlar belirlenmiş. Cumhuriyet’le birlikte iktisadi hayat bir çıkış yolu aradı ve devlet öncelikli bir kalkınma modeli ortaya çıktı. Tabi daha sonra özel sektörün gelişimi geldi. Kısıtlı sermaye desteklerine rağmen 1960’lı yılların sonunda milli sermaye fikri siyasi hayatın içine girdi. Bunu ilk vaaz eden siyasetçi de Erbakan’dı. Rahmetli Özal döneminde de farklı bir dışa açılma vardı ve Anadolu’daki muhafazakar sermayeye özel teşvikler vererek -yüzde 60’ı heba da olsa- bir hareketlilik oluşturuldu. 1990’da MÜSİAD’ın kurulmasıyla beraber Anadolu’yu dünyaya açmaya çalıştık. İktisadi gelişmişlik olmadan özgür olunamayacağını biliyorduk. 2002’de..


AKP’nin iktidara gelmesiyle, her ne kadar ilk döneminde özel sektör istediği teşvikleri alamasa da, sanayileşmeye yönelik fiili destekler verildi. 2020’ye gelindiğinde Türkiye artık kendi bağını kesmeli, her şeyin milli entegrasyonla yapabileceği bir sürece geldik. Peygamberimizden bugüne gelen siyasi ve iktisadi kalkınmanın birlikteliği bugün itibariyle belirli bir seviyeye gelmiş görünüyor.”

TÜSİAD’ın fotoğrafında şekillenen sanayici algısıyla MÜSİAD arasındaki fark neydi? Sadece dindar olmaları mı?

Erol Yarar:

“TÜSİAD model olarak Kapitalizmi alır. MÜSAİD’ın algısı ise İslami değerler, öze dönüş ve anti-kapitalizmdi. İslam’dan neşet eden değerlerle gelişmeyi önceledi. Kapitalizmin bazı kabul edilebilir modelleri olmakla beraber daha özgün bir kalkınma modeli olduğunu biliyoruz. TÜSAİD’la aramızda temel farklılıklar var çünkü kaynaklarımız farklı. “

”BİLANÇOLARA GÖRE EN ÇOK BÜYÜYEN ŞİRKETLER TÜSİAD’ın”

Eski bir röportajınızda bu farkı anlatırken, “TÜSİAD devletten nemalanıyor biz öyle değiliz” diyorsunuz. Şimdi, kamu ihalelerinde belirli holdinglerin tekel kurduğu, yeni bi ekonomik bir elit doğduğu devletten artık dindar işadamlarının nemalandığı iddia edilir. Katılıyor musunuz?

Erol Yarar:

“Şimdi adalet sağlanmaya başlandı. O zamanlar tek tarafa çalışıyordu şimdi kapalı devre olan şeyler açık devre olmaya başladı. Her iktidar döneminde bu tür değerlendirmeler olur. Bunu destekleyecek bazı gelişmeler de bulunur. Böyle bir şey yoktur denemez. Bilançolara baktığım zaman bu dönemde en çok TÜSİAD’cıların büyüdüğünü görüyorum. Rakamlar yalan söylemiyorsa TÜSİAD’ın en büyüklerinin son dönemden en fazla faydalanan kesim olduğu anlaşılıyor. Cirolarını arttırmışlar, şirket değerlerini yükseltmişler. Bahsettiğiniz günlerde ben TÜSİAD’a ‘Devletten nemalanmayın’ demedim. ‘Devletten sadece onlar nemalanıyor’ dedim. Adaletsizlikten bahsediyordum. Türkiye’de bir endüstri varsa ve devlete bir hizmet üretecekse bunu da birilerinin yapması lazım. Eskiden sadece bir tarafa çalışıyordu şimdi açık ihaleler var. İsteyen girebiliyor.”

Ama o açık ihaleleri hep belirli kişilerin aldığı söylenir.

Erol Yarar:

“Onu destekleyici şeylere bakmak gerekir. Havaalanı ihalesi oluyor mesela. Bu ihalede bir MÜSİAD üyesi varsa iki de MÜSİAD üyesi olmayan şirket var. Neticede Türkiye’de bir iş yapıldığı zaman Çinliler ve Japonlar da alıyor. Burada temel olan ehliyet esaslı mı gidiyoruz yoksa ideolojik esaslı mı?”

”BABAM, ‘DEVLETLE İŞ YAPMA’ DERDİ”

Sizce nasıl?

Erol Yarar:

“Biraz daha iyileştiğini görüyorum. Yüzde 100 iyileşti mi bilmiyorum. Devletle iş yapmadığım için istatistiklere vakıf değilim. Babam ‘Devletle iş yapma’ diye nasihat ederdi. Çünkü devletle iş yapmanın kendine has zorlukları var. Biz ürünlerimizi hep halka sunduk ve devlete bir şey satmadık. Ama iktidarın elinde belirli imkanlar varsa ve bunu haksız bir şekilde belirli insanlara veriyorlarsa bu bizim inanmadığımız bir değerdir. Diğer yandan çok güçlenen bir kurum piyasayı domine ediyorsa aynı sektörde daha zayıfları desteklemek meşrudur ve dünyada herkes yapar. Kimse ‘Bu sadece benim hakkımdır’ diyemez. Sen zaten dominantsın, yıllarca o sistemden beslenmişsin. Rekabet oluşturabilmek için pozitif ayrımcılık gerekir.”

Bugüne baktığımızda, İslamcılar iktisadı İslam’ın vaaz ettiği temel değerlere oturtabildi mi?

Erol Yarar:

“İdeal seviyeden çok uzağız. Bu uzun bir yürüyüş. Peygamberimiz bile 23 senede bir temel atabildi. Daha sonra gelenler o yolda ilerledi. İktisadi gelişme bir süreçtir o süreci yönetmek de kolay değildir. Dünya da yerinde durmuyor. Ama belli bir yola girdi. 1970’lerde ‘İslami finans’ dediğiniz zaman ‘İrancı’, ‘Dinci’ diye suçlanırken şimdi City Bank dahi İslami Finansı konuşuyor. İslami sigortacılık dediğiniz zaman itham edilirdiniz bugün tekafül dediğimiz İslami sigortacılık var.”

Sigortanın caiz olmadığı söylenirdi

Erol Yarar:

“O da vardı. ‘Sigorta caiz değil’ diyenler bugün fetva kurumlarıyla İslami sigortalara cevaz veriyor. Demek ki Türkiye’de 50 yıl içinde çok büyük bir değişim olmuş. Önce zihni değişim yaşandı. Zihni değişimin 1 nesilde oluştuğunu görüyoruz. Burada sebat edilirse ancak ciddi gelişmeler kaydedilebilir. Bugün muhafazakar sermayenin perspektifi çok genişledi. Kalitesi de çok arttı.”

28 Şubat’ta dindar siyasete ve sivil topluma baskı vardı, dindar sanayiciler bu süreçten nasıl bir pay aldı?

Erol Yarar:

“Çok büyük baskılarla karşılaştık. ‘Erol Yarar varsa biz bu işi onaylamayız’ diyen devlet bakanları çıktı. Çok büyük yatırımlar çektiğimiz bir dönemde işadamlarımız gece yarısı 200 polisle evlerinden alındı. Konuşmalarımdan dolayı terörizmle suçlandım ve 24 yılla yargılandım. Bazı mahkemelerden cezalar da aldım. Baskının her türlüsünü yedik. Olmasaydı Türkiye çok farklı bir ülke olurdu. Gelinen noktada tatlı bir hatıra olarak kaldı. Tekrar eskiye dönmek isteyenler olsa da böyle bir dönüşüm mümkün değil.” 

”DEİST SAYISININ ARTMASINA BİR MÜSLÜMAN OLARAK ÜZÜLÜRÜM AMA BU ÖZGÜRLÜKLERİN GENİŞLEDİ İNİ DE GÖSTERİR”

Bir defasında da lüks AVM’lerin mescitlerindeki marka ayakkabılardan bahsedip “Türkiye’de devrim oluyor” demiştiniz. Şimdi bazı kamuoyu araştırmalarında Türkiye’de ateist ve deist sayısı yükseldiği belirtiliyor. “Mescitteki ayakkabı devrimi”, iddiasını kayıp mı etti? 

Erol Yarar:

“Devrim iddiasını kaybetmedi, insanlar değişti. Maddi imkanlar arttıkça insanlar iki yöne gider; ya sekülerleşir, dünyevileştiği zaman bunu meşru kılacak inançlara sahip çıkar. Zenginleştiği halde inancına sahip de çıkabilir. Bir yönüyle özgürleşmedir. Deist sayısının artmasına bir Müslüman olarak üzülürüm ama özgürlüklerin genişlediğini de gösterir. Kültürel İslam yaşayan insanların çocukları deist oldular. Aileler, taşımış oldukları kültürel İslam’ın ideolojisine sahip olmadan sadece görgüsel yaşadı ve çocuklarına bunun sebep-sonuç ilişkilerini anlatamadı. Böylece bu anlamsız bir şey oldu. Copy-paste din, eğitim seviyesi yükseldikçe anlamsızlaşıyor. Bu da deizme ve ateizme doğru gidiyor.”

”ZENGİNLEŞİP DİNE YAKLAŞMAK İÇİN KREMANIN KREMASI OLMAN LAZIM”

“Zenginleşen Müslümanlar ya kazanımlarını korumak için sekülerleşiyor ya da daha da dine yöneliyor” dediniz. Ağırlık nerede, sekülerleştiler mi daha da mı dindarlaştılar? Gözleminiz var mı?

Erol Yarar:

“Zenginleşip dine yaklaşmak en büyük imtihandır. Kremanın kreması olman lazım. İtikadi olarak sağlam değilseniz sapma eğiliminiz yükselir. Varlık, imkanları arttırır. Bunlar insanın önüne serildiği zaman aldanılması daha kolay bir ortama sokar. Bu imtihanı verenler peygamberlerle haşrolacak zümreden sayılır çünkü en zor imtihanı vermişler. Fakirken imtihanı yaşamak bir zorsa zenginken yaşamak 10 zordur. İmtihan zorlaştıkça çakan da çok olur. Ama Allah günleri tebdil eder. Bugünün zenginlerinin geçmişte sıfırları tükettiğini biliyoruz. Zenginleşmemiz lazım ama bilelim ki çok büyük imtihandır.”

Yeni ve zengin muhafazakar sınıfın eskiye göre çok fazla lükse yöneldiği söylenir. Sosyal medya paylaşımları bazen çok da konuşuluyor. Ama bunlar toplumun kalan kesiminin tepkisini çekiyor. Bunu bir yorumlamanızı istesem?

Erol Yarar:

“Varlığı bir seviyeye kadar göstermek meşru fazla göstermek ise şımarıklıktır. Varlığın imtihanıdır bu. İslam’da tevazu var. İnsanın varlığının kendi üzerinde görünmesi kötü bir şey değil ama bunu göstermeye çabalaması sınırı aştığını gösterir. Haddi bilmek diyoruz buna. Sadece dindarlar değil, bütün insanlar, varlıkları arttıkça hadlerini de aşarlar. Belki herkese versen herkes haddini aşacak. Müslümanların varlık sahibi olması lazım ama bu varlık bir emanettir. Fakir var, fukara var. Türkiye’de 371 bin yetim var. Bunu kaç kişi biliyor acaba? Bu ülkedeki yetimlerin tamamı zenginlere emanettir. Mesuliyeti hisseden kaç kişi? Bu memlekette evine ayda bir et götürürse sevinenler var. Kurban Bayramı’nda bu sorumluluğu hisseden kaç yürek var?” 

”BİZ FAKİR İNSANLARLA BERABER OLMAYI SEVİYORUZ, HERKESE DE TAVSİYE EDİYORUZ

Tam da onu soracaktım, İslamcıların ya da muhafazakarların kurduğu hükümetin 20. yılı yaklaşıyor ama hala bunlar sorulabiliyor? Alt sınıflarla üst sınıflar arasındaki makas kapanmadı. Bu başlangıçtaki iddiaları boşa düşürmüyor mu?

Erol Yarar:

“Boşa düştüğünü söyleyemeyiz. 20 sene önce Türkiye’de fakirler sahipsizdi. Ben bunu sokakta dilenenlere de söylüyorum, ‘Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde fakirim diyenlerin hiçbiri hastane kapısında kalmıyor, aç kalıyor, devlet yardım ediyor.’ Ben zengin insan açısından konuşuyorum. Devletin karın doyurması önemli ama zenginlerin toplumsal sorumluluk açısından onlarla bütünleşmesi, onlarla yemek yemesi, sahip çıkması sosyal bütünleşme açısından elzemdir. Biz fakir insanlarla beraber olmayı seviyoruz, herkese de tavsiye ediyoruz. İşin şımarıklık boyutuna gelmesi kabul edilebilir bir şey değil ama sadece dindarlar şımarmıyor. Muhafazakarlar ise kendilerine dikkat etmeli çünkü bir iddiaları var. ‘Ahiret’ diyor, ‘hesap’ diyor, ’emanet’ diyor…  Haliyle sözleriyle tavırları tartılacak.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmalarında Hz. Ömer’den çok örnek verir. “Yolumuza Hz. Ömer gibilerle devam edeceğiz’ dediği de söylendi. Bir sahabe de Hz. Ebubekir. Servetini defalarca bağışladığı biliniyor. Peki dindar işadamları onu örnek alabildi mi?

Erol Yarar:

“Onu örnek alabilmek kolay mı? Hz. Ömer bile ‘Anladım ki ben Ebubekir’e yetişemeyeceğim’ demiş. Hz. Ömer’in yetişemediği bir örnekten bahsediyorsun. Yetişme gayretinde olanlar var. Örneklerimiz çok ama bu sahabelerin ortak paydası şu: Hiçbir zaman şımarmadılar, çok cömert oldular, hesap korkusuyla yaşadılar. En ekstremini yaşayamazsan bile bunları yaşayabilirsin. Ben bugün uygulanabilir şeylerden yola çıkmak isterim.”

© The Independentturkish / Cihat Arpacık

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top