GENEL

ÂŞIK VEYSEL GERÇEĞİ ‘YALANCININ MUMU’

ÂŞIK VEYSEL’in HİÇ YAYIMLANMAMIŞ 64 YILLIK RÖPORTAJI

Cumhuriyeti ve kurucularını kötülemek isteyenler 1923-1950 arasında geçen olayları saptırarak anlatırlar, üzerine yalanlar eklerler.

Örneğin: İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşı’nda hiçbir savaş kazanmamıştır. I. ve II. İnönü savaşlarını kazandığı bir yalandır. Tam tersine savaş sırasında samanlığa saklanmış, sonra ortaya çıkmıştır.

Televizyon akşam haberlerinde , AKP’nin Genel Başkanı R.T.Erdoğan’ın partisinin 11.12.2020 günü yapılan Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında:

“28 Şubat sürecinde başörtüsü yüzünden kız öğrencileri okullara, işyerlerine almayanlar bunlar değil miydi? Tek parti döneminde camileri kapatan, Aşık Veysel’i Ulus’a sokmayan bunlar değil miydi? Bugün de söze gelince kadın hakları savunucusu kesilen, önlerine gelenleri tacizci, tecavüzcü diye suçlayıp kendi partilerindeki olayların üstlerini kapatan bunlar değil miydi? Bunlarda onur, haysiyet olsa insan içine çıkmaktan imtina ederler.” dediğini duydum..

Duydum ve R.T.Erdoğan’ın her yıl birkaç kez Aşık Veysel’in Ankara’ya nasıl alınmadığını anlattığını  hatırladım. Ve okumakta olduğunuz gerçek öyküyü “bir gün” yayınlamaya karar verdim.

Şu anda 19 Aralık 2020, saat 04:36. Saat ikide uyandım. Uyuyamadım. Böyle durumlarda eski kitaplarımdan birini uykum gelinceye kadar okurum. Bu gece kısmet Direnen Cumhuriyet (Destek Yayınları) idi. “Cumhuriyet Paranoyası” adlı yazıyı okurken, AKP’nin eski bakanlarından Hüseyin Çelik’in de aynı Aşık Veysel tezviratını tekrarladığını gördüm ve hemen yataktan kalktım. Ama şimdi söylediklerini okuyalım:

«AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Cumhuriyetle birlikte gayrimüslimleri, Kürtleri, Alevileri, köylüleri ve dindar insanları ötekileştirdik” dedi. Çelik, partisinin Adana teşkilatının düzenlediği 3. Dönem Siyaset Akademisi eğitimlerinin, Seyhan Belediyesi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “Demokrasi Kültürü” konulu derse katılarak bir konuşma yaptı. Çelik, şunları kaydetti:

“Kendi evimiz içinde kargaşa varsa, bunu düzeltmemiz gerekmiyor mu? Biz, Cumhuriyetle birlikte gayrimüslimleri, Kürtleri, Alevileri, köylüleri ve dindar insanları ötekileştirdik. 1946’ya kadar köylülerin Ulus ve Kızılay’a girmesi yasaktı. Aşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor, Atatürk Bulvarı’na sokmuyorlar. Köylüleri Avrupalılar, elçiler görecek, ‘çağdaş imajımız zedelenecek’ diye düşünülüyor. Anlayış bu. 1946’da köylünün oyu makbul olunca, ‘öteki’ olmaktan çıktı, ama diğerlerinin problemi devam ediyor. Biz dedik ki, kimse kendini ‘öteki’ hissetmesin. Mevcut anlayışı değiştirdik. Dağdaki teröriste sesleniyorum, ‘niye çıktın dağa?’, ‘Benim varlığım kabul edilmiyordu’ diyor. Şimdi senin varlığını kabul eden bir hükümet var. ‘Benim dilim yok sayılıyordu’ diyor, biz var sayıyoruz. 24 saat Kürtçe yayın yapan bir kanal var artık. ‘Müzik yapmak istiyorum’ diyor. Yap, şimdi özel TV’lere de müsaade ediyoruz. Biz terör örgütünün istismar ettiği bütün unsurları elinden almalıyız. Hedef hem terörü bitirmek, hem de demokrasimizin standartlarını en yüksek düzeye çıkarmaktır.” (Milliyet, 11 Ocak 2010)»

Yataktan kalktım ve bilgisayardaki zulamda Hürriyet gazetesi dönemimde yayına hazırladığım “Aşık Veysel Gerçeği” adlı  yazıyı  buldum.

2010 yılında da  Türk Müziği’nin 1950’ye kadar radyolarda yasaklı olduğu iddiası ortaya atılmış, ben de Hürriyet Pazar eki için özel bir yazı hazırlamıştım.

Yazının başında, biraz sonra okuyacağınız bölüm yer alıyordu. İkinci bölüm ise, dostum Nedret Gürcan’ın, Aşık Veysel1956 yılında Dinar’a geldiği zaman yaptığı söyleşinin çözümü  idi.

O günlerde Hürriyet Pazar’ın yöneticisinin değişmesi dolayısıyla bir karışıklık oldu ve söz konusu yazı yayınlanmadı. 

Bu fırsattan yararlanarak, hem rahmetli dostum Nedret Gürcan’a hem de ses kaydığını yazıya geçiren muhabir arkadaşa teşekkür ederim.Ne yazık ki bu değerli arkadaşın adını hatırlayamadım, kendisinden özür dilerim.

Bu yazının ilk hali yazılırken hayatta olan Nedret Gürcan’a neden teşekkür ettiğimi yazıyı okuyunca anlayacaksınız. Yazı şöyle:

“Ulan Cumhuriyet Nedir Senden Çektiğimiz” başlıklı yazı dizimi (Hürriyet, 26, 27, 29, 30 Ocak 2010) hatırlarsınız. Bu dizide, 1930’larda Ankara’nın Kızılay ve Ulus semtlerine köylülerin sokulmadığı tezvirat (yalan dolan)  ve tevatürünü (söylenti) ele almıştım.

Gerçekten de Cumhuriyet’i ve kurucularını kötülemek isteyenler 1923-1950 arasında geçen olayları saptırarak anlatırlar, üzerine yalanlar eklerler.

Örneğin İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı’nda hiçbir savaş kazanmamıştır. I ve II. İnönü savaşlarını kazandığı bir yalandır. Tam tersine savaş sırasında samanlığa saklanmış, sonra ortaya çıkmıştır.

YASAKLI KÖYLÜLER

Bu yalanlardan birine göre : CHP’nin Anayasa’ya da girmiş olan Altı Ok’undan “Halkçılık” ilkesi de bir kandırmacadan ibarettir. Öyle ki Atatürk zamanında ortalıkta dolaşıp yabancı misyonların gözünde itibarımızı iki paralık etmemeleri için köylülerin Kızılay ve Ulus’ta dolaşmaları yasaklanmıştır. İnsanlar bu tezvirata inanmış ve daha sonraki kuşaklar genç cumhuriyeti  yermek için bunları hiç düşünmeden kullanmıştır.

Tezviratçılar, Atatürk’ü görmek için Ankara’ya gelen Aşık Veysel’in Yenişehir’e, dahası Ankara’ya sokulmadığını söyleyip yazarlar. Günümüzde Kızılay olarak anılan Yenişehir 1930’larda yeni yeni kurulmaktaydı. Sanki, Ulus ve Yenişehir semtlerine gümrük kapısından pasaport göstererek  girilirmiş gibi anlatırlar. 

Köylünün Ulus’a sokulmamak iddiasını ele alalım : 6 Ocak 1961’den önce TBMM binası Ulus’ta idi. Şimdi müze olarak kullanılan bina. Güvenlik gereği, ilk zamanlar,  yayaların TBMM’nin önünden geçen kaldırımda yürümelerine izin verilmez, sadece köylülerin değil şehirlilerin de Ankara Palas’ın önünden geçen kaldırımda yürümeleri tavsiye edilirmiş. Yalana kaynaklık eden gerçek bu. 

Bu kadar savunmadan sonra bir soru soracağım: Günümüzde TBMM’ne yaklaşmak mümkün mü?

Aşık Veysel’in Kızılay’a değil, Ulus’ta bir çarşıya  sokulmamasına gelince, işin doğrusunu kendi ağzından okuyacaksınız.

Gerçekten de, nedense, polis ve bir resmi daire kapıcısı tarafından durduruluyor. Günümüzde de aynı şeyler olmaz mı, olmuyor mu ? Hırpani kılıklı biri lüks alışveriş merkezlerine ya da Nişantaşı’nda bir kahveye girebilir mi ? Ben sınırında “Dilenciler ve hurdacılar giremez !” tabelası dikilmiş köyler ve mahalleler biliyorum. Ne olacak şimdi ?

Okuyunca göreceksiniz, meramını anlattıktan sonra Aşık Veysel’in işleri yoluna giriyor.

Bürokrasi kendisiyle ilgileniyor, değer veriyor. Elbise diktirip iki kez telif ücreti ödüyorlar. 1930’larda 50 lira ne demek, bir bilene soralım.

YALANCININ MUMU

Sonuçta bir kocaman yalan Aşık Veysel’in ağzından bozuma uğruyor. Ama “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” özlü sözü genellikle gerçekleşmiyor, yalanın mumu yatsıda sönmediği gibi hiç sönmüyor.

Benim dizi yazıyı okuduktan sonra, 1956 yılında aldığı sesin eski usul kaydını bulup 54 yıl sonra CD’ye aktarıp bana gönderen değerli dostum şair ve yazar Nedret Gürcan’a çok teşekkür ederim. Onun sayesinde tarihî bir anı bir daha yitirmemek üzere yakalamış bulunuyoruz. 

AŞIK VEYSEL’İN HİÇ YAYINLANMAMIŞ 57 YILLIK RÖPORTAJI

[Muhabirin açıklaması: Saz çalıp para kazanmak için gittiği Dinar’da 4 günde 4 konser veriyor, bu konserlerden birinde yaptığı sohbet zamanın ses kayıt cihazı telli diktafona aktarılıyor. Konuşmanın önemli bir kısmı gayet net anlaşılır durumda. Bir kısmı şair Nedret Gürcan tarafından  Şairler Yaprağı dergisinde de yayınlanan  o sohbette,  Aşık Veysel  Atatürk için  şiir yazdığını söylüyor. Konuşmayı hiç müdahale etmeden, mümkün mertebe Aşık Veysel’in kendi telaffuzuyla aktarmaya çalıştık. Türkçenin bu büyük üstadını redakte edecek yeteneği kendimde göremedim.] 

Ses kaydı, Aşık Veysel’in saz çalışıyla başlıyor. Müzik bitince bir erkek sesi: “Çok çok teşekkür ederiz üstad. Eksik olmayın. Gerek ben Nedret Gürcan, gerek ortaokul müdür muavini Reşat Ünsal size çok çok teşekkür ediyoruz ziyaretiniz için. Şimdi Dinar Belediye Reisi’nin yanına kadar gidelim. Kendisi bekliyor.” 

– Sağolun. (Aşık Veysel’in sesi)

Memleketimizin yegane halk saz şairi, kıymetli üstad Aşık Veysel Şatıroğlu gözlerini kaybettikten sonra saz çalmaya başlamış fakat şairliğini ancak Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde göstermiştir. Bize söylediğine göre ilk şiirini Cumhuriyetin onuncu yıldönümü üzerine Atatürk’ü konu alan bir destanla yazmıştır. Kendisinden Atatürk’e ait bir hatırası olup olmadığını sorduğumuz kıymetli aşık bize çok güzel bir hikayesini anlattı. Ne yazık ki büyük Atatürk’ü bu büyük sanatkar hiç görememiş fakat hemen hemen gördü gibi bir şey olmuş. Şimdi bu hikayeyi kendi ağzından dinliyoruz. Buyrun üstad… (Sözü Aşık Veysel alıyor)

BİZ DAHİ GEÇELİM ÖZ CANIMIZDAN

 – Onuncu yıldönümünde bizim nahiyede Ali Rıza isminde bir müdür varıdı. “Onuncu yıldönümüne bir şiir veya destan hazırla” deye bana beş-on gün evvel habar virmişti. İşte biz de o zamanlar bir destan hazırladıh, nahiyeye gettik. İlk defa da orada ohudum. Destan da şu idi. Baştan bir kıtasını okuyayım: ‘Atatürk’tür Türkiyenin ihyası / Gurtardı vetanı düşmanımızdan / Canını bu yolda eyledi feda / Biz dahi geçelim öz canımızdan.’

İşte bu destanı orada ohudum. Nahiye müdürü yazdı, aldı Ankara’ya gönderirim deye. Bekledih. Geldi, geleceh, Atatürk duyar, bizi ister felan bir ümitle hayli bir zaman bekledih. Nihayet, kara gışın içinde, evvelki arkadaşım İbraam varıdı, Angara’ya gadar gidelim dedih. Yaya olarak düştüh yollara. Akdağ madeninden, Yozgat koylerinden, Alaca’nın koylerinden, Sungurlu ve koylerinden, efendim, Çangırı’nın bazı koylerinden, Çıbık’tan hasılı üç ayda Angara’ya gelebildih. Çünkü gış, yaya…

“BİZE YEDİRMEDİKÇE KENDİSİ DE YEMEZ”

Ankara’ya geldih. Misafir olacah bir yerimiz yoh. Cebimizde para yoh. Gendimize güvenemiyoruh  otelde şurda burda yatmah için… Biz ne yaparıh filan… Orda burda dert yanar iken, dediler Erzurumlu Paşo dayı var. O adam müsafiperverdir, sizleri misafir ider didiler. Sora sora o adamı bulduh. Hakigaten adam da misafirperver bir adamıdı. Allah rahmet eylesin. Bizi seve seve misafir etti. Birkaç gun orda galdıhtan sonra, orda kahveler varıdı. Kahvelerde çalıp söylüyoruh… Orda Alaca’nın (burası anlaşılmıyor) Köyü’nden bir Hasan Efendi isminde, Allah rahmet eylesin, orda vaktiyle gelmiş ev yapmış. İki tane arabası var. Arabalar çalışıyor. Ordan bizi gordü, misafir etti. Neyse orda kendi evinden bize bir oda ayırdı. Yatah virdi. Gece geliriz, gundüz geliriz yatahlarımız hazırlanmış bayaa evimiz gibi. Yemeklerimiz hazırlanmış. Bize yemea yedirmeyince yemaz.

“HALK ŞEARİYİZ ATATÜRK’Ü GÖRMEK İSTİYORUZ”

Dedim Hasan Efendi biz buraya yeyip içmek için gelmedih. Bizim maksedimiz var. “Neymiş” deye sordu adamcaağaz. Dedim böyle bir destanım var, bunu Atatürk’e duyurmak maksediyle geldim. Tanıdığımız yoh, yolunu bulamayoruz. Dedi, “vallahi ben işçi bir adamım böyle şeylerle elakamız yoh. Ama burda bir milletvekili var, gidelim ona danışalım da o ne türlü yol gosterirse gidelim oğa gore iş tutalım” didi. Gettik adama. “Ne istiyorsunuz” didi. Valla halk şaeriyiz, Atatürk’ü gormek istiyoruz didik. “Bırak canım” didi, “siz kıyıda köşede çalın çığırın, geçin gidin beş-on para kazanabiliyorsanız” didi. “Halk şaerine, şuna buna ehemmiyet veren yok” didi. “Hayır öyle deel, bizim şöyle bir destanımız var, bunu okuyalım da onun için onu duyuracağız” didik. “Söyle bakalım” didi. Aynen destanı baştan ayağe gader ohudum. “Gozel” didi. “Çok iyi yazmışsın ve iyi düşünmüşsün” didi. “Bunu” didi, “Hakimiyeti Milli Metbaası’na abimiz (anlaşılmıyor) Bey’i goriyim de” didi. “Yarın saat sekizde bir cevap viririm”. Gittih.]

NOTA BENE:

“Aşık Veysel’in CHP’nin tek parti döneminde  Sivas’a bile girmesinin yasaklandığını, bağlamaların kırılıp yakıldığını söyleyen Başbakan Erdoğan’a Veysel’in torunu Yeliz Şatıroğlu’ndan cevap geldi:

“Demokrat Parti döneminde dedeme ‘Bizim partinin vatan cephesine üye olmanı istiyoruz’ demişler. Dedemin cevabı şu olmuş: ‘Ben sadece Atatürk’ün partisine (CHP) üyeyim. Başka partiye üye olmam…’ Bunun üzerine dedemin Sivas bağlantılı müzik çalışmalarına engel olmaya çalışılmış. O dönem dedemin radyolara çıkması da bir süreliğine yasaklanmış. Kısacası Başbakan’ın sözünü ettiği yasakların CHP’yle ilgisi yoktur…”  (Sözcü, 07.03.13)

[Sabahsı saat sekizde geldih. Adam gine “yoh” didi, “ben böyle şeye karışmam” didi. “Gedin ne yaparsanız yapın. Ben öyle şeyleri bilmem” didi. Eeeee ümidimiz kesildi. İbraem’e didim, “haydi gideh yahu, madem metbaa bunu basarmış, kendimiz gideh bir görüneh bahalım nasıl olur”. Ordan indıh Bent Deresi’nden Karaoğlan Çarşısı’na gireceğimiz zeman polisler bizi zırp yakaladı. Ayağımızda çarıh, bacağımız şalvar, üstümüzde şal ceket, belimizde guşak, perişan bir vaziyette. “Girmen çarşıya” didi. “Yahu biz dilenecek değiliz, bizim başka işimiz var!”. “Hayır” didi, olmaz giremezsiniz” didi. E başka türlü bir şey diyemedih, “girmeyeh” didik. Birez geri döner gibi ettik, polisi sapıtmış gibi olduk goya. Polis bizi takip ederimiş. Gene ileriye devam ettih, polis geriden geldi, İbraam’ın yakasından duttu, “beynini patladırım girme deyom” didi. “Beyefendi tel alacağız” filan… “Tel alacaasan bunu bi yere oturt” didi, “git telini al gel!” didi. 

“ATATÜRK’ÜN BAŞI KALABALIHTI PEHLEVİ GELİYORUDU”

İbraam beni bi gayfeye oturttu. Getti teli aldı geldi. Gittih sazı telledih düzenledih. Bu Dış Gapı tarafından dolandık, çarşıdan gidemeyoz. Gettik metbaayi bulduh. Vardıh. “Ne istiyorsunuz” didiler. “Ağa Gundüz Bey’i goreceğiz” didik. Neyse haber virdiler, geldi. “Ne istiyorsunuz” didi. “Valla böyle böyle bir destan hazırladıh, bunu metbaaya vereceeiz” didik. “Okuun bahiyim” didi. Ohudum. “Gozel” didi!

Hemen fotoğraflarımızı  aldılar. Destanı yazdılar. Orda telif hakkı 8 lira bir para virdiler bize. O zaman için gıymatli. Sabahleein  gelin gazetenizden gazete alın dediler. Sabahlayın vardık beş-altı tane gazatea virdiler. Aldıh, çarşıya çıktıh. Polisler “Ooo Veysel Efendi, siz misınız Aşık Veysel? Efendim kahvelere girin oturun istirahat idin, ayak üzeri dolaşman filan filan iltifat başladı.” Onun üzerine bir müddet gezdik. Gece gezdik, gundüz gezdik. Bazı tanıyanlar oldu. Evlerine gotürdüler. Saet bire gadder, ikiye gadder geliriz gideriz ne polis ne de şey hiç kimse müdahale etmedi. Hatta ellerinden gelen yardımı esirgemediler. Eeee, dinledih hiçbir ses-sade yok. Atatürk okuyacak da, bizi çağıracak… O zaman da başının kalabalıh  zemanıydı. Şu Rıza Pehlevi (İran şahı) geliyorudu, o esnada.

“BELEDİYENİN PARASI TÜKENMİŞ SİZİN İÇİN YOK”

Neyse koye getmeh istedih. Bi avukatın birisi dedi ki “yahu ben bir istida yazayım belediyeye gotürün meccanen gidin” didi. “Neye para veresinız” didi. Yazdı. Belediyeye çıktıh. Belediye istidaye bahtı. “Siz nasıl gelebildinizse öyle gidersiniz, siz sanatker adamsınız” didi. Geri geldik. Avukat sordu “ne yaptınız” didi. “Mesele böyle” didik. “Dur bir de valiye yazalım” didi. Valiye yazdı. Gotürdük vali imza etti. Gene belediyeye gotüreceez. Belediyeye gotürdüh. Belediye gine reddetti. Ama giderken vali yardımcısı “gabul itmezse bana getirin” didi. Muavine getirdih tekrar. Adamcağız içerledi. “Bırakın baba” dedi. “Herhalda Angara Belediyesi’nin parası tukenmiş, sizin için parası yoh” didi. Çıktıh. Orda donelim monelim deriken adam “bir de şeye uğriyah” didi, halkevine. Belki ordan bir yardım olur felan. Halkevine gettik, halkevinde içeri girecaaz kapıcılar bırahmeyor. Ordan bir adam çıhtı. “Ne dolanıyorsunuz burda” didi. “Halkevine gireceğiz kapıcılar koymuyor” didik. “Yahu bunları bırakın bunlar tanınmış edam. Aşık Veysel’dir” didi. Geçsin edebiyat şube reisi elakeder olsun. Gotürün gosterin” didi. 

“50 LİRA VERDİLER DÖNDÜK KÖYE”

Adamlar bizi gotürdüler. Gaziantepli İshak (anlaşılmıyor) Bey varıdı. Edebiyat şube reisi oymuş. Bizi gorünce “Ooo buyrun buyrun buyrun”, bir iltifat hürmet. Sordu, sual etti, yazdı hangi şairlerden birisin… Duyduğu şiirleri yazdı gaydetti. Dairalar dağılıyor, saat 6 oldu. Orda İzzet Ünlü Bey varıdı, Afyonkarahisar milletvekili. Sonra Necip Ali Bey varıdı. Bir Denizlili. Umum halkevlerinin reisiydi o zamanlar. Onlar giderken, “buyrun beyler halk şaerleri gelmiş, biraz dinleyelim” didi. Başımızı sardılar, toplandılar. Çaldıh söyledih. Necip Ali Bey dedi ki “yahu bunlar perişan adamlar, bunlara bahmalı, birer gat elbise yapdırın” didi. “Kerem’e yaptırın (anlaşılmıyor) gozden çıkarman,” didi. Yani ikimize yaptırın. Neyse, “pazar gunu de” dedi, “halke bir gonser tertib edin bir gonser virsinler” didi. Pazar gunüne elbiseleri hazırmışlar. Gettik geyindih. Orda bir gonser virdik. 50 lira virdiler ordan döndük köyee.

“ATATÜRK RADYODA DUYUP TELEFON ETMİŞ!”

Sonra dolandık İstanbul’a vardıh. İstanbul’da, daha Angara’da radyo açılmamıştı, radyo evinde söylerken, Atatürk rahmetlik, Dolmabahçe Sarayı’nda içermiş. Duymuş. Biz çıktıh (kesintiler) telefon etmiş radyo evine. Bizi de bir Arapgir’li bir Memmet Efendi isimli birisi, Guledibi’nde gapıcıymış, bizi aldı oraya gotürdü. Orda çalıp eğleneyoz. Radyo evinden cevap virmişler ki, “Çıhtılar edreslerini bilmiyoruz”. Emniyet müdürlüğüne telefon etmişler. Polisler 12’ye gader İstanbul’u alt üst etmiş, aramış daramış bulamamışlar. Sabahleyin geldik. Cemil Bey “yahu akşam nerdeydiniz bir fırsat kaçırdık ki”… “Hayrola neymiş” didik. “Böyle böyle oldu, nerdeydeniz” didi. Eee tabii müteessir olduk emme “iş elden cıhtı, ne yapalım ya” didik. “Valla ben bir mektup yazayım Yaver Şükrü Bey’e” didi. “Gidin doğrulun doğru Dolmabahçe sarayına gader” didi. Yazdı, mektubu aldıh, sazı aldıh, haydi bahalım Dolmabahçe Sarayı’na. Vardık gapıya dayandıh. Polisler “ne o” didiler, “böyle böyle olmuş” didik. Komiser dedi ki “evet evet bırahın geçsinler akşem (anlaşılmıyor) Atatürk” dedi. Geçtik içeriye. Vardık, Yaver Şükrü Bey’e habar virdiler, geldi. Mektübü verdih. Açtı ohudu. “Ne yapayım şansınız dutmadı” didi. “Akşem o gadder arattım saat 12’ye gader” didi. “Fakat bulduramadım” dedi. “Malum bu bir keyf zamanıdır” didi. “O zaman çok iyi, hakkınızda hayırlıydı” didi. “Fakat şimdi söylenmez ve ben söyleyemem” didi.]

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU

Veysel Şatıroğlu ya da bilinen adıyla Âşık Veysel (d. 25 Ekim 1894, Şarkışla, Sivas – ö. 21 Mart 1973), Türk halk ozanı. Avşar boyunun Şatırlı obasına mensuptur. Sivas ili Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğan Âşık Veysel, 7 yaşında geçirdiği çiçek hastalığı sonucunda bir gözünü kaybetti. Diğer gözünü ise bir değneğin batması sonucunda kaybetti. Babasının, Âşık Veysel’e oyalanması için aldığı sazla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı.1933 yılında tanıştığı Ahmet Kutsi Tecer’in teşvikleriyle kendi sözlerini yazıp söylemeye başladı.

Kimdir bu Ahmet Kutsi Tecer?

AHMET KUTSİ TECER

Ahmet Kudsi Tecer (d. 4 Eylül 1901 Kudüs – ö. 23 Temmuz 1967 İstanbul) 

Türk öğretmen, şair ve tiyatro oyun yazarı, siyasetçi.

Halk kültürü alanında çalışmaları ile tanınır. Çalışmaları, Karacaoğlan ve Yunus Emre’nin hayatına ışık tutmuştur. Ünlü halk şairi Aşık Veysel’i Türkiye’ye tanıtan, halk müziği derlemecisi Muzaffer Sarısözen’i keşfeden kişidir.

1930’larda adını şiir alanında duyuran edebiyatçının en çok bilinen eseri, Münir Ceyhan tarafından bir okul şarkısı haline getirilen Orada Bir Köy Var Uzakta adlı şiirdir. 

Tecer, şairliğinin yanı sıra kaynağını yerli ve milli unsurlardan alan tiyatro eserleri vermiş bir oyun yazarıdır. 

VI. dönem Seyhan, VII. Dönem Şanlıurfa milletvekili olarak TBMM’de görev yapmıştır.

Ahmet Kutsi Tecer 1933 yılında sıradan bir adam değildir.Tek parti rejiminin Milli Eğitim Bakanlığı’nda önemli bir bürokrattır. Sivas’ta Milli Eğitim Müdürü’yken (1933) Halk Şairleri Koruma Derneği kurmuştur.

EFENDİLER!

Efendiler! Halk şairi saz çalar, onlara Saz Şairi de denir. Demek ki 1933 yılında bir ilin Milli Eğitim Müdürü, zamanımızın  Başbakanı’nın  buyurduğu gibi, sazı gerici müzik aleti olarak görmüyormuş, jandarmalar, polisler sazı gördüğü yerde kırmıyormuş.

Gene aynı yıllarda, Aşık Veysel’in başına geldiği gibi, şiirini yayınlayıp telif ücreti veriyorlarmış (şimdi şairlere telif ücreti falan ödeyen yok), tek parti diktatoryasının kalesi (!) halkevlerine halk şairleri elini kolunu sallayarak giriyormuş, şiir okuduktan sonra kendilerine para veriliyormuş. 1933 yılında Aşık Veysel gibi halk şairleri radyoya da çıkabiliyormuş.

Haa, şunu da ekleyelim:  Aşık Veysel 1942-1944 yılları arasında bazı Köy Enstuitülerinde saz öğretmenliği de yapmıştı.

Açaba kırık sazla mı öğretmenlik yapmıştı?

HALKEVLERİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 1954 yılında dünyamıza şeref verdiğine göre, Halkevlerinin ne olduğunu bilemez doğal olarak. Komşularda, kahvelerde ya da büyüklerinden Halkevlerinin komünist ve fuhuş yuvası olduğunu duymuş olabilir. Bir fırsat çıkarsa, bu konuda ne düşündüğünü de öğreniriz artık. O zaman kadar biz şu “resmi” bilgiyle yetinelim:

Halkevleri, Türkiye’nin ilk yıllarında ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncesiyle oluşturulan kuruluşlardır.

Ulus devlet olarak kurulan Türkiye’de, yeni bir toplum inşa etmek için 19 Şubat 1932’de, ilk olarak 14 merkezde (Afyon, Ankara, Bolu, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Eminönü, Eskişehir, İzmir, Konya, Malatya, Samsun) Halkevi kurulmuştur.

Halkevlerinin kuruluş amacı; Türk halkının çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmasını ve yapılan devrimlerin yerleşmesini sağlamaktır. Cumhuriyet Halk Partisi programında da yer alan ifadeler bunu doğrulamaktadır. “Klasik okul yetiştirmesi dışında, yığına, devamlı ve Türkiye’nin ilerleyiş yollarına uygun bir halk eğitimi vermeği önemli görürüz. Bu hizmet için çalışan Halkevlerini devlet, imkân elverdiği kadar koruyacaktır.”

Halkevleri, etkin olarak varlık gösterdiği 1932-1953 yılları arasında önemli çalışmalar yapmıştır. Pek çok yayın ve eser ortaya koymuş, pek çok insanın topluma kazandırılmasını sağlamıştır. Halkın külfetsizce toplandığı, eğlendiği, çeşitli etkinlikler içinde yer aldığı ya da izlediği halkevi ve halk odalarının en önemli özelliklerinden birisi; yaygın “halk okulu” hizmeti görmeleridir.

Bu temelde halkevleri; dil-edebiyat, güzel sanatlar, tiyatro, spor, sosyal yardım, halk dershaneleri ve kurslar, kütüphane ve yayın, köycülük, tarih ve müze olmak üzere çeşitli kollara ayrılmıştır.  Uzmanlar tarafından verilen kurslar arasında saz çalma kursları da vardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde alt yapısı hazırlanarak 19 Şubat 1932’de açılan halkevleri, Adnan Menderes tarafından 1951 yılında kapatıldı ve bütün mallarına el konuldu.

Aşık Veysel ile yapılan söyleşinin özgün ses kaydı kadim dostum, değerli şair ve yazar Nedret Gürcan’ın elindedir. Hürriyet gazetesi Pazar ekine verdiğim CD hala orada duruyor mu, bilemem.

Bizim elimizde tanık ve kanıt olarak ses kaydı var. Peki Başbakan R.T.Erdoğan’ın elinde polis ve jandarmanın saz kırdığına dair boş laftan başka kanıt ya da tanık var mı acaba?

Yazının sonuna sakladım: Efendi ağalar, dün Veysel’in ölüm yıldönümü idi!

***

Aşık Veysel’in kendisiyle 1956 yılında Dinar’da yapılan söyleşiyi okudunuz. Başından geçenleri içtenlikle anlatıyor. Herhangi bir densiz sazını kırmış olsaydı, onu da anlatırdı.

1950 yılında, yasasını iktidar ile muhalefet liderlerinin birlikte hazırladığı genel seçimi kaybeden  CHP, 27 yıllık tek parti iktidarından sonra, dünyada örnek ve benzeri olmayan uygar davranışla iktidarı Demokrat Parti’ye barış içinde teslim etti. Ancak 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’den başlayarak, günümüze kadar, iktidara gelen bütün sağcı partiler Cumhuriyet’i kuran partiyi karalamak amacıyla  masum olayları tersine çevirip kendi çıkarları için kullanarak her türlü yalana dolana başvurdular. Aşık Veysel’in Ankara’ya alınmaması, sazının kırılması yalanı da bunlardan biridir. Ama aslında hedef devrimci ve halkçı Cumhuriyet’tir. Çağdaşlaştırıcı  Cumhuriyet, toplumu dönüştürecek devrim ve reformlara başlayınca mürteci akımlar ve tarikatlar yeminli ve inatçı bir direnmişe geçti ve yeraltına indi. 1950’de iktidara geçmelerine karşın hâlâ yer altı yöntemlerini kullanıyorlar ve Cumhuriyet’e karşı “Beşinci Kol” yöntemiyle çalışıyorlar. Bu insanların “Aşık Veysel” yalan ve düzmecesinden vazgeçeceklerini hiç sanmıyorum. Ancak bundan sonra Aşık Veysel’in ağzından çıkan yalanlama tarihsel bir tanık ve kanıt olarak kalacak.

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet / Özdemir İnce

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top