GENEL

KÜRTLER GÖKTEN Mİ İNDİ?

GEREK TARİHÎ ŞAHSİYETLER, GEREKSE ‘DEHHÂK EFSÂNESÎ’ ÜZERİNDEN OLUŞTURULAN BU KURGU, 1800’LERDEN SONRA BATILI SEYYAH, DİPLOMAT VE AKADEMİSYENLERİN DAHİLİYLE YENİ BİR AŞAMAYA EVRİLMİŞTİR.

KÜRTLERİN KÖKENLERİNE DAİR ANLATIMLAR, 700’DEN SONRA YAZILAN İLK DÖNEM İSLAMİ KAYNAKLARDAN BERİ BULUNMAKTADIR

Gerek tarihî şahsiyetler, gerekse ‘Dehhâk Efsânesî’ üzerinden oluşturulan bu kurgu, 1800’lerden sonra Batılı seyyah, diplomat ve akademisyenlerin dahiliyle yeni bir aşamaya evrilmiştir.

İki yüz yıllık bu zaman zarfında ‘Kürd’ kelimesinin etimolojisine yönelik açıklamalarla da genişletilen bu literatüre, maalesef siyasî ve ideolojik nedenlerle çok çeşitli zeminsiz teoriler de eklenmiştir.

Kürtlerin geçmişi şimdiye kadar ‘Karduckhi’, ‘Med’, ‘Gutî’, ‘Mitani’ gibi antik milletlerle ilişkilendirilerek dile getirilmeye çalışılmıştır.

Bu yazıda; Kürtlerle yakın temasta bulunan İslâmî (Arapça, Farsça, Osmanlıca, Çağatayca, Kürtçe), Hristiyan Doğu (Gürcü, Ermeni, Süryani, Rus) ve Hristiyan Batı (Grekçe, Latince, İngilizce, Fransızca, Almanca) kaynakları kullanılarak tarihsel süreçte Kürdlerin kökenlerine dair ifadeler bir araya getirilmiştir. 

Kürtler tarihsel süreçte kendilerini hangi adlarla tanımladılar?

Yine Kürtlerle iletişimde olan milletler Kürtlere hangi isimleri verdiler?

Eldeki veriler bizlere bugünden en eski geçmişe kesintisiz bir süreklilik bağlamında açıklama olanağı veriyor mu?

Öncelikle en sonda söylememiz gereken bilgiyi kısaca anlatalım: Çok çeşitli lehçelerin, dinlerin, inanç ve mezheplerin, aşiretlerin bulunduğu, geniş bir coğrafyaya yayıldığı kaynaklarla sabit olan bu ırka 800’den beri “Kurd/Kerd/Kert/Kord/K’urd” adı verilmektedir.

Günümüzde her dilin ses ve alfabesine göre farklılıkla yazılan ‘Kürd’lere; bu sözcük yayılmadan önce 600-1400 yılları arasındaki Ermeni-Süryani kaynakları ‘Maruc, Mar, Med’ denildiği; Herodotus’un (M.Ö. yaklaşık 484-425) “Historiai” isimli kitabına göre de bu kavramdan önce kendilerini  “Aryan/Αριοι- Arioi'” olarak nitelendirdikleri görülmektedir.  


Günümüzde ‘İran’ kelimesinde yaşayan ‘Êran/Aryan’ sözcüğünün gerçekten de Kürtlerle bir ilişkisi var mı?

Birçok aşiretin altında kümelendiği “Kürd/Kurd” adı nereden gelmektedir?


İtalyan gezgin Pitro Della Valle (1586-1652); İtalyanca, sonradan Fransızcaya da çevrilen ‘Seyahatname’sinde Ksenophon’un bahsettiği “Karduklar”ı Kürtlerin ataları olarak tanımlamıştır.

Takip edebildiğimiz kadarıyla bu iddia Avrupa dillerinde yazılmış olan birçok kaynakta dile getirilmiştir.

Ancak 1700’lerden itibaren arkeolojik buluşların gerçekleştirilmesi ve eski kaynakların yayımlanması ve çevrilmesine müteakip ‘Kürdlerin’ atalarına yönelik bir başka iddia da dile getirilmiştir.  

Birkaç yıl Kürtler arasında da bulunan ünlü Alman tarihçi B. G. Niebuhr (1776-1831) ise biraz farklı bir iddiayı dile getirerek ‘Aramiler’, ‘Medler’ ve ‘Persler’in ortak ata olarak Kürtlerden geldiğini savunmuştur.

1850’lerden beri süregelen modern araştırmalarda da Kürtlerin ataları olarak Medler gösterilmektedir. Bu sadece Avrupalı gezgin/yazar/bürokrat kimlikli şahsiyetlerin tek görüşü değildir.

Kürt aşiret ileri gelenleri ve okumuş kesimleri de aynı görüşü paylaşmaktadır. Hatta ilk Kürt gazetesi ‘Kürdistan’ ile 1908-22 yılları arasında yayınlanan ‘Jîn’, ‘Rojî Kürd’, ‘Kürd Teavün ve Terakki’, ‘Kürdistan’, ‘Şark ve Kürdistan’ gibi gazete ve dergilerde bu görüş doğrultusunda yazılar kaleme alınmış veya çeviriler yapılmıştır.


Ksenofon’un (m.ö. 431-m.ö.354) “Anabasis”ini 2011 yılında Eski Yunanca’dan Türkçe’ye çeviren Oğuz Yarlıgaş, “Kardukhia (2014, ss:259)” sözcüğüne düşürdüğü 249’ncu dipnotta “Bazı araştırmacılar tarafından bugünkü Kürtlerin atası olarak görülen kavmin yaşadığı bölge. Söz konusu bölge Dicle (Tigres) nehrinin batısında kalmakta ve Armenia’dan Botan Çayı (Kentrites) ile ayrılmaktadır (2014, ss:644)” ifadesini kullanmıştır.

Van doğumlu bir Ermeni olan Arshak Safrastian (ö.1958); İngiltere hükümeti görevlisi olarak 1915-16 yılları arasında Kürtlerle kurmuş iletişimine dayanarak 1948 yılında yazmış olduğu “Kurds and Kurdistan” kitabında “Guti, Kassit, Lulu, Med” gibi milletleri Kürdlerinı atalar arasında saymıştır. 


Vladimir Minorsky (1877-1966); 1938’de Doğu Bilimcileri Kongresi’nde Kürtlerin kökenini Medlere dayandıdığı tezini ortaya koymuştur.

Ermeni tarihçi George A. Bournoutian (d.1943) ise “A Concise History of the Armenian People”; “From Ancient Times to the Present” isimli kitabında Kürdlerin kökenini hem Med’lere hem de Urartu’lara dayandırmıştır.

Peki, bu araştırmacıların dayanak noktası nelerdir?
 

1.jpg
İngiltere Foreign Office tarafından 1920 yılında bastırılan “Armenia and Kurdistan” isimli kitapta Kürtlerin en eski ataları ‘Guti’ ve ‘Carduchi’lerin gösterimi. ss:24.


YERYÜZÜNÜN YEDİ IRKI:

İslâmî inanca göre ilk yaratılan insanlar Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’dır.

İnsanoğlu bu iki şahsiyetten çoğalmış ancak öyle günaha bulaşmışlar ki, Hz. Nuh döneminde ‘Tufan’ yaratılarak sadece Hz. Nuh’un gemisine binenler kurtulmuştur.

Ve insanoğlu yeniden Hz. Nuh’un zürriyetinden çoğalmıştır. Şu an yeryüzünde bulunan tüm ırklar; Hz. Nuh’un gemisinin Gutî/Cudî/Kürd(istan) Dağları’na inmesinden sonra burada Hz. Nuh’un Sâm, Hâm ve Yafes isimli üç oğlundan türemiştir. 

Seyyid Mehmed Rıza’nın (ö.1783) 1737 yılında yazımını tamamladığı “Es-Sebʿü’s-Seyyâr Fî Ahbâr-ı Mülûki’t-Tatar” isimli eserinde bu üç şahsiyetten türeyen insanların hangi coğrafyalarda meskûn oldukları şu şekilde dile getirilmiştir:

“Şâlıh bin Erfahşed bin Sâm ve ‘Âd bin Erfahşed bin Semûd ve Cedîs ve Câsim ve Tasm ve Sahâr ve Okar ile arâzî-i bilâd ve kılâ’-i Hicâz ve Yemen ve Tihâme ve Necd ve ‘Arûz’a ‘ârız kezâlik ‘Irak bin ‘Aylam bin Sâm bilâd-ı Isfahân ve Rey ve Kazvîn ve Hemedân ve Lûristân ve Erdelân ve Deylem ve Gîl’an’a müte’ârız ve Horâsân bin ‘Aylam bilâd-ı Sicistân ve Zâbulistân ve Bedahşân ve  Tohâristân ve Belh ve Herât ve Nişâbur ve Merv ve Mâzenderân ve Taberistân’a revân oldılar..

Ve Hevkel bin ‘Aylem bilâd-ı Mâverâü’n-nehr ve Hârezm’e ‘azm ve  Ahvâz bin Bûruh bin Sâm bilâd-ı Hûzistân ve Fârs ve Kirmân’da tavattuna cezm idüp ve Armen bin Nevzd bin Sâm bilâd-ı Âzerbâycân ve Arrân ve Şirvân ve Gürcistân ve Ahlât ve Ercîs ve Teblîs ve Erzene’r-rûm’ı merzbûm ve ‘Amlık bin Lâvez bin Sâm mukaddemâ  arz-ı ‘Amâlık’da ârâm itmişiken bi-hasebi’l-iktizâ vatar-ı kazâ içün bilâd-ı Anatolı ve Karamân ve Trabzon ve Sivâs’da tavattun ile rağbet-i diyâr-ı Rûm idüp Ken’ân bin Nefr bin Sâm bilâd-ı  ‘Irâk-ı ‘Arab ve Cezîretü’l- ‘Arab ve Şâhid’de karâr ve Türk bin Yâfes dahi Çîn ve Kemârî ve Minsek ve Sicistân ve Hazez nâm birâderleri ile semt-i şark ve şimâlde bilâd-ı Türkistan ve Hıtây ve İbir ve Sibir ve Bulğâr ve Deşt-i Kıpçak’da istikrâr bulup Bâric dahi Saklâb ve Rûs nâm karındaşları ile bilâd-ı Rûmili ve Engürûs ve Leh ve Ukranya ve Kırım ve Moskov’a ‘âzim ve Kût bin Hâm birâderleri Berber ve Küş ve Zenc ve Habeş ile cânib-i ğarb u cenûbda bilâd-ı Cerîd ve Fâs ve Cezâyir ve Tûnus ve Trâblus ve Berka ve Mısr ve Sûdân’da ârâma câzim oldılar..

Ve Bure Frenk bin Kût bilâd-ı Engürûs ve Ağalya ve İtalya ve Cermanya ve İsfendiya’da Dornik ve ebnâ-yı Küş’den Sinev bilâd-ı Mekrân’da güzerân-ı vakt itmeğe âheng edüp Dîdeha ve Tûrân ve Hind nâm birâderler bilâd-ı Cüzerât ve Mînibâr ve Ma’ber’i makarr itdiler. Mürûr-ı eyyâm ile evlâd-ı Sâm on dokuz ve Yâfesiyân otuz altı ve Hâmiyân on yedi fırka vü aksâm olup hübûtdan ol zamâna gelince yek-zebân elfâz-ı Süryânî iken tebdîl-i mekân ve şiddet-i bâd-ı tûfân-nişân-ı kahr-ı Yezdân mûceb-i tebelbül-i lisân olmağla ancak sükkân-ı arâzî-i Bâbil olan fırka-i Ken’âniyân misâl-i belâbil ü ‘anâdil-i hânegî lisân-ı Süryânî ile gûyân ve mâ’adâsı mürğ-i vahşî-vâr ağsân-ı şecere-i ‘âlemde terennümât-ı gûn-â-gûn ile nağme-sencân oldular (Yavuz Söylemez, 2016, ss:7-8)..”


Milâdî yedinci asırdan itibaren örnekleri verilmeye başlanan ilk dönem İslâmî kaynaklara göre mevcut olan bütün insanlar temelde şu yedi ana gruptan türemiştir: Hint, Çin, Keldânî/Süryânî, Arap, Fars, Yunan/Roma ve sonradan bunlara Türk’ler eklenmiştir.

Ebü’l-Kâsım Sâid b. Ahmed b. Abdurrahman b. Muhammed el-Endelüsî el-Kurtubî et-Tuleytılî’nin (ö.1070) on birinci asırda Arapça olarak kaleme aldığı “Tabakâti’l-Ümem/Milletlerin Bilim Tarihi” isimli eserinde bu sınıflandırmayı açıkça görmekteyiz (Ramazan Şeşen; 2019).

Amasyalı Şükrullah’ın (ö.1460) 15. asırda telif ettiği Farsça  “Behcetü’t-Tevârîh” isimli eserinde de bu sınıflandırma aynen sürdürülmüştür.

Şükrullah’a göre Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar olan zaman dilimine dair Mecûsiler’e göre 6172; İsrailoğulları’na göre 4340; Hristiyanlara göre 5972 ve Müslümanlardan Abdullah b. Abbâs b. Abdulmuttalib’e göre (en doğru rivayet olarak gösterilmiş) 6075 yıl geçmiştir.

Ona göre bu aradaki zaman dilimi ise Âdem’den Nuh’a 2250; Nuh’tan Hz. İbrahîm’e 1809; İbrahîm’den Musa’ya 565 yıl; Musa’dan Süleyman’ın Mescidü’l-Mukaddes’i yaptığı zamana 536; Süleyman’dan İskender’e 717; İskender’den Hz. İsa’ya 494; İsa’dan Hz. Muhammed’e 361 yıldır. 
 

2.jpg
Adem ile Havva, Antoloji (GF L.A.161) Gülbenkyan Koleksiyonu, Lizbon. Londra British Museum’da yer alan Antoloji ise (BL Add. 27261), 1410-11.


Mehmet Zaîm Efendi’nin 1578 yılında tamamladığı “Câmi’ü’t-Tevârîh”inde coğrafi iklimlerin yedi olduğu gibi; Hz. Âdem’den sonra insanlığın yedi fırkaya ayrıldığı belirtilmiştir:

“(…) her gürûhı bir memlekete mensûb olmağla ol diyâr ol nâmla zikr olındı. Bu fırkanun biri Çin ve biri Türk ve biri Rûm ve biri ‘Arab ve biri Fârs ve biri Hind ve biri Habeşe’dür (Ayşe Nur Sır, 2007, ss:34). “


KÜRD B. İSFENDİYÂR TEORİSİ:

Mes’ûdî lakabıyla bilinen Ebü’l-Hasan Ali b. el-Hüseyin b. Ali’nin (ö.956) günümüze ulaşabilen “Mürûcü’z-Zeheb” ve “et-Tenbîh ve’l-İşrâf” isimli eserlerinde ‘Kürd’lerin kökeni ve etnik adına yönelik bilgiler bulunmaktadır.

Mes’ûdî; “et-Tenbîh ve’l-İşrâf”ında Fars Hükümdarları’nın ikinci kuşağı olan “Bel’an”lardan söz ederken 120 yıl hüküm sürdüğünü belirttiği Menûçehr’in Îrec b. Ferîdun’un soyundan olduğunu ve Ferîdun’la arasında 13 nesil bulunduğunu belirtirken ‘Fars Halkları ile hükümdarlarının çoğunun’ Menûçehr’in 7 oğlunun soyundan olduğunu belirtmiş ve Farslara göre “Kürdler de Kürd b. İsfendiyâr b. Menûçehr’in çocuğudur” bilgisini, Kürt aşiretlerini ve yaşadıkları coğrafyaları paylaşmıştır. (Çev: Mithat Eser, 2020, ss:108).

D. Ahsen Batur’un eserin orijinaline ne kadar sadık kaldığını bilemediğimiz “Altın Bozkırlar” isimli Türkçe çevirisine baktığımızda Mes’ûdî; “Mürûcü’z-Zeheb”ında (2004) Kürtlerin kökenine dair farklı görüşleri bir arada vermiştir.

“Kimine göre Kürdler, Rebia b. Nizar b. Maad b. Adnan b. Bekr b. Vail’in soyundan gelmektedirler” diyen Mes’ûdî; ayrıca Dehhak efsanesini de şu şekilde aktarır:

“Bir başka rivayete göre, daha önce bu kitapta hakkında çok bahsedilen, Arap ve Acemlerin hangi taraftan olduğu konusun da bir türlü mutabakata varamadığı Dahhak’ın omuzlarında iki yılan çıkar..

Bu yılanlar, insanların beyniyle beslendiği sürece Dahhak’a herhangi bir acı vermezler. Bu yüzden Dahhak, Farslar’dan birçok insanı ortadan kaldırdı. İnsanlar bir araya gelerek Efridun’un önderliğinde Dahhak’a karşı savaşmaya karar verdiler. Kendilerine deriden bir sancak yaptılar. Buna Farslar ‘Direfş kaviyan’ derler..

Efridun, Dahhak’ı ele geçirdi [III, 252] ve sözünü ettiğimiz Dünbavend dağına bağladı. Dahhak’ın veziri her gün bir koyun ve insan boğazlar, beyinlerini karıştırarak, Dahhak’ın omuzlarındaki iki yılanın karınlarını doyurur ve kurtulanları dağlara gönderirdi. İşte bu dağlara kaçanlar orada vahşileştiler ve çoğaldılar. Kürdler bu şekilde türemiştir. Sonra soyları çeşitli gruplara ayrıldı.”

(2004, 191-2)


DAHHAK EFSÂNESİ:

Eldeki yazılı kaynaklara olan bilgilerimize göre Kürtlerin kendi asılları ve tarihlerine yönelik yazdıkları ilk eser Ebû Hanife Dinewerî’nin (820-896) şimdiye kadar literatüre dahil edilmeyen ancak 19’ncu yüzyıla kadar varlığı kesin olarak bilinen “Ensabu’l-Ekrâd/Kürdlerin Soykötüğü” isimli eseridir.

Dinewerî; “el-Ahbâr et-Tıvâl” isimli eserinde ise Dahhâk’ın veziri Ermiyâyîl’in Dahhâk’tan kurtarıp dağa gönderdiği insanların Kürtlerin ataları olduğu bilgisini vermiştir.

Ebdullah b. Abdülaziz b. Muhammed el-Bekrî (ö.1094) ise “el-Mesâlik ve’l-Memâlik el-Kübra” adlı eserinde Dahhâk’tan Fars dağlarına sığınıp çoğalan Kürd gruplarını “Şuhcanlar, Macirdan ve Mazenderan, Keykan, Barisan, Müstekan ve diğerleri” adlarıyla sıralamıştır. 
 

3.jpg
Abdülmelik bin Muhammed b. İsmâ’il Se’âlibî Nîşâbûrî’nin (961-1038) ilk iki cildi gönümüze ulaşabilen dört ciltlik “Gurretü’l-Ahbâr Mülûkü’l-Furs ve Sîyerihim” isimli eserinde Kürtlerin kökenine dair Dehhâk Efsânesi’nin yer aldığı sayfa. H. Zotenberg, 1900, ss:26.


Firdewsî’nin (ö.411/1021) 370-80/980-90 yılları arasında yazdığı ve son şeklini 1018 yılında aldığı düşünülen 60 bin beyitlik Farsça “Şehnâme”sinin Osmanlı padişahlarından II. Murad’ın emriyle “Fârisî’den (Pehlevîce dili) Türkîyye (Osmanlıca)”ye 854/1450-51 yılında yapılmış olan ve mütercimi ile müstensihi şimdiye kadar bilinmeyen 330 varaklı mensur tercümesinin (Birinci Kısım: Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine, 1116; İkinci Kısım: TSMH, 1518) “Nişten Dahhâk Ber-taht-ı Cemşîd (8b, 9a-9b; 2020, ss:153-4)” alt başlığında Kürtlerle ilgili “Dehhâk Efsanesi”ne değinilmiş; Îran/Aryan’ın İslâm öncesi  tarihinin dört önemli tabakasını oluşturan ‘Pîşdâdî’, ‘Keyânî’, ‘Eşkânî’ ve ‘Sâsânî’lerin hükümdar ve komutanlarının/pehlivanlarının önemli bir kısmının isimlerinin önüne veya arkasına ‘Kürd(î)’ sıfatı getirilmiş; Sâsânîlerin kurucusu Erdeşêrê Babekân’ın göçebe Kürdlerle savaşına değinilmiştir. 

Çeviride (İkinci Cild, TSMK, 1518), Pîşdâdîler hanedanının altıncı hükümdarından “Ferîdun”, “Ferîdûn-ê Kürd (2017; 14b, 17b, 33a)” olarak nitelendirilmiştir.

Ayrıca Sâsânîlerin önce ordu komutanlığını, ardından da bir yıl hükümdarlığını yapmış olan “Behrâm-ı Kürdî/Behrâm-ı Çûbîn” ile kız kardeşi “Kürdiyye” ile erkek kardeşi “Kürdûy”; “Kürdevî” isimli kahraman ve “Harrâd-ı Kürd” adlı pehlivan (Mustafa Kuğu, 2017, ss:212, 483, 532, 692, 714, 740) için sıfat veya özel ad olarak kullanılmıştır .  

Tercümenin birinci cildinde (TSMK, 1116) “Dehhâk Efsanesi” şu şekilde anlatılmıştır:

“âzâd êtdiler dediler ki olmasun ki şehre ve şenliğe ve êle ve vîlâyete giresin senün yêrün tağ ve mîşelerdür her gün bir yiğit beynisine bir koyun beynisini katup vêrürlerdi her ayda otuz yiğit anlarûn ‘inâyetiyle halâs bulup cân kurtıldı çün bir êki yüz kadar er derildi bir gizlü yerde cem’ êdüp bunlara birkaç keçi ve koyun vêrüp tağa salıverürdi belürsiz olup tağılurlardı Kürdün aslı andandur ki şimdi dahı şehre ve âbâdânlığa çendân gelmezler birer kara libâsdan evleri var ne Tanrı korkusın bilürler ve ne (…)”

(Fatih Budak, 2020, ss:154).


Hasan Esîrî’nin (1652-) 1720-1722 / 1730-1732 tarihli “Mi’yârü’d-Düvel ve Misbârü’l-Milel” isimli tarih-coğrafya eserinde Ermeni ve Gürcüler gibi “Kürd dahi Acem’den münşe’abdur dirler. Gerçi lisâları ve dinleri başkadur ammâ sîmâda ve sadâda ve harekât u sekenâtda ve libâsda ve ekser ahvâlde Acem’e müşâbehetlleri vardır (ss:771)” ifadeleriyle beraber Kürdlerin kökenine dair ‘Dehhâk Efsanesi’ne göndermede bulunmuştur. 

Ali Saib’in 1304/1886 tarihli “Coğrafya-yı Mufassal/Memâlik-i Devlet-i Osmâniye” isimli eserinde “Kürdlerin asabiyetinde ihtilaf vâki olup İbn Haldun’un yazdığı gibi sahih olan; Kürdler, Fars kavmindendir (ss:362)” diye yazılırken; Ebu Salih Bekir Sıdkı Piravâdi de 1332/1913 yılındaki “Millî, Ameli, Vatani, Osmanlı Coğrafyası” isimli kitabında “Bunlar Medya ve Acem torunlarıdır” bilgisini vermiştir.

1328/1910 tarihli “Resimli ve Haritalı Coğrafya-yı Osmanî”de “Kürdler eski Carduqueslerden gelir” denilirken İbnü’l-Nüzhet Ceva’ın 1330/1913 tarihli “Haritalı Musavver Memâlik-i Osmânî’nin Coğrafyası” kitabında Kürtlerin “Medya-Acem ahfadı (torunları)” olduğu görüşü dile getirilmiştir.  

Ahmet Refik Altınay (1880-1937) 1328/1913’te hazırladığı “Büyük Tarih-i Umumî” kitabında ‘Kissiler (Kassitler)’‘yani şimdiki Kürdler’ diye tanımlamıştır.

Diyarbakırlı Kürd Said Paşa; 1887-9 yılları arasında yayınladığı 10 ciltlik “Mir’atü’l-İber” isimli genel tarihinde Kürdlerin İran nesline mensup Kürd’ün evladından geldiği notu bulunmaktadır.

Mehmet Remzi ile Mehmed Vâsıf’ın beraber hazırladığı ve 1325/1908 yılında basılmış olan “Yeni Coğrafya-yı Osmânî” isimli eserde ise ‘Kürdlerin Aslı ve Menşei’ şu şekilde yazılmıştır:

“Kürtlerin ne vâkitten beri Kürdistan’da sâkin bulundukları tarihçe meçhul ise de eski zamanlarda Kürtlerin bulundukları havalide kurulmuş olan Asuriye ve Mediye hükümetleri mevcut olduğu vâkitte de Kürtlerin dağlarda gezindikleri tarihin cümle-i beyanatındandır..

Yunanlı meşhur yazar Ksenefon bundan 2400 sene evvel Elaziz ve Diyarbekir vilâyetlerinin bulunduğu yerleri Karduk isminde bir kavmin vatan ettiğini beyan ediyor ki bunların Kürt olduklarında şüphe yoktur. Kürtler Anadolu yarımadasının şarkındaki vilâyet ile Yukarı Cezire’de yaşamaktadırlar. Kürtler dahi Ari kavimlerden sayılır olup ne Medyalıların ne de Asurilerin torunları değildir.”

(ss:35)
 

 
ARDEŞÊRÊ BABEKAN:

9, 10’ncu asırdan itibaren oluşturulan İslâm/Arapça/Farsça tarih tasarımlarında geçmişte İran coğrafyasına hükmeden devletlere/hanedanlara yer verilirken Pîşdâdî, Keyanî, Eşkanî ve Sassânî’lerin beş bin yıl boyunca hükmettiklerinden söz edilir.

Muhammed b. Cerîr Taberî’nin (ö.923) 903-16 yılları arasında yazdığı “Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk” isimli eserinde Sassânî devletinin kurucusu I. Ardeşêrê Babekan’ın (h.224-240) “Kürd” olduğu belirtilmektedir (Cemalettin Saylık; 2019).

Bu arada ilerde üzerine duracağımız konuya yardımcı olması açısından şu bilgiyi de vermeliyiz ki, Taberî’nin Belamî tarafından çevrilmiş olan Farsça versiyonundan Özbek hükümdarlarından Köçkünçi Han’ın (ö.1531) kitâbdârı olan Vâhid-i Belhî’nin 1522 yılında yapmış olduğu Çağatayca tercümede ‘Kürd’ kelimesi ‘Kert’ olarak yazılmıştır.

Taberî’nin 17’nci. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Hezarfen Hüseyin Efendi’nin (ö.1691) 1670-3 yılları arasında yazdığı “Tenkîhü’t-Tevârih-i Mülûk” isimli eserinde ise, Erdeşîr’in ‘Cesur Kürd’ler sayesinde devletini güçlendirdiği bilgisi bulunmaktadır.

Şemdanîzâde Fındıklı Söleyman’ın (ö. 1779); “Mür’i’t-Tevârîh” isimli eserinde de benzer bilgiler verilmektedir.

Îranşâhr/Sassanî devleti hakkında o dönemde bilgi veren Roma/Bizans kaynakları ile Erdeşêr’in kaya yazıtları; Erdeşêr’in kendisini daha önceki (Achaemenid, Pers: Keyaniyan) devletlerin varisi olarak gördüklerini açıkça ortaya koymaktadır.

Eğer Taberî’nin anlatımını doğru kabul edersek, Erdeşêr Kürd idiyse hangi dille konuştu/yazdı? 
 

5.jpg
Şemdanîzâde Fındıklı Söleyman’ın (ö. 1779); “Mür’i’t-Tevârîh” isimli eserinde “Erdeşêrê Babekan’ın Kürdler’i kendisine taibi kılmasıyla İran’a hakim olmasının anlatıldığı sayfa, 1919, ss:103.


18 ve 19’ncu yüzyıllarda büyük Kürd mirliklerinin destekleriyle yazılan ve literatürde ‘Kürdî Tarih Kaynakları’ olarak yer edinmeye başlayan Farsça-Kürdçe kaynaklarda Kürd aşiretleri kökenlerini Erdeşêr’e bağladıkları görülmektedir.

Ebû Saîd Abdülhay b. ed-Dahhâk b. Mahmûd Gerdîzî (ö.1061); “Zeynü’l-Ahbâr” isimli eserinde ise Erdeşêrê Babekan’ın ‘Keyânîyân’ın ilk hükümdarı Melik Keykubâd b. Da’ b. Bûdkâ b. Malşu b. Nevder b. Manûçehr Melik oğullarından ‘Kîruş’un neslinden olduğunu söylemiştir (Öznur Alkan, 2014, ss: 25-6).

Mirza Ali Ekber Vekayinigar’ın (1846-1899) 1869 tarihli “Bedayiu’l-Lugat” ve Mâh Şeref Hanım Kürdistânî’nin (1805-1847) “Târîh-i Erdelan”ında açıkça görülmektedir.

Bu eserlerde Erdeşêrê Babekan on birinci soydan Kürd’ê bağlanmıştır. Aynı şekilde ‘Ekrâd-ı Zaza/Dunbulî’ Kürdlerinin İran’da hazırladığı Farsça kaynaklarda İslâm öncesi İran padişahlarından ‘Ebuşirvan’a kadar dayandırıldığı görülmektedir (Veysel Başçı; 2019, ss:68).

William Empson (1906-1984) 1928 tarihinde yayımladığı “The Culf of the Peacock Angel/A short account of the Yezîdî tribes of Kurdistân”  isimli eserinde Êzdî Kürdlerin kendisine Sasani hanedanın Kürd olduğu ve Sasani krallığının da Kürdlere ait olduğunu söylediklerini yazmıştır. 

Muhammed Şerîf Qadi’nin (1739-1813) 1811-3 yılları arasında yazdığı “Tarih-i Kürd” isimli Farsça kitabında şu bilgiler verilmiştir:

“Bazı tarihçiler ve nakilciler Kürdlerin kökenlerini Zehak döneminde Zehhak/Dehhak’ın zalimliği yüzünden dağlara, dağların çevrelerine, vadilere saklanıp gizlenmiş birkaç adama dayandırmışlardır. Onlardan birisinin adı Kürd idi. Bundan dolayı Kürdler onun soyundan kabul edilmektedirler. Onun soyundan gelenler dört kabileye taksim edilmiş, şöyle isimlendirilmişlerdir: Birincisi Baban, Kurmanc adıyla meşhurdurlar. İkincisi Kelhur taifesi, üçüncüsü Lor taifesi, dördüncüsü Goran taifesidir.”


Mela Mehmûdê Bazidî’nin (1797-1863) 1858’de yazdığı “Tewarîxa Cedîdê Kurdîstan” isimli kayıp kitabının günümüze ulaşabilen önsöz kısmında “Kürdlerin varlığı İsa’dan önceye uzanır” bilgisi ile 1858’de tamamladığı “‘Adât û Rüsûmâtnâme-yi Ekrâdiye” eserinde yanlış olarak Kürdlerin kökeni arap aşiretlerine bağlanarak verilmiştir. 

Muhammed b. Muhammed el-Hüseynî ez-Zebîdi (ö.1791) 18’nci yüzyılda yazdığı “Tâcu’l- ‘Arûs” isimli Arapça sözlüğünde ‘el-Kürd’ maddesinde ‘(Kef harfinin dammesi ile) müfrettir. Kürd bilinen bir nesil ve dağınık bazı kabilelerdir. Çoğulu Ekrad’dur.(…)’ dedikten sonra “Meşhur topluluk için kullanılan Kürd kelimesi ‘kovmak, müdafaa etmek anlamında olan Kard kelimesinden türetilmiştir” şeklinde bilgi vermiştir.

Ayrıca Kürtlerin aslı üzerine kendi dönemine kadar dile getirilmiş olan iddialara yer vermiştir.

Bu iddialar sıralanırken İbn Kuteybe’nin (ö.889) “Kitâbu’l-M’ârif” adlı eserinde Kürtlerin Acemlerin Bivrâsef’in/Dehhâk’ın yemeklerinin artıklarından kalan bir nesil olduğunu ifade ettiğini zikretmiştir.

Zebidî; Muhammed Efendî el-Kürdî’nin (ö.?) “Nesebu’l-Ekrâd” isimli kitabında dile getirmiş olduğu “Kürd b. Ken’ân b. Kûş b. Hâm. b. Nûh’un çocukları olmaları” iddiasına da yer vermiştir.

Ayrıca Farsların “Kürd b. İsfendiyâr b. Menûcehr’in neslinden olmaları” iddiasından sonra kendisinin de katılmış olduğu “Kürdlerin Sâm’ın neslinden olmaları” iddiasıyla sonlandırmıştır (M. Edip Çağmar; 2017).

MEDLER:

Antiocheia Kilisesi başrahibi Süryani Mikhail’in (1126-1199) “Maktbanut Zabne/Dünya Tarihi” isimli kitabında Hz. Nuh’un oğullarından türemiş olan milletlere yer verilirken ‘Medler’in ‘Japhet/Yasef’in zürriyetinden ‘Medaï’den türedikleri yazıldığı gibi, ‘Kürd’lere Mark’; diğer adıyla ‘Medler/Mages’ denildiği görülmektedir.

Ayrıca 636 (m.s.1187) yılında Medlere (Mark’) ve ‘Türkler (Türkmen)’ arasında gerçekleşmiş olan savaşlara değinilen başlığın içerisinde; Nisibis’te/Nusaybin’de ‘Kürdler’ ile ‘Türkler’ arasında  savaşın cereyan ettiği yazılmıştır.

Ermeni müverrih Korykoslu Hetum/Hayton (1240-1320) ise 1307’lerde Fransızca ve Latince yazdığı “Flos Historiarum Terre Orientis/Doğu Tarihinin Çiçeği” isimli eserinin ‘Med Krallığı’ bahsinde, kendi döneminde Med’lerin ‘Kürd(ler)’ olarak da adlandırıldıklarını söyledikten sonra Medlerin iki önemli merkez şehrini ‘Soraket (Şiraz)’ ve ‘Hewreman/Kirmanşah’a işaret etmiştir.

Mikayel Çamçıyan (1738-1823) da 1784 yılında baskısı yapılan “Hayots Patmutyunı/Ermeni Tarihi” kitabında “Medler; ayrıca Kurd veya Keurd adıyla biliniyor” şeklinde yazmıştır.

On üçüncü asırda Arapça Ebü’l-Ferac adıyla bilinen Bar Hebraeus’un (1225-1285) “Makhtebhanuth Zabhne” ismiyle Süryanice ve daha sonra “El-Muhtasaru fi Ed-Düvel/Hanedanların Muhtasar Tarihi” ismiyle Arapçaya aktardığı genel tarihinde “Medlerin Kıralları” bahsinde “Belshasar’dan sonra Medli Darius ki Napharhidas’tır (Nabonidus), Belteshazar’ı öldürdükten sonra bir yıl hüküm sürdür. Kendisi bu sırada 16 yıldan beri hüküm sürdürmekte idi. Darisu bu yıl içinde Daniyal’ı bütün eşrafına üstün bir vaziyete getirdi. Bu yüzden Daniyal’e hassedildi ve ilk defa olarak aslanlar inine atıldı. Onun kurtulması ile kendisine hasededenler de helâk oldular. (Çev:Ömer Rıza Doğrul; 1945, ss:101)” ifadeleri kullanılmıştır.

İlginç bir şekilde Evliya Çelebî (1611-1682) de Kürdistan’daki seyahatlerine dayanarak “Seyahatnâme” isimli eserinde; M.Ö. 605-562 yılları arasında Babil’de hüküm sürmüş olan ‘Nebukadnezzar/Buhrunnasr’ı, “Buhtunnasır-ı Kurdî” olarak tanıtmıştır.

Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) 1654-5 yılları arasında Johann Carion’un (1499-1537) 1531’de Almanca olarak kaleme aldığı “Chronica”sının Osmanlıca çevirisi olan “Târîh-i Frengi Tercümesi”nde “Zirâ Daryos Medya’lı ve Siros Fars idi. Yunanîyon ancak Fars pâdişâhların yazar ve Medya saltanatı Fars saltanatına ilhâk olunmağla, Medya’dan olan pâdişâhları yazmazlar” bilgisi mevcuttur. 

Ebü’l-Ferac; “İranlıların  Kıralları” başlığında Medyeli Darius’dan sonra İranlı Kurus’un 31/33/39 yıl hüküm sürdüğünü; Babil’i merkez edinerek Keldanileirn, Asurluların ve Medlerin saltanatlarına son verip İranlıların saltanatını başlattığını, Kurus’tan sonra oğlu Kampiz’in 8 yıl hüküm sürdüğünü ve bu şahsın İbraniler tarafından Nebuchadnezzar adıyla bilindiğini not etmiştir.

Ferec; ayrıca ilerleyen sayfalarda İskender’in Darius’u öldürerek İranlıların hakimiyetine son vermesine kadar olan tarih kısaca anlatılmıştır. 
 

6.jpg
Ebü’l-Ferac adıyla bilinen Bar Hebraeus’un (1225-1285) Süryanice “Makhtebhanuth Zabhne” isimli genel tarihinde Med’li Darius’un anlatıldığı sayfa.


Ebü’l-Ferac adıyla bilinen Bar Hebraeus’un (1225-1285) Süryanice “Makhtebhanuth Zabhne” isimli genel tarihinde Med’li Darius’un anlatıldığı sayfa.

1301-1480 yılları arasında telif veya kopya edilen Ermenice yazma eserlerde “K’urd/K’ǝrd/K’urt (Kürd)'” ve “Mars/Marac'(Med)” kelimeleri aş anlamda kullanılmıştır. Şarkiyatçılar ve Ermeni aydınları tarafından

Ermenice eserler matbayla buluşturulurken veya modern Avrupa dillerinden olan İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça’ya çevrilirken ‘Marc, Med’ kelimelerinin Kürdleri kast ettiği dipnotlarla veya parantezlerle belirtilmiştir.

Ayrıca söylemek gerekir ki, Ermeniler tarafından yayınlanan Ermenice veya diğer dillerdeki kaynaklarda ‘Med Devleti’ için de ‘Marastan’ yazılmaktadır.  
  

7.jpg
Joachim Vadianus’un (1484-1551) 1534 yılında Latince olarak yayınladığı “Epitome trium terrae partium, Asiae, Africae et Europæ (…)” isimli coğrafya kitabında ‘Media (ss:338-9)’.


803-1110 yılları arasındaki Kiev Knezliği’nin tarihi olan ve 1113 yılında yazılıp daha sonraki yıllarda eklemelerle genişletilmiş olan “POVEST VREMENNIH LET(Geçmiş Yılların Hikayesi)/Nestor Kroniği” isimli Rusça tarih kitabının girişinde; Tufan’dan sonra Nuh’un Sam, Ham ve Yafes isimli üç oğlunun yeryüzünü kendi aralarında paylaştığı kısma değinilirken Sam ve Yafes’in payına düşen bölgeler sayılırken, her ikisinde de ‘Midiya/Media’ sayılmıştır.

Ayrıca Kürtlerle ilişkilendirilmiş olan ‘Korduna’ da Sam’ın payı arasında gösterilmiştir. İlerleyen sayfalarda bu üç şahsiyetten çoğalan insanların ‘Nektan’ ve ‘Falek’ gününde Babil şehri civarındaki ‘Senaar’ topraklarında bir araya gelerek göğe kadar erişebilen başarısız kule çalışmalarına karşı çıkan Tanrı’nın dilleri karıştırıp 72 halka bölerek yeryüzüne dağıttığı anlatımına yer verilmiştir.

Tanrı’nın şiddetli rüzgarla yıktığı kule vakasından sonra Sam’ın oğulları doğu ülkelerini; Ham’ın oğulları güney ülkelerini; Yafes’in oğulları ise batı ve kuzey ülkelerini aldılar. (Ahmet Ulusan, 2016, ss:118-126).

a) MED COĞRAFYASI:

Kâtib Çelebi’nin (1609-1657); Flemenk coğrafyacı kartograf Gerardus Mercator (1512-1594) ve Jodocus Hondius (1563-1612)’un “Atlas Minor” kısa adıyla bilinen “Atlas Minor Gerardi Mercatoris à I. Hondio Plurimis æneis Tabulis Auctus Et IIllustratus, (Arnheim, 1621)” isimli Latince eserinin muhtedi Şeyh Mehmed İhlasi yardımıyla “Levâmi’u’n-Nûr fî Zulmet-i Atlas Minor (Eserin müellif hattı Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 2998 numarada kayıtlıdır)” adıyla Osmanlı Türkçesindeki tercümesinde ‘Mediya’ şu şekilde açıklanır:

“Hâlâ Şervân dimekle ma’rûfdur. Farsis ile Irkanum denizi arasında olup canib-i şarkîsinde Herakniya ve Partiya ve garbında büyük Arminiya ve Asurya ile mahdüddur. İki kısma taksim olınur. Kısm-ı cenûbî ki ana büyük Mediya dirler ve kısm-ı şimâli ki ana Atropatiya dirler bu kısm ziyâdece serd ü soğuk olmağla çokluk ma’mûr değüldür bunun şehrleri bunlardur. Sumakıya Derbend Erez Senci Cavot o bir kısmı mâ’mûrcadur anun baş şehri Tevriz’dür. Orones dağınun dbinde bina olınup Kaspiyum denizinden sekiz günlük yol ba’îddür bu(nun) şehrün çevresi on altı mildür ve bu meydânda iki yüz bin şehrlü olduğını zann iderler ve bu şehr mütekaddimmün (kitaplarında) Ehatana (Egbatana) yazılur ki anda Furs pâdişâhları yazın otururlardı (..)”

(Ahmet Üstüner, 2017, ss:991)
 

8.jpg
Batlamyus/Ptolemy’nin (M.S.108-168) ‘Geography’ isimli eserinin 1482 tarihli matbuu basımında Media coğrafyasının sınırları.

9.jpg
Ahmet Refik Altınay’ın (1881-1937) 1328/1911 tarihli 6 ciltlik “Büyük Târîh-i Umûmî” isimli eserinde, Medya haritası, C:1, ss:369.


b) MED İMPARATORLUĞU SINIRLARI: 

Şimdiye kadar Med İmparatorluğunun gerçek sınırları tespit edilememiştir. Ancak Batı sınırlarının Kızılırmak olduğu kabul edilmektedir.

Arap ordularının Anadolu’ya yönelik akınlarından hemen kısa bir süre sonra Sivas, bölgesindeki Kürdlerden söz edilmesi dikkat çekicidir.

Özellikle de Rûmî Selçûkler ile Osmanlı hanedanlığının ilk yıllarında Batı Anadolu’da önemli Kürd şahsiyetlerden söz edilmesi; Osmanlı tahrir ve mühimme defterleri ile Şerîye sicillerinde Sivas, Konya, Sinop, İzmir gibi illerde ‘Kürd’ mahallelerine yönelik bilgilerin bulunması akla bazı sorular getirmektedir.

Doğu sınırına gelince; Çin kaynaklarının incelenmesi gerektiği ortadadır. Erken dönem İslâmî kaynaklarında özellikle de tarih ve coğrafya kitaplarında Xorasan, Afganistan Kürdlerine yer verilmesi araştırma konusu yapılmalıdır. 
 

10.jpg
M.Ö. 560 yılında Assur İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Med ve Yeni Babil imparatorluklarının sınırları. M. H. Messchert, 1887,  pp:12.

11.jpg
Herbert George Wells’in (1886-1946) “The Outline of History” isimli eserinin 1927 yılında “Cihan Tarihi’nin Umumi Hatları” adıyla yapılmış olan Osmanlıca çevirisinde Medya İmparatorluğu haritası. C:2, ss:44.


Herodotus’un (M.Ö. yaklaşık 484-425) “Historiai” isimli eserinde ilk Med hükümdarı olarak tanımladığı Deiokes’in sadece şu Med kabilelerine hâkim olduğu belirtilmektedir:

“Bu kabileler arasında Buslar, Paretakenler, Strukhatlar, Arizantlar, Budiler ve Maglar yer almaktadır.”

(ss:56)


Kyros’un Astyages ile savaşmak için kimi Pers kabilelerini bir araya gelmelerini sağladığı anlatılırken, Pers kabilelerinin şu adları sayılmıştır: çiftçilik yapan Maraphlar, Maspialılar, Pasargadlar (Pasargadlardan doğan Akhaimenidler), Panthalialılar, Derusiailer, Germaniler ile ticaretle uğraşan Daolar, Mardiler, Dropikler ve Sagartlar (ss:66).

1924 yılında İngiltere ve Türkiye’den delegelerin saha araştırmacına dayanarak yayınlanmış olan “Cemiyet-i Akvâm Türkiye-Irak Hudûdu Meselesi” raporunda “Haymenişin Kürd” aşiretine yeterince yer verilmektedir.

Bu aşiret adı ile ‘Akhamenid’ birbirine çok yakın görünmektedir. 
 

12.jpg
Ammianus Marcellinus’un (M.S.330-390) Latince olarak yazmış olduğu “Res Gestae” isimli tarih kitabının Charles Duke Yonge (1812-1891) tarafından yapılmış olan İngilizce çevirisinde ‘dağlı ve savaşçı’ olarak nitelendirdiği Medlere dair kullanmış olduğu ifadeler (London-1894; ss:335).

 
İlk dönem İslâm coğrafyacı ve tarihçilerinin Pers devletlerinin yönetim merkezlerinin bulunduğu ‘Fârs İklimi’ndeki Kürd ‘Zûm/zom/gom/xom’larına alt başlık olarak yer verdiklerini biliyoruz.

Acaba ‘Achamenid’ hanedanlığı bu Kürd aşiretinin kökenleri miydi?

Amaselia’lı Strabon (MÖ 64-MS 23/24) “Geographika” adlı eserinin on beşinci kitabında “Persia”dan söz ederken “Bu ülkede iskân eden kabileler Pateiskhoreis, Akhaimenides ve Maglar olarak anılan kabilelerdir. Bu sonuncusu ağırbaşlı bir yaşam tarzında görünürler Kurtiiler ve Mardiler hırsızlardır geri kalanlar ise çiftçidirler (Özge Acar, 2016, ss:203)” açıklamasında bulunmuştur.

Strabon, şu ifadeleri de kullanmıştır:

“Ayrıca Ariana ismi de Persia’nın bir kısmını Media’yı ve Baktria ve Sogdia’nın kuzeyini kapsayacak kadar geniştir; zira bu halklar neredeyse aynı dili konuşur (Özge Acar, 2016, ss:193)”

“Nearkhos’a göre Karmania’nın sakinlerinin geleneklerinin pek çoğu ve dilleri Perslerin ve Medlerinkine çok benzer (Özge Acar, 2016, ss:201).”


Heredotos’un Med kabilesi içerisinde gösterdiği ‘Mag’lar Strabon’a göre ‘Persia’ coğrafyasında yaşamaktaydılar.

Peki Fârs/Fürs/Pars coğrafyasında Kürdler yaşıyor muydu?

Fars coğrafyasında bulunan Kürdler hakkında 700-1500 yılları arasındaki ilk dönem İslâmî kaynaklarda bolca bilgi bulunmaktadır.

Özellikle “Mesâlik/Memâlik” ile “Bilad/Büldan” ve “Acaibü’l-Mahlukât” kitaplarında Fars coğrafyasındaki büyük Kürd aşiretlerine ve onların ‘Zûm/Rûmum/Kom/Kon/Axûr’larından ve sayıları binleri bulan askerî varlıklarından bahsedilmektedir.

Hatta Kürtler Fars bölgesinde h.448-688/m.1057-1290 yılları arasında 240 yıl hüküm sürmüş olan “Şebânkâre” devletini kurmuşlardır.

‘Fârs İklimi’ne dair müstakil bir eser yazmış olan İbnü’l-Belhî (ö.12.yy), “Fârsnâm” isimli eserinde hem Sasaniler döneminde Kürtlerin ordudaki konumlarına hem de Fârs iklimindeki ‘zûm/kom/kon’larına geniş bir şekilde yer vermiştir.

Farsça’dan çevirisi yapılarak Osmanlı Türkçesine 989/1580 yılında aktarılan “Tercüme-i Tevarih-i Yezdî”de; Hz. Ömer’e Kürdler hakkında yapılan şikayetlerden bahsedilirken “Ahvâzdan ve Pars tarafından Kürdler vardur ki (…)” denilerek konu edinilmiştir (Melek Külcü, 2013, ss:421-2). 

Herodotus’un (M.Ö. yaklaşık 484-425) “Historiai” isimli eserinde ‘Pers’ ve ‘Media’ isimlerine dair açıklamalarına bakmak gerekiyor:

“Perslere eskiden Hellenler Kephen derlerdi. Persler de kendilerine Artai ismini verirlerdi. Komşuları da aynı ismi kullanırlardı. Danae ve Zeus’un oğlu Perseus, Belos’un oğlu Kepheus’un yanına gelerek kızı Andromeda ile evlenmişti. Doğan çocuklarına Perseus ismini koymuşlardı. Perseus, erkek çocuğu olmayan Kepheus’un yerine geçecekti. İşte Persler de yeni isimlerini bu olaydan sonra almışlardır (Eski Yunanca’dan Çev: Furkan Akderin, Say Yayınları, 2017, ss:424)”,  “Medler eskiden Arianlar diye bilinirlerdi. Ancak Kolhisli Medeia, Atina’dan kovulduktan sonra Arianlar ülkesine gelmiş ve Medler de daha sonradan bu ismi almışlar..”

(Eski Yunanca’dan Çev: Furkan Akderin, Say Yayınları, 2017, ss:424)


1480’li yıllarda Thuróczy tarafından yazılması dolayısıyla  ‘Thuróczy Kroniği’ olarak da bilinen ve János Horváth tarafından Latince’den Macarca’ya tercüme edilen “Chronica Hungarorum”da Hz. Nuh’un ikinci oğlu Yefesin oğlu Madai’den dolayı Medlerin kendi adlarını aldıkları bilgisi bulunmaktadır (Mesude Şenol; 2018, ss:9).

Hanyevî Mehmet Âtıf’ da 1289/1872 tarihinde Osmanlıca olarak yayınlanan “Hülâsatü’t-tevârih (İstanbul, Muhib Matbaası)” isimli kitabında Mad Devleti’nden söz ederken ‘Mad’ adına “Mad vilâyetî Yafes’in oğlu Mâdâyin zürriyetiyle meskûn ve me’mûr (ss:114)” olmasından dolayı bu adla anıldığını yazacaktır.

Sipâhîzâde Mehmed’in (ö.1589) 1570 yılında Arapça olarak yazdığı ve yine 1572 yılında kendisi tarafından Osmanlıcaya da tercüme edilen “Evzahu’l-Mesâlik ilâ Ma’rifeti’l-Büldân ve’l-Memâlik/Esâmî-i Büldân” isimli eserinde “Fârs” coğrafyasından söz edilirken “Fârs bin Arem bin Sâm bin Nûh ile tesmiye olunmışdur dêrler (Gamze Kargı İnce, 2016, ss:214)” bilgisiyle sözünü ettiği coğrafyanın şahıs isminden geldiğini ortaya koymuştur.
 

13.jpg
Hanyevî Mehmet Âtıf’ın 1289/1872 tarihinde yayınlanan “Hülâsatü’t-tevârih (İstanbul, Muhib Matbaası)” isimli eserinde ‘Madi Devleti’ ile ilgili bilgilerin yer aldığı başlangıç sayfası, C:1.


PEHLEVİLERİN ÜLKESİ:

İbn Hurdazbih (ö.912) 846 yılında ilk yazımını tamamladığı  “Kitabu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik” isimli eserinde “Pehlevîlerin Ülkesi”ini “Rey, İsfahan, Hemedan, Dinever, Nihâvend, Mihricânkuzak, Mâsebezân ve Kazvin (Murat Ağarı, 2008, ss:56)” olarak sınırlandırır.

Zekeriyyâ b.Muhammed Kazvînî’nin (ö. 682/1283) Arapça olarak yazdığı “Acâ’ibü’l-Mahlûkât ve Garâ’ibü’l-Mevcûdât” adlı eseri, Farsça’ya ve Türkçe’nin Çağatayca ve Osmanlıca versiyonlarına çevrilmiştir.

15’nci asır müelliflerinden Rükneddin Ahmed’in tercüme-telif karışımı “Acâibü’l-mahlûkat” isimli eserinde “Bilâd-ı Pehleviyye” şu açıklamalarla aktarılmıştır:

“Pehleviyye şehirleri çokdur. Âzirbâyicân ser-haddinde tâ Fârs vilâyatınun âhirine değin ve tâ Sîstân’a değin Mâ-verâ’en-nehr’e değindir. Kutb-ı bilâd-ı Pehleviyye Kahistân’dur ve Hemedân’dur Qutup ve Fâris ve Istaxar’dur ki bu ekâbir yiridür (…)”

(Bekir Sarıkaya, 2010, ss:144)


Rükneddin Ahmed ayrıca şu bilgileri verir:

İklimler ırkların bulunduğu yere göre Arab, Habeş, Hind, Türk, Cinnîler, Ye’cûc ve Me’cûc olmak üzere; bölgelere göre ise Serendib, Serendib’ten Habeş’e kadar, Su’ud’dan Fars’a değin, Bâbil’den Afrika’ya kadar, Rûm Hazar Konstantiniyye, Efrenc ve Türkler olmak üzere yediye ayrılır.

Nûh peygamber yeryüzünü Hâm, Sâm ve Yâfes adlı üç oğluna taksim eder. Efrîdûn adlı Îrân millî destanının kahramanı da yeri üç oğluna taksim eder. 24 bin fersah olan âlemin yarısını tutan karaların 8 bin fersahını Rûmlar, 3 bin fersahını Farslar, bin fersahını da Araplar tutar.

Abdî-zâde Hüseyin Hüsameddin Efendi “Amasya Tarihi” isimli eserinde İbrahim Paşa’nın (Kürd es-Seyyid) biyografisinde, Kürdlerin  Amasya’da bulunan Pehlivânlu aşiretine mensup olduğu belirtilmiştir (Latinize: Mesut Aydın-Güler Aydın, Amasya Belediyesi, 2004, C:6, ss:68).

Acaba bu aşiretin, Sâsânî hanedanlığına ‘Pehleviyye’ denilmesiyle bir alakası var mı?


KAVRAMLAR ARASINDA BUHARLAŞAN HAKİKAT:

Yunan/Litin kaynaklarında geçen ‘Medler’ ‘Persler’ açıkça ne anlama geliyordu?

Bunlar etnik, coğrafî, hanedan, aşiret, aile veya devlet adları mıydı?

Mesela M.Ö. 472’de sahnelenmiş olan “Persler (Πέρσαι)” isimli tiyatronun yazarı Aiskhlos’un (M.Ö. 525-456) kendisi ya da bir başkası tarafından yazılan mezar taşı epigramından öğrendiğimize göre (Marm. Par. A48; Vit. Aesch. 4,11), Aiskhylos Marathōn’da ‘Medler’e karşı savaşmıştır.  

‘Medler’e karşı savaşı çok sonradan Roma/Bizans müellifi Prokopius (500-565) “Anekdota” ve “Savaşlar Tarihi”nde ‘Sassaniler’ ile yapılmış olan savaşlarda da yazacak.

Türkiye Türkçesinde daha çok ‘Safevi (1501-1736)’ adıyla adlandırılan ‘Sofî’ devleti; aynı dönemde yazılmış olan Batılı kaynaklarda ‘Persia’, çok az kaynakta da ‘Media’ olarak adlandırılmıştır.

Erdebil merkezli tarikatın yönetici soyundan ve Safevi devletinin kurucusu Şah İsmail’in ‘Kürd’ kökeninden geldiği “Sefwetu’s-Sefa” gibi kaynaklarla sabittir.

Yine aynı şekilde Kürd olduğu bilinen ‘Zend’ ve Türkmen Kaçarlar aynı şekilde Batının yazılı ve görsel/harita-gravür kaynaklarında ‘Persia’ olarak tanımlanmıştır.

Oysa her üç hanedan/devlet adı kendi Farsça kaynaklarında “Memâlik-i Mahruse/Korunmuş Memleket”; Osmanlı kaynaklarında ise “Memâlik-i Acem” veya “Memâlik-i Îran”  olarak geçmektedir. 

İlginç olanı ise Selahaddin’in “Devletü’l-Ekrad/Eyyubiler (1171-1250)”ı ve onunla hemden olan “Rumî Selçûkîler” de kimi zaman Batılı kaynaklarda ‘Persia’ tanımlamasına maruzdur.

O zaman akla şu soru geliyor: En eski Yunan kaynaklarından başlayarak, Latin ve 8’nci yüzyıldan itibaren yazılı örnekleri verilmeye başlanan İngilizce, Fransızca, Almanca, Macarca, Polonca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca vb. Avrupa dillerinde ‘Persia’ kavramı ‘metinsel kurgu’ muydu yoksa İran coğrafyasında kurulmuş olan devletlerin genel adı mıydı?

Daha da önemlisi 800’ncü yüzyıldan sonra İslamî literatürdeki ‘Pêşdadî’, ‘Keyanî’, ‘Eşkanî’ ve ‘Sassanî’ şeklinde sıralanmış olan İslam öncesi İran tarihi de kendine göre bir ‘metinsel kurgu’ mu oluşturmuştu?

Peki bu şekilde sonradan adlandırılmış olan devletler/hanedanlar kendisini nasıl tanımlıyordu?

1700’den itibaren yapılan arkeolojik araştırmalardan ve eski kaynakların yeniden literatüre dahilinden elde edilen bilgiler ve bulgular acaba bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ‘metinsel kurgu’ya mı uyduruldu ve tahrifatlar mı yapıldı?

Coğrafî ve siyasî ilişki açısından bu dört aşamayla da ilişki içerisinde bulunmuş olan ‘Sanskrit/Hind’ ve ‘Şîn/Çîn’ kaynakları neden kullanılmıyor ve Batı merkezli tarih tasarımından ‘İran Geçmişi’ oluşturuluyor?

İran’da hiçbir devlet ne kendi kaynaklarında, ne de dış kaynaklarda, kendisini kuran etnik grubun adıyla tanımlanmamıştır.

Oysa bugünkü İran devletinin asli unsuru olarak kendisini gören ve ‘Fars’ olarak tanımlayan bir etnik grup İran’da kurulmuş olan bütün devletlere kendisini varis göstererek ‘geçmiş’i yeniden dizayn etmektedir.

Bu dizaynda ise 150 yıldır ‘Kürd’ler ‘tarihsiz’ bırakılmakta, bütün maddî ve manevî unsurlar ‘Acem’ ırkına hasredilmektedir.

Kolaj: Independent Türkçe / cafemedyam

Var olan bir ırkın geçmiş bir uygarlık(lar)la veya millet(ler)le bir bağ kurulmaya çalışıldığında genellikle adlarını vermiş olduğumuz şu birkaç yöntem kullanılır:

  • Aidiyet;
  • Devletsel ideoloji;
  • Akademik kurgu;
  • Tarihsel kaynaklar;
  • Dilsel veriler;
  • Fiziksek görünüş;
  • Kültürel ögeler;
  • DNA.

Peki, herhangi bir ideolojik tahakküm ve akademik kurnazlığa başvurmadan, nesnel bir şekilde bu yöntemleri kullanarak Kürtlerin geçmişini saptayabilir miyiz?

Diğer bir soruyla, 150 yıldan fazladır tarih tasarımına yön veren İngiliz merkezli Batı ve onun takipçisi küçük Doğu bilgi üretiminin bizlere gösterirken saklattığı Kürt tarihini bilmek mümkün mü?

Gerçekten de karşımızda ‘geçmişin yaşanmışlığı’ mı yoksa ‘geçmişte yaşandığı varsayılan’ bir kurgu mu var?

En önemlisi de, klasik kaynaklarda Kürtlere dair yer alan bilgilerin tahrifatına neden gerek duyuluyor?

1873 tarihli “Elbise-i Osmanîye” kitabında:

 “Kürdlerin uçları kıvrık, kırmızı maroken çizmelerden oluşan ayakkabıları, eski Mezopotamya anıtlarındaki heykellerin ayakkabılarıyla tam bir benzerlik içindedir”, “Kürdler eski Karduklardan (M.Ö.400) geldikleri hakkında şüphe edilirse, Mardin’deki Kürdün kıyafetlerine bakılsın. Bu giysi, Nemrut Dağı’ndaki kabartmalardan fırlamış gibidir” ifadeleri kullanılırken (Kay: Baran Zeydanlıoğlu kişisel Twitter hesabı) ne oldu da bu ifadeler yerine akla mantığa sığmayacak teoriler ortaya atıldı?!.


Ermenice klasik kaynaklarda Kürtler için ayrıca “Mar, Mark” ifadelerinin kullanıldığını belirtmiştik.

Bu kavramın, yani eski Kürtlerin yaşadığı coğrafya olan ‘Media’nın, Aşûr (Assur) kaynaklarında “Medai”, “Amadai”, “Matai”; Elmaca yazıtlarda “Mata-pa”; İbranîce’de “Madai”; Eski Persçe’de “Mada”; Parthça’da/Eşkaniced’e “Mat”; Eski Yunanca’da/Grekçe’de  “Madoi/Medoi”; Babilce’de “Uman-Manda” ve Arapça kaynaklarda  “Mâh” şekillerinde geçtiğini belirtelim.


Peki, Kürtler kendilerini Medlerin soyundan görüyorlar mıydı?

1904 yılında Tiflis’te yayımlanan ve Eleşgir’te derlendiği belirtilen “Mem û Zîn” destanının söyleyicisi ismi belirtilmeyen ‘dengbêj’ (ozan); Mîr Şemdîn oğlu Mîr Zeydînê Botan’ın neslini Medlere bağlamıştır (Ethnographische Übersicht, 11, 1904, Tiflis, ss:197-240; Mehmet Gültekin).


Peki, Medler hangi dili konuşuyordu?

Gaius Plinius Secundus’un (ö.79) “Natural History/Doğal Tarih” isimli eserinin üçüncü kitabında Zerdüşt’ün Med’li olduğunu ve Avesta’nın da Med diliyle yazıldığını belirtmiştir.

Günümüzde mevcut olan Avesta’nın birçok versiyonu bulunmakla beraber temelde iki dil (Avesta ve Pehlevice dilleri) ve iki alfabeyle (Avesta ve Pehlevî alfabesi) oluşturulmuştur. Bu; Pehlevi dili üzerine durmamız gerektiği anlamına gelir.

Ermenice kaynaklarda 1400’lere kadar Med dili, yani Kürtçe için Maroc ifadesi kullanılmaktaydı.

En erkeni Sassâni İmparatorluğu’nun kaynakları olmak üzere Doğu kaynaklarında Med-Pers tasnifi yerine “Keyânîyân” hanedanlığı/devleti/tabakası bulunmaktadır. 
 

1.jpg
Sargon dönemine (M.Ö. 714) ait Aşşûr/ASUR kabartmalarında Aşşûr ordusunun Med kenti Kısessis’in işgali. Bu kabartmada yer alan kalenin birkaç savunma duvarıyla gösterilmiş olması, akla Herodotos’un Med İmparatorluğu’nun başkenti Ekbatana/Hemedan için söylemiş olduğu yedi surla muhafaza edilmiş bilgisini getirmektedir. İlk dönem İslâmî kaynaklarında neredeyse nüfusunun tamamıyla Kürt olarak gösterildiği illerden biri de Medlerin başkenti Hemedan’dır


KEYÂNÎYÂN:

Tarih kitaplarında Pêşdâdîler; ‘Adaletîn önde gidenleri’ olmaları dolayısıyla bu unvanla adlandırıldıkları belirtilmektedir.

Herododos (M.Ö.484-M.Ö.425), ilk Med hükümdarı Deiokes’in bir yargıç olduğunu ve adaletiyle başa getirildiğini yazmaktadır.

‘Adalet’ olgusunun bu iki anlatımda ortak olduğunu görmekteyiz.

Peki, ‘Key’ ve ‘Keyânîyan’ sözcükleri ne anlama geliyor, ne zamandan beri kullanılmıştır? 


Sâsânî hükümdarı II. Yazdgerd (438-457); kadim İran gelenek ve ideolojisine bir gönderme aracı olarak bastırdığı sikkelerde ilk defa “kdy (kay/kral)” ifadesini kullanmıştır.

Bu sözcüğün sözlüklerde ve diğer kaynaklarda nasıl tanımlandığına baktığımızda karşımıza nasıl bir manzara çıkmaktadır?

Hindûşâh bin Sancar’ın en eski nüshası 1304 tarihli olan “Ṣıḥâḥü’l-‘Acem”isimli Acemce (Kürtçe)-Eski Anadolu Türkçesi sözlüğünde “Kiyâ”, “Keyan” ve “Kiyânâ” sözcüklerinin; “Pâdişâh ve ‘anâsır-ı ‘erba’a” şeklinde karşılığı verilmiştir (Harun Altun, 2015, ss:40).

Hasan Karahisarî (1425-1505) ise Şâmilü’l-Luga (Millî Kütüphane Afyon Gedik Ahmet Paşa Kolleksiyonu, Arşiv No: 03 Gedik 17524 /1)” isimli Farsça-Türkçe sözlüğünde “Keyân” sözcüğünü hem “pâdişâhân ra gûyend ze ki pâdişâh est (Yusuf Akçay, 2010, ss:391)” hem de Kürd eri (Yusuf Akçay, 2010, ss:391)” şeklinde tanımlamıştır.

Musavvir Hüseyin tarafından 1094/1684 tarihinde kaleme alınan “Hâzâ Kitâbü Silsile-nâme (Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Yayın Dairesi Başkanlığı Arşivi, no:1872)”nin girişinde kadim zamanlarda bölgelere göre hükümdarların adlarına yer verilirken “Deylem kavmine mâlik olan padişahlara Keyânî dirler ya’ni isimlerine Key lafzını ilhâk ederler. Key-Qubad, Key Hüsrev dirler. Key dimek pâdişâh dimektir” bilgisi bulunmaktadır. 

Abdülkadir el-Bağdâdî’nin (1621-1682) “Şehnâme Lügati”inde; “Keyân (ﮐﯿﺎﻦ)” kelimesinin “Key (ﮐﯽ)” sözcüğünün çoğulu olduğunu, hem ‘Padişah’ anlamında, hem de eski İran (Fürs/Fars) tarihinin ikinci tabakasının “Pādişāh-ı bulendpāye ma’nāsına ve selātîn-i Fürs’üñ fırka-yı ŝāniyesine keyān ve keyāniyān dinür. Ba’zılarınıñ ismi key ile mürekkeb olmaġladur. Mecmū’-yı önder evvel Keykubād ŝānį Key-Kāvus ŝāliŝ Key-Hüsrev rābi’ Key-Luhrāsb hāmis Guştāsb sādis Behmen sābi’ Hümāy ŝāmin Dārāb tāsi’ Dārā ‘āşir İskender” adı olarak kullanıldığı gibi üç manaya daha geldiğini: birincisinin ‘çadır (Biri sahrā-nişîn çādırıdur. Hayme-i ‘Arab ve Hayme-i Kürd gibi)’, ikincisinin ‘rüzgar (rūzgār ve felek ma’nāsınadur)’ üçüncüsünün de ‘tabiat (tabî’at ve ‘unsur ma’nāsınadur)’ ve sonra buna bir madde daha ekleyerek ‘merzbân/muhafız (Keyā merzbān ma’nāsına da gelür ki etrāf-ı memleket hāfızıdur. Vilāyeti düşmenden hıfz ider)’ manasında olduğunu belirtmiştir (2019:476-7). 
 

2.jpg
Keyqubâd zamanında Îran ordusunun kullandığı “Direfş-i Kâviyânî (Devlet Bayrağı)” / Kaynak: GN, GNN: 9, Minyatür: U-85b. Mehdî/Dervîş Hasan Şehnâme Tercümesi


Hayâtî Ahmed Efendi (öl. 1814) “Şerhü Tuhfeti’l-Manzûmeti’d-Dürriyye fî-Lügati’l-Fârsiyye ve’d-Deriyye” sözlüğünde “Key (ﮐﯽ)” ve “Keyân (ﮐﯿﺎﻦ)” sözcükleri daha detaylıca anlatılmıştır.

“Fârsîde dört ma’nâyadur” diyen Ahmed Efendî; kelime hakkında şu şekilde bilgi verimiştir:

“Evvel, zamân-ı meçhulden su’âl ki Türkîde kaçan, ‘Arabîde metâ ile ta’bîr iderler; sânî, pâdişâh diyü elli altıncı kıt’anun beyt-i sâlisinde gelür; sâlis, ‘anâsır-ı erba’adan her birine key dirler, ce’m murâd olındıkda keyân ve keyânâ dirler; râbi’, be-ma’n-i pâk û pâkîze. ‘Arabîde key iki ma’nâyadur: Evvel, be-ma’nî-i dağ ki âteş ile yakarla; sânî, edât-ı ta’lîldür, içün ma’nâsına. ‘Arâbîde, Fârsîde dağdan hâsıl olan beden-i inşanda ve beden-i kayvânda olan dâğ nişanesine de dirler.”


Ahmed Efendi ayrıca; “Keyân (ﮐﯿﺎﻦ)” sözcüğünün “Key lafzınun cem’i (çoğulu)” olduğu ve “Pâdişâh (Pâdişâhân-ı kadimden bir tâ’ifedür ki evvel Keyûmer, âhiri Keyhusrev’dür. Keyâniyân dimekle meşhurlardur. ‘Anâsır-ı erba’aya da keyân dirler)” manasına geldiği gibi “Kiyân (ﮐﯿﺎﻦ) (Kim ma’nasına olan ki lafzınun cem’idür)” sözcüğünün de ‘Pâdişâhlar’ anlamında kullanıldığını yazmıştır (Selda Alparslan, 2013, ss:451-2). 

Böylelikle Eski İran tarihinin ‘Keyanîan’ olarak adlandırılan hanedanlık/devlet döneminin niçin bu şekilde adlandırıldığını az çok anlamış oluyoruz.

‘Key’ ve ‘Keya’ kelimeleri hem tek başına hem de birleşik sözcük içerisinde birçok Kürtçe kelimede bulunmaktadır.

Diyarbakır’da konuşulan Kurmancî lehçesinde ‘Key, Keya’ yaşlı erkekler ve saygı duyulan insanlar için kullanıldığı gibi, ‘babanın erkek kardeşi, amca’ olarak somut veya genel olarak büyükler için kullanılan ‘amca’ karşılığında kullanılmaktadır.

Kraliçe veya hükümdarın eşi/eşleri için kullanılan ‘Key-bânû(Key:Kral; Keybânu: Kral eşi)’ kelimesinin günümüzde ‘kebâni (mutfak sorumlusu, ev kadını)’ şeklinde Kürtçe’de varlığını sürdürdüğüne dair iddialar da bulunmaktadır.

Fakat Cemal Nebez (1993-2018); “Kebanî/Kevanî” sözcüğünün “Kaw (Sanskritçe: Kanya/Kız)” ve “anî (Kürdçe: Xanî-Ev)” kelimelerinin birleşiminden oluştuğu düşüncesindedir (Weşenamekî Êtîmolojîyay Zimanê Kurdî, 2008, ss:187).

Hasan Karahisarî’nin (1425-1505);  “Şâmilü’l-Luga” sözlüğünde ‘ Keyân’ için kullandığı “Kürd eri (Yusuf Akçay, 2010, ss:391)” manası da kesinlikle araştırma konusu yapılmalıdır.

PEHLEVÎ:

On yedinci yüzyıl âlimi, dil bilgini, seyyahı ve edebiyatçısı olan Abdülkadir el-Bağdâdî’nin (1621-1682) Firdevsî’nin (ö.1020) meşhur eseri Şehnâme‘deki güç anlaşılan Farsça kelimelerin Türkçe karşılıkları ihtiva eden Farça-Türkçe sözlüğü “Şehnâme Lügati”inde “Pehlev (پهلو)” kelimesinin iki anlamı olduğu “Biri şeci’ ve merd-i büzürg ve żābit ma’nāsınadur (526)” diğeri ise “İsfehān, Rey, Hemedān, Nihāvend ve Āzerbāycān (530)” olmak üzere beş şehri kapsadığı dile getirilmiştir (Uğur Tokçesi, 2019, ss:176).  

Abdülkadir el-Bağdâdî ismini verdiği bu beş şehri kapsayan ‘Pehlevi’ bölgesinde konuşulan dile “Zebân-ı Pehlevî/Pehlevânî” denildiğini ve “Zebân-ı Fârsî’nin beş kısım (Pehlevî, Derî, Pârsî, Xuzîyye, Süryânî)”dan oluştuğunu şu şekilde dile getirmiştir:

“Zebān-ı Pehlevî buña mensūbdur mu’arrebî fehledür. –Ma’lūm ola ki zebān-ı Fārsî beş kisimdür. Biri Pehlevî’dir. Pādişāhlara mahsus idi. Meclislerinde bunuñla tekellüm iderlerdi. – Ve biri zebān-ı Pārsîdür ki Şîrāz ve etrāfı lisānıdur. – Ve biri zebān’ı Derî’dir. Ehl-i medāyin ve etrāfı luġatidür. Pādişāhlarıñ kapularında ānıñla tekellüm olunurdı. Velihazā Der’e mensūdur. Ba’zı kitab-ı luġatde mezkūrdur ki Behmen ibn-i İsfendiyār ‘asrında etrāf-ı ‘ālemden dergāhına tevāįf-i ümem gelür idi. Biri biriniñ lisānı bilmemek ile Behmen dānişmendlere emir eyledi ki lisān-ı Pārsî’den bir luġat vaz’ idüp deri ile tesmîye oluna ve hükm eyledi ki cemi’-i memālikde ānıñla tekellüm ideler. Cihānyāna bu vāz’ hoş olmaġla mürūr-ı eyyām ile pākîze ve münkkah oldı. – Ve biri Xuzîyye’dür. Xozestān ve etrāfı luġatidür. Mülūk ve eşrāf hāric-i şehre ve mevāż’-i istifrāġ ve hammāmda ānıñla tekellüm iderlerdi. – Ve biri dahı Süryānî’dir. Sūristān’a mensūbdur. Sevād-ı ‘Irāk’dan ‘ibāretdür ki anlara Nebāt dinür. Havāss-ı mülūk ve erbāb-ı mesālih ve de’āvį ānıñla tekellüm iderlerdi. Vaz’i temellük ve hoş āmede mebnîdür. – Zebān-ı Pehlevî didikleri gibi zebān-ı Pehlevānî dahı dinür.”

(533) (2019:177)


İskender Bey Münşî (ö.1633) “Târîh-i ‘Âlem’ârâ-yı ‘Abbâsî” isimli eserinde Kürt Sufî Bayram Ali Sultan’ın Gilan’da Kürt aşiretlerinin yaşadığı Deyleman hâkimi olduğu belirtilmiştir (Tufan Gündüz, 2015, ss:113).

Nuzhetü’l-Qulûb’un Osmanlıca tercümesinde ‘Şîrvân Vilayeti’nde bulunan yerlerden biri olan ‘Geştâsfî’ halkının “Dilleri Pehlevî” olduğu söylenmiştir.

Ayrıca “Irak-ı ‘Acem Bilâdları”ndan Zencân’dan bahsedilirken de “Dilleri Behlevî’dür” denilmiştir.

 
Klasik kaynaklardaki bilgiler; Kürtlerin konuştuğu/yazdığı dilin adlandırılmalarından bir tanesinin de “P/Behlevî” olduğunu ortaya koymaktadır. 
 

3.jpg
Pehlevice belgeler / Kaynak: Iranistik FU Berlin / cafemedyam

4.jpg
İngiliz merkezli iki yüz yıllık Modern tarih tasarımı Kürtlerin ‘tarihsiz’ gösterimi üzerine mi kurgulanmıştır? / cafemedyam


‘Kord/Kurd/Curd’ kavramı ne zamandan beri bir kavim adı olarak kullanılmaktadır?

Tam olarak tespit edilememekle beraber İslâmî kaynaklarda bir kavim adı olarak ‘Kurd’ kavramının göründüğü ilk yüzyıl Hz. Muhammed’in (571-632) yaşadığı 6, 7’nci yüzyıl olmalıdır.

Batı kaynaklarında ise ‘Medes’ten ‘Curdi/Kurd’lere geçiş 1200’den sonrasına karşılık gelmektedir.

Kurd/Kord kavramının  Hz. Muhammed’in (s.a.v) ilk inananlarından Ceban el-Kurdî isimli şahsiyette bulunduğunu hatırlattıktan sonra; 8’inci asırda Halil b. Ahmed (718-791) tarafından  yazılan ve Arap dilinin bilinen ilk sözlüğü olan “Kitâbu’l- ‘ayn” isimli eserde “el-Kurd (ﺍﻠﻛﺮﺪ): Cebel  min el-insan /Kürd: İnsanlardan bir millet-halk-kavim-soy-nesil (C:5, ss:326)” şeklinde kısa bir tanımlama bulunmaktadır.

Ayrıca Arapça’ya hakimiyetiyle bilinen Îbn Sîde’nin (1008-1066) 12 ciltlik “el-Muhkem ve’l-muhîtu’l-azam” isimli Arapça sözlüğündeki “wel-Kurd” maddesinde “Cil min elnas me’rûf wel-cem’/Kürd insanlardan bir millet-kavim-soy (6, ss:748; 2000)”dur ifadesi kullanılmıştır (Mustafa Öncü, Kurdiname, J:3, 2020, ss:45)

Halil b. Ahmed’in yaptığı tanımlamanın benzer versiyonlarına veya Kürdlerin çoğulluğunu ifade eden “(el) Ekrâd” şekline, daha sonraki tek dilli/çok dilli Arapça/Farsça/Çağatayca/ Osmanlıca/ Kürtçe sözlüklerde ve ansiklopedilerde bir kavmi ifade edebilecek şekilde rastlamıştır.

Örneğin kim tarafından ve ne zaman yazıldığı bilinmeyen ancak eldeki dört nüshadan birinin üzerinde h.770/m.1368 tarihi bulunan “Çulluk Kapan Lügati/Müntehab fi’l Lüga” isimli Eski Anadolu Türkçesi sözlüğünde “Kürd [Kürd (ﮐﺮﺪ) : cim ( 128 ) (ج b3/2)] (Muhsin Uygun, 2014, ss:45)” ve onun çoğul biçimi olan “Ekrâd [Ekrād (ﺍﮐﺮﺍﺪ): Cem’-i Kürdī (19a5/1] (Muhsin Uygun, 2014, ss:269)”a yer verilmiştir.

Şunu belirtmek gerekir ki, kanaatimize göre Kaşgarlı Mahmud’un 1072-4 tarihli “Divân-ı Lugati’t-Türk” isimli eserinde bulunan dünya haritasında yer alan “Erzü’l-Ekrâd/Kürdlerin Toprakları-Ülkesi” ifadesinden sonra Türklerin zihinsel dünyasında Kürtlerin bir kavim olarak var olduğuna dair ilk somut tanımlama bu sözlükte görülmüştür. 

Doğu kaynaklarının yanı sıra bizim tespitlerimize göre 1400’lerden sonra Batı dillerinde yazılan sözlük ve ansiklopedilerde bir kavim adı olarak “Curd/Courd/Kurd/Kurden/Kourd/Koord/” madde başlarına rastlanmaktadır.

Son 300 yılda birçok dilde yazılan ansiklopedilerde yer verilen ‘Kürd’ maddeleri bazı temel unsurlar üzerine kurgulanmıştır.

Maddeyi yazan şahsiyetin bilgi ve niyeti; yaşadığı devletin ona belirlemiş olduğu sınır veya Kürtlerle olan ilişkisinin boyutu maddenin niteliğine ve niceliğine yön vermektedir. 

Şunu da dikkat etmek gerekir ki, M.Ö. 4’nci yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan ve 1400’lere kadar devam eden (yerini Kürd maddesine bırakıncaya dek) Latince ve Grekçe sözlük ve ansiklopedik eserlerde, kendi dönemlerinde yaşayan bir etnik adı olarak ‘Media/Medes’e madde başları olarak yer verilmiştir.

Nitekim Gaius Plinius Secundus’un (ö.79) Natural History/Doğal Tarih (Kitap:6, 1847-9, C:2, ss:28-30)” ve Seville’li Isodor’un (560-636) Etymologies (İngilizce, 2006, ss:194)” isimli eserlerinde bu durumu açıkça görmek mümkündür. 


MİLÂD ÖNCESİ ASIRLARDA KÜRDÎ ŞAHSİYETLER

Ayrıca şunu net biliyoruz ki, İslâmiyet’ten sonraki süreçte telif edilen eserlerde, milâd öncesi asırlarda yaşayan hükümdar, vezir, komutan gibi ‘tarihî figürler’ için de ‘Kurd’ nisbesi kullanılmıştır.

Yani İslâmî kaynaklarda Kürt kavminin daha önceki süreçte nasıl adlandırıldıkları belirtilmese de, tarihsel ve destanî şahsiyetlerin ‘Kürd’ olarak nitelendirilmesi, Kürtlerin en azından M.Ö. 5000’lere kadar (Pêşdâdîler dönemi) var olduğu görüşünü kabul ettikleri anlamına gelir.

Örneğin Ebu’l-Kâsım-i Firdevsî’nin (ö.411/1021) “Şehnâme”sinin 1450’lerdeki Osmanlıca çevirisinde “Ferîdûnê Kürd, Behrâmê Kürd, Kürdîyye” isimlerine rastlandığı gibi, Mehdî mahlaslı Dervîş Hasan tarafından II. Osman adına 1621 yılında (istinsah 1733) yapılan mensur çeviride de, Rüstêmê Zal (Zal oğlu Rüstem) ile Rüstem’in oğlu Feramerz/Felamerz’den söz edilirken “vesâ’ir Kürdizyân” denilmiştir (Ramazan Bölük, 2017, ss:417).

Hamdullah Müstevffî Qazwînî’nin (1281-1340?) 740/1340 yılında yazdığı “Nüzhetü’l-Qulûb” isimli eserinin Osmanlıca tercümesinde Keykavus’un oğlu ve Keyhüsrev’in babası olan şahsiyetten de “Siyâveş-i Kürd” adıyla söz edilmiştir (Güneş Ekmekçi Aşan, 2020, ss:435)

Mîr Şerefxan Bîdlîsî’nin (1543-1603) 1597 tarihinde yazıp Farsça Osmanlı devlet erkanına sunduğu ve kimi yazma nüshalarda içeriği dolayısıyla, ayrıca Osmanlıca çevirilerinde, “Târîh-i  Kurdistân” adıyla bilinen “Şerefnâme”sinde Eski İran Tarihi’nin (Pêşdâdîler, Keyâniler, Eşkâniler, Sâsânîler) hükümdar ve ordu komutanlarından ‘Kürd’ olanlarının isimleri sayılmıştır.

Hemen belirtelim, Kürt askerlerinin kahramanlıklarının ‘geçmiş ataları’ özellikle de ‘Rüstemê Zal’ ile övülerek anlatılması formu şair Emîr Mu’izzî’den (ö.1125) beri kullanılmaktadır.

Pehlevîce (Orta Kürtçe) ile Soğdça (Bize göre Orta Kürtçe’nin doğu kolu) klasik metinlerde kahramanlığıyla ilgili kitaplar yazılan Kürd Rüstem’in mezarı, Ali Ekber Hıtaî 1516 yılında Farsça yazdığı “Hıtaynâme”nin mukaddimesine göre Ceyhun Nehri’nden Xıtay/Çin’e uzanan coğrafî bölgede bulunmaktadır. 
 

6.jpg
Rüstem hamsesi: Duvar resminin bir bölümü, Pencikent ( Samarkand) Tacikistan. 7’nci yüzyıl. Rüstem’in ejderhayı öldürmesi tasviri.

7.jpg
Çin’in Dunhuang bölgesinde bulunup; Pelliot Sogdian 13 ve British Library Or. 8212/81’de muhafaza edilen 9’ncu yüzyıldan kalma iki Soğdça belgede ‘Rüstemê Zal’ın hikayesi anlatılmaktadır

8.jpg
Kahramanlığıyla sembol olan Kürd Rüstemê Zal’ın (Zal oğlu Rüstem) doğumu. Firdevsî’nin “Şehnâme”si. Muhammed Kâtib Şirazi tarafından H. 956/M. 1549 yılında istinsah edilen nüsha, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, nr: 1984, 67a

9.jpg
Kürd Rüstemê Zal’ın (Zal oğlu Rüstem) Çin Hakanı’nı kementle çekmesi. Firdevsî “Şehnâme”si. Firdevsî’nin “Şehnâme”si. Muhammed Kâtib Şirazi tarafından H. 956/M. 1549 yılında istinsah edilen nüsha, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, nr: 1984, 202b

10.jpg
Rüstem ile Efrasiyab şahsında görülen ‘Êran (Kürd-Acem, Îran)-Tûran (Türk-Tatar-Moğol) Savaşı’ / Kaynak: Kemal Kâfi tarafından h.843/m.1439 yılında istinsah edilen Firdevsî’nin “Şehnâme”si. Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Beşir Ağa nr: 486


Ebubekir ibn Behram ed-Dımeşkî’nin (ö.1102/1691) 1689 yılında yazımını tamamladığı Osmanlıca “El-Fethu’r-rahmânî fî Tarz-ı Devlet-i Osmanî” isimli tarih-coğrafya eserinin “Fasl-ı Derbeyân-ı Eyâlet-i Şehrizol” başlığının içerisinde ‘Evsâf-ı Kürdistan/Kürdistan’ın Vasıfları’ kısmına baktığımızda şu ifadeleri kullanır:

“Bu Ekrâd hakkında akvâl-ı muhtelife vardır. Bazıları Ekrad-ı Arab’dan münşa’ib olmuşdur ve bazıları Dahan Marî‘den. Bu tâife ekseri şecî’ ve mahkûr ve mütekebbir ve hâmîlik ve kat-ı tarik makülesi kendülere nisbet idüp tefâhür iderler ve tevaif-i Ekrâd Sünnî ve Şâfî’i el-mezheblerdir. Ancak ulusat Musul’da ve Şam’dan Dasnî ve Halevî aşiretler ki Yezidî mezheblerdür ve kendüleri Şeyh Hadi müridlerinden add iderler. Meşâyih nâmına içlerinden kara sarınur ve bu cihetden Karabaş dimekle ma’ruf olmuşlar ve şeytan ve Yezid’e belin cümle eşyâya la’netden ictinâb iderler. Ve hükkâm-ı Kürdistân arasında sâhib-i aşâir-i kesîre olanlar aşiret ismiyle yâd olunup ve sâhib-i kılâ’ olanlar ol kılâ’ esmâsıyla şöhret-i şi’ar olmak resmdir. Meselâ Hakkâri ve Cezire gibi ekser meşâhîr-i şecî’an-ı zaman bu taifedendir. Rüstem-i Zâl ve Behram Çubin ve Gergin Milâd û PehlivânFerhâd û Şirin ki Kelhûr taifesindendir.”

(Hasan Gülbal, 2019, ss:148)


ERKEN DÖNEM İSLÂMÎ KAYNAKLARDA KÜRTLERİN YAŞADIĞI COĞRAFYALAR

Hem İslâmî kaynaklarda hem de Batı kaynaklarında ‘Kürtlerin kadim zamanlardan beri yaşadığı’ bölgeyi ifade etmek için birkaç farklı coğrafî ve siyasî ‘Kurdistân’a yer verilmiştir.

Kurd ve Aryan dillerindeki “İstân” ekiyle oluşturulan “Kurdistân (ﻛﺮﺪﺴﺘﺎﻦ)” ve “Lur” alt grubunu ifade eden “Luristân” kavramları yaklaşık olarak bin yılından sonra kullanılmıştır.

İlginç bir şekilde ilk İslâmî kaynaklarda Kürtlerin yaşadığı birçok coğrafî bölgeden söz edilmektedir.

Bu anlatımlardan Çin’den Balkan’lara; Hazar Denizi’nin kuzey kesimlerinden Fars Körfezi’ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldıkları ortaya çıkmaktadır.

Mesela İbn Rüsteh’in (ö.1913’lerde) 903-913 yılları arasında yazımını tamamladığı “Kitabu’l-Â’lâki’n-Nefîse” isimli eserinde Konstantisnis’ten bahsedilirken, Sekalibe ülkesine doğru Balatis şehri civarında ‘Kürd’ milletinden çadırlarda yaşayan bir topluluğun bulunduğu belirtilir (Ali Fuat Eker, 2010, ss:166).

Diğer taraftan Ebü’l-Kāsım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdâzbih’in (ö. 300 / 912) “Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-Memâlik” isimli eserinde Ceyhun Nehri dolaylarında Kürdlerin şehri olan ve köyleri bulunan “Husasek”ten söz edilmektedir (Murat Ağarı, 2008, ss:149).

İspanyol elçisi Ruy Gonzáles de Clavijo (ö.1412) 1404 yılında Xorasan-Nîşâbû’u ziyaret ettiğinde; ‘Lûr’ Kürtlerinin Arapça dil yapısına göre yapılmış olan, 400 kadar kaliteli çadır sahibi “Alavari”lerin Nîşabur’da bulunduğunu ve 20 bin deveye sahip bu aşiretin Timur’a yıllık 3 bin deve ile 15 bin koyun haraç verdiklerini yazmaktadır (Guy Lestrange, 1928, ss:181; Ömer Rıza Doğrul, 1993, 115).

Kürtler bu tarihten önce de Nîşabur’da olmalı ki, ilk Arapça-Farsça “El-Bülgatü’l-Mütercem fî’l-Lügat” sözlüğünün Edîb Kürdî Nîşâbûrî tarafından 1046 yılında yazıldığı söylenmektedir.
 

11.jpg
8-15’nci yüzyılları arasında İslâm coğrafyacılarının hazırladığı dünya haritalarındaki coğrafi bölgelerde Kürtlerin büyük kitleler halinde yaşadığı yerler sarı renkli dikdörtgenle gösterilmiştir. Harita Ramazan Şeşen’in Ebül Fidacoğrafya kitabı çalışmasından alınmıştır.


Hatırlamak gerekir ki ‘Lur’lar Kürdlerin bir alt grubudur. Nitekim Şihâbüddîn Abdullâh b. Lutfillâh b. Abdirreşîd-i Bihdâdînî-yî Hâfî (ö.1430) 823/1421 yılında yazımını tamamladığı Farsça “Coğrafyâ-yı Hâfız-ı Ebrû” kitabında ‘Lurîstan’dan bahsederken, ‘Lûr’ların (çoğulu Alavir) ‘Kürd’lerle ayni kavim olduğu bilgisi bulunmaktadır.

1599-1605 yılları arasında yazılan ve şimdiye kadar müellifi tespit edilemeyen “Târîh-i Kızılbaşân” isimli Farsça tarih kitabında “Kürd” ve “Lor” kavimleri şeklinde ikili bir sınıflandırmayla haklarında bilgi verilmiştir.

Bu tarihten önce yazılmış olan klasik kaynaklardaki Kürdlerin kökenine dair rivayetlerin birkaçı (Hz. Süleyman’ın cinlerinden) aynı şekilde ‘Lor’lar için de dile getirilmiştir.

Her iki kavmin kökeni Dahhak Efsanesi’ne bağlanmıştır. Dağlarda türeyen Kürtler ve Lorlar için şu ifadeler kullanılmıştır:

“Bu taifeye Lor ve Kürd adının konulmasının sebebi şudur: Matrud vilayetinde bir mevziye Kürd derler, yine bu havalideki bir geçit yerinde bir köy bulunmaktadır, ona da Lor derler. Çünkü bu topluluğun eskiden bu bölgeden zuhur etmiş olmasından dolayı, böyle isimlendirilmişlerdir.”

(Tufan Gündüz, 2015, ss:69-72)


İslam coğrafyacılarından el-Belazurî’nin (öl. 279/892) “Futûh el-Buldân”; Ebü’l-Kāsım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdâzbih’in (ö. 300 / 912) “Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-Memâlik”; Ya’kub’nin (292/905) “Kitâbü’l-Büldân”; Ebû Zeyd Belhî’nin (ö.322/934) “Suverü’l-ekâlîm/Takvîmü’l-buldân”; Kudâme b. Ca’fer’in (ö.337/948 [?]) “Kitâbü’l-Harâc”; İbn Havkal (ö.367/977) “Kitâbü Sûreti’l-arz (el-Mesâlik ve’l-memâlik)”; Makdisî’nin (ö. 390/1000[?]) “Ahsenü’t-tekâsîm fî ma’rifeti’l-ekâlîm”; İbnü’l-Fakîh el-Hemedânî’nin (ö.289/902) “Muhtasar Kitâbu’l-Buldân”; İbn Rüsteh’in (ö.310/922) “A’lâki’n-Nefîse”; Ebû Ubeyd el-Bekrî’nin (v.487/1094) ansiklopedik kitabı “Mu’cemü Mesta’cem min Esmâi’l-Bilâd ve’l-Mevâzî” ile “el-Mesâlik ve’l-Memâlik”; Şerîf el-İdrîsî’nin (v.560/1165) “Nüzhetü’l-Müştâk fi’htirâki’l-Âfâk” ve muhtasarı “Ünsü’l-Mühec ve Ravzü’l-Fürec”; Ebü’l-Fidâ’nın (ö.732/1331) “Takvîmü’l-Buldân”; Müellifi şimdiye kadar tespit edilmemiş olan Ebu’l-Müeyyed Ab-dülkayyüm b. Hüseyin b. Ali el Farisi’nin (1258) istinsah ettiği “Hududü’l-‘Âlem”, Hamdullah b. Ebû Bekir b. Ahmed b. Nasr el-Müstevfî el-Kazvînî’nin (ö. 750/1349) “Nüzhetü’l-kulûb”; Ebû İshak İbrâhim b. Muhammed el-Fârisî el-İstahrî’den (ö.340/952’den sonra) h.5-6/m.11-12. yüzyılda Farsçaya çevrilen “Tercume-yi Fârisî-yi Mesâlik el-Memâlik”; Sadıq İsfehânî’nin “Coğrafya”; İbn Mahmûd Muhammed Müfîdü’l-Müstevfîü’l-Yezdî’nin  “Muhtasar-ı Müfid”; Zekeriyyâ b.Muhammed Kazvînî’nin (ö. 682/1283) Arapça olarak yazdığı “Acâ’ibü’l-Mahlûkât ve Garâ’ibü’l-Mevcûdât” ile  “Âsârü’l-bilâd ve ahbârü’l-ibâd“; İbn Faldan’nın (v.310/922’den sonra), Ebû Dülef’in (v.390/1000?) ve İbn Battûta’nın (ö. 1377 [?]) ‘Seyahatnameleri’ ile Ebû Hâmid el-Gırnatî’nin (v.565/1169) “el-Muğrib an ba’zi Acâibi’l-Mağrib/Nuhbetü’l-Ezhân fî Acâibi’l-Büldân ve Acâibü’l-Mahlûkât”; İbn Cübeyr, Muhammed b. Ahmed’in (v.614/1217) “er-Rıhle” isimli eserlerinde Kürtlere ve Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalara dair bilgiler bulunmaktadır. 

Mes’ûdî lakabıyla bilinen Ebü’l-Hasan Ali b. el-Hüseyin b. Ali’nin (ö.956) “et-Tenbîh ve’l-İşrâf” isimli eserine göre Kürdlerin “Bâzencân, Şûhcân, Şâzencân, Neşâvera, Bûzikân, Luriyye, Cûrkân, Câvâniyye, Bârisiyân, Celâliyye, Müstekân, Câbârka, Cûrûkân, Kîkân, Mâcürdân, Hezbâniyye ve diğer kolları var”dır.  

Bunlar; “Fars, Kirman, Sicistan, Horasan, Isfehan, Mâhât’tan Cibâl bölgesi, Mâhü’l-Kûfe (Dînever), Mâhü’l-Basra (Nihâvend), Mâhü Sebezan/Mâsebezân, el-İğâreyn-yani bu iki yer Burc ve Kereci Ebû Dülef-, Hemedan, Şehrezûr, Derâbâz, Samğân (Dameğan), Azerbaycan, Ermeniyye, Arrân, Beylekân, Babü’l-Ebvâb (Derbend), Cezîre bölgesinden Şam ve Sugûr (Uç bölgeler) topraklarının Kürd bölgelerinde bulunurlar. (Mithat Eser, 2020, ss:108)”.

Şehabeddîn Ahmed b. Yahyâ b. Fazlillâh el-Ömerî (1301-1349) de “Mesâlikü’l-ebsâr fî memâliki’l-emsâr” isimli eserinde Cezire, Musul ve Kavar arsındaki kısım ile Hemedan arasında yaşayan yirmi Kürt aşiretin ismini vermektedir.

Bunlar;

  1. Gorani,
  2. Gilali/Celalî,
  3. Zangali,
  4. Kusa ve Mabir,
  5. Sabuli, Kartavi,
  6. Hasmani,
  7. Karhin ve Dukuk civarında bir kabile,
  8. Erbil arazisi içinde yaşayan bir kabile,
  9. Mazancan,
  10. Sohri,
  11. Zarzari,
  12. Çolamerg,
  13. Markavan,
  14. Gavar Bucağı Kürtleri,
  15. Zibari Bucağı Kürtleri,
  16. Hakarililer,
  17. Besitki,
  18. Bohti,
  19. Dasini,
  20. Dumbuli’dir (Minorsky).

Yâkût Hamevî’nin (ö. 1299) “Mu’cemü’l-büldan”ında ise Erzen, Siirt, Hizan, Hânî, Âmid, Hısnkeyfâ, Semanin, Tell Fâfan, Cezîretü İbn Ömer, Zevzan, Nuseybin, Dârâ, Mardin, Dunyesir, Ruha, Musul, Akra, ‘İmadiye, el-Hısniye/Zaho, Dakuka, Sincar, Erbil, Hanıkin, Şehrezûr, Suhreverd, Kırmısin, Sîser, Cebel, Hulvân, Hemedan ve daha birçok köy, kasaba ve belde Kürtlerin yaşadığı yerler olarak gösterilmiştir. 

Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. İbrahim Levâtî Tancî (1304-1368) “Rıhletü İbn Battûta” Amik Ovası’sından sonra gittiği Kusayr’daki kalenin emirinin adının Emiri Alâeddîn Kürdî olduğunu belirtir.

Başka bir pasajda ise Atrablus’tan sonra ‘yüksek bir tepe üzerinden kurulan küçük, şirin şehir’ olarak tarif ettiği “Hısnu’l-Ekrâd (Kürd Kalesi, 1030’larda inşa edilmiştir)”inde bir gece konakladığını söyler.

Batûta, burdan sonra Humus’a gitmiştir. İbn Cübeyr (ö.1217), Batûta’dan bir yüz yıl önce Humus yakınında Kürt gruplarının bulunduğunu not etmişti (Şeyma Çankaya, 2019, ss:157).

Hılle’de “İsnâ Aşeriyye İmâmiyye (Şîî Oniki İmam)” mezhebine inanan “Ekrâd (Kürtler)”in bulunduğunu yazar.

Şengal/Sincar için şu ifadeleri kullanır:

“Sincar ahalisi Kürtlerden oluşuyor. Bunlar cesur ve cömert insanlardır. Orada görüştüğüm derin bilginlerden Şeyh Abdullah Kürdî büyük dervişlerden olup keramet sahibidir. Kırk günde bir yemek yediği ve yediği zaman da bir arpa ekmeğinin yarısıyla yetindiği söylenir! Sincar dağının doruğunda kurulu tekkesinde görüştüm onunla. Bana dua etti. Biraz da para verdi. Bu parayı Hint küffarı tarafından saldırıya uğrayıncaya kadar muhafaza etmişimdir.”

(A. Sait Aykut, YKY, 2000)


Kürtler; Araplar, Türkler ve Batılılar Kürtlerin yaşadıkları yerleri ‘Kurdistan’ olarak adlandırmadan önce, yani milâdî 1000’den önce, Kürtler kendi ülkelerini ‘Êranşahr’ olarak tanımlıyorlardı.

Örneğin,  ‘Elî Mistefa ‘Oremarî ve Cemîl Mehmud Şêlaî’nin Mela Mistefa ‘Oremarî’den dinleyerek Vejîn dergisinde (S:16, 18 ve 19) yayımladıkları Kürtçe “Rüstemê Zal Destanı”na bakılırsa, Key Kawis döneminde (Kayanîler; Med-Achaemenid; M.Ö. 1000-M.Ö.330) Zebulistan’da yaşayan Rüstem; aidiyet duyduğu ülkeyi/toprağı ‘Welatê Îran’ olarak tarif etmiş ve ülkesinin ‘Turkanî/Türkler’ tarafından saldırıya uğramaması için savaşlara girişmiştir (Rojbir Çalışır, 2019, ss:62)

Ayrıca Beluç Kürdlerinden Axwend Mihemed Salih Zengene’nin; Doğu ile Batı kaynaklarından yararlanarak h.1070/m.1659-60 yılında Belucistan sahasında oluşturduğu Farsça “Kurd Galnâme” isimli eserinde; M.Ö. 3000’lerden beri Medya’yı kendisine yurt edinen Kürd milletinin, bugün genel olarak Azerbaycan adıyla bilinen coğrafyanın, kitabın yazıldığı tarihlerde (1660’ta), bu coğrafyaya ‘Kürdistan’ adını verdiği notu bulunmaktadır.

Peki, “Êranşahr” nedir, hangi coğrafî sınırları ifade etmekte ve ne zamandan beri kullanılmaktadır?
 

Kyrene’li Eratosthenes’in (ca.285–205 BC) günümüze sadece alıntılarla ulaşılabilen “Geography” isimli coğrafya kitabına göre M.Ö. 250’lider dünya / Kaynak: Duane W. Roller; “Eratoshene’s Geography”, Princeton University Press and Oxford, 2010, pp:251


ARYAN, ÊRAN ve ÊRANŞAHR:

Büyük Darius’un (m.ö. 522-m.ö. 486) “Nakşê Rüstem”de bulunan yazıtında Darius, kendisini “Hystaspes’in oğlu bir Ahamenişli, bir Pers’in oğlu Aryan sülalesine bağlı bir Aryan (Gül Zeynep Muslu, 2019, ss:44)” olarak tanıtmıştır.

Darius’un kendisinden sonra tahta geçen oğlu Kserkses (486-465) de Persapolis ‘Abadana Sarayı’ındaki “Daiva Yazıtı”nda babasının izinden giderek kendisini “Krallar kralı, ülkeler kralı, her kökenden halkların kralı” ve “Bir Ahamenişli, bir Persli, bir Pers’linin oğlu, Aryan soyundan bir Aryan (Gül Zeynep Muslu, 2019, ss:66)” olarak göstermiştir.

Darius; ülke sınırlarını Persapolis Tahtê Cemşîd’teki Apadan Sarayı’nın kuzeydoğu köşesindeki bir kutuda yer alan altın ve gümüş tabletteki yazıtında “Benim sahip olduğum ülke Scythia’dan (Sakalar) tutun da Sogdlar’ın ötesinde Ethiopia’ya kadar ve Sind’den (Hind) Sardis’e (Lidya) kadardır (ss:43)” şeklinde ifade ederken; kendisinden kalan birçok yazıtta şu ülke/eyalet/iklim adları saymıştır:

“Ahuramazda’nın lütfuyla bana gelen ülkeler şunlardır; Ben onların kralıyım: ‘Persia, Elam, Babil, Asur, Arabia, Mısır, bunlar denizin yanında olanlar (Sardes, Ionia), Media, Armenia, Kapodokya, Parthia, Drangiana, Chorasmia, Baktria (Belh), Sogdiana (Sogd), Gandara, Scythia (Saka), Sattagydia (7 nehir / Pencab, Arahuziya, Rehc, Helmend ırmağının üst bölgesi, Maka’ yani 23 topraktır.”

(Behistun, Sütun:1, 6.1; 12-17. Satır; 2019:29)


Darius; Nakşê Rüstem’deki Kaya Mezarı’nda ulusların adlarını kayaya fiziksel portreleri çizdirerek şu şekilde aktarmıştır:

“1-Bu Persli; 2-Bu Medli; 3-Bu Elamlı; 4-Bu Parthian (Partlı); 5-Bu Arian (Heratlı); 6-Bu Bactrian (Belhli); 7-Bu Sogdian (Sogdlu); 8-Bu Chorasmian (Harezmli); 9-Bu Drangian (Zarangili); 10-Bu Arachosian (Rahcli); 11-Bu Sattagydian (Sattaguşlu); 12-Bu Gandara (Kandaharlı); 13-Bu Sind (Hintli); 14-Bu Haumavarga Sakalı (Hauma içen Sakalı); 15-Bu Tigrakhauda Sakalı (Sivri Şapkalı Saka); 16- Bu Babilli; 17-Bu Asurlu; 18-Bu Arabian; 19-Bu Mısırlı; 20-Bu Armenian; 21-Bu Kapadokyalı; 22-Bu Sardian (Lidya); 23-Bu Ionian; 24-Bu Scythia (Denizin ötesindeki Sakalar); 25-Bu Skudra; 26-Bu Trakyalı; 27-Bu Libyalı; 28-Bu Ethiopian (Habeşli); 29-Bu Maka; 30-Bu Karyalı (2019:47-48).”

Ulus adları, Artakserkses II (405-359) veya III. (359-338) ait Persapolis’teki yazıtta da neredeyse aynı şekilde yazılıp sıralanmıştır. 

Kendilerini ‘Keyânîler’in varisleri olarak gören Sâsânîler Devleti padişahlarının ve vezir ile din adamlarının yazıtları ile darp ettirdikleri paralarda ve ‘Pehlevîce’ olarak bilinen kitaplarda İranlıların (Êrânegân) yaşadığı ülke anlamında ilk başta kullanılan ‘Êran’ sözcüğü, daha sonra da devlet sınırlarını da kapsayacak şekilde ‘Êranşahr’ olarak genişletilmiştir.

‘Êran’ ve ‘Êranşahr’ın Erdeşêrê Babekan ve oğlu Şahpûr zamanında ‘Persia’ iklimini, genişleyen devlet sınırlarıyla beraber Afganistan’dan Fırat Nehri’ne kadar olan ülke sınırlarını kapsadığı görülmektedir.

Bahaeddin Muhammed b. Hasan b. İsfendiyâr’ın 613/1217 yılında kaleme aldığı “Târîh-i Taberistân” isimli eserinin içerisinde Arapça’dan Derî Farsçasına tercüme ederek yer verdiği “Name-i Tanser” ve diğer belgeler bize İranşahr/Sâsâni İmparatorluğu’nun resmî ağızlarından birinin ‘İrân/Êran Ülkesi’nin topraklarının sınırlarının nerelere dayandığını göstermektedir. Pekî ‘Êran’ sözcüğü nereden geliyor? 

I.99 Şapur’un “Ka’be-i Zerdüşt”deki üç dilli (Pehlevice, Parthça ve Eski Yunanca) yazıtında ülkenin/devletin eyaletleri/coğrafî bölgeleri şu şekilde sıralanmıştır:

“Ērānšahr xwadāw ahēm ud dārām šahr: Pārs, Pahlaw, Xūzestān, Mēšān, Asōrestān, Nōdšīragān, Arabestān, Ādūrbādagān, Armen, Wiruzān, Segān, Alān, Balāsagān yad frāxš ō kōf ud Alānān bar, ud hamāg Padišxwar kōf, Mād, Wurgān, Marg, Harēw, ud hamāg Abaršāhr, Kermān, Sagastān, Tūrān, Makrān, Pāradān, Hīndestān, Kūšānšahr yad frāxš ō Paškabūr, ud yad ō Kāš, Sugd, Čāčestān marz, ud az hō ārag zrēh Mazūn šahr (Ben Ērānšahr hükümdarıyım ve şu šahr’lere (ülkeler) sahibim: Pers, Parthia, Huzistan, Meşan, Asuriya, Adiabene, Arabistan, Azerbaycan, Armenia, Geogris, Segan, Albania, Kafkasya dağları ve Albanya geçitlerine kadar Balasakan, ve Pareşvar’ın tüm dağ silsilesini, Medya, Gürgan, Merv, Herat ve tüm Abarşehr, Kirman, Sistan, Turan, Makran, Paradene, Hindistan, Peşaver ve Kaşgar’a kadar Kuşanşehr, Soğdiana, ve Taşkent dağlarına kadar, ve denizin diğer tarafı, Umman).”

(Muhammed Yücel, 2018, ss:80-81


Üçüncü yüzyılda yaşayan ve Sassanî padişahlarına danışmanlık yapan Mowbed/rahip Kerdir’in ‘KSM: Kerdir, Ser Meşhed’; ‘KNRm: Kerdir, Naqş-ı Rustem’; ‘KKZ: Kerdir, Ka’be-i Zerdüşt’ yazıtlarına göre Ērān coğrafyası/krallığı “Ērānšahr” şu ülkeleri haviydi:

“Pārs ud pārt ud xūzestān ud āsūrestān ud mēšān ud nōdšīrgān ud ādūrbādagān ud spahān ud rāy ud kermān ud sagastān ud gūrgān tā frāz ō pešwar.

(Pars, Parthia, Huzistan, Babilonya, Mesene, Adiabene, Atropatene, İsfahan, Rey, Kirman, Sagastan, Peşawer’e kadar Gürgan. (M. Yücel, 2018, ss:82).”

© The Independentturkish / Nurullah Alkaç

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top