GENEL

FATİH ALTAYLI HALKA TERCÜMAN MI OLDU: SURİYELİ!

“Hocam Türkiye’nin sahibi onlar, biz misafir gibiyiz. Yakında bizi atacaklar, öyle bir hal var ortalıkta. Son derece özgürler, hiçbir konuda yükümlülükleri yok…”

SURİYELİ MÜLTECİLERE YÖNELİK SÖZLER TEPKİ ÇEKTİ!

Fatih Altaylı’nın bir televizyon programında Suriyeli mültecilere yönelik sözleri tepki çekti.

Uluslararası Mülteci Hakları Derneği:

“Türkiye’yi biz savaşsız Suriye’ye kaybettik. 4 milyon askerle gelip Türkiye’yi esir almış vaziyette görünüyorlar” diyen Altaylı hakkında suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

“ÜLKENİN SAHİBİ ONLAR, BİZ MİSAFİR GİBİYİZ”

Altaylı, bilim insanlarının katıldığı korona salgını ile ilgili programın moderatörlüğünü yaparken konu Suriyeli mültecilere geldi.

Altaylı, bu sırada bir profesöre yanıt olarak şu sözleri söyledi:

Fatih Altaylı:

“Hocam Türkiye’nin sahibi onlar, biz misafir gibiyiz. Yakında bizi atacaklar, öyle bir hal var ortalıkta..

Son derece özgürler, hiçbir konuda yükümlülükleri yok. Yasaklar onları bağlamıyor, bizleri bağlıyor..

Açık söylemek gerekirse, Türkiye’yi biz savaşsız Suriye’ye kaybettik. 4 milyon askerle gelip Türkiye’yi esir almış vaziyette görünüyorlar. Sokağa baktığımız zaman ortaya çıkan tablo bu..

Sağlık hizmetleri onlara bedava, Türk vatandaşlarına değil. Sokaklar Türk vatandaşlarına yasak, onlara değil. Ellerini kollarını sallayarak girip çıkabiliyorlar kimse onlara bir şey sormuyor..

Neyse konumuz Suriyeliler değil ama buna karşı da bir şey yapılması lazım. Meclis kürsüsünden bağırmakla olmuyor bu işler. Bunlarla ilgili de bir şey yapılması lazım, eğer ortalıkta bu işlerle ilgilenen birtakım bakanlıklar varsa. “

“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIZ

Uluslararası Mülteci Hakları Derneği, Altaylı’nın sözlerinin ‘halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiğini ve mültecileri açıkça hedef gösterdiğini’ belirterek suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

Korona virüsü salgınının başlangıcından bu yana hak ve mülteci örgütleri mültecilere yönelik sağlık hizmeti verilmediğini gündeme getirirken Altaylı’nın konuyu bu şekilde sunmasına sosyal medyada da çok sayıda tepki geldi. 

“IRKÇI DEĞİL VATANSEVERİM”

Son yazısında tepkilere yanıt verdi…

“Şimdi bazı reziller buradan ‘Irkçılık’ ya da ‘Milliyetçilik’ çıkarmaya çalışarak ayıplarını örtmeye çalışacaklardır. Bu yazdıklarımın ne ırk ne de başka bir şeyle alakası var. Irkçı değil vatanseverim. Benim sözünü ettiğim mesele bu ülkenin güvenliği ve geleceği ve vatandaşlarının huzuru..”

FATİH ALTAYLI:

“Geçen gün televizyonda ‘Güney komşumuz Suriye eline silah bile almadan, Anadolu’yu işgal etti. 4 milyon Suriyeli’nin elini kolunu sallayarak İstanbul ve Anadolu’ya canını çektiği gibi yerleşmesi bir işgaldir ve bugün hükümet kararlarına uygun bir şekilde evlerimize hapsolurken, yasal veya yasadışı göçmenler işgal ettikleri bu ülkede ellerini kollarını sallayarak gezebilmektedir’ dedim.

Yanılmış olabilirim.

Çünkü sadece Suriyeliler değil, Türkiye; Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerin vatandaşlarının işgali altında.

Trafik kazaları bile durumu anlatmaya yetiyor.

Dikkat edin, trafik kazalarında can kayıplarına bakın, çoklukla yasa dışı veya içi göçmenlerle karşılaşacaksınız.

Şanlıurfa’da bir otobüs trafik kazası yapıyor.

1 ölü 32 yaralı var.

Otobüs Kuzey Irak Süleymaniye’den Samsun’a gidiyor.

Niye gidiyor, kimi götürüyor kimse merak etmiyor.

Van’da kaçak göçmenleri taşıyan araçların kazaya karışmadığı gün yok zaten.

Belli ki, Türkiye’yi işgal harekatı sürüyor.

Gelin İstanbul’a.

Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra iskan politikaları ile kente 500 yılda yaklaşık 700 bin civarı nüfus yerleştirilmiş. Kontrollü olarak. Tebanın tüm etnisite ve dinlerinden.

Osmanlı payitahta kimin yerleşip kimin yerleşemeyeceğine dikkat etmiş.

Bugün ise İstanbul’da en az 500-600 bin Suriyeli var.

Suriyeli orduları kenti işgal etmiş kimse farkında değil.

Hafta sonu sokağa çıkma yasağında bakın, bizler evde onlar sokakta.

Bir o kadar da başka ülkelerden gelen göçmenler var.

Resmi verilere göre ülkemize son 4 yılda kabul edilen kayıtlı göçmen sayısı 2 milyon 100 bin.

Sadece Suriyeli de değil.

Ülkede en az 6 milyon kayıtlı veya kayıtsız yabancının yerleşik olduğu tahmin ediliyor.

Yani Türkiye nüfusu 83 milyon değil, 89 milyon.

Bunlar ev alıyor, tüketim yapıyor, ekonomiye katkı sağlıyor diye göz yumuluyor muhtemelen.

Ama kontrolsüzce.

Ama neredeyse bir işgal ordusu gibi.

Yıllardır gelen bu kişilere tek laf etmedim. Yerinden yurdundan edilmenin ne demek olduğunu anlamaya çalışın dedim hatta.

Derdim bu başıbozuklukla, bu plansızlıkla, bu kontrolsüzlükle, bu vurdumduymazlıkla.

Evimize de misafir geliyor. Başınızın üzerinde yeri oluyor.

Peki girip yatak odanıza yerleşiyor mu, sormadan izinsizce.

Derdim bununla.

Şimdi bazı reziller buradan “Irkçılık” ya da “Milliyetçilik” çıkarmaya çalışarak ayıplarını örtmeye çalışacaklardır.

Bu yazdıklarımın ne ırk ne de başka bir şeyle alakası var.

Irkçı değil vatanseverim.

Benim sözünü ettiğim mesele bu ülkenin güvenliği ve geleceği ve vatandaşlarının huzuru.

Bu umurunuzda değilse beni suçlayın.

Bu umurunuzda ise ne yaptığınızı bir düşünün.

NOT: Şimdi öğrendim ki, Mülteci Hakları Derneği benim hakkımda suç duyurusunda bulunacakmış. Gülerim. Bunların hiçbiri mülteci değil. Türkiye bu kişilere mülteci statüsü vermedi.”

‘AVRUPA DEYİP GETİRDİLER, KORONA DEYİP GERİ YOLLUYORLAR

Pazarkule sınır kapısında bekleyen mülteciler:

Önce bizi kandırıp buraya gelmemize sebep oldular. Şimdi de korona virüsünden dolayı bizi geri gönderiyorlar. Gelirken bütün eşyalarımızı paraya çevirdik. Nereye gidelim?

Türkiye’nin aldığı tek taraflı sınırları açma kararı üzerine mülteciler, Avrupa ülkelerine gitme umuduyla sınır kapılarına yönlendirildi. Korona salgını ile birlikte bu sefer de terk ettikleri kentlere geri gönderilmeye zorlanan mülteciler, bir kez daha arafta bırakıldı.

Çok sayıda mülteci, şartlar giderek zorlaştığı için sınırda barındıkları kampı terk etmek durumunda kalıyor. Pazarkule sınır kapısından ayrılmaya karar veren mülteciler, Göç İdaresi tarafından tahsis edilmiş araçlarla hiçbir sağlık taraması yapılmadan İstanbul Esenler Otogarı’na bırakılıyorlar. Otogara getirilen mültecilere sivil toplum örgütlerinin desteğiyle bazen günde bir öğün yemek temin edilerek, gitmek istedikleri yerlere biletleri tedarik edilmeye çalışılıyor. Esenler Otogarı’nda korona virüsüne karşı savunmasız durumda bekleyen mülteciler için hiçbir önlem alınmadığı gibi ateş, ishal ve kusma şikayetleriyle hastanelere başvuranlar, kimliksiz oldukları gerekçesiyle geri çevriliyorlar.

Avrupa’ya gitme umuduyla evlerini, işlerini terk etmeye teşvik edilen insanlar, ellerinde ne varsa satıp paraya dönüştürdükleri için çoğunun artık dönecekleri bir evi de yok. Sınırdaki kampta bekleyişlerini sürdüren binlerce mülteci de insanlık dışı koşullarda yaşam savaşı vermeye devam ediyor. Kampta kalmaya devam eden mültecilerden edindiğimiz bilgilere göre, yemek dağıtımı şimdi daha da azaltılmış durumda ve acil durumlarda bile sağlık hizmetine erişimleri yok. Çadırları ellerinden alınan mültecilerin çoğu açık alanda yatıyor. Kampta kalan ve telefonlarını şarj etmelerine izin verilmeyen mültecilere ulaşmak ise giderek imkansız hale geldi.

Yaşadığı zor koşullara rağmen Pazarkule sınır kapısını terk etmemekte kararlı bir mülteci, “Burada da kalsam, geldiğim şehre de dönsem hepsi aynı benim için” diyor.

İNSANİ BİR FACİA DAHA YOLDA!

Konuştuğumuz mültecilerden Muhammed:

“Burada bir facia yaşanıyor. Ne yemek var ne ekmek. Artık buradan hiç çıkamıyoruz. Kapıyı üstümüze kapattılar. Herhalde bizi burada öldürmeyi düşünüyorlar. Soba yok, elektrik yok, telefonlarımızı şarj edemiyoruz. Şarjımız bittiğinde ne yapacağız bilmiyoruz. Türkiye’ye ve bütün Avrupa devletlerine sesleniyoruz: İnsani bir facia daha yolda!” diye özetliyor içinde bulunduğu durumu.

ŞU ANDA AKŞAM SAAT: “DOKUZ VE BEN ÇOCUKLARIMA YEMEK ALAMADIM

Kimliklerinin olmadığını, bu nedenle hastaneye dahi kabul edilmediklerini paylaşan başka bir mülteci:

“Telefonumuzu şarj edemiyoruz. Bazı görevliler telefonlrımızı şarj etmek için bizden para istiyor. Ekmek bulamıyoruz. Çoğu kişi sadece bir kek, bir meyve suyu ile günü geçiriyor. Sabah erkenden yemek kuyruğuna girdim. Şu anda akşam saat dokuz ve ben hala çocuklarıma yemek alamadım!” diyor.

NE OLUR SESİMİZİ DUYUN!

Ailesiyle birlikte Denizli’den Pazarkule’ye gelen Mustafa da her şeyini satıp paraya çeviren mültecilerden biri.

Gitmek için çok çabaladıklarını ama Pazarkule’ye geri dönmek zorunda kaldıklarını söyleyen Mustafa, şunları anlatıyor:

“Burada kaldığımız her gün gaz bombası attılar. Çoluk çocuk gaz altında kaldık. Yiyecek ekmek bulamıyoruz. Sabah erkenden yemek almak için kuyruğa giriyoruz. Yemek alana kadar zaten akşam oluyor. Bazılarının kuyrukta durmaya gücü yetmiyor. Çadırlarımızda ısıtıcı yok. Sabaha kadar buzdolabı gibi donuyoruz burada. Hiçbir yere dönemiyoruz, burada kaldık. Çok zor şartlarda yaşamaya çalışıyoruz. Her şeyimizi satıp paraya çevirdik. Paralarımızı da Yunanistan polisi aldı. Arkamızda hiçbir şey bırakmadık ki oraya dönelim. Artık dışarıya da bırakmadıkları için ekmek de alamıyoruz. Ne Türk askerleri, ne Yunan askerleri derdimizi dinlemiyor. Bir taraftan bu şartlardan kurtulmak istiyoruz bir taraftan da gidecek yerimiz olmadığı için geri dönemiyoruz. Ne olur sesimizi duyun.”

BÜTÜN EŞYALARIMIZI PARAYA ÇEVİRDİK, NEREYE GİDELİM?

“Geçemezsem de burada kalacağım, geri dönmeyeceğim” diyen Hiba:

“Avrupa’ya geçme ümidiyle buraya geldik. Ama şu anda bizim için hiçbir ümit kalmadığını biliyoruz. Şimdi bize diyorlar ki “’ize zaman veriyoruz geri dönebilirsiniz.’ Önce bizi kandırıp buraya gelmemize sebep oldular. Şimdi de korona virüsünden dolayı bizi geri gönderiyorlar. Gelirken bütün eşyalarımızı paraya çevirdik. Nereye gidelim?” diye soruyor.

ARTIK GİDECEK BİR YERİMİZ DE YOK

Sınırda bekleyişini sürdürenlerden birisi de 3 yıl önce Afganistan’dan Türkiye’ye gelen SEYİT. 25 yaşındaki Seyit, Nevşehir’den Avrupa’ya gitme umuduyla çıktıklarını ama bunun artık neredeyse imkansız hale geldiğini anlatıyor:

“Bu yolda çok çileler çektik. Yaşlı bir amca sizi sınır kapısına kavuşturacağım diye bizden kişi başı 100 lira aldı. Sevinerek arabaya bindik. Ama sonra Pazarkule yerine bizi bir köprüde bıraktı. Paralarımızı da alıp bizi indirdi. Sonra nehirden geçtik. Bir adam bize ekmek getireceğini söyledi ama o da Yunan polislerini çağırdı. Gece yarısı bizi ormana bıraktılar. Böyle iki kez elimizdeki bütün paraları bitirdik. Bu kampta daha ne kadar dayanırız bilmiyorum ama artık gidecek bir yerimiz de yok. Burada da kalsam, geldiğim şehre de dönsem hepsi aynı benim için.”

“MÜLTECİ DOMLAR VE DİĞER MÜLTECİ GRUPLAR KORONA VİRÜSÜ RİSKİ ALTINDA!”

Pandemi sebebiyle toplumun kırılgan kesimleri tehdit altında.

Yapılan çalışmalar bu kırılgan kesimlerin, başta mülteciler olmak üzere sağlık ve hijyen koşullarına erişim sorunları yaşayan toplum kesimleri olduğunu ortaya koyuyor.

Yaşadığımız şu dönemi tarihçiler, bir gün, nasıl yazacak bilinmez ama biz, eskisi yenisiyle, bu ülkede yaşayanlar öyle günler yaşıyoruz ki, sanal olanla gerçek olanın iç içe geçtiği zamanlardayız..

Birkaç hafta öncesinde adı konulmamış bir savaş içindeydik, sanal cephelerde kırkan kırana dövüşürken ölüm haberleri için çaldı evlerin kapı zilleri, anaların ağıtları yankılandığında kulaklarımızda, tuşlardan parmaklarımızı kaldırdık, sanal olandan uzaklaştı gözlerimiz ve genç bedenlerin tenlerinin soğukluğunu his ettik parmak uçlarımızda, şimdilik ara verilse de, bu coğrafyanın yüzlerce çocuğu bir birini öldürdü İdlib cephelerinde ve hala öldürmeye devam ediyor…

Sonra, yine o günlerde, Batı sınırlarımızda mültecilerin geçişini engellemeyeceğimizi ilan etti bizi yöneten siyasetçiler. Sanal cephelerde yerimizi aldık yeniden. Bu sefer, batıya açmıştık savaşı, biz sanal platformlarda yürütürken savaşı, ülkenin farklı yerlerinde binlerce mülteci bu umutla yollara düştü.

İnsan tacirleri yıllardır işledikleri suçları, millet-devlet hayrına yaptıklarını da vurgulayarak, ballandıra ballandıra anlatmaya, sınırdan geçiş tarifelerini yayınlamaya başladılar. İnsan kaçakçıları sosyal medya gündeminin, ilk sıralarına tırmanıp, yeni kahramanlarımız oldular, binlerce beğeni aldılar…

Batı’ya açtığımız sanal savaşın sisi dağılınca ortaya yeni bir gerçek çıktı. Sınırın berisi ve ötesinde yaşananlarla insan hakları açısından korkunç bir durumla karşı karşıyaydık. 1951 Cenevre Anlaşması ve o günden bu güne göç ve mültecilere dair kabul edilen ne kadar hak varsa ayaklar altına alınmaya hazır, yerlere fırlatılmış…

Sınırlara yönlendirilen on binlerce insan haftalardır orada çaresizce bekliyor. Çünkü, sınırlar kapalı, jiletten teller, betondan örülen duvarlar yükseltiliyor. Yunanistan hükümeti AB’den aldığı destekle sınır güvelik sistemini her gün daha da sıkılaştırıp, takviye ediyor. Yunanistan hükümetinin ağır şiddet uygulayarak durdurduğu insanlar, sınırda son derece sağlıksız ortamda haftalardır oradalar ve tüm güvenlik önlemlerine rağmen bir şekilde sınırı geçenlerse AB hukukuna ve uluslararası hukuka rağmen, insan haklarına aykırı bir şekilde, geri gönderiliyor.

Sınır hattı boyunca on binlerce mülteci ve binlerce çocuk, bulaşıcı hastalıklara açık dezenfekte olmayan ortamlarda yaşıyor. Siyasetçilerin bir gecede aldıkları kararlar sebebiyle bu insanlar sınırda büyük risk altında yaşamaya çalışıyor.

Tüm bunlar yaşanırken, uzaklardan, çok uzaklardan, bir virüs en yakınındakilere tutunarak yavaş yavaş bize doğru yaklaşıyordu. Bu sefer sanal savaş meydanlarında onun üzerinde cephe açılıyordu. Ulu genlerimiz, ki onlar Orta Asya’dan geldikleri günkü gibi arı kalmışlardı, virüs onlara kar etmez, sabır ve dua ile def ederdik…

Ve derken Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından resmi olarak pandemi ilan edilen yeni korona virüsü hepimizin içine hapsedildiğimiz sanal hayatların ortasına bir bıçak gibi saplanıp bizi gerçek hayata geri getirdi. Oysa sanalken hiç birimiz ondan korkmuyorduk. Hatta rengarenk küçük şirin bir topa benziyordu..

Sanal olan yeniden gerçek hayatımıza girmeye başlamıştı. Bu sefer sanal olanın gerçek hayatta gelip bizim kapımızın zilini dahi çalmadan sinsice bedenimize gireceğini, oradan yavaş yavaş bedenimizi ele geçirip bizi yok edeceğini idrak etmemiz kısa sürdü. Yaşanabilecek dehşet ve ölüm korkusu hepimizi, eğer zorunda değilsek, evlerimize kapattı, kapılarımızı yakınlarımıza, en yakın arkadaşlarımıza dahi açmaktan imtina ediyoruz.

Peki dışarı çıkmak zorunda olan insanlar, ancak günübirlik işlerden geçim çıkartanlar, bu gün kazandığıyla diğer gün ancak barınabilenler, ne yapacak…

Günlük işlerle geçimini sağlayan insanlar açısından bu günler daha zor geçiyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, bu hastalık artık salgın değil pandemi ilan edildi. Yani, bütün dünyayı etkisi altına aldı ve Türkiye’ye de ulaştı.

Pandemi sebebiyle toplumun kırılgan kesimleri tehdit altında. Yapılan çalışmalar bu kırılgan kesimlerin, başta mülteciler olmak üzere sağlık ve hijyen koşullarına erişim sorunları yaşayan toplum kesimleri olduğunu ortaya koyuyor.

Korona virüsüne karşı alınan önlemler, İçişleri Bakanlığı sivil toplum kurumlarına gönderdiği 5361 sayılı yazısı ile “Korona virüs tedbirleri kapsamındaki talimatlarıyla; Sivil toplum kuruluşlarının (dernek, vakıf) genel kurulları ve sivil toplum kuruluşlarının eğitimler dahil insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri (icrai zorunluluk gerektiren yönetim faaliyetleri hariç) geçici olarak ertelenmiştir.” denerek, askıya alındı.

Alanda çalışan sivil toplum kurumlarının çalışanları, toplu faaliyetlere yasak getirildiği için saha çalışmalarını yani mültecilere verilen hizmetleri durdurdular. Zaten bu tür kriz zamanları için bir programları da olmadıkları için ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar, bazıları bilgilendirme çalışmaları için sosyal medyaya yöneldiğini söylüyor.

Hükümet tarafının korona virüsü ile ilgili olarak planlanmış ya da uygulamaya konulmuş herhangi bir hazırlık veya koruma planı olup olmadığı ve mültecilerin bu ulusal mücadele planlarının bir parçası olup olmadığıyla ilgili net bir bilgi de şimdiye kadar kamuoyuyla paylaşılmış değil. Şimdilik, home office çalışan sivil toplumun gündeminde de bir acil eylem çağrısı yok…

Bu durum mülteciler içindeki dezavantajlı ve kırılgan gurupları korumasız duruma getiriyor. Mülteciler, her ne kadar homojen olarak algılansa da içinde pek çok sosyo-ekonomik farklılığı barındıran toplumsal bir kesim. Bu nedenle mülteciler içinde ki daha dezavantajlı gruplar içinde bulundukları koşullar nedeniyle bulaşıcı hastalığa yani koronavirüse karşı potansiyel olarak daha kırılgan haldeler.

Suriye’den Türkiye’ye sığınan, Mülteci Dom ve Abdal Toplulukları bu dezavantajlı toplum kesimlerinin en altındakileri oluşturuyor.

Bu topluklar, Ortadoğu coğrafyasında diğer halklarla birlikte yaşayan, Çingene, Nawar, Ghajar, Kıpti gibi jenerik isimlerle adlandırılan, tarihsel olarak sanayi üretimi öncesi toplumlarda, birlikte yaşadıkları halklara, iş aletleri üreten, çoğu zaman sözlü ve müzikal kültürlerinin taşıyıcısı olan, dişçilik, sünnetçilik, gibi geleneksel halk hekimliği, sirk, hayvan terbiyeciliği, cambazlık, müzisyen, dansçı gibi eğlence alanında çalışan, demircilik, kuyumculuk, kalaycılık, sepet, kalbur, deri işlemeciliği, gibi pek çok farklı alanda geleneksel zanaatları icra edip, hizmet veren ve bu hizmetlerin karşılığında besin-gıda maddeleri alan, göçebe-yarı göçebe topluluklardır. Özellikle son 50 yılda, üretim ilişkilerinin gelişimi ve değişimiyle birlikte peri-patetik toplulukların geleneksel zanaatları büyük ölçüde geçerliliğini yitirdi. Topluluklar yeni iş alanlarına yöneldi, hurda-atık toplayıcılığı, mevsimlik tarım işçiliği, ayakkabı boyacılığı, hamallık, çiçekçilik, seyyar satıcılık gibi, gündelik işler yaparak, çoğunlukla kayıt dışı alanlarda çalışarak, göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçmeye başladılar.

Bu coğrafyada on yıllardır süregelen, iç savaş ve çatışmalı süreç Ortadoğu’da yaşayan Dom topluluklarını, savaşta taraf olmamalarına rağmen şiddet ve zorunlu göçe maruz bıraktı. Özellikle Suriye’de yaşanan çatışmalı ortam, bu ülkede yaşayan Dom topluluklarının ve diğer Peri-patetik toplulukların, komşu ülkelere sığınmalarına sebep oldu. Lübnan, Ürdün, Irak ve Türkiye gibi ülkelere sığınan topluluk üyeleri, ülkelerin göç programları ve politikaları içerisinde diğer ana-akım mülteci gruplarına göre dezavantajlı duruma düştüler, geleneksel Çingene karşıtlığından kaynaklı ayrımcılık ve dışlanmaya maruz kalmaktadırlar. Yaşadıkları ülkelerde, hem ev sahibi ülke yönetimleri ve toplum hem de ana-akım mülteciler tarafından marjinalleştirilen ve savunmasız kalan bu toplulukların, barınma, sağlık, eğitim gibi temel hizmetlere erişimini konusunda sorunlar yaşanmakta, topluluk üyeleri hizmet almaya gittikleri yerlerde ayrımcılığa uğramakta ve dışlanmaktadır.

Bu topluklar son 9 yıldır, sığınıp, yaşadıkları ülkelerde, beslenme, barınma, işsizlik gibi sorunlarla baş etmeye çalışırken ortaya çıkan bu virüs salgını olayın vahametini arttırmıştır. Toplulukların özellikle temiz ve hijyen suya erişimi konunda çok büyük sorunları bulunmaktadır. Bugün bu topluklar büyük ölçüde Türkiyeli Roman, Dom ve Abdal Topluluklarının yaşadığı mahaller ile kentlerin çeperlerinde ki yoksul mahaller ve de kentsel dönüşüme uğrayan bölgelere sığınmış durumdalar. Fahiş kira fiyatları sebebiyle birden çok aile ancak bir ev kiralayabilmektedir. Çoğu zaman faturalarını dahi ödememekte elektrik ve su sistemleri kapatılmaktadır. Bazı ailelerin yaşadıkları evlerde içme suyu ve kanalizasyon sisteminin olmaması, temiz ve hijyen suya erişimi zorlaştırmaktadır. Aileler günlük ihtiyaç duydukları suyu, komşularında, yakınlarda ki derelerde kuyularda ya da inşaat alanlarında almakta yani temiz suya erişimde sıkıntılar yaşamaktadırlar. Özellikle çocuklar ve yaşlılar sağlıklı beslenemedikleri için salgın hastalıklara açık haldedirler. Gündelik işlerde kazandıkları ancak beslenmelerine yetmekte bu sebeple temizlik ve hijyen malzemeleri alamamaktadırlar.

Aileler büyük ölçüde, atık toplayarak, sokakta tespih, küçük süs eşyaları ve yardım toplayarak yada hamallık gibi gündelik işler yaparak geçinmeye çalışmaktadır. Hurda ve atık maddeler toplayanların bulaşıcı hastalıklarla temasını arıtmaktadır. Kış aylarında yakacak almak için paraları olmadığı için çöplerde topladıkları kağıt, plastik, tahta, vb. maddeleri sobada yakmak için evlerine taşımakta bu durum bu ailelerin tüm bireylerini hastalığın bulaşma riskini artırmaktadır. Çünkü, bilim insanları yaptıkları çalışmalarda korona virüsünün; plastik, cam, tahta ve kâğıt üzerinde 4-5 gün, metal yüzeylerde 2-8 saat yaşadığı tespit etmişlerdir.

Birkaç gündür görüşmeler yaptığım pek çok aile, evde sabun bulunmadığını, ellerini yıkayabilecekleri suyu dahi komşularda almak zorunda kaldıkların, söylüyor. Pek çok aile acil yiyecek, temiz su, yakacak, elektrik, hijyen malzemesi gibi temel yaşamsal gereksinimlere ihtiyaç duyuyor. Görüştüğüm bir baba, “Evde sabun yok çocuklar ellerini mintak*la yıkasa olur mu?” diye sordu. ( *Mintak Arapçada bulaşıkları yıkamak için kullanılan deterjan)

Mülteci Dom Toplukları yaşadıkları yerlerde ayrımcılığın her türüne maruz kalıyor. Temiz suya, hijyen malzemelerine ve uygun temizlik koşullarına erişimi olmayan insanların mahalle aralarında, dükkan içlerine, kentsel dönüşümün yapıldığı inşaat alanlarına kurdukları çadırlarda, fahiş fiyatlarla zar zor bulabildikleri eski derme çatma evlerde ve kentlerin çeperlerinde yaşadıkları mahallelerde sadece bir kişiye virüs bulaşsa bile ölümcül salgını önlemek imkansız hale gelebilir.

Bu günkü yaşam koşulları Dom Toplulukları ve diğer kırılgan mülteci grupları için; hijyen, suya erişim, temiz olmayan yüzeylerle temas, gerekse sosyal mesafe gibi kurallar bu mülteci guruplarının yaşadığı mekanlar açısından uygun seviyede değil. Araştırmalara göre; enfeksiyon hastalıklarından yoksullar daha çok etkileniyor. Şimdiye kadarki deneyimler korona virüsünün daha çok yoksulların yaşadığı bölgelerde görüldüğünü gösteriyor.

Türkiye gibi geniş mülteci nüfusunun yaşadığı bir ülkede korona virüsüne karşı kırılgan olan bu toplulukları korumak zorundayız, mültecilerin sağlığa erişim hakkını sağlamak ve temiz koşulları yaratmak bu topluklar için yaşamsal önemdedir. Sağlık Bakanlığı’nın ve konuyla ilgili diğer kurumların bir an önce harekete geçmesi gerekmektedir.

İLGİLİ HABER

Duvar / Nuray Pehlivan / Kemal Vural Tarlan

*Araştırmacı ve belgesel fotoğraf sanatçısı, Kırkayak Kültür Genel Koordinatörü ve Kırkayak Kültür – Göç ve Kültürel Çalışmalar Merkezi’nin yöneticisi 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top