GENEL

NORŞİN MERKEZLİ ENTELEKTÜEL İRFAN GELENEĞİNİ ANALİZ ETMEKTE FAYDA VAR!

“Hazret’ten sonra Şeyh Ahmed Haznevi (ö. 1950) ve ondan bugünlerde hayatını kaybeden Şeyh Nureddin’in babası Şeyh Masum’a (1971) geçen bu ilmi miras bugün de Norşin’deki medreselerde devam etmektedir.”

BİR İRFAN MEKTEBİ NORŞÎN’İN ENTELEKTÜEL HİKAYESİ

 Nakşibendi tarikatının Halidiye kolunun en önemli temsilcilerinden biri olan Şeyh Abdurrahman Taği’nin torunu Şeyh Nureddin Mutlu da bu dünyadaki yükünü bırakarak ebedi aleme irtihal etti.

Bu vesileyle Norşin merkezli entelektüel irfan geleneğini analiz etmekte fayda var.
 

Şeyh Nureddin Mutlu.jpg
Bitlisli kanaat önderi Nurettin Mutlu, 10 aralık Perşembe günü, bir süredir koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede vefat etti / Fotoğraf: Twitter / cafemedyam

NORŞİN


Norşin, tasavvuf kültürünün süslediği İslam coğrafyasının en müstesna mekanlarından biri olmakla beraber, bir ekol olarak maziyi istikbale bağlayan önemli bir köprüdür de.

Hem ilim, kitabet, medrese geleneğimiz açısından hem de irfan ve hikmet mirasımız açısından Norşin önemli bir merkez olarak günümüze kadar aktif bir şekilde devam etmiştir.

Öte yandan bu özellikleri sayesinde Norşin artık Bitlis’in küçük bir kasabası olan Güroymak değil; bir yerleşim yerini, bir mekanı ve coğrafyayı aşan başka bir boyuttur. 

KADİRİ TARİKATINDAN NAKŞİBENDİ TARİKATINA GEÇİŞ


19’ncu yüzyılın ilk çeyreğinde tüm dünyada ve haliyle Osmanlı hinterlandında meydana gelen değişimlerle birlikte bölgemiz de Mevlana Halid Şehrezorî’nin (ö. 1827) başlattığı yeni bir tasavvufi akım üzerinden sosyal, kültürel ve entelektüel değişimlere sahne olmuştur.

Nitekim önceleri çoğu Kadiri olan bölgenin önemli aileleri ve ilim abideleri bir bir Nakşibendi tarikatına geçmiştir (bunun siyasi boyutlarının da olduğu muhakkaktır ama bu yazının konusu bu değil, ilmi ve kültürel değişimi anlatmaktır.)

Bu ailelerden biri de Şemdinli civarında bir köyde mukim olan Seyid Taha Nehri‘nin (ö. 1853) ailesidir.

Seyid Taha’nın bu dönüşümü kısa bir zaman diliminde adeta bir dizi halinde tüm bölgenin bu yeni ve dinamik sürece katılımını sağlamıştır.

Bölgemizde Seyid Taha’nın başlattığı bu yeni dalgaya katılan Küfrevi (Ş. Muhammed Küfrevi) ve Barzani (S. Abdusselam Barzani) gibi önemli ailelerin yanısıra Arvasiler de ön plana çıkmıştır. 


Molla Abdurrahman Melekendi, Şeyh Halid Cezeri ve Şeyh Salih Sıpki gibi önemli isimlerin yanında yetişen ve Gavs-ı Hizani olarak bilinen Seyid Sıbgatullah Arvasi (ö. 1870)’nin yetiştirdiği talebeler yukarıda ifade ettiğim değişim hareketinin önemli mihenk taşları olmuşlardır.

Ve işte Norşin’in bir ilim ve entelektüel merkezi haline gelmeye başlaması da bundan sonra olmuştur. 


Rivayettir (filhakika doğrudur) anlatılır: Gavs-ı Hizani yetiştirdiği talebelerinin arasından üçüne ayrı bir ehemmiyet vermiştir.

Bunlar:

  • Şeyh Halid Oreki (1877),
  • Şeyh Abdurrahman Botî ve
  • Şeyh Abdurrahman Taği’dir (ö. 1886).

Üstad bir gün bu talebelerini huzura davet etmiş ve onlara bu dünyadan ne murat ettiklerini sormuş.

Oreki “Ben şehit olmak istiyorum”, Boti “Ben cezbe halini istiyorum” ve Taği “Ben de ilim istiyorum” deyince Gavs “Muradınız gerçekleşecektir” deyip onlara dua etmiştir.

*Şeyh Halid Oreki, Osmanlı-Rus savaşında cihada gitmiş ve şehit düşmüştür.

*Şeyh Abdurrahman Boti hayatının geri kalan kısmında meczub lakabını almış ve anlatıldığına göre sürekli cezbe halinde kalmıştır.

*Şeyh Abdurrahman Taği ise, bütün bir coğrafyamızı derinden etkileyen ve etkileri hala devam eden bir medrese ve ilim insanı olarak tarihe adını yazdırmıştır. 
 

Şeyh Abdurrahman Taği.jpg
Fotoğraf: İlkha / cafemedyam


Taği’nin bu yöndeki çalışmalarını anlatmadan önce, bu anekdotun bir “hikaye” olmaktan daha çok Norşin irfan mektebinin hikayesini anlattığını söylemeliyim.

Esasında yeni gelişen ilmi ve kültürel değişimin önemli parametrelerini de ortaya koyan önemli bir “olay”dır bu hikaye.

Bir olgu değil, bir olaydır. Çünkü halen yaşamakta ve yaşamayan şeye yaşam vermektedir bu hikaye. 


Bu hikayede şehadet, cezbe ve ilim var. Başka deyişle sadakat/inanç, aşk ve kitap var. Yahut cami, dergah ve medrese de diyebiliriz buna.

Hatta gelin buna kalp, gönül ve akıl diyelim. Bu üç kavramsallaştırma Norşin irfan mektebinin kimliğidir aynı zamanda.

Hatta İslam da bu üç parametre üzerine inşa edilmiştir: Şeriat, tarikat ve hakikat. Şeriat akıldır, tarikat gönüldür ve hakikat kalptir.

Akıl Musa’nın aklıdır. Gördüğünü bilmek bildiğini görmek ister. Kalp İbrahim’in kalbidir. Teslimiyet ve rıza ister. Onun inancının temeli budur. Gönül İsa’nın gönlüdür. Aşk ister.

Ölülere nefestir o. Diriliş ve muştudur. Bu üç parametrenin bir araya geldiği cem’ makamının adı da Muhammed’dir (s.a.v).

Muhammed beşeriyettir. Kemaldir. Buraya kadar anlattığım tüm hususları mündemiç ve havidir. 


İşte Norşin’in entelektüel tarihi bu temeller üzerine kurulmuştur. Taği şeriattır, Boti tarikattır ve Oreki ise hakikattir. Bu üçü insaniyettir, özdür.

Başka bir ifadeyle Musa’nın aklı, İsa’nın gönlü ve İbrahim’in imanı Norşin’de yeniden tecelli etmiş ve insan-ı kamile dönüşmüştür.


Norşin, Taği ile bütünleştiğinden en çok onun medrese ve ilim geleneği üzerinde durmamız gerekir.

İlim ile temayüz ettiği için Taği, üstad-ı a’zam ve seyda olarak bilinir. Bu, aynı zamanda dergah ve tekkeye ilim müktesebatının kavramsal kişiliği olarak seyda’nın dahil olduğu anlamına da gelir.

Artık şeriatsız tasavvuf, dergahsız medrese, gönülsüz akıl olmayacağı demektir. 


Taği’nin yetiştirdiği talebelerin her biri bir ekol olmuş, ilim mirasını kurumsallaştırarak devam ettirmişlerdir.

Talebe ve halifeleri olan Şeyh Fethullah Verkanisi (ö. 1899) Ohin medresesini, Erzurum Karaçoban’dan Şeyh İbrahim (ö. 1881) ve kardeşi Şeyh Halil Çokreşi (ö. 1897) Çokreş medresesini, Erzurum Tekmen’den Şeyh Ahmed Taşkeseni (ö. 1909) Taşkesen medresesini, Şeyh Sami Erzincani (ö. 1912) Kırtıloğlu medresesini, Şeyh Abdulkahhar Zokaydi (ö. 1906) Zokayd medresesini ve Şeyh Abdulkadir Hezani (ö. 1908) Hezan medresesini açarak Taği’nin Norşin’de yaktığı meşaleyi bütün bölgelere yaymışlardır.

Bu medrese ve aynı zamanda dergahlarda ilim, cezbe ve şehadetin canlı örneklerini sergilemişlerdir.

Yeri gelmişken bu ekollerde klasik Arap, Fars ve özellikle Kürt edebiyatlarının çok önemli örneklerinin kaleme alındığını da ifade etmek gerekir.

Birçok divan, mesnevi ve mensur eserlerin yazıldığı bu ekollerin estetik zevk bakımından da İslam ilim mirasını zenginleştirdiğini belirtmek gerekir.  
 

norşin 3.jpg
Fotoğraf: İlkha​​​​​​​ / cafemedyam


Taği’den sonra halifesi Şeyh Fethullah Verkanisi hem ilmen hem de manen Taği’nin oğlu Şeyh Ziyauddin Norşini’nin (ö. 1924) hocalığını yapmıştır.

Hazret lakabıyla bilinen Şeyh Ziyauddin Rus ve Ermenilere karşı savaşmış, Sultan Reşad’dan iki berat almış ve Kurtuluş Savaşı esnasında Atatürk’le mektuplaşmış çok yönlü bir şahsiyettir.

Hazret’in ilmi ve sosyal karizması bugün de ailenin “Mala Hazret/Hazret ailesi” olarak bilinmesinin sebebidir.

Hazret’ten sonra Şeyh Ahmed Haznevi (ö. 1950) ve ondan bugünlerde hayatını kaybeden Şeyh Nureddin’in babası Şeyh Masum’a (1971) geçen bu ilmi miras bugün de Norşin’deki medreselerde devam etmektedir.

Norşin ile birlikte Tillo, Menzil, Ohin ve Zokayd gibi medrese ve ekollerde devam eden Taği’nin ilmi mirası insanları aydınlatmaya devam etmektedir.


Taği’nin açtığı bu yeni dinamik süreçte İslam ilim mirasının en önemli eserleri mütalaa edilmiş ve aynı zamanda bir çok ilmi ve edebi eserler telif edilmiştir.

Bu pınardan beslenen nice alim ve şair şahsiyet İslam dünyasının entelektüel damarını beslemiştir.

Taği ve Norşin ekolünden beslenen Bediüzzaman Said Nursi, Sadreddin Yüksel, Halil Gönenç, Zahir Tendüreki, Saydayê Lîcî, Seyid Abdulkadir Hezani, Melayê Hasî, Fethullah Hazroyi bu şahsiyetlerden sadece bir kaçıdır. 

İLGİLİ HABER

© The Independentturkish / Prof. Dr. M. Nesim Doru

MEDRESEDE SİLAHLI SALDIRIYA UĞRAYAN NAKŞİBENDİ ŞEYHİ YAŞAMINI YİTİRDİ

Bitlis’in Güroymak ilçesinde yaşayan ve Nakşibendi tarikatının ileri gelenleri arasında yer alan Şeyh Abdülkerim Çevik, uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi

Abdülkerim Çevik / Fotoğraf: AA / cafemedyam

Bitlis’in Güroymak ilçesinde yaşayan kanaat önderi ve Nakşibendi Tarikatı’nın ileri gelenlerinden Şeyh Abdülkerim Çevik, medrese olarak kullanılan mescidinde silahlı saldırıya uğradı.

Çevik kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Olayın ardından gözaltına alınan ve saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edilen Y.Ş.’nin üzerinde üç adet ruhsatsız silah bulundu.

Bitlis Valisi Oktay Çağatay ve İl Emniyet Müdürü Yaman Ağırlar da hastaneye giderek olay hakkında bilgi aldı.

Sevenlerinden oluşan yüzlerce kişi de hastaneye akın etti.

CENAZEYE BİNLERCE KİŞİ KATILDI

Hastanedeki işlemleri sonrası yakınları tarafından teslim alınan Çevik’in cenazesi, Erentepe Mahallesi’ndeki Şeyh Masum Camisi’ne getirildi.

Çevik’in cenazesi, İl Müftüsü Mehmet Faysal Geylani’nin kıldırdığı namazın ardından Şeyh Abdurrahman-i Taği Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Çevik’in cenazesine binlerce kişi katıldı.

nakşibendi şeyhi cenaze AA
Fotoğraf: AA / cafemedyam

ARAZİ ANLAŞMAZLIĞINDA ARABULUCUYDU İDDİASI

Çevik’in arazi anlaşmazlığıyla ilgili iki aile arasında arabulucu olduğu ancak sonuçtan memnun kalmayan taraflardan birinin saldırısına uğradığı öne sürüldü.

Nakşibendî şeyhi Muhammed Ziyaeddin’in torunu olan Çevik, bölgede kanaat önderi olarak da biliniyordu.

Çevik’in akrabası Müfid Yüksel:

“Sıradan bir cinayet değil”

Çevik ile akraba olan araştırmacı yazar Müfid Yüksel, cinayetin medresede yaşandığını belirterek, olayla ilgili ilk iddiaları şöyle aktardı:

“İki aile arasındaki arazi anlaşmazlığı nedeniyle arabuluculuk yapıyor. Bizim geleneğimizde arabuluculuk yapılan yere silah sokulduğu görülmemiştir. Sıradan bir olay değil. Tıpkı İsmailağa Cemaati’nde Bayram Ali Öztürk Hoca’nın öldürülmesi gibi perde arkasında başka bir şey olan planlı bir cinayet.”

Süleyman Soylu:

“Çok hüzünlüyüm…

Bir alimin ölümü bir alemin ölümüdür. Bitlis Güroymak (Norşin) Medresesi Başmüderrisi Seyda Abdülkerim Çevik Allah’a yürüdü. Allah rahmet eylesin…”

ŞEYH ABDÜLKERİM ÇEVİK KİMDİR?

Altı yaşında Kur’an ve medrese eğitimine başladı. 1988 yılından itibaren, Seyda Burhaneddin’in Başmüderrisliğini yaptığı Siirt/Tillo Medresesinde eğitimine devam ederek 1991 yılında ilim icazetini aldı. Norşin medresesinde Başmüderris olarak çalışmalarını sürdürdüyordu. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi İlahiyat ve Sosyoloji bölümleri mezunuydu.

NORŞİN CİNAYETİNİN BENZERİNE DAHA ÖNCE RASTLANMADI …

Yüzyıllardır süren “Şeriata gitme” uygulamasında ilk defa bir hakem öldürüldü

Nakşibendi şeyhi Abdulkerim Çevik, bölgede ara buluculuk yaparken verdiği kararı beğenmeyen biri tarafından öldürüldü. Bu duruma bölgede daha önce rastlanmadı.

Norşin Medresesi Başmüderrisi Abdulkerim Çevik’in silahlı saldırıda hayatını kaybetmesi, bölgede derin bir huzursuzluğun baş göstermesine neden oldu.

Çevik, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yüz yıllardır devam eden bir geleneği sürdürmüştü. 

Husumetli iki kişi veya iki aile, aralarındaki kavganın daha da büyümemesi için bölgedeki saygın kanaat önderlerinin kapısını çalıyor ve bu isimlerden hakem olmasını istiyor.

YÜZ YILLARDIR DEVAM EDEN ARA BULUCULUK GELENEĞİ: “ŞERİATA GİTME

Bölgede adı “Şeriata gitme” olarak bilinen bu uygulama bir nevi ara buluculuk. 

Mele veya şeyhler kavgalı iki tarafın arasındaki sorunu çözerken kutsal kaynaktan yararlanıyor. 

Verilen hüküm fıkıhtan ileri geldiği için her iki taraf da karara saygı gösteriyor. 

BU CİNAYET BÖLGEDE BİR İLK

Hayatını kaybeden Çevik’in akrabası olan Sosyolog-Yazar Müfid Yüksel, bölgede bu tür bir hadiseyle ilk kez karşılaşıldığını söylüyor.

Yüksel:

“İki kişinin arasındaki sorunu çözmeye çalışan bir din adamının bunu yaptığı için katledilmesi daha önce duyulmadı” diyor.

KATİLİNİ KAHVALTIYA DAVET ETTİ

Çevik, Norşin’de yüz yıllardır faaliyet gösteren dini medreselerin birinde hocalık yapıyordu.

Önceki yüz yıllarda çağdaş bilimler ile dini ilimlerin beraber okutulduğu bu medreseler, cumhuriyetin ilanını ardından yasadışı bir pozisyona düşse de bölge halkının desteğiyle faaliyetlerine devam etti.

Dini ilim almak isteyen yüzlerce kişi hala Doğu ve Güneydoğu bölgesine yayılan bu medreselerde eğitimlerine devam ediyor.

Hali hazırda Siirt, Bitlis, Bingöl, Elazığ, Batman ve Şırnak’ta çok sayıda medrese bulunuyor.

Norşin medresesinin başmüderrisi olan Çevik de pazar sabahı öğrencileriyle kahvaltı yapmak için evden çıktı.

Bir süre önce arabulucu olduğu ve aleyhine hüküm verdiği kişiyle karşılaşan Çevik katilini kahvaltıya davet etti. Ama bu son daveti ve son kahvaltısıydı.

“İHTİLAFLI TARAFLAR GENELLİKLE KARARA UYAR, UYMAYANLAR TOPLUMDAN TECRİT EDİLİR”

Bölgedeki kan davalarıyla ilgili araştırmalar yapan sosyologlardan biri olan Prof. Dr. Ahmet Özer, başlayan kan davalarının birkaç nesil boyunca devam edebildiğini belirtiyor.

İnsanların haklarını hukuki yollarla aramak yerine kendi yöntemlerini uygulayarak bir çatışma süreci içine girdiklerini belirten Özer, bu kan davalarını çözmek için bölgedeki otoritelerin devreye girdiğini ifade etti.

“Taraflar barıştırılırken verilen hükmün ihlal edilmemesi için de Kur’an-ı Kerim’e el basma ya da yemin etme gibi ritüellerle barış sağlanıyor” diyen Özer:

“Genellikle de ihtilaflı iki taraf da verilen karara uyuyor. Uymayan taraf da toplumdan tecrit ediliyor. Öyle olunca da insanlar tecrit olmamak için bu çerçeve içinde karara uymaya çalışıyorlar” dedi.

Adliyeler kan davasını neden çözemez?

Resmi mahkemelerden çıkan sonucun kan davalarını önleyemediğine değinen Özer:

“Hukukta ‘suçun şahsiliği’ ilkesi var ve mahkeme o suçu işleyen kişi hakkında tasarrufta bulunuyor. Ama aşiret toplumunda ‘Biz’ duygusu egemendir. Bir aileden biri öldürüldüğü zaman öldüren tarafın tümü suçlu pozisyonuna girmiş oluyor. Topyekûn savunma, topyekûn saldırı vardır. Biri tek başına da bir yanlış yapsa, yanlışı yapan ailenin tüm fertleri onu benimsemiyorsa bile karşı taraf hepsini suçlar. Bir meseleden dolayı biri hayatını kaybetmişse ve mağdur taraf adliyeye gitmişse öldüren taraf cezaevine gönderilse de bu yeterli görülmüyor. İntikam da gizli-kapaklı değil herkesin bileceği şekilde alınıyor. Yani adliyeye gidilse bile bir barış sağlanamadığı takdirde husumet yıllarca daha sürebiliyor.” ifadelerini kullandı

© The Independentturkish / Cihat Arpacık

SEYDA ABDÜLKERİM ÇEVİK’İN ARDINDAN

Peygamberimiz (s.a.v) kendisine indirilen vahyi gökten yağan yağmura benzetir ve şöyle buyurur:

“Toprak vardır, bu suyu alır, içinde biriktirir, insanlar ve diğer canlılar ondan istifade eder.

Toprak vardır, bu suyu alır çimene, yeşile, ağaca dönüştürür.

Toprak da vardır, o yağmur üzerinden akar gider…”


İnsanların ilahi vahiy karşısındaki konumuna ilişkin çarpıcı bir hadis.

Benim asıl dikkat çekmek istediğim husus, bu hadiste peygamberimizin vahyin işlevsel hale gelmesi için bir zemine ihtiyacının olduğuna yönelik işaretidir.

Toprak yoksa yağmur nereye yağacak veya nereyi yeşillendirecek? 

Bu zemin hiç kuşkusuz en başta akıldır, tecrübi aklın binlerce yıldır oluşturduğu kurumlardır.

Vahiy bir yağmur gibi akla ve aklın tecrübe yoluyla oluşturduğu, adına gelenek denilen olguya damlar ve onlara varlığın amacına göre hareket etme yeteneğini kazandırır.

Kimi akıllar ve kurumlar sadece vahyin mesajını gelecek nesillere iletme işlevini görürken kimi akıllar ve kurumlar da onu kendi koşullarına göre yeniden üretirler.

Tabi bazı akılların ve kurumların da sadece üzerindeki tozu alır.


Bu bağlamda peygamberimizin mesajı karşısında sahabe neslini ve onlardan sonra gelen diğer Müslüman nesilleri de bu şekilde tasnif edebiliriz.

Bu açıdan peygamberden duyduklarını olduğu gibi aktarıp rivayet eden kimseleri, insanlar ve diğer canlılar istifade etsinler diye suyu içinde tutan, biriktiren toprağa benzetebiliriz.

Peygamberden gelen mesajları yeniden üretip ilmi ekollere, hukuk disiplinlerine, irfani kurumlara dönüştüren kimseleri de gökten yağan yağmuru çimene, yeşile, ağaca dönüştüren toprağa benzetmek mümkündür.

Hiç kuşkusuz peygamberin mesajlarından hiç etkilenmemiş kuşaklar da eksik olmamıştır.

Nitekim peygamberimiz cahiliye döneminde geçerli olan ve gerçekten tecrübi aklın eseri olan kurumların hiçbirini iptal etmemiştir.

Tam tersine onlara varlığın amacına uygun bir rota çizmiş ve böylece verimli, üretken hale gelmelerini sağlamıştır. Aşiret, kabile, hatta Ka’be gibi.  

Bunların içine sızmış, varoluşsal amaçlarına göre etkin olmalarını engelleyen bir ayak bağı mesabesindeki şirki ayıklamıştır.

Nitekim peygamberimiz “Ben insanları madenler gibi buldum” buyurmuştur.

Cahiliyede altın, gümüş, teneke olan İslam’da da aynı özelliğini devam ettirmiştir.

Değişen tek şey hayat bahşeden vahiy damlası sayesinde varlığın amacına yöneltilmiş olmalarıdır.

Cahiliye döneminde Ka’be’nin içine doldurulan putların temizlenmesi gibi insanlığın aklı, aklının tecrübeyle oluşturduğu kurumlar hayatta verimli olmalarına engel olan cahili unsurlardan arındırılmıştır.

Nitekim cahiliye ve şirk sisteminin etkisiyle birer ölüm makinelerine dönüşen Arap kabileleri İslam’la birlikte dünyaya erdem taşıyan medeniyet öncülerine dönüşmüşlerdir.


Batı medeniyeti yani bazı Müslüman düşünürlerin tanımladığı gibi “modern cahiliye” ise bu bağlamda İslam’dan çok farklı, yüzde yüz zıt bir çizgi izlemiştir.

Ayrıca Arap cahiliyesiyle de farklılaşmıştır. Arap cahiliyesi tecrübi aklın ürünü geleneksel kurumları yok etmiyor, bilakis içlerini şirkle, hurafe ile doldurarak verimsiz ve yıkıcı hale getiriyordu.

Batı medeniyeti ise yeryüzünde etkin olmaya başladığı günden itibaren insanların binlerce yıllık birikimi olan bu toplumsal kurumları tamamen ortadan kaldırarak onların yerine kendi amacına uygun kurumları ikame etme yolunu seçmiştir.

Bu açıdan Arap cahiliyesinden daha yıkıcı bir çizgide ilerlemekte ve halen bütün yeryüzünde referans medeniyet olarak bu yıkıcı etkisini sürdürmektedir.


Ülkemiz de iki asrı geçkin bir süredir batı medeniyetinin etkisi altındadır.

Son yüz yıl ise iktidar da bu anlayışın elinde olduğu için geleneksel kurumlar korkunç bir yıkıma maruz kalmış ve toplumumuz tarih boyunca Moğol ve Haçlı saldırılarında bile şahit olmadığı bir verimsizlikle karşı karşıya kalmıştır.

Fakat Kürt coğrafyası batıcı zihniyetin coğrafi koşullardan dolayı tam anlamıyla etkin olmadığı bir yer olarak uzun süre bu yıkımdan masun kalabildi.

Son günlere kadar ağalık, medrese, aşiret ve tasavvuf gibi geleneksel kurumlar Arap cahiliyesine benzer bir iç çürümeye, verimsizliğe duçar olmakla beraber ayakta kalabildiler.

Özellikle Norşîn, Tillo, Oxîn gibi medreseler geleneğin destansı direnişini sembolize ediyorlardı. 

 Norşîn medresesinin müderrisi Şeyh Seyda Mela Abdulkerim Çevik medresede ders verirken akıllara durgunluk veren ve bölgede bugüne kadar benzerine şahit olunmayan bir gerekçeyle silahlı bir saldırıya uğradı ve hayatını kaybetti. 

Batıcı modern cahiliyenin elinden kurtulan değerlerimiz, bazı Kürtlerin cahilliklerine kurban oluyorlar maalesef.  

İLGİLİ HABER

© The Independentturkis / Vahdettin İnce 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top