DÜNYA

TANRI’NIN ÇOCUKLARI

ASYA’NIN ÖTEKİLERİ

Kast sisteminin en altındaki Dalitlere dokunmak serbest

Bu diziyi ekim ayı sonunda Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaletinde, Parya sınıfına ait iki kadının birkaç gün arayla tecavüze uğrayıp öldürülmesi ve failleri hakkında 10 gün boyunca takibat yapılmaması üzerine hazırlamayı düşünmüştük.

Gerek Paryalar (Dalit), insan hakları aktivistleri ve kadın hakları savunucularının seslerini yükseltmesi, gerekse protesto gösterileri ve sosyal medya üzerinden örgütlenilmesinden sonra faillerin gözaltına alınmasının arkasında yatan neden, mağdurların en alt tabakadan olmasının bir sonucuydu.

Ayrıca Hindistan dışında kalan çevre ülkelerde de Paryalar gibi toplumda dışlanan, nefret objesi olarak görülen pek çok topluluk var. Üstelik bu ülkelerde kast sistemi olmamasına karşın. Bulundukları ülkelerin yasalarında eşit yurttaşlık hakkı tüm bireylere tanınmasına karşın Asya’nın çok kimlikli, çok dinli, çokdilli bazı ülkelerinde adını ancak o ülkelerde bir iç savaş olduğunda duyabildiğimiz bu topluluklar da o ülkelerin Paryaları olarak karşımıza çıkıyor.

Kuşkusuz birkaç gün sürecek bir dizide ötekileştirilen bütün toplulukları yazma olanağımız yok. O nedenle haklarında daha az şey bildiğimiz toplulukları seçtik. Bu dizide Hindistan’daki Paryaları, Afganistan’daki Hazaraları, Özbekistan’daki Laçileri, Tacikistan’daki Pamirlileri (Bedahşan İsmailileri), Arakan’daki Rohingya Müslümanları ve İran’daki Ehl-i Hak ya da Yaresan olarak bilinen toplulukları anlatacağız.

Hindistan’da kimine göre iki bin kimine göre üç bin yıllık tarihi olan ve kaynağını Manu inancından alan kast sistemine 1975’te çıkarılan bir kanunla son verilse de bunu günlük yaşam pratiğinden çıkarmak çok da kolay değil. Büyükşehirlerde azalsa da nüfusunun üçte ikisinin yaşadığı kırsal alanda etkisini sürdürüyor. Dört ana tabakadan oluşan kast sistemine dahil edilmeyecek kadar aşağı bir tabaka olarak görülen Paryalar ya da Dalitler, üst kastların saldırılarına, aşağılayıcı davranışlarına, şiddet ve tecavüzlerine maruz kalıyor. Sayıları 250 milyonu buluyor. Aşağı görüldükleri için “Dokunulmazlar” da denilen bu sınıfın kendi rızaları dışında bedenine, işine, aşına ve en temel insan haklarına dokunmak serbest. Onlara bu muameleyi yapanlara ise üst kastlardan oldukları için “Dokunmak” o kadar kolay değil. Dokunulmuş gibi yapılıyor sadece. Parya ya da Dalitlerin yaşadığı bu ayrımcılığın temelinde kast sistemi var. Kast sistemi, sözüm ona 1975’te kaldırıldı ve eşit yurttaşlık hakkı getirildi. Ancak nüfusun 3’te 2’sinin yaşadığı kırsalda kast sistemi ve bu sisteme özgü gelenekler olanca katılığıyla sürüyor. Hem sadece kırsal kesimde değil, Hindistan’ın çeperinde çok izlenen Bollywood filmleri ile diyasporada bile. Hindistanlı araştırmacı yazar Arvind Kumar, kast sisteminin büyük kentlerde de eski gücünü yitirmekle beraber tümüyle yok olmadığı kanısında.

KAST SİSTEMİ

Büyük kentlerde insanlar evliliklerini hâlâ kast sistemi geleneklerine göre yapıyor. Seçim zamanları, siyasi partilerin aynı bizdeki partilerin güçlü aşiretleri ya da tarikatların desteğini almak için çabalaması gibi Hindistan’da da kastlara göre şekilleniyor. Milletvekili ve yerel yöneticiler seçilirken üst kastlar önemli ölçüde belirleyici oluyor. Peki, nedir bu kast sistemi, kaynağını ve meşruiyetini nereden alıyor? Kast sistemi, Manu inancında yer alan Dharma geleneğinin yaşam pratiğine geçirilmesine dayanıyor. Dharma, insanın doğumu ile kaderindeki yaşamı sürmesi olarak adlandırılabilir. Reenkarnasyon anlayışına dayanan bu sisteme göre kişinin bugünkü kastını, önceki yaşamını nasıl geçirdiği belirliyor. Eğer geçmişte kötü bir insan olarak yaşam sürmüşseniz bunun kaçınılmaz sonucu olarak ikinci yaşamınızda da düşük bir kast mensubu olarak dünyaya gelirsiniz. Bir anlamda insanlara “Siz bunu hak etmişsiniz” denir. İnsanlar önceki yaşamında yaptıklarından dolayı ya üst kasta mensup bir ailede doğarak ödüllendiriliyor ya da düşük bir kast ile cezalandırılıyor. Kast sisteminin en altındaki insan, en az erdeme sahip olandır. Üst kasttakilerin düşük kasttakilere bakış açısını da belirleyen bu genel kanıya göre onlar, geçmiş yaşamlarında kötü bir insan olarak yaşadıkları için bu yaşamı hak etmiştir. O nedenle onlara yardım etmek ve kendileri gibi bir yaşam sürmelerini savunmak Manu inanışına karşı gelmektir. Kişi eğer “Dharma”nın koyduğu kurallara uygun yaşarsa bir sonraki yaşamında daha üst kasta mensup olarak doğacaktır. Bu nedenle daha alt kasttakilerin katlanılması zor yaşam koşullarına dayanması ve daha iyi bir yaşam umuduyla toplumsal yapıya uyumlu insan olması sağlanmıştır.

TANRI’NIN ÇOCUKLARI

Hindu lider Mahatma Gandhi, Paryaların yaşam koşullarını iyileştirmek için 21 günlük kişisel bir arınma orucu tutmuş ve pis işlerin sadece Paryalara yıkılması konusunda farkındalık oluşturmak için halkın gözü önünde kendi tuvaletini temizlemişti. Hindu lider Mahatma Gandhi, 1950’lerde verdiği mücadele ile Paryalara “harijan” yani “Tanrı’nın çocukları” diyerek onları topluma kazandırmak istese de ancak belli bir oranda empati uyandırmayı başarabilmişti. 1950 tarihinde ulusal anayasadaki kast ayırımı tümüyle kaldırılmamış, sadece hafifletilmiştir. Hint parlamentosu, kast sistemini ancak 1975 yılında çıkarılan bir kanunla ortadan kaldırabildi. Ancak bu kanunla 2000 yıldan beri süren geleneği bir anda yıkması mümkün olamamıştır. Büyükşehirlerde azalsa da kırsal alanda bu inanış ve gelenek hâlâ yaşatılıyor. Hindistan devleti, Paryalara parlamentoda belli oranda kontenjanlar ayırarak pozitif ayrımcılık yapıyor. Hatta Paryalardan biri cumhurbaşkanı seçildi. K. R. Narayanan, ülkenin ilk dokunulmaz cumhurbaşkanı oldu. Paranın, ticaret ile uğraşan sınıfın eline geçmesi ile güç dengeleri de değişince büyükşehirlerde kast sistemine yaklaşım esnemeye başlamışsa da eğitim ve iş olanaklarından yararlanamayan Paryaların büyükşehirlerde yaşamaları pek olası değil. Cezaevlerindeki mahkûmların büyük bir kısmının Paryalardan oluştuğu, Paryalara yönelik keyfi tutuklamalar, Paryaların işkence ve tecavüze maruz kaldığı gerçeği de orta yerde duruyor.

TÜM PİS İŞLER PARYALARIN

Hindistan’da toplum, önce “Varna” adı verilen dört temel kasta, sonra da “Jati” adı verilen Varnalar içi tabakalara ayrılmıştır. Sistem, dört “Varna”ya karşın Varnalar içi sayısız “Jati” denen gruplar üzerine kuruludur. “Varna”, insanların toplumun hangi tabakasında olduğunu, “Jati” ise insanların yaşam tarzını ve hangi meslekleri icra edeceğini belirler. Kast sistemi içindeki ayrım, kişinin zenginliği ya da yoksulluğuna dayanmıyor. Yani çok zengin olan birinin üst kasta terfi etmesi mümkün olmuyor. Üst ya da alt kast mensubu olmak doğuştan kazanılan bir kimlik. Bir insan, doğumundan ölümüne kadar aynı kast içinde yer alıyor ve kastlar arası geçişkenlik söz konusu değil.

Öğretiye göre “Varna”nın dört tabakası ve bu tabakaya bağlı meslek dağılımı şöyle belirlenmiştir:

1 Brahmanlar (Dinlerinin eğitim ve öğretim işleriyle uğraşan din adamları), 

2 Ksatriyalar (Üst düzey asker ve yöneticiler), 

3 Vaisyalar (Tüccar ve ziraatle uğraşanlar), 

4 Sudralar (İşçiler, köylüler ve hizmetçiler).

BASKI VE ZULÜM MEŞRU

“Varna”nın en altındaki kast olan Sudralar, en ağır işleri görmekle yükümlüdür. Onların görevi üst kastlara hizmet etmektir. Köle olarak görüldükleri için üst kastların onlara her türlü baskı ve zulmü inanca göre meşrudur. Dört “Varna”nın tabakalaşmaya dayanmanın en önemli nedeni, kastlar arası geçişin ve gruplar arası her türden ilişkinin önlenmesine yöneliktir. Mesela, kastın en tepesindeki Brahmanların, kastın en altındaki Sudralarla bir etkileşime geçmesi sisteme aykırı bir durumdur. Hatta ilk üç “Varna”dakiler farklı “Jati”lerde olmalarına karşın etkileşim kurmaları mümkün iken son “Varna”daki Sudralarda Jatiler arası herhangi bir kültürel etkileşim mümkün değildir. Yine “Varna”nın en alt tabakası “Sudra”ya mensup birinin bir üst tabakadaki bir Vaishiya olarak yükselmesi de üst tabakadaki bir “Brahman”ın alt tabakadaki bir Ksatriya olması da imkân dahilinde değildir. Bir Hindu kendisinden aşağı kastta olan biri ile aynı sofrada yemek yiyemez, zaten alt kasttan birinin pişirdiği yemeği yemesi de yasaktır. Üst kastlardan veya kendi kastından birini öldüren kimse idam cezası alır. Alt sınıftan birini öldüren kişi ise idam cezası almaz. Babadan oğula aktarılan kast kimliğinin yanında kastlar arası evliliğin ve farklı kastların aynı bölgede oturmasının yasak olması nedeniyle sistemin bugüne kadar sürmesinde en önemli etkendir.

AFFEDİLİR DEĞİL

Manu yasalarına göre kastlar arası evlilik, birlikte yeme-içme ve dokunma gibi her türlü ilişki, o kişilerin kirlenmesine yol açar. Kirlenme de toplumsal düzeni bozacağından buna neden olan bireyler grup dışına atılır. Bir nevi aforoz etme olan bu yaptırım, eğer bireyler aynı “Varna” içerisindeki farklı “Jati” mensuplarıyla veya farklı “Varna”dakilerle etkileşim kurduysa bir arınma ve temizlenme töreniyle yeniden gruba alınmaları mümkün olabiliyor. Paryalar hariç tabii… Dört “Varna” içine alınmayan Paryalarla ilişki kurmanın affedilir bir tarafı yok.

HUKUKİ HAKLARI YOK

“Varna”nın dört tabakası dışında “Dokunulmazlar” olarak da adlandırılan Paryalar ya da Dalitler ise en alttaki kasta bile alınmayacak kadar aşağı görülür. Çünkü bunlar dokunulmayacak kadar kirli ve aşağı bir tabakadır. Paryaların Hindistan’daki nüfusu, toplumun yüzde 15’ini oluşturuyor. Hukuk karşısında hiçbir hakkı bulunmayan bu sınıf, sosyal yaşamlarında da konulan kurallar nedeniyle sosyal yaşamdan izole edilmiştir. Düzenli bir işi olmayan Paryalar, pis olarak tanımlanan işleri yapmak ve gettolarda oturmak zorundadır. Diğer gruplarla aynı mahalde bulunmaları bile yasaktır.

Paryalara konulan yasaklar, en temel insan haklarından bile yararlanmalarını engelliyor. Paryalara uygulanan yasaklardan bazıları şöyle:

– Geceleri yerleşim yerlerinde dolaşmaları yasaktır. 

– Şehirlerde dolaşırken kendilerinin Parya olduğunu gösteren bir sembol ya da simge ile dolaşmak zorundadırlar. 

– Kast sistemi içerisindeki hiç kimseye dokunamazlar. 

– Köy ve kasabaların dışındaki gettolarda yaşamak zorundadırlar. 

– Eşek ve köpekten başka hayvanlara sahip olamazlar. 

– Kastlara mensup olanların yapmak istemediği kötü ve pis işleri yapmakla mükelleflerdir.

HAYDUTLAR KRALİÇESİ

Düşük kastta doğmanın bedeli olarak malı gasp edilen, tecavüze uğrayan ve dövülen Phoolan Devi, isyanını eşkıyalara katılarak gösterdi. Üst kastların köylerine baskın düzenleyip para ve mücevherlerine el koydu ve halk arasındaki söylentiye göre de yoksullara dağıttı. Behmai baskınından sonra pazarlıkla teslim oldu. 11 ay hapis yatıp serbest kaldıktan sonra siyasete atıldı ve halkın desteğiyle parlamentoya girdi. Adına romanlar yazılan filmler çekilen Haydutlar Kraliçesi Devi, bir suikast sonucu 38 yaşında öldürüldü.

Ailesi, balıkçılar ve kayıkçıları kapsayan Sudralar kastına bağlı Mallah jatisine mensup bir topluluktandı. Mallahlar, üst kastlara sahip toprak sahibi ve tüccarların bulunduğu Thakurs kastına mensup olan feodallerin toprağında çalışan topraksız köylülerden oluşuyordu. Gelecekte “Haydutlar Kraliçesi” namıyla tanınacak olan Phoolan Devi, geçen ekim ayında iki gün arayla iki kadının toplu tecavüz sonucu ölümüyle sonuçlanan olayın yaşandığı Uttar Pradeş eyaletinin Jaalun bölgesindeki Ghura Ka Purwa köyünde 1963 yılında doğdu.

DOĞUŞTAN İSYANKÂR

Devi ailesinin dördüncü ve en küçük çocuğu olan Phoolan’ın babasının sahibi olduğu tek varlık, içerisinde bir maun ağcının bulunduğu 0.4 hektarlık bir araziydi. Babası bu ağacın keresteleriyle Phoolan ve ablasının gelecekte çeyiz parasını ödemeyi planlıyordu. Malum, Hindistan’da kız babaları erkek tarafına başlık parası veriyordu. O 11 yaşındayken Devi ailesinin reisi olan dedesi ve ninesi ölünce, amcası kendisini ailenin reisi ilan etmekle kalmayıp babasının sahibi bulunduğu o küçük toprak parçasına ve maun ağacına el koydu. Arazideki maun ağacını da kesip kerestelerini satarak parasını cebine attı. Sahibi olduğu tek varlığı olan toprak parçası elinden gidince daha da yoksullaşan babası, gelenekler gereği ailenin yeni reisi olan ağabeyine itiraz edemedi. Ama doğuştan isyankâr ruhlu Phoolan, amcasının babasına ait toprağa el koymasını protesto etmek için ablasıyla arazide oturma eylemi yaptı ve köylülere, amcasıyla kuzenini hırsızlıkla suçlayan bir söylev çekti. Günlerce süren bu oturma eyleminden rahatsız olan kuzeni bir tuğla parçasıyla Phoolan Devi’i yere sermesine karşın onu eyleminden vazgeçiremedi.

11 YAŞINDA ‘EVLENDİRİLDİ’

Kuzeni kafasını yardığı Phoolan’ı eyleminden vazgeçiremeyince ondan tümüyle kurtulmanın yolunu bulmuştu. Onu uzakta yaşayan biriyle evlendirmek. Düşündüğünü de eyleme geçirdi. Sonuçta Phoolan, binlerce kilometre uzakta oturan, kendisinden 20 yaş büyük birine ikinci eş olarak verildi. Zorla evlendirildiğinde hünez 11 yaşında bir çocuktu. “Çok kötü karekterli bir adam” dediği kocası Putti Lal, ilk eşiyle birlikte onu sık sık dövüyor ve tecavüz ediyordu. Phoolan, sistematik dayak ve tecavüzlerden bunalınca sık sık baba evine kaçıyor ancak her defasında kötü kocasına geri veriliyordu. Onu yola getiremeyeceğini düşünen kocası da artık onu geri getirmenin bir işe yaramayacağını anlamıştı. Phoolan baba evine dönmüş ancak köy halkının kocası ölmeden baba evine dönen kadınlara yönelik dışlama ve hor görmesinden de nasibini almıştı. Hoş onun buna pek aldırdığı da söylenemezdi.

DÖVÜLDÜ, TECAVÜZE UĞRADI

Baba evine dönüşü ile birlikte topraklarını gasp eden amcası ve kuzenine karşı davasının takipçisi oldu. Mallarını geri almak için amcası hakkında dava açarak yargılanmalarını sağladı. Tabii karşı atak da gecikmedi. 1979 yılında kuzeni Mayadin de evlerinden bazı eşyasını çalmakla suçladığı Phoolan’ı hapse attırdı. Üç gün gözetim altında tutulan Phoolan, nezarette hem dövüldü hem de tecavüze uğradı. Hapisten çıktıktan sonra sadece köy halkı değil artık ailesi de ona yüz çevirmişti.

DAĞA ÇIKTI, ÇETEYE KATILDI

Köyünde istenmeyen biri olarak izole bir yaşam sürerken dağlarda eşkıyalık yapan bir haydutlar çetesi tarafından kaçırıldı. Gerçi onun dağa çıkması konusu biraz müphem bir konu. Bazıları onun kaçırıldığını söylerken onun yaşamını araştıranlardan bazıları da kaçırılmanın söz konusu olmadığını çeteden birine âşık olduğu için gönüllü olarak dağa çıktığını öne sürüyor. İster gönüllü isterse zorla kaçırılmış olsun Phoolan Devi’nin tüm dünyada tanınması da işte bu eşkıya grubuna katılmasıyla gerçekleşiyor.

TEK KADIN OYDU

Hint dilinde Decoit denen haydut çetesi içinde tek kadın olan Phoolan’dır. Çetenin lideri Babu Gujjar adında Gujjar kastına mensup biridir. Phoolan da aynı kasttan Vikram Mallah da onun sağ kolu ve ikinci komutandır. Bir gece çete lideri Babu Gujjar, Phoolan’a tecavüze yeltenir. Phoolan’ın çığlıkları üzerine kendisiyle aynı kasttan olan Vikram Mallah, çete liderini öldürerek onu kurtarır. Çete lideri ölünce doğal olarak onun sağ kolu olan Phoolan’ın kurtarıcısı Vikram Mallah onun yerine geçer. Phoolan, bir süre sonra kurtarıcısına âşık olur ve Vikram’ın ikinci eşi olmayı kabul eder. Artık çete liderinin eşi ve yardımcısı olan Phoolan eski hesaplarını da kapatmak için harekete geçer. İlk olarak çetesiyle birlikte kendisine tecavüz edip şiddet uygulayan eski kocasının köyünü basar. Kocasını bıçak darbeleriyle yaraladıktan sonra köy meydanına kadar sürükleyerek getirir.

TANRIÇAYA DUA

Kocası sayesinde tüfek kullanmayı öğrenince üyesi olduğu çete ile birlikte baskınlara artık o da katılmaya başlamıştır. Çetenin Uttar Pradeş ve Madhya Pradeş’teki üst kastlara ait köylerin yağmalanması, zengin toprak sahibi feodal beylerin fidye karşılığı kaçırılması ve tren soygunlarına katılan Phoolan Devi, her baskından sonra Durga tapınağını ziyaret ederek tanrıçaya kendisini koruması için dua ederdi.

BEHMAİ BASKINI VE İNTİKAM

Phoolan ve çetesinin yaptığı en ses getiren olay Behmai baskınıydı. Çeteden ayrılmış Thakur kastından Shri ve Lala Ram adlı iki kardeşin geri dönmesinden sonra örgüt içinde sorunlar başladı. Eski çete lideri Babu Gujjar’ın daha düşük kast olan Mallah çetesinden Vikram Mallah tarafından öldürülmesini içine sindiremeyen Ram kardeşlerden Shri’nin Phoolan’a olan ilgisi çete lideri Vikram’ın öfkesine neden oldu. Vikram’ın Shri’yi herkesin içinde Phoolan’dan özür dilemesi için zorlaması, Shri’nin köy baskınlarında Vikram ile Phoolan’la aynı kasttan olan Mallah’ları dövüp hakaret etmesi çete içindeki diğer Mallahları da rahatsız etmeye başladı.

ÇETE İÇİ SAVAŞ

Mallahların rahatsız olmasına bir başka neden de Shri Ram’ın gücünü pekiştirmek için kendi kastı Thakur’dan birçok ismi çeteye almasıydı. Vikram çetenin ikiye bölünmesini, herkesin kendi kastından olan haydutları alıp yoluna gitmesini önerdiyse de Shri Ram kabul etmedi. Sonunda Vikram ve Phoolan, kendi gruplarıyla birlikte kaçtı ama Shri onları buldu. Phoolan’ın kocası Vikram’ı öldürdü, kendisini de kendi kastlarına ait olan Behmai köyünde hapsettiler. Behmai köyünde birkaç kişinin tecavüzüne uğrayan Phoolan üç hafta hapislikten sonra Vikram’ın çetesinden iki Mallah ile köydeki düşük kastlardan birinin yardımıyla kaçmayı başardı. Artık kocası hayatta değildi. Ama ne pahasına olursa olsun bedel ödetmek konusunda kararlıydı. Vikram’ın eski çetesinin üyesi olan Man Singh ile birlikte yönettiği Mallah çetesini topladı.

BAŞBAKAN İSTİFA ETTİ

Phoolan’ın yönettiği Mallah çetesi çoğunlukla üst kasttakilerin ve zengin toprak sahiplerinin yaşadığı yerlere baskınlar düzenleyip soygunlar yaparak aldıklarını fakir halka dağıttığı efsane şeklinde bütün Hindistan’a yayıldı. Hint yetkililer bunun bir efsane olduğunu söyleseler de Phoolan’a karşı yoksul halkın saygı ve sevgisi de bu söylentide gerçeklik payı olduğunu doğrular nitelikte. Behmai’de kendisine yaşatılanların intikamını almak için Phoolan, çetesiyle birlikte 17 ay sonra köye baskın yaptı. Kendisine tecavüz edenleri bulamadı ama 22 Thakür erkeğinin kurşuna dizilmesi emrini verdi. Yargılandığında kendisinin kimseyi öldürmediğini, cinayetlerin diğer çete üyeleri tarafından işlendiğini söyledi. Phoolan çetesinin yaptığı Bhemai baskını ülkede büyük yankı uyandırdı. Polis her yerde Phoolan’ı arıyor ama bulamıyordu. Bu olay yüzünden Uttar Pradeş eyaletinin Başbakanı VP Singh, Behmai katliamından sonra istifa etmek zorunda kaldı. Bu olaydan sonra Phoolan Devi, ülkede “Haydutlar Kraliçesi” olarak anılmaya başlandı. Phoolan Devi bebekleri pazaryerlerinde kapış kapış satılıyordu. Hint medyası bu olayla onu efsaneleştiren yayınlar yapıyordu.

TESLİM OLMA PAZARLIKLARI

Behmai katliamından iki yıl geçmesine karşın hâlâ yakalanamayan Phoolan Devi’nin sağlığı dağda giderek bozulmaya başlamış, çete üyelerinin çoğu da ölmüştü. Sonunda teslim olmaya karar verdi. Ancak İndra Gandhi hükümetiyle pazarlık yaparak teslim olma niyetindeydi. Hükümete çağrı yapan Devi, Mahatma Gandhi’nin resmi ve her eyleminden sonra önünde diz çöküp dua ettiği Hindu tanrıçası Durga’nın resmi önünde teslim olacağını, ayrıca kendisini güvenmediği Uttar Pradesh polisinin değil Madhya polisinin teslim almasına razı olacağını bildirdi. Devi’nin teslim olma şartları bundan ibaret değildi. Kendisi hakkında ölüm cezası verilmeyecek, çete üyeleri en fazla sekiz yılla cezalandırılacak, kendisine bir miktar toprak verilecek ve teslim olma töreninde tüm ailesi de hazır bulunacaktı.

11 YIL CEZAEVİNDE KALDI

Şartları kabul edildi ve Haydutlar Kraliçesi Chambal Vadisi’nde silahsız bir polis şefine, Gandhi ve tanrıça Durga’nın portrelerinin önünde tüfeğini yere bırakarak teslim oldu. Yaklaşık 10 bin kişilik bir kalabalığın bulunduğu teslim olma anında Madhya Pradesh eyaleti Başbakanı Arjun Singh de hazır bulundu. Haydutlar Kraliçesi ile birlikte çete üyeleri de teslim oldu. Phoolan Devi 48 ayrı suçtan yargılandı. Cezaevinde 11 yıl kaldı. Hapisanede hastalandı. Kendi kastının liderinin kefaleti ile 1994 yılında tahliye edildi. Mulayam Singh Yadav liderliğindeki Uttar Pradeş hükümeti, ona karşı açılan tüm kamu davalarını geri çekti.

PARLAMENTO YILLARI

Hapisten çıktıktan iki yıl sonra 1996 seçimlerinde yoksulların ve ezilenlerin partisi Samajwadi Partisi’ni temsilen Hindistan parlamentosunun alt kanadına milletvekili olarak girmeyi başardı. Bir dönem sonraki seçimlerde bu kez aynı başarıyı gösteremedi ve parlamento dışında kaldı. Fakat bir yıl sonra yenilenen seçimde yeniden seçilerek ikinci kez milletvekili oldu. Fakat 2001 yılında yanında ablası ve koruma polislerinin de bulunduğu sırada dört kişilik bir grubun açtığı çarpraz ateş sonucu yaşamını yitirdi.

FİLMLER, ŞARKILAR ONU SÖYLER

Phoolan Devi hakkında Mala Sen 1993 yılında yazdığı “Haydutlar Kraliçesi: Phoolan Devi’nin Gerçek Hikâyesi” adlı otobiyografi, bir yıl sonra Bandit Queen adıyla filme çekildi. Fakat Devi, bu filmin Hindistan’da yasaklanması için büyük mücadele verdi. Film yasaklanmadığı takdirde kendisini sinema önünde yakacağını söyledi. Filmde özellikle tecavüze uğraması gibi sahnelerle özeline girilmesi nedeniyle rahatsız olan Devi, okuryazar olmadığı için Marie-Theresa Cuny ve Paul Rambali’nin yardımıyla kendi otobiyografisini yazdı. Türkiye’de de ona ithafen yazılmış bir şarkı milyonların hâlâ dilinde. Ama Türkiye’de çok az kişi bu şarkıda Phoolan Devi’nin anlatıldığı bilgisine sahip. Söz ve müziğini Aysun Timurcan’ın yazdığı ve Grup Kızılırmak’ın ilk albümünde seslendirdiği “Aze” adlı şarkı Devi için yazılmış. Türkiye’de kendisi için bir şarkı yazıldığından da haberdar edilmiş. Şaşırmış ve sevinmiş.

AFGANİSTAN’İN ÖTEKİLERİ: HAZARALAR

Peştunların hâkim olduğu Afganistan’da, nüfusun dörtte birini oluşturmalarına rağmen gerek etnik kökenleri, gerek fizyonomileri gerekse inançları farklı olduğu için her dönemin en alttakileri oldu Hazaralar.

 Abdurrahman Han’ın emirlik görevine başladığı 1880 yılında, sonra Hazaraların kâbus dolu günleri başladı.

Şii olan Hazaralar hakkında din adamlarından “Kim ki Hazara rafizilerinin kadın, çocuk, erkek ve mallarını ganimet alırsa İslam dinine göre beşte birini devlete verip kalanına sahip olabilir” fetvası çıkarıldı.

Bu tarihten itibaren köle olarak pazarlarda satılan Hazaraların, 1921’de çıkarılan yasayla köle olarak alınıp satılmaları yasaklandı. Taliban’ın saldırıları sonucunda binlerce Hazara katledildi. İç savaş nedeniyle göçtükleri Pakistan’da da radikal İslamcı grupların katliamlarına maruz kaldılar.

Afganistan iç savaşı sırasında gazetelerin dış politika sayfalarında bir cümle içinde geçen Hazaralara yönelik saldırı haberlerinin dışında ülke içindeki sosyal konumları ve yaşadığı sıkıntılar hakkında hemen hemen hiç bilgimiz yoktu. Belki dünya kamouyunun da… Hazaraların kendi yurtlarında yaşadıkları katliamlar nedeniyle nasıl göçebe oldukları ve toplumda onlara reva görülen tek işin hizmetçilik olduğu gerçeğini herkes gibi biz de bir roman sayesinde öğrendik. Afganistanlı yazar Hüseyen Halid, yazdığı “Uçurtma Avcısı” romanında bu acı gerçeği dünya kamuoyunun yüzüne bir tokat gibi çarptı. Yayımlandığı 2003’te dünyada satış rekorları kıran kitap, bir yıl sonra dilimize çevrilince biz de Hazaralar hakkında yalın gerçeği öğrenmiş olduk. 

Peştun, Tacik, Özbek, Hazara, Aymak, Türkmen ve Beluçlardan oluşan Afganistan’nın en kalabalık üçüncü etnik kimliği olmasında karşın en çok baskı gören topluluğu.

EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ

Hazaralar, toplumsal statülerini yükseltmelerinin tek yolu olarak eğitimi görüyor. Okuryazarlık oranları yüzde 70’leri aşan Hazaralar, bu sayede parlamentoda daha çok temsil edilirken üniversite öğrencilerinin yüzde 75’ini de onlar oluşturuyor. Kadınları da eğitimli olan Hazaralar, birçok vali ve belediye başkanı da çıkarmışlar. Daykundi şehrinin hem valisi hem de belediye başkanı Hazaralı kadınlardan oluşuyor.

PEKİ KİMDİR BU HAZARALAR?

Önce etnik kimliklerinin kökeninden başlayarak anlatmak gerikiyor Hazaraları. Bu konuda bilim insanları farklı tezler öne sürseler de en yaygın kanı, onların Moğol-Türk karışımı bir topluluk oldukları yönünde. Bazı araştırmacılar Cengiz Han, bazıları ise Cengiz Han’ın torunu Mönke zamanında Moğol akınları sonucu bölgeye geldikleri ve bu bölgeleri ellerinde tutmak üzere hanları tarafından bırakılan akıncıların torunları oldukları ve süreç içinde Çağatay ve Timur zamanında bölgeye gelen Türklerle karıştıkları söylenir.

Bölge halkları ile kaynaştıklarından zamanla kendi dillerini unutarak Farsçanın Hezargi lehçesini konuştukları kabul edilir.

Afganistan’ın Hazaracat bölgesi içinde Gazne, Bamyan, Gur, Vardak ve Uruzgan bölgelerinde ağırlıklı olarak yaşamalarına karşın bölgelerinde topraklarına her el konulmasından sonra yaşadıkları zorunlu göç nedeniyle Kâbil, Kandahar, Herat ve Mezar-ı Şerif gibi bölgelerde de zamanla sayıları artmış.

AFGANİSTAN’IN TEK Şİİ TOPLULUĞU

Dini inançları açısından diğer etnik gruplardan ayrılıyorlar. Diğer etnik kimlikler Sünni iken Hazaralar ağırlıklı olarak Şii inancına mensuplar. Çoğunluğu On İki İmamcı Şii olan Hazaralar arasında az sayıda da olsa Şiiliğin İsmailiye koluna mensup olanlar ve Sünniler de bulunmaktadır.

Ayrımcılığa uğramalarındaki en temel etken diğerlerinin Sünni, Hazaraların ise Şii inancına mensup olmaları kuşkusuz. Gerçi On iki İmamcı Şii anlayışına mensup olsalar da İran’daki gibi Ortodoks bir Şiilik değil onlarınki. Düzenli olarak ibadet etme alışkanlıkları ve bu nedenle ibadet yerleri sınırlı. Seküler yaşam tarzına sahipler. Kadınları eğitimli tek topluluk.

Hazaraların Şiiliğe ne zaman geçtikleri de bilim insanları arasında tartışmalı bir konu. Onların İlhanlılar döneminde İslamı resmi din ilan eden Gazen Han döneminde Müslüman oldukları ve Şiiliği resmi mezhep olarak kabul eden Olcaytu döneminde de Şiiliği geçtiklerini söyleyen de vardır; 14. yüzyılda Mazenderan’da kurulan eşitlikçi ve Heterodoks-Batini Şii anlayışa dayalı Serbedariler devletinin yıkılmasından sonra Sebzevari dervişlerin Hazaracat bölgesine kaçmasıyla bölgenin Şiileştiğini söyleyenler de…

Üçüncü bir görüş de Kızılbaş Safevi devletinin bölgeye hâkim olması ve Şah İsmail’in torunu Şah Abbas’ın Şiiliği resmi mezhep ilan etmesiyle Hazaraların Şiileştikleri yolundadır.

ÖZGÜRLÜKTEN KÖLELİĞE UZANAN YOL

Afganistan’ın Peştunların hâkimiyeti ele alıp devletleştiği 1747 yılına kadar Hazaracat bölgesinde özerk bir hanlık çatısı altına yaşamlarını sürdüren Hazaralar, Abdurrahman Han yönetimine kadar pek sıkıntı yaşamadılar. Abdurrahman Han yönetimine kadar bölgelerin hanları devlete haraç ödeyerek kendi içişlerinde bağımsızlıklarını korumuşlardı. Bu, Şir Ali Han’a kadar böyle sürmüştü. 

Hazara hanları başlarına gelecekten habersiz Abdurrahman Han’ın 1880 yılında tahta geçmesine destek verdi. Hazaraların da desteğiyle tahta oturan Abdurrahman Han’ın ilk icraatı ise İngilizlerin desteğiyle Hazaraların bölgesini istila etmek oldu.

Sayıca kalabalık olan ve bu durumu iktidarı için tehdit olarak gören Abdurrahman Han Hazaraları kâfir ve dinsiz göstererek üzerlerinde baskı kurdu. 1890-1893’te Afganistan’da yaşanan isyanlara Hazara hanları da katılmıştı. En son 1890 yılındaki Peştun-Hazara çatışmasından sonra Hazaracat bölgesi bugünkü sınırlarına gerilemiştir. Abdurrahman Han, bu olayın bilinçaltına yarattığı tedirginliği mezhep farklılığını kullanarak Hazaraları tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı düşündü. Sünni ulemadan Hazaralara karşı “cihat fetvası” çıkaran Abdurrahman Han, Hazaraların köleleştirilmesinin yolunu açtı. Abdurrahman Han ulemadan cihat fetvası aldıktan sonra Peştun kabilelerine Hazaralara yönelik yapacakları eylemlerin çerçevesini şöyle bildirmiştir:

“Kim ki ne kadar Hazara rafizilerinin kadın, çocuk, erkek ve mallarını ganimet olarak alırsa İslam dinine göre 5/1’ini devlete gönderip diğer kalanına sahip olabilir.” 

Bu fermandan sonra binlerce Hazara katliama maruz kalmış, binlercesi de köle pazarlarında satılmıştır. Binlerce Hazara kadını çocuklarının ve eşlerinin gözleri önünde Peştun çetelerinin tecavüzüne uğramıştır.

Bir yandan Hazaların malları zorla gasp edilirken diğer yandan da dini açıdan asimile olmaları için devlet eliyle politikalar yürütülmüştür. Day Zengi Hazaralarının camileri yıkılmış ve yerine yeni inşa edilen bir camiye Sünni âlimlerden Kadı Abdülkayyum imam olarak atanmıştır.

Hazaraların otlakları ve topraklarının büyük kısmına devlet tarafından el konulmuş, göçebe Peştunlar sürülerini Hazaraların ekili topraklarında otlatınca bölgede açlık tehlikesi baş göstermiş ve Hazaraların büyük bir kısmı başka bölgelere göçmek zorunda kalmışladır.

Abdurrahman Han’ı 1901 yılında öldürerek yerine tahta çıkan oğlu Habibullah, Hazaralar için af çıkartmış, Peştunlara verilen topraklarının sahiplerine geri verilmesini sağlayınca Hazaralar yeniden yurtlarına dönebilmişlerdir.

BİR HAZARA ÖLDÜR CENNETE GİT

Bu tür iyileştirmeler olmasına karşın Peştunların yönetimdeki ağırlıkları nedeniyle toplumsal yaşamdan dışlanan ve hizmetçilik dışında hiçbir sektörde iş bulamayan Hazaraların köle olarak alınıp satılması sürmüştür. Amanullah Han 1921 yılında tahta çıkınca Hazaraların köle olarak satılmalarını yasaklamıştır. Yeni hazırlanan anayasaya da bu hüküm konarak Hazaralar eşit yurttaşlık hakkına kavuşmuştur. Tabii sadece anayasa kitabı üzerinde. Sosyal yaşamda bu eşitlikten söz etmek mümkün değildir. 

Öyle ki 1970’lere kadar Peştun din adamları Hazaraları “katli vacip” olarak gören fetvalar vermeye devam etmiştir. Bir Hazara öldüren Peştuna cennet müjdesi verilmiştir. Kayıtlara geçen ilginç bir olay da var. Latif Gül adında bir Peştun, 1960 yılında 40 kadar Hazara kadınına tecavüz edip öldürme suçundan yargılanırken şu savunmayı yapmıştır:

“Molların fetvası üzerine böyle bir eyleme kalkıştım. Din adamlarımız bize öldürtülen bir Hazaraya karşılık bir günahımızın affolacağını söylemişlerdi.”

Hazaraların gerek ekonomik gerekse sosyal statü bakımından görece olarak iyileşmeleri ancak yurtdışında çalışan ve okuyan diaspora sayesinde olmuştur. Yurtdışındaki Hazaraların Afganistan’daki soydaşlarıyla ortak girişimlerde bulunması ve iyi eğitim alarak üniversilerde akademisyen olarak görev almaları Hazaraların özgüvenlerini kazanmalarına da vesile olmuştur.

Afganistan parlamentosuna 1960 yılında 10 kadar Hazara parlamenter girmesine karşın etkileri sınırlı kalmıştır. Bunda nüfuslarının azalmasının da büyük payı olduğu mutlak. Zira ülkenin kuzey ve batı bölgelerinde yaşayan Hazaralar korunma içgüdüsüyle kendilerini nüfusa Tacik ya da Özbek olarak kaydettirmiş ya da nüfus memurları yeni doğmuş Hazaralara Peştun ismi verip kayıtlara da onları Peştun yazmıştır. Devlet politikası nedeniyle halk arasında aşağılayıcı bir ifade yükledikleri “Kızılbaş” tanımı yapıldığından kendilerini gizlemek yolunu seçmişlerdir. Bu durum da onların siyasal olarak pazarlık gücünün azalmasına yol açmıştır.

GÖÇ VE KATLİAM KADERLERİ

Sovyetler’in Afganistan’ı 1979 yılında işgali sonrasında birçok halk gibi Hazaralar da bölge ülkelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Ağırlıklı olarak Pakistan ve İran’a giden Hazaraların bir kısmı da ABD ve AB ülkelerine gitmek zorunda kaldı.

Afganistan iç savaşı en çok Hazaraları vurmuştur.

Taliban militanlarının kitlesel Hazara katliamları uluslararası örgütlerin raporlarına yansıdı. 1998 yılında Aşure Günü nedeniyle Mezar-ı Şerif’te 8 bine yakın Hazara katledildi. BM yetkilileri yaptığı açıklamada Taliban’ın binlerce Hazarayı katlettiği iddialarının doğru olduğunu açıkladı. Bir yıl sonra da Yakvulen bölgesinde binlerce kadın ve çocuk Hazara katledildi.

Hazaralar sadece Afganistan’da değil göç ettikleri yerlerde de katledilmekten kurtulamadılar. Pakistan’ın Belucistan bölgesinde 2013 Şubat’ında Sünni radikal örgüt Leşker-i Cengavi’nin üstlendiği saldırıda 81 Hazaralı öldürüldü. Başkent Kâbil’de 22 Kasım 2016’da Aşure Günü’nde Kerbela şehitlerini anmak için bir camide toplanan Hazaraları hedef alan intihar girişiminde 27 Hazara yaşamını yitirdi. Geçen yıl da yine Pakistan’ın Belucistan eyaletinin Ketta şehrinde Hazaraların pazaryerine bombalı saldırı düzenlendi ve 18 Hazara kadını öldü.

Bu katliamlar karşısında Hazaraların Batı ülkelerinde yaptığı protesto eylemleri dışında yapacakları pek de bir şey yoktu. 

MYANMAR’IN ÖTEKİLERİ

ARAKAN MÜSLÜMANLARI – NE YAŞAR NE YAŞAMAZ HALK

göçmen bir halk

Dünyanın en barışçı dini olarak gösterilen Budizmin Myanmar Birliği’ndeki rahipleri Arakan Müslümanlarını hedef gösteren söylemleri ve devletin Müslümanları yok sayan politikası nedeniyle sık sık yaşanan çatışmalar sonucunda binlerce Müslüman yaşamını yitirirken on binlercesi on yılda bir komşu ülkelere göç etmek zorunda kalıyor.

Güvenlik güçlerinin kamplarda korumakla yükümlü olduğu Müslüman kadınlara tecavüzü uluslararası kuruluşlarca kabul edilirken devlet, o toprakların en kadim halkı olan Arakanlı Müslümanları “göçmen bir halk” ilan edip vatandaşlığa kabul etmiyor.

Adları kimi zaman Arakan, kimi zaman Myanmar kimi zaman da Rohinya Müslümanları olarak geçer. Dünyanın kör ve sağır olduğu sistematik bir zulmü on yıllardır yaşıyorlar. O toprakların en kadim halkı olmalarına rağmen gerek devlet gerekse ülke nüfusunun ağırlığını oluşturan Budistler tarafından “Buraya ait değilsiniz” denilerek göçe zorlanıyor, katliama uğruyor. 

Dünyada ve Türkiye’de son yıllarda eğitimli kesimlerin hayranlık duyduğu Budizmin en çok propagandası yapılan yönü barışçı bir din olmasıydı. Oysa bu barışçı dine mensup rahipler Myanmar’da büyük bir insanlık dramınının da asıl sorumlusuydu. Myanmar’da Arakanlı Müslüman toplumuna karşı yıllardır süren sistematik bir imha politikası izleniyor. Devletin vatandaş kimliği vermediği ve yok saydığı müslümanlar, Budistler tarafından öz yurtlarından göçe zorlanıyor. Göç ettikleri komşu ülkelerde barakalarda zorlu bir yaşam mücadelesi veren Arakan Müslümanları, sınır geçiş noktalarında güvenlik güçlerinin tecavüzüne uğruyor, maaş almadan çalışmaya zorlanıyor.

İNGİLİZ İŞGALİ

1784 yılına kadar bağımsız bir krallık olan ve Bangladeş’in bir bölgesini de kapsayan bölge, Müslüman-Hindu Asya ile Budist Asya’nın arasında yer alıyordu. Rohingya halkı, 9. yüzyılda Arakan Krallığı içinde İslamiyet’i kabul eden ilk topluluk olarak biliniyor.

Burma Krallığı 1784’te Arakan Krallığı’nın topraklarını işgal ederek varlığına son verir. İşgalin faturası müslümanlara çıkar ve 200 binden fazla Arakanlı’nın yaşamını yitirdiği savaş sonrasında müslüman halkın büyük çoğunluğu Budist tapınaklarının inşasında zorla çalıştırılır.

1796’da Müslümanların Burma İşgaline karşı başlattıkları isyan bastırılır ve Arakan nüfusunun üçte ikisi Bangladeş ve Bengal’e göçmek zorunda kalır. Ancak 1800’lerden itibaren İngilizler’in bölgeye gelmesi üzerine göçeden müslümanlar yurtlarına geri dönerler. İngilizlerin 1824’ten itibaren kolonisi olan ve uzun yıllar Hindistan’ın bir eyaleti olarak yönetilir. Myanmar, 1937’de Hindistan’da ayrı bir koloni haline gelmiştir. 

FAYLAR OLUŞUYOR

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Japon işgaliyle yerli halk arasında ayrılık tohumları ekilir. Müslümanların İngiliz, Budistlerin ise Japon saflarında savaşmaları iki toplum arasındaki çatlağı büyütür. Bu işgalle birlikte yerli halkın yer değiştirmeleri yine gündeme gelir. Müslümanlar, İngilizlerin kontrolüde bulunan Arakan’a göçederken, Budistler ise Japonların hakim olduğu bölgelere göçederler. Müslümanların Arakan’a toplu olarak göçünden sonra bölgenin demografik yapısı da Müslümanlar lehine değişmiş olur. 

II. Dünya Savaşı’nın bitiminden iki yıl sonra 1947 yılında bağımsızlığını Kazanan Burma Birliği’nde 1948 yılında hazırlanan anayasada tüm vatandaşların ekonomik, sosyal ve siyasal güvenlikleri, ifade ve inanç özgürlüğü teminat altına alınmıştır. Rohingya müslümanları da vatandaş kabul edilip seçimlerde kendilerine oy hakkı tanınmıştır. Devletin radyosunda müslümanlara yönelik programlar yapılmasına da izin vermiştir.

MÜSLÜMANLAR AYAKLANIYOR

Müslümanların ötekileştirme süreci ise 1945 ve 47 yılları arasında başlattıkları isyan sonrasına rastlıyor. Pakistan Ulusal hareketinin lideri Muhammed Ali Cinnah’la görüşerek Kuzey Arakan bölgesinin Doğu Pakistan’a (Bangladeş) bağlanması için çalışan ancak bunda başarılı olamayan Arakanlı müslümanların sonraki adımı Burma Birliği içerisinde özerk bir eyalet olma mücadelesi. 

Muhammed Ali Cinnah’ın desteğiyle Arakan’da yaşayan Rohingya müslümanlarının başlattığı Mücahit Hareketi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu olaydan sonra vatandaşlık verilmeyen Müslümanlar artık gözetim altında tutulması gereken ayrılıkçı unsurlar olarak mimlendi. Bu isyan hareketi özellikle Budistlerin, Rohingya eyaletinde İslami bir yönetimin hâkim olacağı endişesini doğurdu. Bu isyandan sonra Budizm resmi din ilan edilmiş, Müslümanların orduya girmesi yasaklanmıştır.

2019’un mayıs ayında halkı isyana teşvik suçlamasıyla tutuklama kararı çıkarılan Budist terörist Wirathu, 18 ay polisten kaçtıktan sonra 2 Kasım’da teslim oldu. 3 Kasım’da mahkeme binası önünde düzenlenen eylemde Budistler Ashin Wirathu’nun fotoğrafını taşıdı.

TATMADAW VE SONRASI

Darbeyle gelen rejim Rohingyalı Müslümanları vatandaşlıktan çıkardı.

1962’de darbe yaparak ülkeyi 2011’e kadar askeri diktatörlükle yöneten Tatmadaw rejimi,  1970’ten sonra Rohingyalı Müslümanları vatandaşlıktan çıkardı. Onların Güney Hindistan’dan kaçak yollarla ülkeye giren bir topluluk ilan etti. Ordunun yeni bir ulus devlet inşası için Rohingyalı Müslümanlar tehdit unsuru olarak görüldü. Myanmar hükümeti, 1982 yılında çıkardığı Vatandaşlık Kanunu ile ülke içinde yaşayanları üç kategoriye ayırdı. Tam vatandaş, ortak vatandaş ve natüralizasyon vatandaş olarak ayrılarak farklı renkte kimlik kartları dağıtıldı. Pembe, mavi ve beyaz renkte verilen kimlik kartlarından beyaz olanı natüralizasyon vatandaşı tanımlıyor ve Rohingyalı Müslümanlara bu karttan veriliyordu.

Bangladeş 1970’lerden itibaren artan göç nedeniyle BM’ye başvurarak yardım talebinde bulundu. Rohingya Müslümanlara yönelik baskı uluslararası kamuoyunca da duyulmasına aldırış etmeyen yönetimin baskıları artarak sürdü. 1979 yılının sonlarında yaşanan göç dalgası sonucunda tam 180 bin, 1991-92 yıllara arasında da 250 bin Rohingyalı müslüman Bangladeş’e sığındı. 

Bu yoğun göçmen kitlesini barındıracak güçten yoksun olan Bangladeş ile 1989’da Burma Birliği adını Myanmar Birliği olarak değiştiren yönetim BM arabuluculuğuyla bir araya gelip mülteci sorununu ele aldılar ve 1992’de mültecilerin ülkelerine iade edilmesi konusunda anlaşmaya vardılar. Myanmar hükümeti, bir süre sonra Rohingyalı Müslümanları vatandaş olarak kabul etmeyeceğini ve vatandaş kabul edilmeyenlerin iade edilse de geri göndereceğini ilan etti. İade edilen müslümanlar ise gördükleri baskılar nedeniyle bir süre sonra yeniden göç yollarına düştü.

2001 yılında Myanmar’da  Budist rahip Ashin Wirathu’nun başlattığı “969 hareketi” ile devletin yok saydığı Müslümanlar Budistlerin hedefi haline geldi. Rahip Ashin Wirathu, Budistlerin ülkedeki Müslümanlara karşı başlattıkları gösterileri düzenlemek ve camileri dağıtmak suçundan hapis yatmış biri. Ülkede Budistler tarafından düşüncelerini yayan DVD, afiş ve broşürleri yayılmış, “Budistler 969” yazılı etiketleri dükkanlarına ve arabalarına yapıştırarak, ırk ayrımını körüklemiştir.

969 HAREKETİ

“Bin Ladin” lakabıyla bilinen Budist rahip Wirathu’nun başlattığı ‘969 Hareketi’, “Müslümanların dükkanlarında satılan sebzeler ve etler zehirlidir. Bu zehir yediğiniz anda değil, 6 ay sonra etkisini gösteriyor. Müslümanların dükkanlarından alışveriş yaptığınızda o para sadece orada kalmıyor, o para sizin ırkınızı ve dininizi mahvetmeye hizmet ediyor” ifadeleriyle insanları etkisi altına alıyordu. Wirathu, dünya medyasının önemli bir kısmı tarafından Budist ‘dazlak’  hareketini başlatmakla suçlandı.

Wirathu, şiddet olaylarının yükseldiği dönem, “Budist terörün yüzü” başlığıyla Time dergisine kapak oldu.  

969 rakamının açılımı, Myanmar’ın 60 milyonluk nüfusunun çoğunluğu Budist olan halkının inançlarından gelen bir tür formül: İlk 9 sayısı, Buda’nın özel sembollerinin sayısı, 6, Buda’nın kişiyi aydınlanmaya götüren öğretileri olan ‘Dharma’nın içerdiği nasihatlerin sayısı, son 9 sayısı ise, ‘Sangha’ denilen Budist Keşişler topluluğunu ifade ediyor.

Mandalay bölgesinin en ünlü manastırlarından birinde cinsel günahlardan kaçınma konusunda genç rahiplere ders veren Budist terörist Wirathu, Birmanya’nın Müslüman “istilası” altında olduğunu öne sürüyordu. Wirathu, Müslümanların Myanmar’da İslam devletine dönüştürmek için bir “Büyük Plan”ı olduğu görüşündeydi.

Myanmar’dan 2017 eylülünde Bangladeş’e kaçmak zorunda kalan  bir anne ve 2 çocuğu objektiflere böyle yansıdı. 

RAHKİNE OLAYLARI

Nitekim bu kışkırtmalar artarak sürmüş ve 2012’de Budistler, Rohingyalı Müslümanları bir kadına tecavüz etmek ve öldürmekle suçlayınca Rohingya’da büyük şiddet eylemlerinin yaşanmasına neden oldu. Budistler, Rohingya’nın bir çok şehrinde Müslümanların evlerini yakıp dükkanlarını yağmaladı ve birçok Müslümanı öldürdü. Myanmar hükümeti de saldırganları tutuklamak yerine Rohingyalı şiddet olaylarından Müslümanları sorumlu tuttu. Yüzlerce müslüman tutuklandı, birçoğu öldürüldü. 

Rahkine İsyanı sonucunda 90 bin Müslüman yer değiştirmek zorunda kaldı. Bangladeş’teki mülteci kamplarına giden Müslümanlar, buradaki yığılmalar ve kötü şartlar nedeniyle kamplardan kaçıp Malezya, Endonezya ve Tayland gibi ülkelere kaçak yollardan girdiler. Böylece uluslararası bir göçmen krizi doğmuş oldu.

Göç sırasında sınır geçiş noktalarındaki kamplarda ve Müslamanların yaşadığı köylerde Myanmar polislerinin kadınlara tecavüzleri de dünya medyasında ve uluslararası kuruluşların raporlarında da sıklıkla yer aldı.

Myanmar’da Müslümanların siyasi, ekonomik ve sosyal hakların ihlal edildiğini belirten Uluslarası örgütler başta yaşam hakkı olmak üzere onlara yönelik işkencelerin yasaklanması, zorla çalıştırılma, özgürce dolaşım ile evlenme, inanç özgürlüğü haklarının hem rejim hem de Budist toplum tarafından ihlal edildiğine yönelik raporları da sonucu değiştirmemiştir.

Sonuçta nüfus cüzdanı olmayan, alışveriş yapılmayan, kendileriyle evlenilmeyen, ev sahibi olmalarına bile engel olunan Arakanlı Müslümanların varlıkları ispat edilemediği gibi, yoklukları da ispat edilemiyor.

İRAN’DA EHL-İ HAK OLMAK

Hazar Gölü’nün güneyinden Kuzey Irak’a uzanan bölgede varlığını sürdüren ve İran’da Ehl-i Hak, Yarsan, Ali Ehl-i Hak, Yaresan, Kakai, Tayfesan, Ali İlahi olarak adlandırılan topluluk, kamusal alanda görev alamıyor, yerel meclislere bile giremiyor.

Cemevleri saldırıya uğruyor ve itiraz edince ağır cezalar veriliyor.

İran rejiminin kendilerine uyguladığı ayrımcı politikaları protesto etmek için bugüne kadar beş Yarsan kendisini yaktı. Ancak Tahran yönetimi son yıllarda özellikle büyük kentlerde yaşayan ve kendilerini Şia’nın bir kolu gören Ehl-i Hak’lara karşı daha esnek bir politika izlemeye başladı.

İslam dininin Batıni-Heterodoks kollarının doğuşuna ev sahipliği yapan, Kufe, Basra gibi Arap coğrafyasında doğan ekollerin de sonradan taşındığı ve yayıldığı bir coğrafya olan İran’da bu inançların mirasçıları geçmişte olduğu gibi bugün de pek çok sıkıntı ve ayrımcılıktan mustaripler. Hem de Şia’yla ortak değerleri olmasına rağmen. İran’ın resmi inancı olan On iki İmamcı Şiilik dışında, dini azınlık olarak anayasanın 13. maddesinde, sadece üç dini gruba yasalar çerçevesinde dini özgürlük tanınmış. Bu maddede inanç özgürlüğü tanınan dinler şöyle tanımlanmış: “Zerdüşti, Kelimi ve Hıristiyan olan İranlılar, yasalar çerçevesinde kendi dini merasimlerini yapmakta özgür bırakılmışlardır ve özel alanlarında, dini eğitimlerinde kendi ayinlerine uygun davranabilirler.” Anayasada tanımlanmayan dini gruplar içinde en büyük grubu Ehl-i Hak ya da Yarsanlar oluşturuyor. Bazı bölgelerde Tayfesan, Ali Allahi ya da Ali Illahi, Kalenderiler, Kuzey Irak’ta ise Kakai olarak adlandırılan bu grubun ne kadarlık bir nüfusa sahip oldukları tartışmalı. Gerek İran rejiminin onları yok sayan politikası gerekse bu grubun kapalı bir toplum olması nedeniyle tam olarak bilinmeyen nüfuslarının 1 ila 1.5 milyon olduğu tahmin ediliyor.

ETNİK KÖKENLERİ

Ehl-i Hak’ların etnik kökeni de çeşitlilik arz ediyor. Bu grubun ezici çoğunluğu Gorani lehçesi konuşan Kürtlerden oluşuyor. Kürtler dışında ikinci büyük grubu Türk kökenli olanlar. Ehl-i Haklar’da Zaza ve çok az da olsa Fas ve Arap olanlar da var. Kürt kökenli olan ve daha çok Yarsan adıyla anılanlar İran’ın Kirmanşah, Hamedan, Luristan, Senencend ve İlam bölgelerinde yerleşikler. Bu grubun Irak koluKakailer ise Musul, Süleymaniye, Kerkük, Hanekin, Duhok ve Diyala gibi geniş bir coğrafyaya yayılmış durumdalar. Türk olan Ehl-i Haklar ise ağırlıklı olarak Tebriz, Şiraz, Kazvin ve Ilhıcı’da bulunuyor. Ayrıca Ermenistan ile Azerbaycan sınırlarında yaşayan Karapapaklar da Ehl-i Hak inancına mensuplar. Kirmanşah, Reşd, Veramin ve Deylem bölgelerinde Zaza olan Ehl-i Haklar, dışında Tahran’da da her etnik gruptan çok sayıda Ehl-i Hak yaşıyor. Bu grubun farklı isimlerle anılması yaşadıkları bölge ve bu bölgelerdeki grupların gerek inanç gerekse ritüellerindeki küçük farkılılıklardan kaynaklanıyor.

EHL-İ HAK- YARSAN İNANCI

İran coğrafyasında doğmuş ve çevre ülkelere yayılmış pek çok batıni sufi akım gibi Yarsan inancı da senkretik özellikler taşıyor. Kürtlerin kadim inancı Zerdüştlük, Nizari İsmailik, On iki İmamcı Şiilik, biraz Hinduizm, biraz Ezidilik, Hurufilik, Kalenderilik, Nusayrilik ve Anadolu Aleviliğiyle pek çok ortak noktaları olmakla birlikte farklılıkları da içinde barındırıyor. İnancın kurucusu olarak 15. yüzyılda yaşayan Sultan Sahak. Seyyid İshak olarak da bilinen Sultan Sahak’ın On İki İmamcı Şia’nın yedinci imam kabul ettiği Musa Kazım’ın soyundan geldiğine inanan Ehl-i Haklar, Perdiver’deki Sultan Sahak türbesini en kutsal mekân olarak görüyor. İkinci önemli kutsal mekânları ise Dohab şehrindeki Baba Yadigâr türbesi.

KUTSAL SERENCAM

Bu inancın temel ilkeleri ve kuralları kutsal saydıkları “Serencam” adlı kitapta toplanmış durumda. Gorani dilinde yazılan Serencam’da Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’dan da esintiler bulunuyor. Bu inancı ilk araştıran bilim insanları, Ehl-i Hakları radikal Şia (Gulat-i Şia) akımı içinde değerlendirmişse de kendileri, bunu reddederek Şiilikle bir ilgilerinin olmadığını öne sürüyor. Ancak gerek ritüelleri gerekse Hz.Ali’ye kutsallık izafe etmeleri nedeniyle bilim insanlarının ortak görüşü Şia’nın batıni alt kollarından birisi olduğu yönünde. Alamut Kalesi’nin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra “İhtilalci Mehdicilik” olarak tanımlanan Nizariye İsmaililiğin yok olmadığını, dervişler aracılığıyla farklı coğrafyalarda farklı inançlarla karışarak bu inaçları etkilediği yönünde ortak bir görüş oluşmuş durumda. Ehl-i Hakların da bu gruplardan biri olduğu öne sürülüyor. Anadolu Aleviliğinin etkilendiği Kalenderi ve Hurufilik akımının da Ehl-i Hak inancının oluşumunda derin etkileri olduğu ortak saptamalardan biri. Nitekim bu grubun yaygın olan Yarsan ve Ehl-i Hak adlarının yanında Kalenderilik ismini kullanması bu görüşü kanıtlar nitelikte.

TENASÜH İNANCI

Yarsan inancının temelinde Tanrının farklı kimliklerde insana tenasüh (reenkarnasyon) ettiği inanışı var. Bu yönüyle Nusayriler ve Dürzilikle benzeşen Ehli Hak inancı, Anadolu Aleviliğinden de ayrışıyor. İnanca göre, Tanrı önce Havendigar (Havenkar) suretinde tezahür etti, sonra da Hz.Ali’de, ondan da Şah Hoşin adlı zatta hulul etti. Tanrının don değiştirmesi dördüncü olarak da inancın kurucusu olan Sultan Sahak’ta tecelli etti. Daha sonra her bölgedeki Ehl-i Hakların farklı isimlerle saydığı üç kişide daha tecelli ederek yediye tamamlandı. Yediye tamamlanması bu inancın Nizari İsmailikten etkilendiğinin de kanıtlarından biri. Bu tenasüh anlayışı bir tür arınma olarak kabul ediliyor ve kamil insanın oluşumu böylece vücut buluyor. Binbir defa bu işlem gerçekleştiğinde tam bir arınma gerçekleşiyor. İbadetlerini perşembe günleri Cemhane ya da Cemevi dedikleri mabetlerinde yapan Ehl-i Hak’larda kadınlar da ibadete giriyor. Cemlerde Kelamhan denen zakirlerin tanbur ya da bizdeki dede sazı çöğürlerle inancın büyüklerinin beyitleri söyleniyor. Ehl-i Hak’larda cennet ve cehennem inancı yok. Hıristiyanlıkla benzeşen ortak noktaları ise doğan çocukların vaftiz edilmeleri. Vaftiz babalarının, akrabalarının da katıldığı vaftiz töreninde Seyyidler tarafından çocuklara isim veriliyor.

ÜÇ GÜN ORUÇ

Ramazan orucu tutmayan Yarsanlar, aralık ayında üç gün oruç tutuyor ve bitiminde bayram yapıyor. Namaz kılma ve Kâbe’yi ziyaret de Ehl-i Hak’larda yok. Anadolu Alevileri ile bir farkları da güçlü bir Hz.Ali kültüne karşın Ehl-i Beyt’e (On iki İmam) bağlılık aynı oranda değil. Hemen hemen hiç yok. Sır olarak görülen inancın esasları kimseyle paylaşılmıyor. Kendi inancı dışında kimseyle evlenmeyen Ehl-i Haklarda erkeklerin bıyık bırakması uyulması gereken en önemli zorunluluk. Bıyığı olmayanlar ceme alınmaz. Başka bir inançtan birisinin Yarsan inancına geçmesi mümkün değildir.

SESLERİNİ DUYURMAYA ÇALIŞIYORLAR

Şah döneminde göreceli bir rahatlık yaşayan Yarasanlar, 1979 İslam devriminden sonra Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan inançlar arasında yer almayınca her türlü ayrımcılığa maruz kaldılar. En temel vatandaşlık haklarından mahrum kalan bu inanç sahipleri siyasi ve dini olarak temsilden de yoksunlar. İbadet özgürlükleri de zaman zaman engellenen Yarsanların türbe ve cemevleri de bazen devlet bazen de Şiiler tarafından saldırıya uğramakta. Diyasporadaki Yarsanlar tarafından yurtdışında sık sık protesto gösterileri yapılarak ve uluslararası kuruluşlara başvurularak hak talebinde bulunuluyor. 2008 yılında Uluslararası Af Örgütü tarafından yayımlanan bir raporda İran Içişleri Bakanlığı’nın valiliklere gönderdiği yazıda “Yarsan inancına mensup kişilerin ibadet yeri talepleri reddedilsin” talimatı verdiği bilgisine yer verildi. 2011 yılında Kirmanşah bölgesinde Hubyaran şehrinde Seyyid Faruk türbesinin restore edilmesine güvenlik güçleri engel oldu. 2013 yılında hapisteki bir Yarsanlının bıyığının zorla kesilmek istenmesi binlerce Yarsan mensubunun protesto gösterilerine yol açtı. 2014 yılında üç Yarsan mensubunun hapse atıldığı, bazı üniversiteli Yarsanlının eğitiminin engellendiği BM raporlarına yansıdı. Hamedan şehrinde protesto gösterileri sırasında iki kişi kendisini yaktı. Nimkard Tahiri isimli Yarsan mensubu yaşamını yitirdi. Tahiri’nin kendisini yakma eylemini videoya çeken kişi de hapse atıldı. 2007 yılında da Mehdi Fayazi ve Ihsan Fayazi adlı iki kardeş Yarsan mensuplarına yapılan baskıları protesto için kendisini yaktı. Bugüne kadar baskıları protesto için kendilerini yakan 5 Yarsan mensubu olduğu kayda geçti. 2013 yılında Tahran’daki gösteriler sırasında 85 Yarsan gözaltına alındı. Şah Abad şehrinde Şiilerce birçok cemevi tahrip edildi. 2017 yılında yapılan yerel seçimlerde Heşred bölgesinde aday olan Yarsan mensuplarının adaylık başvuruları reddedildi. Yarsan liderleri Ali Hamaney’e mektup yazarak Yarsanların kamuda işe alınmalarını, inançlarının resmi olarak tanınmasını ve ibadet mekânları açmalarına izin verilmesini talep etti.. Son iki üç yıl içinde kısmi bir esneklik gösteren Tahran yönetimi, Yarsan Kelamhan topluluklarının ve bilim insanlarının yurtdışı toplantılara katılmalarına izin veriyor. Tahran ve Tebriz’de cemevi açılması için başvuralara da olumlu görüş bildirdi.

BAHAİLİK, ANAVATANINDA YOK HÜKMÜNDE

Ehl-i Hak inancı gibi Bahailik de doğmuş olduğu anavatanı İran’da yok sayılan inançlardan biri. Resmi inançlar arasında tanınmayan Bahailer’in üniversite ve kamuda personel olmaları gayriresmi yasaklar içerisinde. Şah rejimi sırasında hiçbir sıkıntı yaşamayan Bahailer. 79 devriminden sonra gördükleri baskılar nedeniyle yurtdışına büyük göçler verdiler. İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nda Bahailik din olarak kabul edilmiyor. İran’daki İslam devriminden bugüne kadar yaklaşık 200 Bahai idam edildi. 1800’lü yıllarda Baha Ullah (Allah’ın Celali) olarak tanınan Mirze Hüseyin Ali tarafından kurulan ve kendini diğer dinlerden daha modern ilan eden Bahailik; Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Museviliği reddetmemekle birlikte kendisinin son din olduğunu ileri süren bir inanç. Baha Ullah 1863’te sürgünde olduğu Bağdat’ta peygamberliğini ilan etmişti. İran rejimi 2016’da Bahailere karşı gözaltı ve tutuklama furyası başlatıp, sonra yüksek meblağlarda kefalet parası ile serbest bırakmış ardından aynı yıl içerisinde 92 Bahaiyi tutuklamıştı.

TEHLİKELİ GİRİŞİM

2006’nın mart ayında, dönemin Birleşmiş Milletler’in (BM) Din ve İnanç Özgürlükleri Özel Temsilcisi Esmi Cihangir, İran rejim ordusu komutanlarından birine ait, Bahailerle ilgili istihbari bilgi toplanmasını salık veren ve tüm İran rejimi bakanlıklarına gönderilen gizli ibareli belgenin ortaya çıkması ardından kaygılarını vurgulamış ve bunun çok tehlikeli bir girişim olduğunu söylemişti. Sözü edilen belgede tüm bakanlıkların Bahailerle ilgili toplayacakları bilgileri dini merci olan Ayetullah Ali Hamaney’e aktarılması isteniyordu. Şiraz’da da Bahai inancına sahip yaklaşık 30 kişi, “muhalif örgütlerle işbirliği yaptıkları” ve “İran rejimine karşı faaliyetlerde bulundukları” gibi gerekçelerle mahkemeye sevk edildi. Bu kişiler, halen Şiraz’da işkence ve kötü muamele ile bilinen ve “100 numara” ismi ile tanınan istihbarat merkezinde tutuluyorlar.

FERGAA ’NİN KIZILBAŞLARI

Özbekistan ve Kırgızistan arasındaki ulaşılmaz dağlarda ve Fergana Vadisi’nin derinliklerinde yaşayan Laçiler, kadınlı erkekli, dutar adı verilen saz eşliğinde Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”ini okuyarak semah döndükleri için, bölge halkı tarafından sapkın bir tarikatın mensupları olarak görülüyor.

Dini önderleri idam edilen, toplumdan dışlandıkları için kapalı bir toplum yapısına mahkûm edilmişler. Kendi bölgeleri dışına çıktıklarında ise kimliklerini özenle gizliyorlar.

Laçi deyimi kendilerinin bir tercihi değil. Cem törenlerinde “La İlahe İllallah” diye zikir çektiklerinden yaşadıkları bölge halkının “La diyenler” anlamında Laçi sözüyle anılmışlar. Kendileri ise “Allahçı” deyimini tercih ediyorlar. Kırgızistan ile Özbekistan arasında ulaşılması zor dağ başlarında ve Fergana Vadisi’nin derinliklerinde yaşayan Laçilerin bu coğrafyaları seçmesi de bir tercihten öte zorunluluk. Zira farklı inançları nedeniyle sapkın ve ahlaksız bir toplum olarak görülüyorlar.

Türkiye’deki Aleviler gibi “mum söndü” törenleri yapmakla suçlanıyor. Haklarındaki bu ahlaksız iftiraları yayanlar ise bölgede hayli güçlü olan Nakşibendi tarikatının şeyh ve müritleri. Dışlanma korkusuyla kendi yaşadıkları köy ve kasabaların dışına çıktıklarında kimliklerini özenli gizlemek zorunda kalıyorlar Bolu İzzet Baysal Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. Ali Yaman olmasaydı, Orta Asya’nın bu gizemli bölgesinde Laçiler (Allahçılar) diye bir inanç topluluğunun yaşadığından herhalde haberimiz olmayacaktı.

Kırgızistan’da Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi’nde görev yaptığı sırada Laçilerle ilgilenen Yaman, bu inanç topluluğunun yaşadığı bölgede yaptığı araştırmaları kitap olarak yayımlayınca Türkiye’deki bilim insanları ve kamuoyu da Laçiler hakkında bilgi sahibi oldu. İlginç olan, bu konuda uluslararası bilim dünyasının da bu konuda elle tutulur bir çalışma yapmaması. Rus bilim insanları Mambetaliyev ile Petraş dışında Laçilerle ilgili derinlikli bir araştırma bulunmuyor. Tabii Laçilerin kendi inancından olmayanlarla ilişki kurmaktan kaçınması, üniversite öğrencileri arasında Laçi olanlar da kendilerini gizlediklerinden üzerlerindeki giz perdesi bugüne kadar açılamamış.

YESEVİ’NİN ÖĞRETİSİNİ SÜRDÜREN LAÇİLER

Fergana Vadisi’nin Kırgıztan ve Özbekistan sınırındaki köylerde yaşayan Laçiler, Ahmet Yesevi’nin öğretisini sürdüren, Yesevi’yi en büyük dini önder olarak kabul eden bir topluluk. İbadetlerini, kadınlı erkekli tarikata bağlı mürit evlerinde dutar adı verilen saz eşliğinde Ahmet Yesevi’nin “Hikmetli Sözleri”ni okuyup semah dönerek yapıyorlar.

Kendi deyimleriyle Allahçılar, çevrelerindeki Müslüman topluluklar tarafından iftiraya maruz kaldığı için dış dünyadan izole bir yaşam sürdürüyor. Bölgede oldukça hakim olan Nakşibendilerin hedefinde olan topluluk, müzikli semahlı ayinler yaptıkları için “Mum söndü/ çırak (şerağ) öştü” iftiralarına maruz kalıyor. Ali Yaman’ın bölgeyi ziyaretinde pazar yerinde konuştuğu bir Laçi kadının “Allah’a beni neden Laçi yarattığı için hergün sitem ediyorum” sözleri toplumsal baskının boyutunu gözler önüne seriyor. Pazarda ürünlerini satmaya çalışan bu Laçi kadın, inancı nedeniyle kimsenin kendisinden alışveriş yapmadığını ve diğer insanların kendisini işaret ederek gülüştükleri için kahrediyor. Tarikatın geçmişinin ne kadar eskiye dayandığı hakkında fazlaca bir bilgi yok. Ancak bölgede 1600-1875 yılları arasında hüküm süren Hokand Hanlığı döneminde ortaya çıktığı kabul ediliyor.

Laçiler hakkında yazılan bilgiler XIX. yüzyılın son çeyreğine ait. O döneme ait kaynaklarının birinde Şeyh Sanivar adlı birinin Taşkent ve Kokan kazalarında bu tarikatı kurduğu belirtiliyor. Lahçilerin kendilerinin kurucusu olarak adsız Lahçi-işanı telaffuz ediyorlar. Hokand Hanlığı’nın son dönemlerinde yaşamış ve Hudayar Han emriyle idam edilen tarikatın kurucusu Laçi işanın bir kaynağa göre asıl adı Şeyh Sanivar’dır. Bir başka kaynağa göre ise kurucusunun adı bilinmeyen bir Laçi işandır ve o Hokand Hanlığı’nın son dönemlerinde yaşamış ve Hokand Hanı Hudayar Han tarafından idam ettirilmiştir.

Rus bilim insanı Petraş’a göre, takiratın bu dönemde iki çıkış nedeni var. Birincisi, 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında Kırgızistan’da “müridizm’in bazı tarikatları sömürmesi ve baskı altında almasına karşı siyasi bir tepki olarak bazı dini toplulukların doğmasına neden oluyor. Petraş ikinci etken olarak da 19. yüzyılda var olan feodalist sistem ve despotik yönetimin dayanılmaz baskılarına karşı işçi sınıfının karşı koyması olarak yorumluyor.

LAÇİLERE BASKI

Bir başka kaynağa göre ise tarikatın kurucusu Sanivar adlı bir şeyh idi ve Laçiler diğer Müslümanlar tarafından sapkın olarak görüldüler. Laçilere yönelik bu baskılara Hokand Hanlığı’nın da göz yumduğu görüldü. Daha sonra Hokand Hanlığı’nın ardından bölgenin idaresi Fergana Yönetim Birimi olarak Rusların hâkimiyetine girdi. Rus hakimiyetinin ilk zamanlarında Laçiler gizlenmeyi bırakıp, tarikatı açıkça icra etmeye başladılar. Ancak bu serbesti dönemi de pek uzun sürmedi ve Ruslar da Laçilere baskı uygulamaya başladılar.

Çünkü Mambetaliyev’e göre Sovyet ideolojisi ile Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”ini bağdaştırmak zordu. Mambetaliyev’in yararlandığı bazı resmi kayıtlara göre 1880’li yıllarda işan Babacan Halife Rahmankulov, Sur Kışlağı’na göçüp burada Frunze şehrinin Jau-kesek Kırgızları arasında bu tarikatı yaymaya başlamış. Din adamlarının, işanların baskılarını durdurması için Laçilerin işanı Rahmankulov, Fergana Valiliği’ne başvuruda bulunuyor. Fergana Yönetim Birimi, baskıların tarikatın daha da büyümesine yol açacağı endişesiyle, onlara yönelik faaliyetlerin gizli yürütülmesi yönünde karar almış. Bundan sonra Laçilere karşı diğer Müslüman grupların baskıları daha da artmış.

Laçilerin önderi Sur Kışlağı’ndan göçmek zorunda kalmış. Ancak tarikat hem Sovyet yönetiminin hem de diğer Müslümanların bütün baskılarına rağmen içe kapanma ve kendi içlerinde evlenme gibi yollarla varlıkları bugüne kadar devam ettirebilmişler. Ancak gerek eğitim ve gerekse ekonomik açıdan toplumun en altında yer alan Laçiler, büyük kentlere göçünce eski değerlerinden de hızla uzaklaşmışlar. Zira göçtükleri büyük kentlerde de kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlar. Laçilerde dini önder yani mürşid-pir, “ata”, “işan” veya “işan-halife” gibi adlarla adlandırılıyor. Laçilerdeki bu ata/işanlık kurumu soy yoluyla devam ediyor. Ahmet Yesevi’nin Laçiler’de en önemli dini önder. Onlar onu, “Kul Koja Ahmet” olarak adlandırıyor.

Laçilerin arasında, Anadolu’daki âşık/zakir/ ozan benzeri kişiler var. Bunlara “hapız” deniyor. Onların özelliği “Hikmetler” eşliğinde dutar çalarak zikirde önemli bir rol üstlenmek. Hapızların bir önemli özelliği, Ahmet Yesevi “Hikmetler”ini ezbere bilmeleri. Bugün Laçiler arasında hapız da pek kalmamış. Geleneksel yapı sürdürülemediğinden gençler arasında hapız da yetişmiyor doğal olarak. Onlar arasında yaygın adıyla “Şahmerdan”ın, yani Hz. Ali’nin de Laçiler arasında büyük önemi vardır. Fergana Vadisi’nde bulunan ve Şah Merdan olarak adlandırılan Hz. Ali’nin türbesi bölgedeki en önemli ziyaretgâhı. Ayrıca geçmişte yaşamış tanınmış Laçi işanlarının mezarlarını da ziyaret olarak kabul ediyorlar.

TACİKİSTAN’IN TEK SEKÜLER TOPLUMU

Tacikistan iç savaşı sırasında zarar gören Bedehşan İsmailileri, Tacikistan’da Müslüman ve Tacik sayılmıyor

Tacikistan denince aklımıza radikal İslami akımlar geliyor. Tacikistan SSCB’den ayrılıp bağımsız kalınca bölgedeki bir çok devletin nüfuz alanı haline geldi. İpek Yolu üzerinde bulunan ve başta uranyum olmak üzere zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Tacikistan’ı önemli kılan bir başka özelliği de Afganistan gibi uyuşturucunun kaynağı olması. Afganistan, Pakistan ve Özbekistan gibi ülkelerle sınır komşusu olması nedeniyle başta El Kaide ve Taliban gibi radikal İslamcı örgütlerin geçiş noktası üzerinde bulunuyor.

Tacikistan iç savaşı sırasında radikal akımlarla güvenlik güçleri arasında yıllarca süren çatışmalar oldu. Bu çatışmaların olduğu bölgede en büyük zararı ise bölgenin tek farklı inancı, Şiiliğin İsmailiye koluna mensup Bedehşanlılar gördü. Pamir Dağları’nda yaşamaları nedeniyle Pamirliler diye de alınan Bedehşan İsmailileri, seküler yaşam tarzına sahip olmaları ve radikal Sünni akımların zaten hedefinde olan bir topluluk. Tacikistan bağımsızlığını kazandıktan sonra laik ve demokratik bir Tacikistan ile Bedeşhan bölgesine özerklik isteyen partileri Lal-i Bedehşan Partisi kapatıldı. Ülkenin tek farklı inancına mensup olmalarından kaynaklı kapalı toplum özelliğini bugünde koruyan Bedehşan İsmailileri, bugüne kadar ulaşılmazı zor 7 bin 500 rakıma sahip Pamir ve Hindikuş Dağları’nda yaşadığı için varlıklarını koruyabilmişler. Ancak bölgenin cihatçıların geçiş yolu olması nedeniyle eskisi kadar rahat değiller.

Tacikistan ilk kurulduğunda da bakanlardan Seferali Kanjayev İsmaililer için “Onlar Müslüman da Tacik de değiller” açıklaması bu topluluğa bakış açısını gösteriyor. Yüksek eğitime sahip bir topluluk olmaları ve dini önderleri olan Kerem Ali Ağa Han’ın himayesi nedeniyle en azından hükümet nezdinde ciddi bir ayrımcılığa tabi değiller. Geleneklerini bugüne kadar canlı bir şekilde koruyan İsmaililerin camiye gitmeyip evlerinde kadınlı erkekli ibadet etmeleri, Hz. Ali’ye olan bağlılıkları nedeniyle halk arasında dışlanan bir topluluk olduklarından diğer topluluklarla bağları hemen hemen yok gibi.

İLGİLİ HABER

Cumhuriyet/ Miyase İlknur

KAYNAKÇA

1) Haydutlar Kraliçesi- Phoolan Devi Varlık Yayınları 

2) Afganistan’ın Son On Yılı ve Hazaraların Konumu: Prof.Dr. Neslihan Durak -İnönü Üniverstesi 

3) Hazaraların Şiileşmesinde Safevi Etkisi: Dr. Zahide Ay- Selçuklu Üniversitesi 

4) Tarihten Günümüze Hazaralar: Yrd.Doç. Abdullah Hohammedi- Ardahan Üniversitesi 

5) Ehl-i Hak, Kakai, Yarsan Alevileri: Muhammed Ali Sultani 

6) Ehl-i Haklarda Kelamhanlık Geleneği: Bülent Akın- Ege Üniversitesi 

7) İslam Dünyasının Öteki İnanç Grupları yahut Batıniyye-İsmailliye etkisinden Ortak Bir Kimlik Görünümü: Ehl-i Haklar, Aleviler-Bektaşiler, Kakailer, Şabaklar, Nusayri ve Dürziler: Doç.Dr. Resul Ay- Hacettepe Üniversitesi 

8) Bir etno-dini inanış olarak İran’daki Yarasan İnancı: Yrd.Doç. İsmail Numan Telci 

9) Allahçılar-Laçiler: Prof.Dr. Ali Yaman -Bolu İzzet Baysal Üniversitesi 

10) Cumhuriyet Gazetesi Arşivi

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top