GENEL

POLİS ‘BEN DEVLETİM!’ DİYOR! ‘BEN DEVLETİM!’ DİYEN POLİS HAKLI MI?

“Peki, bu kanun hükmünün bu şekilde anlaşılması gerektiğini nasıl mı bu kadar iddialı biçimde söyleyebiliyorum?

Çünkü bu kanun hükmünü hazırlayan komisyonun üyesiydim de ondan!”

“POLİSİN YETKİSİ YOKTUR”

Anılan kanun hükmünü hazırlayan komisyonun bir üyesi olarak söyleyebilirim ki polisin kişilere makul sebebe dayanmadan, nedensiz ve keyfi biçimde kimlik sorma yetkisi yoktur.

İlgili kanun hükmünün bir ifadesini cımbızla çekerek ve maddenin bütününden soyutlayarak aksi yorum yapmak hukuken son derece hatalı bir yaklaşımdır

Polis, orta büyüklükte bir kentte bir restorana giriyor ve kişilere kimlik soruyor.

Ailesi ile yemek yemekte olan bir kişi (kendisi o ilin baro başkanı bir avukat) böyle bir nedensiz kimlik sormaya itiraz ediyor.

Polis, “ben devletim!” diyor. Kimlik sorma gerekçesini belirtmek zorunda olmadığını; polisin talimatına vatandaşın sorgusuz sualsiz uymak zorunda olduğunu ima ederek, kişiyi zor kullanarak polis merkezine götürüyor, saatlerce gözaltında tutuyor.

Baro başkanı ve polisler karşılıklı olarak birbirlerinden şikayetçi oluyorlar.

İş büyüyünce ve olay kamuoyunda duyulunca, Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) hemen izleyen gün alelacele yaptığı resmi basın açıklaması ile polisin olayda hiçbir kusurunun olmadığını belirterek anılan şahsı suçluyor. İçişleri Bakanı da hemen yaptığı açıklama ile aynı yönde pozisyon alıyor.

EGM’nin basın açıklaması iki açıdan ciddi biçimde sorunlu.

İlki, bu tür olaylarda maddi olayın gerçekten ne şekilde olduğu ve taraflardan hangisinin kusurlu olduğu ancak acilen yapılacak idari bir araştırma, inceleme veya soruşturma ile belli olur. Tarafsız bir müfettiş her iki tarafı da, olay esnasında orada bulunan diğer şahısları dinler; gerekli idari incelemeyi yapar ve bir rapor hazırlar. EGM, ancak bu rapor üzerine resmi açıklama yapar.

Olayın ertesi günü yapılması gereken açıklama, bu konuda gerekli incelemenin objektif biçimde hemen yaptırılacağı ve sonrasında açıklama yapılacağı şeklinde olmalıydı. Salt tek yanlı ve üstünkörü bilgilendirmelere dayanılarak hemen ertesi günü kendi personelini tamamen aklayıp; olaya muhatap olan kişiyi peşinen suçlamak ve haksız ilan etmek demokratik bir ülkede devlet ciddiyeti ile bağdaşmaz.

İkinci sorun ise, yapılan resmi açıklamada, hukuken polisin hiçbir nedene dayanmadan kişilere her ortamda keyfi biçimde kimlik sorabilme yetkisinin bulunduğunun belirtilmesi.

Açıklamadaki bu bilgi hukuken tartışmaya son derece açık.

Nitekim polisin hukuken keyfi biçimde kimlik sorma yetkisinin bulunmadığı birçok ceza hukuku ve idare hukuku uzmanı tarafından da yargı mercileri tarafından da teyit edilmiştir. Dolayısıyla eğer ülkenin polis teşkilatının bağlı olduğu ulusal kurumu, hukuken polisin hiçbir neden göstermeden herkese keyfi biçimde kimlik sorma yetkisi bulunduğunu zannediyorsa burada tüm ülke vatandaşları olarak ciddi bir durumla karşı karşıyayız demektir. Umalım ki zaten aceleye gelen bu açıklamadaki bu kısım sehven yapılmış olsun.

Teknik açıdan EGM’nin bu noktada yaptığı hata, kanunun ilgili maddesindeki bir ifadeyi cımbızla alıp; maddenin ilgili diğer hükümleriyle bağlantısını kopararak yorum yapmaya çalışması.

EGM’nin polise hiçbir neden göstermeden keyfi biçimde kimlik sorma yetkisi verildiğini düşündüğü ilgili hüküm (PVSK m.4/A-8) şöyle:

“Polis, görevini yerine getirirken, kendisinin polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra, kişilere kimliğini sorabilir”.

Oysa aynı maddenin ilgili diğer hükmü şu şekilde:

“Durdurma yetkisinin kullanılabilmesi için polisin tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması gerekir. Süreklilik arz edecek, fiilî durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamaz.” (PVSK m.4/A-2).

İlgili kanun (PVSK) polisin kişileri “durdurmasını” ve “kimlik sormasını” aynı maddede (m.4/A) düzenlemiş. Çünkü polisin gerek idari kolluk anlamında bir “tehlikeyi” önlemesi ve bertaraf etmesi ve gerek adli kolluk anlamında suç işleyen kişileri bulması bağlamındaki görevini yerine getirebilmek için gerektiğinde kişileri önce “durdurması”, sonra da “kimlik sorması” gerekecek; bu ön tespit sonrasında tehlikeyi önleme noktasında olsun, suç işleyeni bulma noktasında olsun “arama” ve “gözaltına alma” gibi diğer kolluk işlemlerini ayrıca yapacaktır.

Bu noktada “durdurma”dan kasıt, sadece giden birini “stop” ettirme değil; daha genel olarak kişinin o anda yapmakta olduğu şeyden (yürüme, koşma, yemek yeme, uyuma, yatma, çalışma, araba kullanma vs.) “soyutlanması”dır. Örneğin restoranda yemek yemekte olan kişilere kimlik sormak için polisin önce “durdurma” yapması; yani kişileri bir an için yemek yemekten “soyutlaması” ve akabinde de kimlik sorması gerekecektir. Bu nedenle öncelikle bu “durdurma” yani “yapıyor olduğu şeyden soyutlama” olmadan “kimlik sorma” da yapılamaz.

Bunun içindir ki kanun, bu iki faaliyeti yani “durdurma” ile “kimlik sorma”yı aynı maddede düzenlemiştir; çünkü birbirinden ayrılamaz.

Bu nedenle de her iki kolluk işleminin tabi olacağı hukuksal kurallar birbiriyle bağlantılıdır ve ayrı biçimde yorumlanamaz. Bu itibarla kanunun “durdurma” için öngördüğü şartlar evleviyetle “kimlik sorma” için de geçerlidir. Kanun “durdurma”nın “keyfi yapılamayacağını” ve “makul sebebe” dayanması gerektiğini açıkça belirttiği için (PVSK m.4/A-2), aynı kuralın “kimlik sorma” için de gerektiğini aynı maddede tekrar etmeye gerek duyulmamıştır. Çünkü “durdurma” zaten “kimlik sorma” için ayrılmaz bir önşarttır. Biri için geçerli kural zaten diğeri için de geçerlidir.

Peki, bu kanun hükmünün bu şekilde anlaşılması gerektiğini nasıl mı bu kadar iddialı biçimde söyleyebiliyorum?

Çünkü bu kanun hükmünü hazırlayan komisyonun üyesiydim de ondan!

PVSK’ya bu hüküm (m.4/A) 2007 yılında getirildi. Zamanın İçişleri Bakanlığı, 1934 yılında çıkarılmış olan Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK) oldukça eskimiş ve fazla yamalı hale geldiğinden bahisle tamamen yeni bir Polis Görev ve Yetkileri Kanunu hazırlanması için teknik bir komisyon oluşturdu. Sekretaryası EGM tarafından yürütülen bu komisyon, konunun uzmanı akademisyenler (ceza ve idare hukukçuları) ve bürokratlardan oluşmuştu. Ankara’da ve İstanbul Polisevi’nde ciddi çalışmalar yapıldı. Hatta Alman polis yasasını yerinde incelemek için Freiburg Max Planck Enstitüsü’ne bile gidildi; Alman Polis Teşkilatı’nın bazı birimlerinde brifinglere katılındı. Sonuçta her bir madde üzerinde titizlikle durularak yeni bir polis görev ve yetkileri kanun taslağı hazırlandı ve Bakanlığa sunuldu. Ne var ki kanunun tamamen değişmesi pratikte mümkün olmadı ve bahsi geçen 4/A maddesi gibi mevcut kanunda bazı sınırlı değişikliklerle yetinildi.

Sonuçta anılan kanun hükmünü hazırlayan komisyonun bir üyesi olarak söyleyebilirim ki polisin kişilere makul sebebe dayanmadan, nedensiz ve keyfi biçimde kimlik sorma yetkisi yoktur. İlgili kanun hükmünün bir ifadesini cımbızla çekerek ve maddenin bütününden soyutlayarak aksi yorum yapmak hukuken son derece hatalı bir yaklaşımdır.

Bu olay bağlamında ayrıca üzücü olan, vatandaş-devlet ilişkisinde özellikle kolluk ve güvenlikle ilgili hususlarda kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin devlet otoritesi karşısında korunmasının demokratik bir ülkede gündelik siyaset dışında bir konu olması gereğinin farkında olunmamasıdır. Yaşanan bu son olayı politik bir mecraya çekmek çok yanlış olduğu gibi; “Canım ne olurdu o baro başkanı da bir şey sormadan kimliğini gösteriverseydi!” diyenler de aslında “Demokrasi bizim neyimize! Demokrasi bize lüks!” demiş olmaktadırlar.

Evet, polis gerçekten de “devlettir”. “Ben devletim!” diyen polis aslında doğru söylüyor. Çünkü devlet otoritesinin kişiler nezdindeki en somut tezahürü “polis”tir. Ama makul sebep olmadan keyfi biçimde kimlik soran polis demokratik bir devletin polisi olamaz. 

T24 – Ali D. ULUSOY

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top