GENEL

31 Mart Vakası

2. Abdülhamid’i Mahmut Şevket Paşa anlattı..

Mahmut Şevket Paşa’nın 31 Mart Vakası sırasında orduya hitaben yaptığı konuşma videosu, şöyle..

2. Abdülhamid’i Mahmut Şevket Paşa anlattı (dizi oyuncularıyla değil, Paşa’nın kendi sesinden…)

MAHMUT ŞEVKET PAŞA:

”O KÖHNE BİZANSIN YILDIZ BURCUNDA OTURAN BAYKUŞ…”

31 Mart üzerine…

Ülkenin en önemli kırılma anlarından biri olan 31 Mart 1909 şeriatçı ayaklanması

Tarihçi, yazar Mehmet Bozkurt:

”Bugün iktidar ve özelinde Erdoğan, adına diziler çektirdiği, her konuşmasında örnek gösterdiği Abdülhamid’den daha gerici..

1909’la 2017 arasında önemli bağlantılara ve yakınlıklara dikkat çekmek isterim..

31 Mart’ta yaşananlar, İttihat Terakki ve günümüze bıraktığı miras …

31 Mart’ta yaşananlara gelmeden önce belki 8 ay öncesine, 1908 devrime gitmek gerekir sanırız. 1908’den 31 Mart 1909’a geçerken tarih nasıl aktı da bu ayaklanma yaşandı?

Mehmet Bozkurt:

”Evet, 31 Mart’a gelmeden öncelikli olarak 1908 devrimine bakmamız gerekiyor. 1908’de benim ‘bizim çocuklar’ dediğim ya da benim bizim çocuklar demekte ısrar ettiğim devrimciler var. Bu devrimciler, çeteye çıkıyorlar. İşte Resneli, Enver gibi gençler dağa çıkıp Abdülhamid’e karşı artık silahlı mücadeleye girişiyor. Bunların başında Resneli Niyazi var..

1908’de Abdülhamid meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldıktan sonra, 25 Temmuz’da çok şey değişiyor İstanbul’da. Çok sayıda gazete çıkıyor, dernekler kuruluyor, sendikalar kuruluyor. Bir toplumsal kaynaşma ortaya çıkıyor ve İttihat Terakki karşıtı görüşler de burada yeşermeye başlıyor..

Burada iki şeyi ayırmayı önemli görüyorum:  İttihat Terakki Fırkası ve İttihat Terakki Cemiyeti. Bir parti var, bir de cemiyet dediğimiz örgüt var. Bu ikisi arasında çok ciddi farklar var.

1908’in hemen ardından yapılan seçimde İttihat Terakki Fırkası neredeyse yüzde 98’le seçimi kazanıyor ama Cemiyet, Partiyi tam olarak asla kabul edemiyor. Mesela İttihat Terakki milletvekillerinin kongrelere katılıp katılmaması konusu bile tartışılıyor. Sonrasında 3 vekilin katılması kararı alınıyor, bunlara da konuşma hakkı verilip verilmemesi tartışma konusu oluyor. Bu gizliliğini İttihat 1918’e, kapatılıncaya kadar koruyor. Cemiyet üyeleri örgütü adeta göz bebekleri gibi korurlar, düşünün, partiyle bile ilişkisi son derece kısıtlı.. 

Zaten karşı devrim hareketinin gelişmesinde de Meclis’in atıl kalması, yani 1909 gerici baş kaldırmasında Meclis’in büyük çoğunluğu İttihat Terakki Partisi mensubu olmasına rağmen ayaklanmanın ilk günlerinde son derece tutuk davranmış, tutuk kalmıştır..

Oysa Cemiyet öyle değildir, Cemiyet’in ana merkezi Selanik’tir. Haberleşme ve ulaşımın aksaması nedeniyle İstanbul’a kolay ulaşılamadı örgüt. O nedenle isyan büyüdü ve gelişti, Meclis’te geri çekildi. O yüzden İttihat Terakki dediğimizde akla parti gelir, parti değil Cemiyet’in merkezde olduğunu görmememiz gerekiyor..

Arada bir açı var, direksiyon Cemiyet’te?
Kesinlikle, çok da ciddi bir açı var.”

BABIALİ BASKININA KADAR…

Buradan 31 Mart’a geldiğimizde, 1908 yaşanıyor ve Cemiyet Selanik’te. İTC iktidarı almakta neden bu kadar tereddüt ediyor? Neden daha cüretli davranmıyor?

Mehmet Bozkurt:

”Davranamıyor çünkü devrimi yapan çocuklar, genç insanlar. Osmanlı geleneğinde gençlerin yönetici kadrolarda yer alması pek söz konusu değil. Kendilerine yönetim konusunda güven duyamıyorlar ve yaşlı insanlara yönetimi bırakıyorlar..

Fakat Talat Paşa gibi bir örgütçü var ve o bu yaşlı yöneticilerin yanına bir tane genç koyalım örgütten diyor. Onların hem yönetimi öğrenmesini hem de gözlerini açıp iktidarı denetlemesini istiyor. Böyle bir yöntem izliyor İttihatçılar. 1913 Babıali Baskını’na kadar yönetimi İttihatçılar almıyor.”

KARŞI DEVRİM GİRİŞİMİ

31 Mart’ı yaratan koşulların en önemli nedenlerinden biri bu sanırım. Peki, 31 Mart’ı yaratan diğer koşullar nelerdi, bu karşı devrim girişiminin kaynakları nelerdi?

Mehmet Bozkurt:

”31 Mart’ta bugün AKP içindeki koalisyon benzeri bir gerici koalisyon var. Bir kere Derviş Vahdeti dediğimiz bir dinci var, Volkan gazetesinin başyazarı. Bir de Prens Sabahaddin dediğimiz liberal görüşlere sahip bir isim ve Ahrar Partisi var. Bu ikisinin ortaklığı söz konusu ve başka mutsuz insanlar da var..

İTC’nin orduyu gençleştirme çalışmaları var. O dönem okuma yazma bilmeyen paşalar vardı ve bu isimlerin tasfiyesi süreci başladı. Er ve erbaşlar arasında huzursuzluk çıktı ve bu isimler de isyanda yer aldı. Ayrıca medrese öğrencileri de bu isyanda yer aldı. Eskiden medrese öğrencileri ve bırak medrese öğrencilerini İstanbul doğumlular askerlik yapmıyordu, 1908 sonrası eşitlik gereği onlara da askerlik zorunluluğu getirilince onlar da gerici ayaklanmada yer aldı. Ayaklanmanın merkezinde yer alan iki ana figür ise Derviş Vahdeti ve  Prens Sabahaddin olmuştu.”

‘İPEK FEDAİLERİ’

31 Mart 1909’da (13 Nisan) başlayan gerici ayaklanmayı bastırmak için  Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkan ‘İpek Fedaileri’. Bir telgraf metninin altına atılmış imzaydı İpek Fedaileri. Bakar mısınız nasıl öfkelenmişler:
”Makam-ı Sadarette bulunan alçağa: Size 2 Nisan 1325(1909) tarihli telgrafımızla yirmi dört saat mühlet verilmişti. Henüz vücud-i rezilanizle telviş ettiğiniz makamlardan çekildiğinize dair bir iş’ar vuklu bulmadı. Bundan çok memnun olduk, bari tertip edeceğimiz cezaya bu suretle istihkakınızı kendiniz tasdik etmiş oldunuz. İhtimal ki orada bulunan bir takım kerhaneci evlatları ilk telgrafımızı vermediler. Onları alınız okuyunuz, ta ki vebal bizde kalmasın. Okumadığınız takdirde, Allah’ın laneti, ananızın donu başınıza geçsin (…) Ey namussuzlar…”

Olayların başlamasıyla birlikte gidişatın nereye varacağını gören ve makam-ı sadarette (başbakanlık makamı) bulunan Hüseyin Hilmi Paşa görevinden istifa ederken onun yerine makama Tevfik Paşa oturuyor. İpek Fedaileri’nin sözlerinde durup durmadıklarını, o ayıplı eylemi yapıp yapmadıklarını bilmekten uzağız ama Tevfik Paşa da çok kısa bir süre sonra,5 Mayıs, makamını bırakmak durumunda kaldığını biliyoruz.

Ayaklanmanın İttihatçılar’ın Selanik’ten getirip konuşlandırdığı Dördüncü Avcı Taburu’nda başlamasına, ayaklanmanın bastırılmasından hemen sonra Sultan Abdülhamit’in tahttan uzaklaştırılmasına, Talat Paşa ve arkadaşlarının iktidar yolunda aldıkları mesafeye bakarak ayaklanmada “İttihatçı parmağı” arayanlar o günden bugüne hep olmuştur.

Bu olaydan  İttihatçılar’ın büyük ölçüde yararlandıkları doğru olmakla beraber, buradan hareketle planlayıcılarının da İttihatçılar olduğunu ileri sürmek İttihatçılar’ın en çok da Talat Paşa’nın aklına hakaret olacağını düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın İttihatçıların komplocu  zihniyetten azade olduklarını söylemiyorum. Ancak 1908 devriminin üstünden henüz bir yıl dahi geçmemişken eti budu belli İttihatçılar’ın ve hele hele Talat Paşa’nın sonucunun ne olacağı belirsiz bir girişimde bulunmasını ihtimal dışı sayıyorum.

Gerici ayaklanmanın fikri alt yapısını hazırlayan iki örgüt var kurgu falan değil, gayet somut:
Birincisi Derviş Vahdetti’nin sahibi ve başyazarı olduğu dinci Volkan gazetesi ile bunun çevrelediği İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti… Şimdi neye benzetsem diye düşünüyorum Volkan’ı? Hüseyin Cahit Volkan için “ağzı kirli mühlik” diyor. Evet, sahiden yahu, şimdi aklıma geliverdi, Volkan, günümüzde bildiğiniz Yeni Akit.
Volkan 4 Şubat 1909 tarihli nüshasında   İttihat-ı Muhammed’i Cemiyeti’nin on maddelik “nizamname”sini yayımlıyor ve “ser levha”sına “İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin mürevvic-i efkarıdır” alt başlığını atarak,Cemiyet’in yayın organı olduğunu ilan ediyor.

Sonra iki çağrı yayınlıyor.

Birincisinde müminleri Cemiyet’in bayrağı altına davet ediyor: ”Ey Muhammed şeriatının düşmesini istemeyen müminler! Alla-u Zülcelal aşkına Peygamberimiz Muhammed Mustafa adına bu cemiyete giriniz.”

İkincisi, İttihat ve Terakki’ye muhalif olan gazetelere yapmış olduğu “cephe” çağrısıdır:
“Acele et Mizan! Arş ileri Serbesti! Sebat et İkdam! Hakperest matbuat hep hücum edelim; işte kale-i istibdat! İşte şahid-i hürriyet, zincirlerle bağlanıyor,bize imdat diye kollarını uzatıyor; kale ise zayıftır, sihirledir ki, bize kuvvetli görünüyor. Kale muhafızları da, sihirle bağlı. İşte Volkan, sancaktarlık vazifesiyle ilerliyor; arş ileri! Şehit olursam da siz dönmeyiniz! Zira zafer bizdedir…” (Volkan,5 Şubat 1324,sayı:49)

Çağrıyı iştahla kabul edenler ilgili olarak küçük bir açıklama yapmama izin verin: Mizan, eski İttihatçı sonradan dönekler safına geçecek olan “Mizancı” Murat’ın sahipliğini yapmakta olduğu gazete. Serbesti, ayaklanmadan kısa bir süre önce  İttihatçılar tarafından öldürülecek olan  Hasan Fehmi’nin başyazarlığını yaptığı dönemin ünlü muhalif gazetesi. İkdam’a gelince  gayet tanıdık biri var gazetenin başında: Ali Kemal… Dünya Savaşı sonrasında Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin kurucusu, Kurtuluş Savaşı’nda İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını idama mahkûm eden kararın imzacılarından, trajik sonuyla da tarihe geçecek olan  ünlü Ali Kemal…

Cepheye koşanlardan biri de tabii ki adem-i merkeziyetçi yeminli İttihat Terakki düşmanı Prens Sabahattin’in Ahrar Fırkası…

Ayaklanmanın Avcı Taburu’ndan başladığı yazılıyor. Doğrudur. Ancak işareti Ali Kemal’in Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden sonra Darülfünun’da yaptığı kışkırtıcı konuşmayla veriliyor.

Sonrasında Avcı Taburu… Sultanahmet Meydanı’na çekilen yeşil bayrak… Derviş Vahdetti… Sokaklarda İttihatçı avı… Galata Köprüsü’nde kurulan idam sehpalarında mektepli subaylar… Ve Deniz Binbaşısı Ali Kabuli Bey’in gerici güruh tarafından linç edilmesini Yıldız Sarayı’nın penceresinden izleyen kambur bir silüet!

Ardından Selanik’ten kalkan Hareket Ordusu İstanbul’u fethediyor. Bunu kesinlikle biliyoruz ancak İpek Fedaileri’nin sözlerinde durup durmadıklarına ilişkin bir bilgiden en azından şimdilik yoksunuz.

Abdülhamid’in oynadığı rol neydi bu süreçte?

Mehmet Bozkurt:

”Abdülhamid bu kavganın içinde başka bir gerici figür olarak karşımıza çıkar fakat karşı devrim sırasında tam olarak rengini belli etmez, sonuçlanmasına bakar.”

Yine mi denge politikası?

Mehmet Bozkurt:

”Evet, ünlüdür dengeciliği. Bu yüzden 31 Mart’ı ilk başta dışarıdan gözler ama Cemiyet bunu asla affetmez. Mesela Cemiyet-Parti arasındaki farklardan biri de budur, partinin vekilleri isyanın bastırılmasından sonra Abdülhamid’in yargılanmasını reddeder ama Cemiyet bu konuda kararlı ve tahtttan indirilmesini sağlayan da bu baskı zaten. Cemiyet bu gerici ayaklanmadan Abdülhamid gibi hafiye ordusuna sahip bir ismin habersiz olmasının mümkün olmadığına emindir.” 

‘İNGİLİZ PARMAĞI ÇOK NET’

31 Mart geliyor ve gericiler ayaklanıyor İstanbul’da. Bu sürecin kırılma anları neydi?

Mehmet Bozkurt:

”31 Mart öncesinde bir takım önemli olaylar var. Cemiyet’e karşı 1908 devriminden hemen sonra saldırılar başlar. Volkan bugünkü Yeni Akit’ten farklı değildir. Derviş Vahdeti de Yeni Akit’in herhangi bir yazarına benzetilebilir hatta Yeni Akit biraz daha gerici olabilir Volkan’a göre, Volkan meşrutiyet karşıtı değil, Cemiyet karşıtlığı çok yoğun..

Burada özellikle Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi kırılma anı oluyor ve o günden sonra intikam çağrıları yer alıyor gerici basında. Ve 31 Mart’ta da bu ayaklanma başlıyor..

Burada Volkan gazetesinin çok önemli bir rolü var. Ordu içine muazzam bir şeriat propogandası yapılıyor. Bakın çok ilginçtir, İttihatçıların devrimi koruması için Taksim’deki kışlaya yerleştirdiği 4. Avcı Taburu’nda başlıyor ayaklanma. Volkan tam da burada çok etkili olmuştur çünkü. Er ve erbaşların şeriat mektupları bu gazetede yayımlanmış, açıkça şeriat çağrıları yer almıştır..

Ve bu iş sonunda şeriatçı ayaklanmayla patlamıştır.”

Bu süreçte İngilizlerin rolüne de belki tam burada değinmek gerekiyor?

Mehmet Bozkurt:

”31 Mart’ta İngiliz parmağı çok ciddi biçimde var. İngilizler çok açık bir biçimde destekliyor bu şeriatçı ayaklanmayı..

İngilizler Kamil Paşa ve Prens Sabahaddin’in yanında yer alıyor. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir olay da var; İngiltere Kralı 4 kez sadrazam olarak atanan Kamil Paşa için Abdülhamid’e tebrik mesajı iletiyor ve iyi ki sadrazam yaptınız diyor. İş o boyutta yani..

31 Mart tarihinde de İngilizler bu şeriatçı ekibin yanında yer alıyor.”

Meşhur ‘Hareket Ordusu’nun yola çıkışına gelirsek… Hareket Ordusu’nun oluşumu ve Cemiyet’in bu süreci örgütlemesi nasıl gelişti?

Mehmet Bozkurt:

”Cemiyet’e haber geldiğinde, o dönem ‘Hürriyet’in Kabesi’ denilen Selanik’e haber geldiğinde, sadece Cemiyet değil birçok insanda büyük infiale yol açıyor İstanbul’daki bu şeriatçı ayaklanma..

Derhal İttihat Terakki kulüplerinde toplantılar yapılıyor ve harekete geçilmesi kararı alınıyor. Sonrasında bildiğiniz gibi Hareket Ordusu yola çıkıyor.”

‘HAREKET ORDUSU AYNI ZAMANDA BİR HALK HAREKETİ’

Hareket Ordusu’nda Mustafa Kemal’in rolüne ilişkin çokça tartışma var, siz neler düşünüyorsunuz?

Mehmet Bozkurt:

”Bu çok tartışmalı bir konu. Hareket Ordusu’nun adını Mustafa Kemal’in verdiği, Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay subayı olduğu tezleri var ama bunların doğruluğu çok tartışmalı..

Yalçın Küçük burada Mustafa Kemal’in temel rol oynamadığını söyler. Burada temel rolü oynayanlar 1908’de çeteye çıkan gençlerdir aslında. Enver’dir, Resneli’dir, Atıf Kamçıl’dır, Eyüp Sabri’dir ve bunların hepsi bir bölüğün başına geçmiştir..

Bu arada mutlaka eklemek gerekir, Hareket Ordusu sadece bir ‘ordu2 değildir. 25 bin asker varsa Hareket Ordusu’nda içinde, 15 bin de sivil var. Yalçın Küçük, Hareket Ordusu için Kuvayi Milliye’nin bir pilot projesi olduğunu söyler. İçinde herkes vardır bu ordunun. Resneli’nin dağda kovaladığı Bulgar çeteleri, Yahudiler, Rumlar herkes burada vardır. Yine Hüseyin Cavit yanılmıyorsam, dün bakkal olarak gördüğüm adam at üstünde, silahıyla İstanbul’a gidiyor der. Sadece bir ordu olarak görmememiz lazım, gericiliğe karşı yükselen bir halk hareketi olarak görmek lazım..”

Bu orduyu bir araya getiren şey temelinde Abdülhamid’e duyulan öfkeye dayanıyor diyebilir miyiz?

Mehmet Bozkurt:

”Abdülhamid’in yıllardır sürdürdüğü despotik politikalara karşı o kinin patladığı andı tam da…”

Tekrara düşerek belki… Volkan gazetesi var, Abdülhamid tahtta duruyor. İttihat neden buna müsade ediyor 1908 sonrası?

Mehmet Bozkurt:

”İttihat ve Terakki henüz genç bir hareket, çok çocuk İttihatçılar. İttihat ve Terakki hem iktidarı alıyor hem de tüm bu olan bitenlere tam ve net müdahalede bulunmuyor. Bu, 1913 Bab-ı Ali Baskını’na kadar böyle devam ediyor…

Tek gerici ayaklanma sadece 13 Nisan da değil bu arada. Bir gün sonra Adana olayları başlıyor. Orada da Ermeniler üzerinden bir gerici ayaklanma var ve yine İttihat Terakki karşıtlığı üzerinden başlıyor bu ayaklanma..

Oradaki gericiler, ”Ermeniler, Klikya devletini kuracak” şeklinde propaganda yaparak insanları İttihat ve Terakki’ye karşı ayaklandırdılar. Nitekim Cemal Paşa ayaklanma sonrası Adana’ya gittiğinde  ”17 bin Ermeni öldürüldü, bin 700 de Türk öldürüldü” diyor.

Ermeniler nasıl Türkleri kesmiş olabilir ki bu durumda?

Bu olay sonrasında dahi Ermeni örgütleriyle İttihat ve Terakki’nin arası gayet iyi durumdaydı ve bir süre böyle devam etti. 1912 seçimlerinde yine İttihat ve Terakki listesinden çok sayıda Ermeni milletvekili vardı.”

İttihatçılıkta çeteye çıkmak

1789 İhtilal-i Kebir’den, Büyük Fransız Devrimi, fazlasıyla etkilendikleri biliniyor İttihat Terakki’nin. Bu o kadar öyle ki Meşrutiyet’in ilan edildiği haberi Selanik’e ulaştığında, 24 Temmuz 1908, Beyaz Kule birahanesinde birasını içmekte olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kurucularından Binbaşı Naki Bey’in orkestrayı, artık o anda ne çalıyorsa susturduğu ve Fransız milli marşını çaldırmaya başladığı söylenir. Tamam, buna söylenti deyip geçelim. Peki, Fransız Devrimi’nin sloganları olan eşitlik, kardeşlik, özgürlük sloganının tıpkısını bayrak edinmeleri Cemiyet lokallerinin Jakoben Kulüplerini örnek alarak kentlerde ve kasabalarda örgütlenme aracı olarak doğması ve ideolojik hatlarına hakim olan burjuva zihniyete ne demeli?
Güzel ve doğru ancak bir farklılık var. İttihat ve Terakki ideolojik olarak Paris’tir ancak seçtiği üslup Balkanlıdır.

Buna, kulağı çınlasın Yalçın Küçük’ün yapmış olduğu “şebeke”, “çete” ayrımını hatırlamanızı dileyerek, dikkatinizi çekmek istiyorum.

İttihatçılar çetecidir, çeteciliği Osmanlıya başkaldıran Balkanlı çetelerden öğrenip bir üslup haline getirmişlerdir. Gerilla demenin hiçbir sakıncası yoktur. “Çeteye çıkmak” deyimi, gerilla olup dağa çıkmakla eşdeğerdir. Böyle okunmasını salık veririm.

Şuna ne dersiniz?

Mektup 17 Temmuz 1908 tarihini taşıyor. “Resne Çete Kumandanı Niyazi Bey’e” diye başlıyor. Tam metni “Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi Hatıratı” adını taşıyan kitapta var.

Çok kısa ve şöyle: “Kahraman kardeşim, Manastır’dan gelen mühim bir malumata göre bazı mevzuların görüşülmesi için mektubumu alır almaz hemen buraya gelmenizi rica ederim. Birliğiniz erlerini şehre yakın itimat edilir bir yere bırakıp, yalnızca siz geliriniz.” Mektubun altında ki imza “Kolağası Eyüp”. Kolağası, Binbaşı ile Yüzbaşı arasında bir rütbe. Kıdemli Yüzbaşı diyebiliriz. Eyüp, Ohri’li Eyüp Sabri (Akgöl)… Ünlü İttihatçı. Sonradan Anadolu Savaşı’nda Müdafa-i Hukukçu, Yeşil Ordu kurucusu, milletvekili, Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikastı sanığı… 1935-50 arası tekrar milletvekili… Kısaca yaman bir adam! Meşrutiyet kavgasında Parti’nin emriyle Ohri Alayı’nın silah deposunu “boşaltıp”, Alay’ın parasına da halk adına el koyup makbuz mukabili alarak, sivil-asker 900 mevcutla “çeteye çıktıktan” sonra kendisinden önce “çeteye çıkan” Resneli Niyazi’ye mektup göndererek “ acilen görüşmelerinin gerekliliğini” bildiriyor.

Şimdi “acilen” dedi ya Ohri’li Eyüp. Bunu biraz açmama izin verin. Güzel, izin verdiğinize göre Şemsi Paşa’dan başlayıp, araya Enver’i da katıp Tatar Osman Paşa’ya kadar uzanmam gerekiyor.
Resneli Niyazi çeteye çıktığını bizzat kendisi haber veriyor Yıldız’a! Abdül’ü, Abdülhamid diyorum, tehdit ediyor bir an önce Meşrutiyeti ilan etmesi için. Sultan pek güvendiği, zalimliğiyle ün salmış Şemsi Paşa’yı Manastır’a yolluyor Resneli’yi derdest etmesi için. Şemsi Paşa üç beş bin kişilik tepeden tırnağa donatılmış askeri birliğiyle Manastır’a giriyor büyük bir kibir ve debdebeyle. Sağ salim geldiğini padişahına bildirecek ya, postaneye girip “en yakın zamanda Resneli’nin ensesine bineceğini” telliyor. Çıkıyor. Atlı arabasına binmek için ayağını attığında… Mülazım (Teğmen) Atıf, bu Atıf Kamçıl’dır. İttihatçı fedai… 1920 ve sonrasında çeşitli dönemlerde milletvekili ve Mustafa Kemal Paşa’nın çok yakın dostu olacaktır… Silahını ateşliyor. “Düşmanın ömrü bu kadar olsun!” O kadar oluyor.

Yıldız’a Şemsi Paşa’nın öldürüldüğü haberi, Enver Bey’in çeteye çıktığı haberiyle birlikte geliyor. Beş altı yıl sonra Osmanlı ordularının başında “Paşa” olarak temayüz edip Saray’a damat olacak olan Enver Bey’in de Resneli’nin açtığı yoldan çeteye çıktığı anlaşılıyor. Makedonya’da, özellikle de Üçüncü Ordu’nun genç ve parlak subayların birer ikişer dağa çıkarak çeteciliğe sıvandığı haberini alan Sultan bu defa cezalandırıcı olarak savaş tecrübesi kendine yeter olan Tatar Osman Paşa’yı kesin çözüm emriyle ve hayli büyük bir askeri kuvvetle yola çıkarır. Hedefte “fesat yuvası” Ohri vardır. Ve Ohri’de de Eyüp Sabri!

Resneli Niyazi’nin, Ohri’li Eyüp’ün “acil” çağrısını mektup marifetiyle aldığını yukarıda belirtmiştim. Çağrıya uyar. Resneli dağdan iner ve Ohri’ye gelir. Çetesini ve çeteye sonradan katılan, adeta çetecilerin sembolü olmuş geyiğini güvenceli bir yere konaklattıktan sonra Ohri’li Eyüp Sabri Bey’le kavilleştikleri yerde buluşur… Tatar Osman Paşa’nın büyük askeri gücüne ve kalabalık özel korumalarına duyduğu güvenle rahat rahat uyumakta olduğu sarayı, bizim iki çeteci, Resne’li Niyazi ve Ohri’li Eyüp, sayıları fazla olmayan gerillalarıyla, çeteci diyoruz, gece yarısı basar. O pek debdebeli, küçük/büyük Makedonya dağlarını ben yarattım diyen Tatar Osman Paşa gecelik pijamasıyla, dağa kaldırılır! Şaka değil, Resneli anılarında altını çizmiş, gecelik pijamasıyla! Saray bu “deli cesaret” ve “pervasızlık” karşısında “eh” der “uzatırsak bunlar, bu çeteciler maazallah Yıldız’ı da basar…” Manastır’da, Selanik’te, Ohri’de zaten ilan edilmiş olan meşrutiyeti gazeteler marifetiyle ilan etmek zorunda kalır. Zor, zoru yenmiştir.
Bu bir damardır. Çetecilik diyorum. İttihatçı Çeteci damar Birinci Dünya Savaşı’nda Enver’in kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu Savaşı’nda Çerkes Ethem Bey’in Kuvay-ı Seyyare’si ve İttihatçıların çeşitli bölgelerde oluşturdukları Kuvay-ı Milliye çeteleriyle 1919 sonbaharından 1921 ortalarına kadar gerici isyanlarını bastırırken Yunan istila ordusunu da “Milne Hattı”nda durdurur. Cumhuriyet’e giden yolda mıntıka temizliği yaparlar.
Yalçın Küçük, şimdilerde gürül gürül hapis yatıyor. İşaret ettikleri önemlidir. Damar, çetecilikte süren Jakoben damardır.

Hareket Ordusu geldi ve ayaklanmayı ezdi. Tam da bu andan sonra İstanbul’da nasıl bir hava vardı?

Mehmet Bozkurt:

”İttihat ve Terakki ilk günden olaya tam olarak el koydu, Divan-ı Harp kuruldu ve Galata Köprüsü’nde idam sehpaları dizildi. Derviş Vahdeti asıldı, Prens Sabahattin, İngiliz konsolosluğunun da yardımıyla yurt dışına kaçtı fakat 1909’da Trablusgarp savaşı başladığı için yine İttihat ve Terakki sonunu getiremedi. İsyanı bastıran İttihat ve Terakki yine yönetimi başka türden bir gericiliğe teslim etmek zorunda kaldı.. 

Hep konuşulur, ”1908’de iktidar oldular ama bir şeyi değiştiremediler” İttihatçılar denilir. 1913’e kadar gün yüzü görmemiştir İttihatçılar. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarıyla ve I. Dünya Savaşı’yla karşı karşıya kalan İttihat ve Terakki, nefes alamıyor ki içerde hamle yapsınlar, gericilikle mücadeleyi ilerletsinler.”  

‘KURTULUŞ SAVAŞI’NIN TAM DA GÖBEĞİNDE İTTİHAT’

Mehmet Bozkurt:

”Bu, 1918’e kadar böyledir. 1918’in Kasım ayının başında İttihatçıların ünlü önderleri ülkeyi terk ederken parti kapatıldı ama ‘Cemiyet’ kapatılmadı. Cemiyet hep durdu ve Kuvayi Milliye dediğimiz, Kurtuluş Savaşı’nın 16 ay boyunca batı cephesinde Yunan saldırısını durduran, isyanları bastıran Kuvayi Milliye, aslında İttihat ve Terakki’dir. Ben, İttihat ve Terakki ve ”Cemiyet”i ısrarla birbirinden ayırıyorum. Milli Kurtuluş Savaşı’nın da tam göbeğinde İttihat ve Terakki vardır.”

‘ERDOĞAN, VAHDETİ’DEN DAHA GERİCİDİR’

31 Mart, gericilikle mücadele başlığında bu coğrafyaya nasıl bir miras bıraktı size göre?

Mehmet Bozkurt:

”Aslında Tayyip Erdoğan, Derviş Vahdeti’den daha gericidir. Derviş Vahdeti, meşrutiyete düşman değildi, bizim ki cumhuriyete düşman..

Şu an daha gerici bir durumla karşı karşıyayız. Bugün Tayyip Erdoğan ve Cübbeli Ahmet ikilisi, Prens Sabahaddin ve Derviş Vahdeti ikilisinden farklı değildir. Bunlara karşı mücadeleyi örgütleyecek olanlar liberaller falan değil, biziz. Yani ancak sosyalistler bunun altından kalkabilirler.”

Son olarak 1908 ve 1909’un günümüz Türkiye’sine yansımalarını nasıl görüyorsunuz?

Mehmet Bozkurt:

”Abdülhamid özentisi bildiğiniz gibi siyasal İslam’da bol miktarda var ama açıkça söylemek gerekir, Abdülhamid’in de gerisinde bunlar. Abdülhamid modern bir insan, kız okulları açmış, bu anlamda modern yanları olan, gözünü Avrupa’ya dikmiş, Avrupa’yı takip eden birisidir. Hatta Mustafa Kemal’in de Abdülhamid’in öğrencisi olduğundan söz edilir. Bana kalırsa Tayyip Erdoğan ve ekibi Abdülhamid’den daha geri.”

Kaynak

http://haber.sol.org.tr – Ali Ufuk Arikan
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top