GÜNDEM

Diyanet, halka namuslu açıklamalar yapmalıdır…

ATATÜRK’ÜN ÇİZDİĞİ EKSEN DEVLET OLMA SAVINDAKİ SİYASAL KURULUŞLARIN EN BİRİNCİ GÖREVİ HALKIN SAĞLIĞI VE SAĞLAMLIDIR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık…

Bugün ithalatımızın çoğu gıdalara dayanıyor. Toplumu en çok tedirgin eden konulardan biri ithal edilen gıdalardır.

Ahmet Saltık: ”Türkiye, 2003-17 arasında 175 milyar Doları aşkın hazır gıda ve tarımsal hammadde dışalımı yaptı. Türkiye, nüfusu besleyebilecek tarımsal üretim yapamıyor. Milyonlarca ton gıda ürünün dışalımında gıda gümrüklerinde hijyen standartları yaşamsal önem taşıyor. Ancak küresel neo-liberalizm her türlü denetimi, kuralı dışlamak istiyor; de-regülasyonu, anomiyi (kuralsızlığı) dayatıyor. Canlı hayvan dışalımında son aylarda veteriner hekim denetiminin dışlanması tipik ve sonuçları ağır olabilecek bir politik karar. Bunlar, halkın “yeterli – dengeli beslenme” ve “gıdaya erişim hakkı” gıda güvencesini (food safety) tehdit etmekte. At başı eşlik eden ikiz sorun da “gıda güvenliği” (food security); gıda maddelerinin hijyenik standartlarının gereğince sağlanamaması oluyor. Oysa giderek artan dışalım milyonlarca tona eriştiğinden ve tüm toplumu ilgilendiren boyutları nedeniyle, koruyucu sağlık – güvenlik önlemlerinin de o ölçüde eksiksiz, tartışılmaz biçimde bilimsel olması zorunludur. Şarbon, bu zincirde birkaç halkanın zayıflığının ürünüdür ve politik sorumluluk gerektirir. Türkiye, Gıda Gümrüklerini uluslararası standartlara hızla ulaştırmak zorunda.

Sizin de sık sık değindiğiniz gibi bu konuda BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan düzenlemelere uygun politikalar üretebiliyor muyuz?

Saltık: ”Türkiye bu yıl 70. yılını dolduracak olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni içselleştirmiş bir ülke. Bu Bildirge, insan hak ve özgürlüklerinin evrensel kabul gören yüksek ilke ve değerlerinin (Jus Cogens) somutlaşmış biçimi. Bu bağlamda tüm insanların 4 temel hakka dayanan, çelik çekirdek sayılacak vazgeçilmez – ertelenemez – devredilemez – kamusal olarak karşılanması gereken kalkanı var:

1) Aç kalmayacak (beslenme),

2) Çıplak kalmayacak (giysi),

3) Açıkta kalmayacak (barınma) ve

4) Doktorsuz kalmayacak (sağlık hakkı)!”

”Devletin, ülkesindeki insanların tümünün yeterli – dengeli beslenmesini sağlayacak bütüncül politikaları yaşama geçirmesi öncül (a priori) bir varlık yükümü. Türkiye’de milyonlarca insanımızın açlık sınırı altında yaşamaya çalıştığı biliniyor. Son yakıcı ve yıkıcı ekonomik bunalımın öncesinde 8-9 milyon yurttaş, SGK tarafından 5510 sayılı yasa uyarınca “yoksul” kabul edilmiştir ve kendilerinden “prim” (ek vergi) alın(a)mamaktadır. “SGK yoksulu” aylık 680 TL’den az gelirlidir. Sendikaların her ay yayınladığı rakamlarda net asgari ücret (1604 TL), 4 kişilik ailenin salt beslenmesine (aç kalmamasına!) bile yetmemektedir. Asgari ücretli çalışan sayısı 7 milyon dolayındadır ve aileleriyle 20 milyona erişmektedir. Kayıt dışı sektör, ekonominin 1/3’ü dolayındadır. AKP iktidarı 20 milyona yakın yurttaşa her ay düzenli sosyal – mali yardım yapmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğu giderecek ya da en aza indirecek sosyal politikaları Türkiye, özellikle son 16 yıldır izlemiyor. İktidarın politik tercihi tam tersi ve “sadaka toplumu”na dayalı. Gelir dağılımı adaletinin bilimsel ölçütü olan Gini katsayısı iyileşmiyor, kötüleşiyor. 36 OECD ülkesi içinde gelir dağılımı adaletsizliğinde 3’üncü sıradayız. Bu katsayı (0.411), OECD ortalamasının epey (0.316) üzerinde. Üstelik son çok ağır ekonomik bunalımın faturasının da orta – alt gelir dilimlerine yüklenmekte olduğunu acı duyarak izliyoruz. Yoksulluk yatay (oransal) ve dikey eksenlerde (yoksul daha da yoksul) giderek ağırlaşıyor, ağırlaşacak ülkemizde. Halk arasında bir söz var; “işten artmaz, dişten artar”diye. Halkımız ilk olarak ne yazık ki beslenmesinden – yiyeceğinden kesmekte ve bunun zincirleme çok olumsuz sonuçları doğmakta. Hastalıklara direncin azalması, ömrün kısalması, çalışma veriminin düşmesi, bebek – küçük çocuklarda zeka gelişiminin olumsuz etkilenmesi, karbonhidrat (ekmek!) ağırlıklı beslenme ile şişmanlık! Neo-liberal yabanıl (vahşi) küresel politikalar devleti yaşamdan dışlayıp yerine sermayeyi – şirketleri – kârı koydukça halk, kurgulu olarak yoksullaştırılıyor, yoksunlaştırılıyor.”

Hekimliğiniz yanı sıra aynı zamanda sağlık hukukunu da okudunuz.A.Ü. SBF Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünü de bitirdiniz. Her iki alanı da ilgilendiren bir konuda soru soracağım. Ülkemizde, gıda güvenliğinin korunmasını sağlayan hukuksal düzenlemelerde yaptırımlar yeterli mi, hangi kurumlar sorumlu ve sözü edilen kurumların sorumluluk alması yerinde bir seçim mi?

Saltık: ”Türkiye’de Gıda Güvenliğinden (food safety) 9 Temmuz 2018 sonrası düzenleme ile Tarım ve Orman Bakanlığı sorumlu. Adında “gıda, beslenme, besin, hayvancılık…” vb. bir sözcük olmayışı fikir veriyor sanırım. Temel mevzuat ise Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı, RG: 27610). Adı “Tarım ve Orman Bakanlığı” olan birim, adında bile geçmeyen temel alanlarda da sorumlu! Oysa Bakanlığa verilen ad, temel hedefleri ve yetki – sorumluluk alanını da kodluyor gerçekte 5996 sayılı yürürlükteki son yasanın konumuzla ilgili 40 ve 41. maddeleri şöyledir:

MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar aşağıdadır:

a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapılır.

MADDE 41/e: Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine bin TL para cezası verilir. Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez. (Para cezası güncelleniyor…)

Ayrıca Türk Ceza Yasası’nın 185-196 arasında 12 maddesi, Kamunun sağlığına karşı işlenen suçlara ilişkindir. Bu düzenlemeler yeterli ve caydırıcı yaptırım içermektedir ancak yasaya aykırılıkların öncelikle etkili ve sürekli denetim – eğitimlerle önlenmesi, ardından da zamanında saptanması gereklidir bu yaptırımların uygulanabilmesi için. Gıda işleme sanayisinin bölünmüşlük ve kayıtdışılık sorunları var. Tarım – gıda kuruluşlarının kesin sayısı bilinmiyor. TÜİK ve TOBB farklı sayılar veriyor ancak gıda – tarım işletmelerinin %90′ı KOBİ. Bu dağınıklık ve ölçek sorunu, etkin denetimi çok güçleştirmekte. Sorumlu Bakanlığın denetim için insan gücü ve teknik altyapısı (laboratuvar desteği) yetersizdir. On binlerce işletmenin denetlenemediği ve caydırıcı yaptırım görmediği biliniyor ve zaman zaman basında çarpıcı örnekleri izleniyor. Besin kaynaklı sağlık sorunu nedeniyle sağlık hizmeti için başvuranlarda tıbbi tanı bu yönde ise, Tarım Orman Bakanlığının il – ilçe müdürlüklerine Sağlık Bakanlığı birimlerince bildirim yapılmakta ve kuşkulu besinlerin analiz raporu istenmektedir. Besin örnekleri kimyasal – mikrobiyolojik inceleme amacıyla Tarım Orman Bakanlığı çalışanlarınca alınmakta ve bu Bakanlığın laboratuvarlarında çalışılmaktadır. Böylelikle hastalığın filyasyonu (kaynağı) bulunmaktadır. 2017 içinde 37 insan Şarbonu tanısının kaynağı araştırılmıştır 2 Bakanlığın ortak çalışması ile. Ne var ki bu alanda ciddi eşgüdüm sorunları var. Şarbonda hastanın kan kültürü ya da deri lezyonlarında hastalık etmeni olan Bacillus anthracis gösterilebilmektedir. Ancak kaynağın bulunması (Filyasyon) ve uygun tıbbi yöntemlerle kaynak olmaktan çıkarılması zorunludur bulaş zincirinin kırılabilmesi için. Şarbon örneğinde kaynak temel olarak hastalıklı hayvanlar olduğundan (Şarbon bir Zoonoz!), burada veteriner hekimlik hizmeti kaçınılmazdır. Kaynak araştırması raporunun sağlık birimlerine zamanında ulaştırılması, kişi ve toplumun (halk) sağlığını korumak açısından zorunludur.

Tarım Orman Bakanlığı’nın sayılan işlevler açısından yetkin olabilmesi için ilk adım adının tamamlanması, “Hayvancılık” sözcüğünün eklenmesi ve örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesi gerekir. Sağlık Bakanlığı ile biraz önce açıkladığımız etkin, hızlı işbirliği için mutlaka bir eşgüdüm birimi kurulmalıdır.

Gelişmiş ülkelerde gıda güvenliğiyle ilgili sistem nasıl kurulmuş, nelere özen gösteriliyor?

Saltık: ABD ve AB sistemi incelenebilir bu amaçla. ABD’de FDA (Food & Drug Administration) adlı özerk kurum, Gıda ve İlaç işlerinden sorumlu bilimsel ve yönetsel bir yetke (otorite). İlaç ruhsatları ve gıda ürünlerinin üretim lisansları, denetimi bu bağımsız – bilimsel ve yönetsel özerk bu Kurumca yürütülmektedir. Buna benzer bir kurumsal yapılanmayı AB’de EFSA (European Food Safety Agency) olarak görüyoruz. Her ikisi de klasik, katmanlı (hiyerarşik) Bakanlık örgütlenmesi dışında, katı bürokrasiden arındırılmış, bilimsel olarak özgür, yönetsel – akçal (mali) açıdan özerk statülü. Ayrıca ABD, bulaşıcı olan – olmayan tüm hastalıkların izlenmesi, denetlenmesi ve korunma için son derece başarılı işleyen bir başka kuruma daha sahip; CDC… Hastalıklar Koruma ve Kontrol Merkezleri. Elli Eyalette de yapılandırılmış olan CDC, FDA ve Sağlık Bakanlığı ile işlevsel bir işbirliği içinde sağlık hizmetlerini yürütüyorlar. 2004’te AB de CDC benzeri bir yapılanma kurdu; E-CDC. Görülüyor ki, gelişmiş ülkelerde kamu yönetimi, katı – hiyerarşik bürokratik örgütlenme ile özerk – bilimsel birimleri birlikte ve eşgüdümlü yapılandırıyor. Türkiye’de de benzer yapılanma düşünülebilir. Türkiye yönetsel – akçal olarak özerk, bilimsel olarak özgür kamu kurumlarından ürküyor. Özelleştirilen kamu hizmetlerinde ise tam tersine ilgili birimler – şirketler olabildiğine kamu müdahalesine kapalı!?

Şarbon hastalığı yeniden gündeme gelince sorunlar ardı ardına tartışılmaya başlandı. Kuşkusuz hayvan ithalatında uygulanması gereken uluslararası kurallar var. Bu kuralları içeren düzenlemeler neler, sizce hangi kurallara uygun ithalat yapılmadığı için bu sonucu yaşadık?

Saltık: Gıda maddelerinin uluslararası standartları, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda Tarım Örgütü (FAO) tarafından belirlenmektedir. Konan kurallar (Codex Alimentarius adlı teknik metindedir). Üye ülkeler bu metni uygun düzenlemelerle (regülasyon) iç hukuklarına aktarmıştır. Türkiye bu amaçla Gıda Kodeksi ve buna bağlı çok sayıda (onlarca) Tebliğ çıkarmıştır. Bir gıda ürününün uluslararası ticarete konu olabilmesi için, öncelikle Codex Alimentarius ile öngörülen teknik – bilimsel niteliklere uygun olması zorunludur. Dışsatımcı (ihracatçı) ülke, satacağı ürünün, Codex Alimentarius gereklerine uygunluğunu belgelemek zorundadır. Bu amaçla DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) laboratuvarlardan rapor alınması gerekir. Bu laboratuvarlar büyük gümrük kapılarında (hava, kara, deniz) kurulmuş olabilir. Codex Alimentarius gereği HACCP süreçlerinden geçerek üretilen, denetlenen ve kalite standartları sağlanan gıda ürünleri, alıcı ülke gıda gümrüğünde satıcının sunacağı geçerli belge ile kabul edilir. Alıcı ülke gerek duyarsa; frigorifik donanımlı (soğuk zincir) TIR, gemi ya da uçaktan, kurallarına uygun örnek alarak (örneklem, sampling) hızlı laboratuvar analizleri (PCR gibi) ile doğrulamaya gidebilir. Türkiye’den Rusya ve değişik Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz kimi yaş sebze – meyvenin alıcı ülke gümrüklerinde kırmızı alana çekilerek böylesi bir işlem gördüklerini ve standartlara uymayan ürünlerimizin geri yollandığını anımsayabiliriz sıklıkla, kimyasal kalıntılar…

Sağlıkla ilgili konularda halkın aydınlanması bilinçlendirilmesi önemlidir. Şarbon gibi hastalıkların yol açacağı sorunların en aza indirgenmesi için bilgilendirme zorunlu olmalıdır. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Saltık: Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan satın alınan binlerce büyükbaş hayvanın nasıl Şarbon olduğu açığa kavuşmadı. Bakan Pakdemirli, Türkiye’deki meralardan bulaştığını söyledi. Türk Veteriner Hekimler Birliği, ithal hayvanların veteriner muayenesinin son 6 aydır yaptırılmadığını belirtti. Halkın doğruları öğrenme hakkı gasp edildi, bilgi kirliliği yaratıldı, kara propaganda ortamı doğdu ve halk yersiz paniğe itildi. Ancak saydam, bilimsel, yandaş şirketlerin – sermayenin bağsız koşulsuz savunucusu olmayan bir siyasal iktidar ile bu sorunlar önlenebilir ve gerçekler öğrenilebilirdi…

ABD Sağlık Bakanlığında “Surgeon General” adlı bir yetkili tanımlanmıştır. Bu kişi, Sağlık Bakanlığı adına kamuoyuna açıklama yapmaya tek yetkilidir. “Surgeon General” kamuoyuna gereksinim duyulan açıklamayı zamanında ve saydamlıkla yapar, bilgileri iletir, herkes ona kulak kabartır ve o son derece güvenilirdir, hep bilimsel doğruları söyler. Böylelikle kamuoyu bilgi edinme hakkını doğru ve yeterli biçimde, zamanında kullanır; fısıltı gazetesi, şehir efsaneleri, fırsatçılar, algı yönetimi, istismar engellenir.

Gerekli olan demokrasi ve hukuk devleti; ikisi de ülkemizde yok ne acı ki! Ve bedeli soyut, kağıt üstünde değil; somut! Sağlığından olmak hatta ölmek!

KALKINMA BAKANLIĞI TÜRKİYE’NİN HIZLA KALKINMASINDAN ÇOK ÖZELLEŞTİRME SÜREÇLERİNİ PLANLAMAKTADIR

Sağlık hizmetlerinin planlanmasında, kaynakların kullanılmasında topluma en çok zarar veren sorunlar dikkate alınmalıdır. Böylece, halk sağlığının gelişmesine daha anlamlı katkı sağlanabilir deniliyor. Bu planlamayı kimler nasıl yapmalı? Bu soruyu sormamın nedeni, ülkemizde yetki karmaşası var. Bazı yetkililer yetkili olmadıkları alanda görevlendirilebiliyor.

Saltık: Her ülkenin bir Ulusal Planlama Kurumu olmalıdır. 27 Mayıs devrimcileri ülkemize bir de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) armağan etmişti. 1980’lerde başlayan, Sovyetlerin yıkılması ile 1990 sonrası iyice hızlanan sözde neo-liberal, gerçekte yabanıl (vahşi) kapitalist küreselleşme, yeni emperyalizm ideolojisi devleti, hele kamusal planlamayı engel gördüğünden, bu kurumların dışlanmasını ve IMF – DB – DTÖ güdümünde sözde serbest piyasacılığı ve kuralsızlaştırmayı (de-regülasyon) dayattı. Türkiye 1963’te DPT öncülüğünde planlı kalkınma döneminde önemli başarılar sağladı. AKP iktidarında DPT kapatılarak Kalkınma Bakanlığına dönüştürüldü (2011). Küreselleştirme, yeni emperyalizm kuşatması ile kamu – devlet tasfiye edilerek yeri “kapitokrasi – şirketokrasi” ye bırakıldığından, uzmanlaşmış bürokrasi planlama ve hizmet üretimi süreçlerinden dışlanmaktadır.

Dolayısıyla kamusal planlama, devlet öncülüğünde karma ekonomi, devlet memurluğunda liyakat/yaraşırlık, (meritokrasi) tu kaka sayılmaktadır. Kamu sektörü, doğrudan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “anonim şirket gibi yönetilmek” istenmektedir. Bu aşamada kaçınılmaz olarak nepotizm hastalığı Devlete bulaşarak liyakati bütünüyle dışlamakta, ağır yozlaşma başlamaktadır. Bu bakımdan, Kalkınma Bakanlığı, Türkiye’nin hızla kalkınmasından çok, özelleştirme süreçlerini planlamaktadır! Türk Kamu Yönetimi (Mülkiye) DNA’sına dek değiştirilmektedir hatta değiştirilmiş ve bu süreç 9 Temmuz 2018 günü, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile tamamlanmış görünüyor. Her şey ama her şey, iğneden ipliğe “Tek adam”a bağlanmıştır. Böylesi çağ dışı ve anormal bir rejimde genelgeçer siyaset bilimi kavram, kural ve kurumlarıyla akıl yürütmek, öngörü üretmek olağan dışıdır. Türkiye’nin bu sürdürülemez “Fetret Devri”nden bir an önce çıkması kaçınılmaz.

Yeniden şarbon hastalığına dönelim: Son zamanlarda pek çok yayınlar çıktı ama okurlarımızı bir kez daha bilgilendirelim diyorum. İlk belirtileri nelerdir insanlara nasıl bulaşıyor, hangi süreçte tedavisi mümkündür, kısa bir özet yapar mısınız?

Saltık: Şarbon, insan ve hayvanlarda bilinen en eski hastalıklardan biridir ve gerçekte ot yiyen (herbivor) hayvanların hastalığıdır. İnsanlara hasta hayvanlardan geçer. Bu hastalıklara Zoonoz denir ve sayıları 200 dolayındadır. Öte yandan Şarbon; veba, kolera, çiçek gibi kıtalararası salgın yaparak grip gibi kitlesel ölümlere neden olmamıştır. Yukarıda da adlandırdığımız üzere etkeni bir bakteridir; Bacillus anthracis. Bu etken, doğada “sporlu” biçime dönüşür. Sporlanmış etken, vejetatif olandan farklı olarak, sıcak – soğuk, UV, kuruluk, yüksek ve düşük pH, dezenfektanlara son derece dirençlidir. Bu sporlar tıbbi uygulamada otoklavda 120° C’de, 2-3 atmosfer basıncında 15-20 dakikada ölür. Dolayısıyla basınçlı (düdüklü!) tencerede pişirilen etler bakımından bir sorun kalmaz. Klasik tencerede ise sıcaklık, ne denli kaynatılırsa kaynatılsın 100° C’ı aş(a)mayacağından, burada pişirme süresi öne çıkar; iyi pişirmek gerekir. Fırın ve kuru ya da yağlı ızgarada 170-180°C çok aşılacağından, eti yakmadan iyi pişirme ile gene sporlu şarbon basilleri ölür ve bulaşma olmaz. Çiğ et ürünleri kesinlikle yenmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır. Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bu eldiven; sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır. Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir. Şarbon basilinin hasta hayvanın sütüne doğrudan geçtiği gösterilememiştir. Ancak süt, çapraz kirlenme ile kirli doku, süt sağan eller, bulaşlı eldiven, kaplar ile kirlenebilir. Ayrıca çok sayıda başka hastalık sütle hayvanlardan ve çevreden insanlara geçebilir. Bu bakımdan, şarbon olsun olmasın, çiğ süt mutlaka 5-10 dakika iyice kaynatılarak ya da en iyisi pastörize edilmiş olarak tüketilmelidir. Yeni teknoloji ultra pastörizasyon ile 140°C ısıl işlem birkaç saniye uygulanarak tam hijyen sağlanır. Peynir, tereyağı, dondurma gibi süt ürünlerinin de mutlaka pastörize edilmiş sütten yapılması zorunludur.

Biyolojik silah olarak şarbon basilinin sporlu biçimi zarf içinde insanlara yollandığı, 11 Eylül 2011’de İkiz Kule saldırısından sonra ABD’de görülmüştür. Ancak bu tozların sağlam deriden geçmesi söz konusu değildir. Yutulmaz ve solunmaz ise hastalık oluşmaz. Bu dönemde ABD’de yaratılan panik ile 125 milyon kutu“siprofloksasin” adlı antibiyotik koruyucu amaçla satılmış ve bir ölçüde kullanılmış, eczane raflarından evlerin ilaç dolaplarına taşınmıştır. Üretici firmanın stokları yarıya indirilmiş, muazzam ölçekte, ahlaksız bir yönlendirme (manüplasyon) ile ilaç kitlesel pazarlanmıştır.

Savaşta uçaklardan bomba olarak atılabilir ancak Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmelerine ve İnsan Hakları hukukuna bütünüyle aykırıdır. Hastalık sıklıkla deri şarbonudur. Halk arasında kara kabarcık ya da çoban çıbanı olarak bilinir. Özellikle önkolda, ellerde yerleşir. Kuşku durumunda hekime başvurmak gerekir. Laboratuvar tanısı, bu çıbanlardan alınacak sıvı ya da kan kültüründe basilin üretilmesi ile kesin olarak 1-2 gün içinde konur. Deri şarbonunun sağaltımı (tedavisi) kolay, uygun antibiyotik ve bakım ile kısa ve başarılıdır. İnsandan insana geçiş çok zordur, hastanede ayrı oda gerekmez.

Ender rastlanmasına karşın, solunum sistemi ve barsak şarbonunun ise tedavisi zor deniliyor. Geç tedavi mi iyileştirmeyi zorluyor yoksa bu konuda henüz etkin bir tedavi yöntemi mi yok?

Saltık: Sağaltıma geç başlanması ciddi bir risk kaynağı. Ancak gene de sindirim sistemi ve solunum sistemi şarbonu deri şarbonuna göre çok daha ağır gidiyor. Ölüm oranları yabana atılamaz. Erken başvuru ve uygun sağaltım başarı şansını çok artıracaktır.

ATATÜRK’ÜN ÇİZDİĞİ EKSEN DEVLET OLMA SAVINDAKİ SİYASAL KURULUŞLARIN EN BİRİNCİ GÖREVİ HALKIN SAĞLIĞI VE SAĞLAMLIDIR

Cumhuriyet tarihimizde insan sağlığını tehdit eden salgınların önlenmesinde örnek olacak mücadelelere rastlıyoruz. Sıtma mücadelesi, tüberküloz hastalığına karşı gösterilen topyekün mücadele… Toplum hekimliğimize verilen tarihi önemi dile getirir misiniz?

Saltık: Sayın Amuran, bu çok güzel bir soru… Ancak yanıtını kısa vermek güç. Belki sosyal tıp konusunu ayrı bir söyleşi konusu yapmak gerek. Türkiye’de halk sağlığı hizmetlerini – sosyal tıbbı Mustafa Kemal ATATÜRK ile başlatmak gerek. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, “Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister”inancındaydı. Bu felsefe ile, bulaşıcı hastalıklardan yok olma eşiğindeki Anadolu insanı için benzersiz Kurtuluş Ulusal Savaşımıza ek olarak dünyada örneği görülmemiş bir de sağlık savaşı verildi ve başarıldı. Bu ayrı bir destan ve armağandır. Türk ve dünya insanına. Sağlık hizmetleri için Atatürk’ün çizdiği eksen; “Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkın sağlığı ve sağlamlığıdır” oldu. Prof. Dr. H. Nusret Fişek, kalpaksız bir kuvayı milliyeci olarak Türkiye’de çağcıl (modern) Halk Sağlığı Bilimlerinin kurucusu olmuştur. Biz, bu eşsiz Halk Sağlığı savaşçısı bilge hekimin öğrencisi ve asistanı olma onuruna eriştik. Ne var ki, ülkemizde 12 Eylül 1980 gerici darbesi ile birlikte, giderek artan bir hızla sosyal tıbbın yıkılarak yerine piyasacı – özelleştirmeci – paran kadar sağlık diyen – çağdışı hacamat / sülük / kupayı halka reva gören ve SGK’ya bedelini ödeten – sağlıkta dönüşüm maskesiyle kökü dışarıda güdümlü politikalarla sosyal tıbbı ayaklar altına alan ve şehir hastaneleri talanını halka dayatan vahşi kapitalist sağlık piyasasının yürek yakan acısına da tanık olduk. Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasında Sağlık hizmetlerinin stratejik bir önemi vardır. Sağlıklı ve eğitilmiş insangücü, sosyo-ekonomik kalkınmanın motorudur ve bu hizmetler halka bir lütuf değil, kalkınmada en temel itici güçtür.

Genel bir deyiş vardır; tedaviye harcanacak para, hastalığı önlemek için harcanacak paradan çok daha fazladır. Biraz daha açar mısınız, ekonomik ve sosyal açıdan “günümüzde” devletin toplum hekimliğine bakışını.

Saltık: Biraz önce değindiğimiz üzere, AKP iktidarı hiçbir alanda yerli ve milli olmadığı gibi, sağlık politikası da tümü ile IMF – DB güdümlü “sağlıkta dönüşüm”dür. Hedef, devleti – kamuyu sağlık sektöründe de olabildiğince geri çekmek ve giderek özelleştirmektir. Günümüzde özel sağlık sektörü kamusal teşviklerle özellikle büyütülmüştür. SGK’nın sağlık giderleri onlarca milyar TL’dir ve bu kurum 2017 sonunda yirmi milyar TL’yi aşkın açık vermiştir. SGK açıkları, kurulduğu 2008’den bu yana artarak sürmektedir. 2018 bütçesinde SGK’ya 130 milyar TL’yi aşkın aktarım öngörülmüştür (toplam SGK bütçesi 312 milyar TL!). TÜİK %5 dolayında verse de, TEPAV ve YASED Türkiye’de sağlık giderlerinin ulusal gelirin %10’una ve kişi başına bin Dolara eriştiğini raporlamaktadır. Türkiye geçtiğimiz yıl kabaca 80 milyar $ sağlık harcaması yapmıştır ama pek çok sağlık düzeyi göstergesi hala Dünya ülkeleri sıralamasında 90-100 arasındadır. Açıkça çok verimsiz kaynak kullanılmaktadır. Niçin? Bu muazzam ulusal servetin nerelere gittiği mut-la-ka sorgulanmalıdır.

Toplumda oluşan bir tedirginlik var. Sözgelimi ekonomik kriz nedeniyle bir kısım tüketici kimi besinleri alamıyor ama alabilecek gücü olanlar da almaktan çekiniyor. Et ürünlerini satan esnaf sıkıntıda. Altını bir kez daha çizelim: Gıda güvenliği açısından okurlara neler tavsiye edeceksiniz, nelere özen göstermeleri gerekir?

Saltık: Biraz önce söylediğim gibi, çiğ et ürünleri kesinlikle yenilmemeli ve çıplak elle dokunulmamalıdır. Eldiven giymeli, et doğranan tahta, bıçak, bunlar sıcak su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

Et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir.

Kırmızı et ve ürünleri özellikle büyüme – gelişme çağındaki bebek ve çocuklar, gençler, sporcular, yaşlılar, hastalar ve iyileşmekte olanlar, gebeler için vazgeçilmezdir. Kimi yerine konamaz (esansiyel) amino asitler salt kırmızı ette vardır ve bunları insan bedeni üretemediği (sentezleyemediği) gibi, başka besinlerden alınması da olanaksızdır. Beyaz et ya da balık ile bu açık kapatılamaz. Bu bakımdan, yersiz çekince yanlıştır.

Yineleyelim; et ve ürünlerini iyi pişirmek korunmak için yeterlidir. Süt ve ürünleri ise, biraz önce açıkladığımız üzere, şarbon olsun olmasın her durumda pastörize edilerek tüketilmelidir. Peynir, yoğurt, dondurma, tereyağı vd., sokak sütü ise iyice kaynatılmak zorundadır.

Yineleyelim, şarbonlu hayvanların sütlerine şarbon basili doğrudan geçmemektedir. Süt dolaylı kirlenebilir bu ve daha pek çok mikroorganizma ile ve hızla çoğalır. Beyaz et ya da balıklar ise şarbon bulaşı gösterilememiştir, risk yoktur. Hayvanların bakımı, büyütülmesi, beslenmesi, aşıları, hastalıkları, meraları, otlak ve yaylakları, suları kesimi mutlaka veteriner hekim gözetiminde olmalıdır. Ülkemizde büyük gıda endüstrisinde uluslar arası HACCP standartları titizlikle uygulanmaktadır ve sorunlar büyük ölçüde aşılmıştır. Ancak gıda sektöründe KOBİ’ler çok yaygındır. Buraların desteklenerek ölçek büyütülmesi sağlanmalıdır. Üretici ve tüketici kooperatifleri bu bakımdan yaşamsal önemdedir. Sektörde tekelleşmeyi önlemek için kamusal teşvikler öne çıkarılmalıdır. Türkiye hayvancılık politikalarını baştan sona gözden geçirmeli ve kamu öncülüğünde ulusal politikalar izlenmelidir. Yerli üretim artırılmalı, dışalım durdurulmalıdır. Meralar ıslah edilmeli, çoğaltılmalı ve hijyeni sağlanmalıdır. Kars ve yöresi meralarının değil Türkiye’yi, tüm Ortadoğu’yu besleyecek büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine elverişli olduğunu uzmanlar vurgulamaktadır.

Bir bilim adamı olarak yetkililerin hangi önlemlerinde daha duyarlı daha dikkatli olmaları gerekiyor?

Saltık: Prof. Yeldan, daha 3. yılında AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm masalını çok net olarak teşhir etmişti. 13-14 yıl önce yazılanlar günümüzün çok ağır yıkımını da öngörüyor! (Cumhuriyet, 12.01.2005)

Türkiye, uluslararası işbölümünde yüksek borçlu bir ülke olarak gözükmekte ve öncelikle borçlarının çevrilmesi görevi yükümlülüğüyle, IMF ve ulusal ve uluslararası finans sermayesi tarafından denetim altında tutulmaktadır. Borç yükünün azaltılamadığı gözükmektedir.

Sağlıkta Dönüşüm Programı özünde, gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP’nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı (AS: aklımız duruyor!) ve güven tazeleme operasyonu olarak değerlendirilmelidir.

Kurban bayramlarında Türkiye’de 1-4 gün içinde 4 milyona yakın hayvan kesilmektedir. Bu çevresel açıdan kaldırılamayacak çok ağır bir yüktür ve ciddi sağlık riskleri içerir. Kesimin gelişigüzel yerlerde değil, lisanslı kesimevlerinde (mezbaha) eğitilmiş kasaplarla ve mutlaka veteriner hekim izniyle yapılması sağlanmalıdır.

Türkiye ağır borçlu iken dışarıdan kurbanlık hayvan ithali İslam kurallarıyla ne ölçüde örtüşüyor? Diyanet, İlahiyat Fakülteleri namuslu ve bilimsel açıklamalar yapmalıdır halka. Kurban, Hacca giden ve maddi durumu elveren insanlar için öngörülmüştür. Dolayısıyla günümüzde bir hayır işleme olarak anlaşılabilir. Kızılay’a, Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na, ADD, ÇYDD gibi başkaca kamu yararına çalışan dernek ve vakıflara kesimsiz bağış, burs gibi güncel biçimlere dönüştürülebilir.

Her kurban bayramı öncesinde ülkemizde derin dondurucu reklam ve satışlarının patlaması çok rahatsızlık yaratan ve sorgulanması gereken ciddi bir ahlaki sorun olarak önümüzdedir. Bununla yüzleşilmelidir.

Sonuç olarak;

Yaşadıklarımız, emperyalizmin güdümünde uydu politikaları yaşamın her alanında egemen kılmanın doğurduğu kaçınılmaz yozlaşmanın türevleridir. Kurtuluş bütüncül olacaktır ve Türkiye, kuruluşundaki Cumhuriyetin temel değerlerine – kodlarına hızla dönmek zorundadır.    Halkçı, Ulusalcı, Devletçi, Cumhuriyetçi, Laik ve Devrimci bir Türkiye, tüm sorunların çözümünün sınanmış ve başarılı olduğu görülmüş bu eşsiz Aydınlanmacı yörüngeye yeniden girmek zorundayız. Kamu öncülüğünde karma ekonomi ve sosyal devlettir çare. Ama her şeyden önce, ülkemizin – insanımızın içine sürüklendiği ahlaki sefaletten kurtarılması geliyor. Bu da yukarıdaki 2 temel önermeye bağlı.

Nurzen Amuran

odatv.com

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top