GÜNDEM

Atatürk tarihin gördüğü en büyük devrimcilerden!

Zaten ulus olarak bizim izleyeceğimiz yol Yüce Önder’in hedeflediği yoldur. O yol sadece kendi ulusumuzun değil tüm insanlığın buluşması gereken yoldur.

Nurzen Amuran sordu, AKUT kurucusu Nasuh Mahruki yanıtladı

Spor da Nasuh Mahruki adı geçince benim aklıma Everest ve K2 tırmanışlarındaki başarınız geliyor. Seçtiğiniz spor dallarında yarış yok. Özellikle dağcılık, birilerini yenme üzere kurgulanan bir spor değil. Kendi hedeflerinizle ilgili değil mi?

Nasuh Mahruki: ”Dağcılık, kontrollü risk sporudur, insanın kendini bırakmasına, boş vermesine müsaade etmez. Her zaman uyanık, dikkatli, tedbirli ve antrenmanlı olmayı gerektirir. Bu disiplin, yaşamın her alanında insanın hayatına güç ve üretkenlik katar. Spor zaten kişiliği geliştirir, dağcılık kişiliği yüceltir. Dağların riskli ve tehlikeli doğasında güvenli hareket edebilmek tecrübe ve olgunluk gerektirir. Dağlar insanı olgunlaştırır…”

”Doğanın zorlu, tehlikeli ama huzurlu ve dingin ortamında, dağcılar ve doğa sporcuları diğer insanlardan daha fazla kendileriyle baş başa kalırlar ve kendilerini daha iyi tanırlar, sınırlarını daha doğru bilirler. Diğerlerini geçmek, yenmek, diğerlerinden daha iyi olmak düşüncesiyle değil kendini iyileştirmek ve geliştirmek, kendini daha iyi yapmak düşüncesiyle hareket ederler. Başkalarıyla değil, kendiyle yarışır, kendine meydan okur, kendini aşmaya, kendini geliştirmeye çalışırlar. Kendiyle yarışan, menzilini de, sınırını da kendi koyar, kendi aşar…”

”Dağcı bir dağın zirvesine ulaştığında kendi içinde de yeni bir zirveye ulaşır. Bir tırmanış, sonuna kadar yaşadığını hissetmektir de bir yandan. Dağcıları dağlara tırmandıran şey derin ve tutkulu bir yaşama arzusudur. Dolu dolu, soluk soluğa, özgür, yoğun ve güçlü sonuna kadar yaşama arzusu, yaşamı daha fazla ve daha derin hissetme, içine çekme arzusu…”

Everest’in tepesine çıkan ilk Türk’sünüz. O zirveye Türk bayrağını dikerken inanıyorum ağlamışsınızdır. Yurtseverlik, “söylemlerin” öznesi değil, eylemlerin sonucunda “yurtseverlik işte budur” dedirtmektir, değil mi?

Mahruki: ”Evet, zirvede çok yoğun duygular içindeydim ve gözyaşlarımı engelleyemedim. Oradaki duygularımı da kitabımda şöyle anlatmıştım;”Dağlarda hep yaptığım gibi, zirvedeki o 20 dakika boyunca kendimi dışarıdan izledim ve 27 yaşındaki bu yalnız genç adamın o anki duygularını bir başkasının gözleriyle görmeye çalıştım. Dünyadaki her şeyden büyük bu kütlenin zirvesinde, kumsalda bir kum tanesi kadar küçük bu bedenin ne kadar değersiz ve önemsiz olduğunu ve iç disipliniyle, kararlılığıyla, tutkusuyla, kendisini sınırlarına kadar zorlayan ve hayallerinin ötesine geçen bu insancığın ne kadar değerli olduğunu gördüm. Yaşamımda sorun ettiğim pek çok şeyin ne kadar anlamsız ve boş olduğunu, her şeyin ben olduğumu ve benim hiçbir şey olmadığımı, burasının son değil daha başlangıç olduğunu, yaşamanın çok ama çok güzel olduğunu ve dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu öğrendim. Ve bu genç adamın, Dünyanın Ana Tanrıçası’nın zirvesinde, tüm yalınlığı, çıplaklığı ve kırılganlığıyla, gözyaşlarını gizleme ihtiyacı duymadan kendini bıraktığını gördüm ve öğrendim ki insan bir Tanrıça’nın önünde yalnızca ağlayabilirmiş.

”Altıncı kitabım Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir’de, gerçek yurtseverliğin, sonucu değiştirecek şekilde harekete geçmiş eylemli sevgi, koruma, geliştirme tutkusu olduğundan bahsetmiştim… Vatan sevgisi; ona özel bir değer vermek, onu özel bir yerde konumlandırmaktır, onun için kararlı ve cesur bir duruştur; geçmişe saygı, geleceğe ise inançlı bir güvendir. Geçmiş ve geleceğin arasındaki bugünde ise anlamak, sahip çıkmak, sorumlu hissetmek, korumak ve yüceltmektir. Vatan sevgisi belirli günlerde, anma etkinliklerinde, törenlerde ya da sadece duygularda yaşanacak bir heyecan değildir. Vatanı sevmenin eylemsel bir karşılığı ve sonucu etkilemeyi hedefleyen tutarlı ve inançlı bir bütünlüğü olmalıdır. Büyük önderimiz;“Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür” diyerek bu konunun da ölçüsünü koymuştur…”

SİZİ SADECE SEYREDEN BİR ŞEYLE NASIL SAVAŞIRSINIZ Kİ

Kimileri dağın zirvesine ulaşmayı dağın fethi derler. Oysa o tırmanışlarda dağı kucaklamak dağla dost olmak deyişi daha doğru değil mi? O tırmanışlar insana hangi duyguları kazandırıyor?

Mahruki: ”Dağlar fethedilmez, sadece zirvelerine ulaşılır. Bilinçli bir doğa sporcusu, doğada girdiği bu mücadelede, mücadele ettiğinin doğa değil de kendisi olduğunu bilir. Doğayla savaşılmaz, onunla ancak bir uyum yakalanabilir, sizi sadece seyreden bir şeyle nasıl savaşabilirsiniz ki? Savaş kişinin kendi içinde, ruhunda, bedenindedir. Çünkü dağcının – kişinin yenmesi gereken kendisidir. Dağcı, her zirveye ulaştığında kendini aşmış, geliştirmiş olur, bu gelişim sürecinde bir de dost kazanmıştır; o dağ…”

Dünyayı gezmek çeşitli kültürlerle buluşmak doğada farklı güzellikleri yakalamak doğa ile insan ilişkilerini gözlemlemek doğadaki her türlü canlıyla buluşmak, kuşkusuz inançları da “doğru yönde” güçlendiriyor değil mi?

Mahruki: ”Dünyayı gezmenin en büyük faydası, bütün bu renkliliğin, çeşitliliğin, farklılığın aslında aynı özün farklı yansımaları olduğunu kavramamızı sağlamasıdır. Hepimiz neticede bir sokakta, bir mahallede yaşıyoruz. Genellikle bu mahallede herkes bizim gibi, herkes benzer bir kültürden geliyor. Benzer gazeteleri okuyor, benzer televizyon programlarını izliyoruz, benzer bilgilere sahibiz. Zannediyoruz ki bütün dünya gözümüzün önünde gördüklerimizden ibaret. Oysa dünya bunun çok ama çok ötesinde. Gezegenimizde 7.5 milyar insan yaşıyor, 200 civarında ülke var. Bunların oluşturduğu binlerce etnisite, din, mezhep, alt kültürler ve yerel kültürler var. Bunları deneyimlemek insana bambaşka bir farkındalık getiriyor. İnsanın yaşamla, doğayla hatta Kozmosla ve Tanrı’yla olan ilişkisinde yeni ve daha doğru, daha sürdürülebilir kavrayışı da beraberinde getiriyor…”

”Bu farkındalığa ulaşmanın en kolay yolu seyahat etmek. O yüzden seyahat etmeyi de en az spor yapmak kadar yaşamın en önemli dinamiklerinden biri olarak görüyorum. Sporcular kendilerini, gezginler ise dünyayı daha doğru tanıyorlar. Kendin ve dünyayı doğru tanımak her şeyin başı… Çünkü o zaman yaşamı, varoluşu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, olan biteni daha iyi anlayabiliyor ve kendi içindeki sentezleri daha doğru yapabiliyor insan. O yüzden her fırsatta seyahat etmek en doğrusu. Herkese tavsiyem; imkanlarınız çerçevesinde çocuklarınıza erken yaşlarda yurt dışı deneyimi yaşatın. Zaten bir kez tadını alınca, kendisi gezi fırsatlarının peşine koşacaktır…”

BİZİM DÜNYAYA AİT OLDUĞUMUZU UNUTTUK DÜNYANIN BİZE AİT OLDUĞUNU ZANNEDİYORUZ

Bugün ülkemizde rant uğruna sorumsuzca ormanlar, yaşayan diğer canlılarıyla birlikte yok edilmeye çalışılıyor, Doğanın dengesini bozacak her türlü girişime başvuruluyor. Oysa bizim kadar o canlıların da aynı kürede yaşama hakları var. Neden çevreye duyarlılığımızı yitirdik?

Mahruki: ”Çünkü kendi doğamızdan koptuk, kendi özümüzden uzaklaştık. Kendi çocukluğumuzdan ve içimizdeki çocuktan ayrı düştük. Doğanın bir parçası olduğumuzu, her şeyimizi ona borçlu olduğumuzu, doğanın diğer tüm canlılarıyla ama uzak ama yakın akraba olduğumuzu unuttuk. Doğaya yabancılaştık ve tabi ki kendimize de. Bizim dünyaya ait olduğumuzu unuttuk, dünyanın bize ait olduğunu zannediyoruz. Kendimizi doğadan üstün görme ve diğer canlılardan farklı bir yere konumlandırma alışkanlığı geliştirdik ve ne yazık ki bunu da örgütlü dinler aracılığıyla yaptık. Çünkü örgütlü dinler insanı doğadan ayırıp yücelterek, Tanrı’nın özel yarattığı ve doğadaki tüm canlılara üstün ve hakim kıldığı bir varlık olarak tanımlıyorlar. Halbuki insan ve insanlık, sadece birkaç şanslı mutasyonun ve çok ama çok uzun bir evrimsel sürecin şimdilik ulaştığı bir aşama. Burada kalmayacak ve doğa ve çevresiyle birlikte evrilmeye, değişmeye, dönüşmeye devam edecek…”

”21. yüzyılın başlarında farkına vardığımız bütün bu çevreyle ilgili küresel sorunların özünde, doğaya karşı insanı yerleştirdiğimiz bu kibirli ve bencil insan merkezli konumlandırma yatıyor. İnsanoğlu elbette ki en değerli varlıktır, gezegendeki en yüksek gelişmişliğe ulaşan ve buradaki varlığını sorgulayan, araştıran ilk ve tek türdür ama bu ona doğayı, dünyayı sorumsuzca tüketme hakkı vermez. Buradaki eksik ve hatalı yorumlarımız ve bu anlayışla doğaya, hayata, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendimizi konumlandırdığımız ilişki biçimi, tarih boyunca sebep olduğu tüm acılar ve savaşlar bir yana, yüzlerce yıl sonra küresel iklim değişikliği adı verilen, kayıtlı insanlık tarihinin en büyük ve en korkutucu tehdidinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur…”

 Üniversite öğrencisiyken çıkarttığınız bir derginin ikinci sayısında, ‘’Bir Küçük Rica‘’ başlığıyla kısa bir yazı hazırlamışsınız… Bu yazıda; ‘’Çocuklarınıza, öldürmektense, gözlemlemeyi; doğayla mücadele etmektense, onunla uyum içinde yaşamayı öğretin‘’ diye yazmışsınız. Doğa sevgisinin ilk alfabesi bu olmalı değil mi?

Mahruki: ”Hepimiz doğanın çocuklarıyız ve artık çok kalabalığız, eski alışkanlıklarımızı sürdürmeye çalışmak doğaya zarar veriyor. Mesela artık karnımızı doyurmak için avlanmaya ihtiyacımız yok, avcılığı özel parkların dışında kesin olarak yasaklamalıyız. Aynı şekilde, biz kültürümüzde eskiden balina yiyorduk buna doğal hakkımız var demek de, 130 milyonu aşmış bir nüfusla hakkaniyetli değil. Hayvan öldürmekten, ağaç kesmekten, doğayı tüketmekten artık vazgeçmeli ve çocuklarımızı da bu farkındalıkla yetiştirmeliyiz…”

Ülkemizde spor denilince akıllara en çok futbol geliyor. Elbette o da bir spor dalı ama neden maddi ve manevi desteğin en fazla olduğu alan?

Mahruki: ”Futbol sadece futbol değildir diye başlamak en doğrusu sanırım. Futbol bir spordan öte çok büyük bir ticari sektör. Yalnızca sportif bir mücadele değil, aynı zamanda markasına, renklerine ve logosuna dayalı reklam, kılık kıyafet, aksesuar, oyuncak, vs sektörleriyle iç içe, kendi dergileri, gazeteleri, televizyonları olan çok büyük bir ekonomik sistem. Bu nedenle olay sadece 11 – 11 iki takımın birbiriyle karşılaşmasının ötesinde anlamları ve motivasyonları olan dev bir sektör… Sanırım bu özelliklerinden dolayı da bir türlü tam olarak sade, sıradan, sonucu kazanmak, kaybetmek veya berabere kalmak olan normal bir sportif müsabakaya indirgenemiyor. Etrafında oluşan her biri kendi içinde bir dev olan sektörler ve taraftar kitlesinin de aynı zamanda muazzam bir örgütlü – hazır bir oy gücüne sahip olması futbolu sadece futbol olmaktan çıkarıyor. Türkiye’de sporda dönen bütçenin %95’inden fazlası sadece futbolda dönüyor, geri kalan belki 100 spor branşı spor bütçesinin %5’ini aralarında bölüşüyor. Bu rakam bile futbolun spordan öte bir anlam içerdiğini gösteriyor…”

Bizim çocukluğumuzda sporla uğraşan, “yalan söylemez çalışkan olur dürüst olur kavga etmez” derlerdi. Siz de diyorsunuz ki “Spor adil rekabeti, dürüst kazanmayı, onurlu kaybetmeyi öğreten, bir olgu.” Oysa bugün şikeler, statlardaki kavgalar, sonuçlara itirazlar, hakaretler haber konusu oluyor. Yalnız bizde değil bütün dünyada. Oysa spor her şeyden önce barışın anahtarı değil midir?

Mahruki: ”Spor yapmayı herkese özellikle öneririm. Spor içinizdeki kuvvetli taraflarınızı açığa çıkarır. Spor katılımcılığı, birlikte çalışmayı, ekip olmayı öğretir. Birlikte ne kadar uyumlu çalışılırsa sonuçlar da o kadar iyi olur. Spor, karakter ve ahlak gelişiminde de çok önemli yer tutar. Etkili bir değerler kültürü geliştirir. Adil rekabeti, kurallara uymayı, dürüst kazanmayı ve onurlu kaybetmeyi öğretir. Rakibinize saygı duymanızı ve onunla doğru bir ilişki kurmanızı sağlar…”

”Aynı zamanda dostluğun, barışın, sürdürülebilir ilişki kurmanın da anahtarıdır. Ülkeler arasındaki meseleler ne olursa olsun, uluslararası müsabakalarda, Olimpiyatlarda, yarışmalarda her ülke, meselelerini geride bırakıp spora odaklanarak elinden geleni ortaya koyar, koymaya çalışır. Yalnızca spor değil, aynı zamanda terk etmek zorunda bırakıldığımız Eurovizyon müzik yarışması gibi yarışmalar, uluslararası festivaller, sanatsal buluşmalar, akademik yarışmalar, edebiyat ödülleri gibi bütün sosyal alanlar da barışın anahtarıdır. Ülkeler ve toplumlar bu tür organizasyonlarla birbirlerini daha iyi tanırlar ve aslında hiç de ötekileştirdikleri kadar farklı olmadıklarını daha iyi anlarlar…”

Şu anda Silahlı Kuvvetlerde, özel ve kamu da, yerel yönetimlerde, sivil toplum örgütlerinde ilkelerinizle öncü olduğunuz AKUT’u kurdunuz. Ben AKUT’u, röportaj yapmaya gittiğim toprak rengi dışında bütün renklerin yok olduğu adeta bombalanmış enkaz yığını haline gelmiş Gölcük depreminde tanıdım. Henüz devlet gelmemişti ama siz oradaydınız. Kurtardıklarınız arasında daha sonra size gelen, ilişkilerini sürdürenler aranıza katılanlar oluyor mu? Yoksa isimsiz kahramanlar olarak mı kalıyorsunuz?

Mahruki: ”Gölcük’te durum, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar korkunçtu. Bazıları yanmış hala dumanı tüten yıkık binalar, tamamıyla enkaz haline dönmüş bir şehir, sokaklarda acılı insanlar, müthiş bir kalabalık ve düzensizlik. Sanki Gölcük’te bir savaş çıkmış da, bombardımandan sonra şehre ilk giren bizlermişiz gibi hissettik kendimizi. O şartlarda elimizden gelenden fazlasını yaptık, yapmaya gayret ettik…”

‘Arama kurtarmada kurallarımızdan biri de, kurtardığımız insanlarla onların bu yönde özel bir talebi olmadığı sürece görüşmemek. Çünkü insanların bize karşı bir manevi borç hissederek yaşamalarını istemiyoruz. Bizler gönüllüyüz ve bunu teşekkür almak için değil, doğru olduğu ve insana en yakışan davranış olduğu için yapıyoruz. Afetlerde ve acil durumlarda başı derde giren insanlara en hızlı şekilde ve doğru müdahale ederek, onları içinde bulundukları zor ve tehlikeli durumdan kurtararak normal yaşam koşullarına ulaştırıyoruz ve hayatlarından çıkıyoruz…”

”Yıllar içinde kurtardığımız insanlardan aramıza katılanlar oldu elbette ve şu anda birkaç ekibimizde çalışan AKUT’un zamanında kurtardığı kurtarmacılarımız var…”

Katıldığınız yurt içi yanında yurt dışındaki arama kurtarma çalışmalarında BM tarafından akredite edildiğiniz için hem Birleşmiş Milletleri hem de ülkemizi temsil ediyorsunuz. Yunanistan’la yaşadığımız bir gerilim sürecinde orada olan bir deprem sırasında AKUT, gösterdiği destekle bir barış köprüsü oluşturmuştu. Yurt dışındaki ikili insani ilişkilerde önemli katkılarınız oldu değil mi?

Mahruki: Evet, aslında AKUT’un başardığı çok etkili bir kamu diplomasisi örneği bir taraftan da. Yani devlet dışı aygıtların, ülkelerin ve toplumların sürdürülebilir barışa, dostluğa, karşılıklı iyi ilişkiler geliştirmelerine katkıda bulunmasının harika bir örneği. AKUT’un BM tarafından akredite edilen Türkiye’nin ilk kurtarma takımı olması ve dünyadaki de 7. STK olması bizim için büyük bir gurur kaynağı. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nden bu yana AKUT dünya afetleriyle de etkin şekilde mücadele ediyor ve 2011’den bu yana da bunu BM çatısı altında, BM standartlarıyla sürdürüyor…

17 Ağustos Depremi’nden birkaç hafta sonra meydana gelen Atina Depremi’nde, AKUT gönüllülerinin Yunanistan’a giderek katıldığı arama ve kurtarma çalışmaları sonrasında, Prof. Dr. Erdal İnönü’nün Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği, “Deprem Öncesi Türkiye ve Sonrası” başlıklı konferansını, 29 Eylül 1999 tarihinde Cumhuriyet gazetesi şu sözleriyle yansıtmıştı;

“AKUT’lular dünyaya sahip çıkmanın örneğini verdiler. Türkiye’nin dünyadaki yerini alması, bizim dünyaya sahip çıkmamızla olur. Deprem bizim ne kadar kaderci olduğumuzu gösteriyor. Kadercilikten eğitimle kurtulunur. AKUT gibi sivil toplum örgütlerinin çıkmasıyla kadercilik anlayışımız değişecek.”

Atina Depremi’nde AKUT’un gösterdiği iyi komşuluk ve dostluk örneği ve yaptığı kurtarma çalışmaları iki ülke arasında sıcak bir ilişki başlamasına da vesile olmuştu. Yunanistan Cumhurbaşkanı Kostis Stefanopoulos, AKUT gönüllülerini resmi olarak kabul etmiş ve devlet teşekkürü sunmuştu. Bir STK’nın son derece insani bir hamlesi, çok etkili bir kamu diplomasisine dönüşmüş ve iki ülke arasındaki tarihsel büyük sorunlara rağmen, her iki ülkenin Dış İşleri Bakanlıkları tarafından alınan afetlerde birlikte çalışma ve kurtarma ekiplerimizin müşterek eğitim yapma kararı, bu alanlara dokunmadan da işbirliği yapılabileceğinin çok önemli bir örneği olmuştu…

GENÇLİK HER TOPLUMUN EN BÜYÜK İTİCİ GÜCÜDÜR

Kamuoyunda en çok AKUT’un, arama-kurtarma görevi biliniyor. Sosyal sorumluluk bilincini geliştirmeyi, harekete geçirmeyi hedeflediğiniz pek çok uğraşı alanlarınız var. Seslendiğiniz kuşaklar daha çok çocuklar ve gençler. Kimileri gençleri potansiyel tehlike olarak da görebiliyor. Görüşlerine, itirazlarına, saygı duyulmuyor. En önemlisi “dinlenmiyorlar.” Her an gençlerde travma yaratacak eylemler söylemler sınırlamalar var. Gençlerimize bakışta eksik olan nedir?

Mahruki: Gençlik her toplumun en büyük itici gücüdür. Ancak bu gücün tam olarak kullanılabilmesi ve topluma fayda sağlayabilmesi ancak çağdaş eğitimle, çocukların ve gençlerin çağdaş dünyayla rekabet edebilecek şekilde yetiştirilmeleriyle mümkün olur. İnsanlık sadece 20. yüzyılda, kayıtlı insanlık tarihinde ürettiğinden daha fazla bilgi üretti. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda ise bu daha da artarak devam edecek. Toplumların ve dünyanın değişim hızına ayak uydurabilecek bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Bugün çağdaş dünya, geleceğin robot teknolojisinin ve yapay zekanın gelişme hızını öngörerek, eğitim sisteminde yeniden revizyona gidiyor ve kültür, sanat, spor gibi insani alanları güçlendirmeyi hedefliyor… Daha önce de, yetenek yönetimi üzerine kurulan ve diğerleriyle rekabet eden değil, kendini geliştirmeye çalışan, kendi en iyi haline ulaşmaya çalışan bir nesil yetiştirmeyi hedefliyorlardı. Biz o dönemi de kaçırdık ve hala yarış atı sistemiyle çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Üstüne üstlük, bu çağda çok lazımmış gibi, bütün eğitimi dinsel dogmaların üzerine kurmaya ve bütün okulları imam hatiplere döndürmeye çalışıyoruz. Açık olarak gençliğin yaratıcı, dönüştürücü değişim gücünden korkuluyor ve gençliği şimdiden teslim almak için daha körpe beyinler dinsel masallarla dolduruluyor ve dini dogmalarla korkutulmaya çalışılıyor…

Bu çağda bu yöntem, ancak kapalı ve baskıcı, diktatörlükle yönetilen toplumlarda başarılı olabilir, Türkiye’de tutması, Türkiye’yi dönüştürmesi imkansızdır.

Sahip olduğumuz genç ve çalışabilir nüfusun, hayalimizdeki büyük, aydınlık ve güçlü Türkiye özlemi doğrultusunda büyük bir fırsat olduğu gibi, çağdaş ölçülerde, rekabet gücü yüksek, kaliteli ve yaygın eğitim politikaları ile destekleyemezsek, bir diğer deyişle eğitim sistemimizi bu ihtiyaçlarımıza göre yeniden ve süratle tasarlayamazsak, bu fırsat rahatlıkla bir tehdide dönüşebilir ve doğal olarak sunduğu fırsatlar ölçüsünde, geleceğimiz için büyük bir tehlike olabilir, bu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalı ve yüzümüzü çağdaş eğitimden yana çevirmeliyiz…

KENDİNİ BİLMEK KİM OLDUĞUNU NE İSTEDİĞİNİ VE NE YAPABİLECEĞİNİ BİLMEKTİR

“Kendi Everest’inize Tırmanın” adını verdiğiniz yedinci kitabınızda kendi yaşamınızdan yola çıkarak “64 adımdan oluşan başarı ve mutluluğun zihin haritası adını verdiğim bir süreç çıkardım ortaya” diyorsunuz. Herkesin kendini tanıyarak kendine hedefler saptayabilmesi için böyle bir haritaya ihtiyacı var, değil mi?

Mahruki: Bu kitap, kariyerimde istediğim yerlere ulaştıktan sonra geriye dönüp, ben buralara nasıl geldim diye baktığımda ve sorular sorduğumda ortaya çıktı. Beni istediğim yere ulaştıran yol haritasını ve düşünce biçimimi başkalarıyla da paylaşmayı her zaman istiyordum ve zaten bu amaçla da 1995 yılında Everest Dağı’na tırmandığımdan beridir de seminer ve söyleşilerle de paylaşıyordum. Ancak bunu bir kitaba dönüştürme işi 42 yaşıma kaldı. Kitabımda kendi yaşamımda beni de başarıya ve mutluluğa taşıyan adımlarımdan bahsederek, 64 adımda başarı ve mutluluğun zihin haritasını, yol haritasını anlatmaya çalıştım…

Aslında başarma, başarılı olma güdüsü ama az ama çok hepimizin içinde var çünkü hepimizin kendine göre hedefleri, hayalleri, umutları var. Hepimiz hayatın güzelliklerine mümkün olduğu kadar yaklaşmak ve hayatın bize sunabileceklerinden en iyi şekilde faydalanmak istiyoruz. Bunlara ulaşmak için elimizden geleni yapıyoruz veya yapmaya çalışıyoruz, kimimiz daha gayretli kimimiz daha az. Her şeyden önce bu gayreti çoğaltmamız ve hedeflerimize göre düzenlememiz gerektiğini kavramalıyız. İçimizden gelen bu itici güçten beslenen enerji eğer doğru terbiye edilir, doğru yönlendirilir ve doğru kullanılırsa sonsuz bir kaynağa dönüştüğü görülecektir. Güçlerinin asıl kaynağının kendi içlerinde olduğunu anlayan insanlar, dışarıdan o denli az şeye ihtiyaç duyarak yaşamda büyük işler başarabilirler…

Bunu başarabilmek için her şeyden önce ve ilk önce kendimizi tanımalıyız. Yunan filozoflar, 2800 yıl önce inşa ettikleri Delfi’deki Apollon tapınağının girişineGNOTHI SEAUTON yani KENDİNİ BİL öğüdünü yazmışlar. Farklı kültürlerin kendilerine özgü felsefelerinde de, farklı dinlerin batıni öğretilerinde de kendini bilmekle başlar bilgelik yolu. Kişinin kendini bilmesi çok önemli değil en önemlidir ve bence yaşam yolculuğumuzun ilk yasasıdır. Kişi kendini tanıma yolculuğunu düzenli ve sürekli olarak yaşına ve konumuna göre sağlıklı bir şekilde yaşayabilirse, yaşam içindeki seçimlerini de kendisine en uygun şekilde yapabilir. Kendini bilmek kim olduğunu, ne istediğini ve ne yapabileceğini bilmektir…

Sizin bir söyleminiz var: “yaşama hakkına saygı duymayı; tekrar hatırlamamız gereken değil, artık öğrenmemiz gereken şey olduğunu görüyorum” diyorsunuz. Bir başka söyleminizde, “Savaşı bilgisayar oyunu, ölmeyi de bayılmak zannediyorlar galiba…” yorumunu yapıyorsunuz. Tüm dünyada barışı korumak neden bu kadar zorlaştı?

Mahruki: Doğanın en temel kuralı, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek için mücadele etmek, avlanmak, saklanmak ve hem tür içi rekabet etmek hem de aynı çevreyi paylaştığı diğer türlerle rekabet etmek ve bütün bunları da sürekli değişen doğal çevreye sürekli uyum sağlamayı başararak yapmak üzerine kurulu. Bizim türümüz de sonuçta milyonlarca yıllık evrimsel süreçte bu aşamaları geçerek insanlığa yükseldi. Ancak bu vahşi deneyimlerin hepsi bizim içimizde mevcut. İnsanın riskler ve tehlikeler karşısındaki davranışlarını kontrol eden en güçlü sistem, beynimizin arka – alt tarafında bulunan, beyin sapını oluşturan sürüngen beyni dediğimiz yer. Burası sahibini tehlikelerden koruyarak hayatta kalmasını ve üreme faaliyetleri yoluyla neslini devam ettirebilmesini sağlıyor. Solunum, kalbin çalışması gibi hayati ve otonom faaliyetleri yürütüyor…

İlkel beynimiz basit bir mantıkla ve ilkel hayatta kalma içgüdüleriyle işliyor, çevremizde herhangi bir tehdit var mı, güvende miyiz diye sürekli çevreyi tarıyor. Savaş ya da kaç modunda her ana harekete hazır bekliyor. Ama insanı insan yapan ve bize muhakeme yeteneği kazandıran yer, düşünen, sorgulayan, analiz eden, öğrenen, kendini güncelleyen, geçmiş ve gelecek arasında mantık kuran Neo korteks dediğimiz beynimizin ön lobunu ve en büyük bölümünü oluşturan kısmı. Beynimizin bu iki bölümü ve bir de duygularımızı kontrol eden Limbik sistemimiz her kararımızda birlikte çalışıyor. Ancak iyi eğitim almamış, neo korteksini etkin kullanmayan ve beyninin tam olarak nasıl işlediğini bilmeyen zihinlerde, ilkel beynin, sürüngen beynimizin ilkel içgüdüleri kararlarımızda daha etkili olur. Dünya nüfusunun çoğunluğu da ne yazık ki bu konular hakkında yeterli bilgiye sahip değil ama toplumları yönetenler ve birlikte çalıştıkları profesyonel iletişimciler bu özelliklerimizi çok iyi biliyorlar ve insanların ilkel içgüdülerini ve güvenlikle ilgili sürüngen beynimizden kalan endişelerini manipüle ederek kararlarımızı kendi ve toplumun çoğunluğuna göre nispeten küçük bir bölümün çıkarları doğrultusunda yönlendiriyorlar…

Dünyada barışı korumak için, temel amacı çocuğu yaşadığı çevreye hazırlamak olan eğitimin sürekli güncellenmesi, çağdaş ölçülere ve gelişen bilgi ve teknolojiye göre yeniden yorumlanması ve bütün dünya halklarının beyinlerindeki neo korteksi daha etkin kullanacak şekilde yetiştirilmeleri gerekiyor. Kararlarını ilkel içgüdülerinin baskısıyla alan toplumlarla, geleceğini planlayan, muhakeme yeteneğini ön planda tutan, sağ ve sol beyinlerini, mantığı ve hayal gücünü etkin bir şekilde kullanabilen toplumlar arasındaki fark, yalnızca demokrasi anlayışında, ekonomide, insani gelişmişlikte, bilim ve teknolojide ortaya çıkmıyor, aynı zamanda sorunların çözümünde kullanılan yöntemlerde ve barış ve savaş arasındaki zorlu seçimde çatışmalı çözümlere daha yatkın olmalarıyla da ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, çevremizde ve dünyada sürdürülebilir barış istiyorsak, kitleleri çağdaş bir eğitim sisteminden geçirmeliyiz, aksi durumda eğitimsiz kitleleri kullanan siyasilerin insafına kalıyor toplumlar…

ATATÜRK TARİHİN GÖRDÜĞÜ EN BÜYÜK DEVRİMCİLERDEN BİRİ

En büyük hayalinizin “Atatürk’ün çizdiği yolda çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaşmış, afetlere dayanıklı hale gelmiş ve önlenebilir sebeplerle insanlarımızın ölmediği bir Türkiye’de yaşamak” olduğunu söylemiştiniz Dünyayı dolaştınız. Bu süreçte yaşadıklarınızla gözlemlerinizle bugün Atatürk’ün büyüklüğü daha da anlamlı geliyor değil mi?

Mahruki: Atatürk tarihin gördüğü en büyük devrimcilerden biri. Kendi toplumunda bu kadar kısa bir sürede yaratmayı başardığı ilerlemenin, değişim ve dönüşümün dünya tarihinde benzeri yok. Dediğiniz gibi hem dünyayı ve toplumları daha yakından tanıdıkça hem de kendi tarihimizi daha iyi öğrendikçe, Atatürk’ün büyüklüğüne, vizyonerliğine, liderliğine hayranlığım artıyor…

Atatürk, tarihin gördüğü en büyük savaşçılardan biridir. Ancak savaşlarını ve zaferlerini kazandıktan sonra, ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ diyen dünyanın en büyük barışçılarından da biridir. Atatürk; sürdürülebilir refahın, mutluluğun, çağdaşlığın ve kalkınmanın ancak barış ortamında başarılabileceğine inanır. Hem yurtta hem de dünyada barış O’nun en büyük özlemidir…

Savaşçı, komutan, lider, devlet kurucusu, dahi Atatürk’ün düşünce sisteminde, şaşırtıcı şekilde göze çarpan en güçlü tema insanlık sevgisidir. O’nu en yakından tanıyanlardan biri olan İsmet İnönü; Atatürk’ü, insanlık idealinin âşık ve seçkin siması olarak tanımlar. Atatürk’ün Devrimleri; insanı merkeze alan, insanın yaşamını, özgürlüğünü, mutluluğunu, refahını, gelişmesini, kalkınmasını hedefleyen, insanlar arasında barışı ve işbirliğini, birlikte ilerlemeyi yücelten devrimlerdir…

Atatürk yalnız içinden çıktığı kendi milletinin değil insanlığın da kurtuluşuna kafa yoran bir lider. Atatürk, dünya uluslarının mutluluğuna çalışmayı kendi mutluluğuna çalışmak olarak gören bir anlayışa sahip… Sadece kendini, kendi ulusunun mutluluğunu değil, tüm dünyanın mutluluğunu düşünen, tüm insanlığı bir beden, tüm ülkeleri ve milletleri de o bedenin değerli uzuvları olarak gören bir insan severdir Atatürk…

Çocukluğumda O’nda beni en çok etkileyen savaşçılığı, korkusuzluğu, liderliğiydi. Büyüyünce asıl değerinin ve üstünlüğünün, barışseverliği ve insan severliği olduğunu daha iyi anladım. Savaşlar ve zaferler kazandıktan sonra, bunları büyük bir olgunlukla tarihteki onurlu yerine bırakıp, ne yazık ki kısa ömrünün son anına dek, bütün gücüyle toplumunu eğitmeye, sürdürülebilir kalkınmaya, çağdaşlaşmaya, iyi komşuluk ilişkileri kurmaya, bütün ülkelerle karşılıklı barışı tesis etmeye ve insanlık için çalışmaya başlaması, O’na duyduğum hayranlığı çok başka yerlere taşıdı…

Zaten ulus olarak bizim izleyeceğimiz yol Yüce Önder’in hedeflediği yoldur. O yol sadece kendi ulusumuzun değil tüm insanlığın buluşması gereken yoldur.

Nurzen Amuran

odatv.com

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top