GENEL

Dinler nasıl ortaya çıktı, nasıl dönüştü

‘İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki toplumlar, totem ve büyüden, çok tanrılı dinlere geçerken bunu, daha yüksek düzeyde örgütlenebilmek için benimsemişlerdir.’

DİNLERİN VARLIK NEDENİ

Tek tanrılı dinler hangi koşullarda ortaya çıktılar

Din ve inanç sistemleri, toplumların hayatında sadece [toplumsal] doktrin ve ahlak ilkesi olarak rol oynamadılar, aynı zamanda entelektüel faaliyetin, felsefi uğraşın, aklın, iradenin ve duygulara yön veren davranışların da temelini oluşturdular.

Bu sistemler şahsi olduğu kadar toplumsaldılar. Şahsi açıdan bu sistemler, insana güç veren, insanın zihinsel faaliyetini kamçılayan bir rol oynarken [aynı zamanda] toplumları birleştirip bütünleştiren, onların uygarlaşmasını sağlayan ideolojiler olmuşlardır.

Belli bir ideoloji etrafında örgütlenmeyen herhangi bir toplum gösterilebilir mi? Her toplum, ileriye doğru hamle yaparken kendi ihtiyacına ve düzeyine uygun bir ideoloji benimser. Onun etrafında örgütlenir ve onun amaçları doğrultusunda biçimlenir. Bu açıdan ideolojiler, devrimci roller üstlenirler. Fakat devrimci atılımların zihinsel malzemesini sağlayan bu ideolojiler, toplumsal sınıflaşmayı da teşvik ettikleri için belli bir aşamadan sonra gerici roller de oynayabilirler.

Peki tek tanrılı dinler hangi koşullarda ortaya çıktılar ve bunlar hangi toplumsal aşamaların ifadesi oldular? Bu konu da bir başka yazının konusudur.

Bugün bu soruna değinebiliriz.

DİN NEDİR?

Arapça bir terim olan “din”, yol, hüküm ve mükâfat anlamına gelmektedir. Batı dillerinde ise din, yani “religio” Latince kökenlidir ve “kutsallaştırmak”, “kutsal yemin” ve “kült” demektir. Fakat bir inanç sistemi olarak din, dünya görüşüne benzer özellikler içeren toplumsal bilinçtir.

Tek tek insanlar herhangi bir şeye inanabilir fakat inanılan şeyin din olabilmesi için onun toplumsal bir karakter taşıması gerekir. Dinin diğer düşünce sistemlerinden farkı, doğayı ve toplumsal koşulları insan bilincinde tersyüz ederek yansıtmasıdır. Bu sayede doğanın ve toplumun maddi koşullarının yüce bir güç tarafından oluşturulduğu düşünülür. Bu koşullarda insanlar, söz konusu yüce güçlere her açıdan bağımlı olduklarını düşünerek onlara belli bazı tavır ve davranışlar (örn. Dua, kurban adama, namaz vb. ritüeller) gösterirler. Bunu da belli bazı somut çıkarlar (fazla ürün, yaşamı güvence altına alma vb.) elde etmek için yaparlar. Doğa üstü güçlere dayandırılan dinler, toplumlar için kutsallık atfedilen ahlaki ilke ve ibadetler öngörürler.

İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki toplumlar, totem ve büyüden, çok tanrılı dinlere geçerken bunu, daha yüksek düzeyde örgütlenebilmek için benimsemişlerdir. Kuşkusuz bu benimseyiş, keyfi bir tercih değil, üretimin daha ileri düzeyde örgütlenebilmesinden kaynaklanan bir zorunluluktu. Daha yüksek bir üretim faaliyetine yönelebilmek, daha sistemli (yüksek) ve karmaşık bir zihinsel faaliyeti gerektiriyordu. Soyutlamada daha ileri aşamaya geçmek demek, karmaşıklaşmış toplumsal ilişkilerin bilincine varmak demekti ki bu da ilk etapta karmaşık bir kozmolojinin yaratılmasıyla mümkündü.

İnsanoğlunun zihninde yaratılan  “alem”  ve  “evren”,  yani din ve inanç sistemi, onun yaşadığı toplumsal ilişkileri birebir yansıtmıyordu.

İnsanın düşünce yapısı, her daim toplumsal ilişkileri temel alan çıkarımlarda bulunur fakat bu çıkarımlar çoğunlukla maddi hayatın çok çok ötesinde varlık gösteren daha karmaşık ilişkilerden hareket eder. Dinler ilk anlardan itibaren doğrudan “sürü” halinde yaşayan insanların toplum haline gelmesi, üretimin sürekliliğinin sağlanması ve yaşamın güvence altına alınması için ortaya çıkmışlardır. Dini bilinç bir bakıma, maddi koşulların zorlandığı; insanın maddi gücünün ve yeteneklerinin tıkandığı, üretim araçlarının ve kullanılan teknolojinin yetersiz kaldığı koşullarda boy vermiştir.

DİNLERİN VARLIK NEDENİ

Bugün bize hem çok basit hem de çok eğlenceli gelen birçok mitolojik betimleme veya çok tanrılı hikayeler, geçmişteki toplumların hayatında, üretim faaliyetinde (avcılık, balıkçılık vb.) ve bilimsel etkinliğinde çok ciddi roller oynamışlardı. Toplumlar baştan itibaren dinle (büyü ve inanç) bilimin birbirini tetikleyen ve gerektiğinde birbirini destekleyen; ama aynı zamanda yer yer birbirine karşıt konumlanan, birbiriyle rekabet içinde olan sistemler olduğunun da bilincindeydiler. Nasıl ki bilimin yetersiz kaldığı ya da teknolojinin çözüm üretemediği yerde dinsel düşünüş devreye giriyorsa; dinin “kutsal soluğunun” tükendiği noktada da bilim devreye girerek dinsel düşünüşü sınırlamaktadır. Ünlü antropolog Malinovski, Yeni Zelanda’da yaptığı araştırmalarda yerli kavimlerin bu iki unsuru (dinsel ve bilimsel düşünüş) yüksünmeden birbirinden ayırabildiklerini belirtmektedir.

Dinle bilimin ilişkisini, felsefenin birbirine karşıt iki ezeli akımının (materyalizm-idealizm) ilişkisine benzetilebilir. Materyalizm ve idealizm akımları, varlıklarını birbirine borçlu olan ama aynı zamanda birbirini yok etmeye odaklanmış diyalektik bir bağla bağlıdırlar.

Din, bilimin toplumsal sorunlara yanıt veremediği (kuşkusuz koşulların olgunlaşması ve maddi imkanların artmasıyla bu durum değişecektir) koşullarda, bir bakıma bilimin çaresiz kaldığı ortamlarda devreye girmekte ve ruhsal açıdan boşluğa düşen insanlara yüce güçlere dayanan açıklamalar sunmakta, çıkmazlarda umut vermekte, karamsarlıkta teselli etmekte, onları ahlaken uyarmakta ve dizginlemektedir. Bir bakıma din, bilimin yetmezliğini bir fırsata çevirmektedir. Bilim ise her başarının ardından toplumdaki yaygın dinsel anlayışların etkisini sınırlandırarak onu bireylerin vicdanlarına kapatmaktadır.

Kısacası şu söylenebilir: Din ve bilim, bir sarmal gibi hem birbirinden beslenmektedirler hem de birbirini sınırlayarak düşüncenin sonsuz bir şekilde ilerlemesini sağlamaktadırlar.

Toplumların tarihinde bir dinsel düşünüşün yerini bir başka dinsel düşünüşün alması, söz konusu toplumların gelişimiyle sımsıkı bağlantılıdır. Toplumsal düzenin ve kurumların gelişme düzeyine halkların dinleri de aynı ölçüde eşlik eder. Daha üst düzeydeki örgütlenme daha karmaşık dinleri ve inanç sistemlerini gerekli kılar. Daha doğrusu insanlık, daha üst düzeyde bir toplum olabilmek için daha soyut ve daha karmaşık sistemler içeren dinleri ortaya çıkarmaktadır.

DİNLER NE ZAMAN ORTAYA ÇIKTI

Tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan ilerici sınıf ve akımlar, her zaman yeni bir din ve inanç sisteminin de taşıyıcıları olmuşlardır. Tabii ki bu durum, sonuçta dinlerin, maddi hayatın tersyüz edilmiş bir bilincin ürünü olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz.

Dinlerin ortaya çıkış tarihine ilişkin kesin hükümlerde bulunmak mümkün değildir. Ancak elimizdeki arkeolojik bulgular ve antropologların doğal ortamda yaşayan topluluklar üzerinde yaptıkları araştırmalar, inanç sistemlerinin (dinlerin) bundan 40-50 bin yıl önce ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Bu gelişmeyi özellikle toplulukların ölü gömme törenlerinden anlayabiliyoruz. Öbür dünya tasavvuruyla birlikte ölü gömme törenlerinin de düzenli ve renkli hale geldiğini; ölülerin mezarlarına “öbür dünyada” onlara eşlik etmesi istenen eşyaların (silah vb.) ve çeşitli yiyeceklerin bırakıldığını görüyoruz. Sonraki süreçte bu eşyaların yanı sıra binek hayvanlarının ve kölelerin (uşakların) de boğazlanarak konduklarını ve zaman içinde maddi imkanların artmasıyla birlikte mezarların devasa anıtlara dönüştürüldüğüne şahit olacağız. Bütün bu bulgular, sistemli inançların ve dinsel ritüellerin ortaya çıktığını göstermektedir.

DİNSEL BİLİNÇ TOPLUMSAL BİLİNÇTİR

Toplayıcılıktan ve avcılıktan, tarım ve çobanlık aşamasına, yani yerleşik hayata geçilmesinden sonra dinlerin ve dinsel düşünüşün de süreklilik kazanarak insani kültürün en önemli unsuru haline geldiğini görüyoruz. İnsanın tür olarak ciddi anlamda soyutlama yeteneğine kavuşması, bir bakıma bu aşamadan sonra mümkün olmuştur. Toplumsal hayata eşlik eden dinsel düşünüşle birlikte insanlığın adeta ışık hızıyla gelişme gösterdiğini saptayabiliyoruz. Yüz binlerce yıllık durağan “hayat”, bir anda sıçramalar göstermiştir. Nedeni çok basittir: Toplumsal örgütlenme ve toplumsal üretim. Bu aşamadan sonra teknolojik gelişme hızlanmış, üretim fazlası gündeme gelmiş; düşüncede soyutlama ileriye doğru sıçramalarda bulunmuş; büyünün, sanatın, siyasetin, felsefenin de ilk düşünsel tohumları atılmıştır.

Böylece bundan önceki bilinç, bir bakıma genelleme ve soyutlama yeteneğinin gelişmemiş olmasından dolayı Marx’ın deyimiyle “sürü bilinci” olarak geride bırakılmıştır. Gerçek anlamda “düşünce”, insan türünün yerleşik hale gelmesiyle, yani toplumsallaşmasıyla birlikte harekete geçmiştir. Bu sayede düşünce de, gerçekliğin somut ve doğrudan halinden ayrışarak mevcut olmayanı, yani “hayali olanı” tasavvur edebilmiştir. Bunun esas nedeni ise üretim sürecindeki işbölümüdür.

İşbölümü, sadece çalışmayı basitleştirmemişti, aynı zamanda ve esas olarak belli ve dar bir alanda yoğunlaşmış olguların-işleyişlerin nedenselliklerini ve bunların yüzeyde görünmeyen iç bağlantılarını keşfetmeyi kolaylaştırmıştır. Ki bu da gerçek anlamda düşünmenin ya da soyutlamanın ilk ifadesidir. Böylece ilk-el “teorik-kuramsal düşünceye” din de eşlik etmiştir. Soruların yanıtlanamayacak kadar çokluğu, sorunların bir anda çözülemeyecek kadar yoğunluğu ve aciliyeti; bilimsel bilginin yetmezliği, teknolojik gerilik ve doğa olaylarının gizemini ortaya çıkaracak araçlardan yoksunluk, insanları ister istemez madde ötesi fantastik açıklamalara yöneltmektedir. Büyücüler, şefler, önderler, aile reisleri bir yandan bilimsel bilgiyi derleyip kendi bünyelerinde merkezileştirirken, yetmezliklerini, açıklayamadıkları ilişki ve olguları mitolojik-fantastik öykü ve hayali mesellerle kapatmaya çalışıyorlardı. Dinin temeli de böylece atılmış oluyordu. Böylece gerçek bilgiyle mitoloji; somut olgularla fantastik öyküler iç içe geçiyordu. Birkaç kuşak sonra da neyin gerçek neyin fantastik öykü olduğu bilinemez hale geliyordu.

Zamanla insani yakıştırmalar (merhamet eden, öfkelenen, intikam alan, uyaran ve cezalandıran tanrı)  maddi hayattan özerkleşerek, salt imgesel olgulara ve nesnelere dönüşüyorlardı. Aynı zamanda bu, bireysel olanla toplumsal olanın da karşıtlığının ifadesiydi. Dolayısıyla bu süreç, birçoklarınca yanlış değerlendirildiği gibi gericiliğin değil, muazzam düşünsel ilerlemenin bir ifadesiydi.

Somut olguların araştırılması ilk aşamada ancak fantastik tasavvurlarla kolkola ilerleyebilir. Bu durumu sosyal bilimlerden örneklerle açıklamak gerekirse: ilkçağların doğa felsefecilerinin fantastik teorileri olmasaydı ne dünya ne de evren hakkındaki düşüncelerimiz bu kadar gelişme kaydedebilirdi. Batı Anadolu’daki filozofların ve Aristoteles’in bilimlere ve evrenin düzenine ilişkin yarı-bilimsel, yarı-eğlenceli çıkarımları olmasaydı modern bilimler bugün hala yerinde sayıyor olurdu. İbn Sina’nın insan sağlığı ve bedenine ilişkin “fantastik ve uydurma” tıbbi açıklamaları olmasaydı tıp bilimi bugün hala emekliyor olurdu. Ya da er-Razi’nin simyayla iç içe geçmiş kimya bilimi olmasaydı bugün modern

kimya olabilir miydi? Ve eğer ütopik sosyalistler, toplumsal koşulların henüz yeterince gelişmediği çağlarda kafalarında fantastik dünyalar tasavvur etmeselerdi modern sosyalist kuram gelişebilir miydi? Kısacası her toplumsal, bilimsel ve felsefi gelişme, kendinden önceki fantastik, “uydurulmuş” düşüncelere dayanmaktadır. Bu düşüncelerin en az yarısı dinsel, hayali kuram ve tezlere dayanmakta ve onlardan beslenmekteydi.

Rüyaların etkisiyle düşünülen “ruhlar alemi”, ölen ataların ruhlarının hayatımıza ve dünyaya etkide bulunduğu düşüncesi olmasaydı insanoğlu hala sürüler halinde yaşıyor olacaktı.

Çok tanrılı dinlerin “zihinsel imgeleri” olan mitoloji, üretimden bölüşüme; sosyal düzenden ölüm olgusuna kadar bir dizi toplumsal ve şahsi sorunların çözümünün ana hatlarını belirliyordu. Fakat çok tanrılı dinlerin bir ifadesi olan mitoloji, tarihsel-toplumsal gelişmenin belli bir evresinde artık hayatı açıklamaya yeterli gelmiyordu. Tanrıların hiyerarşik ve karmaşık dünyası, büyümekte ve merkezileşmekte olan devlet yapılanmasının ruhuna aykırıydı. Birçok farklı inanca sahip kavimleri bir çatı altında zorla birleştiren lider kavimler, büyük ve merkezi devletler kurarken, diğer halkların karmaşık ve nispeten “demokratik” tanrılar sistemini de basitleştirmek ve merkezileştirmek zorundalardı. Bunun ilk ifadesi ise tanrılar diyarının basitleştirilerek tekelleştirilmesidir ki bu tarihte muazzam bir gelişmeydi.

İnsanlığın tek tanrılı dinlere ilk kez nerede ve neden geçtiği ve sonra Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslam’ın nasıl ortaya çıktığı ve bu dinlerin hangi tarihsel rolleri icra ettikleri konusu ise gelecek yazımızın konusudur…

İLGİLİ HABER

Odatv – Sadık Usta

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top