GENEL

BİZİ ÇIKARMAYACAKLAR ABİ! KİM BUNLAR?

”PEKİ, KİM Mİ BUNLAR? KARINCA KARARINCA, KENDİMCE ANLATAYIM”

DÜNÜN GENÇ DAVA ADAMLARI BUGÜN NE HALE GELDİ

Silivri’ye ziyaretine gittiğimde telefonu elime alır almaz ilk şunu sordum: “Bu şiiri ne zaman yazdın?” Duraksamadan cevap verdi…

Silivri’ye ziyaretine gittiğimde telefonu elime alır almaz ilk şunu sordum: ”Bu şiiri ne zaman yazdın?”, Duraksamadan cevap verdi: “Bu bir şiir değil, o an aklıma geldi ve telefonda söyledim.” Ardından devam etti: “Bizi çıkarmayacaklar abi!” Kızarak cevap verdim:“Olur mu öyle şey? İsnat edilen suçun karşılığı 3-9 yıl. Geçmişte sabıkanız olmadığı için verecekleri ceza alt sınırdan olmalı. Hadi diyelim alt sınırdan uzaklaşıp 5 yıl verdiler. Yeni yasaya göre 5 yılın infazı 3 yıl, 3 yıl da denetimli serbestliği düşersen olay bitmiştir.”Bir an durdu ve aynı şeyi tekrarladı: “Bizi çıkarmayacaklar!”

Açıkçası kendisine katılmamıştım. Çünkü yargılandıkları MİT yasası,yeni infaz düzenlemesinde sadece ½’ lik şartlı salıvermeden muaf tutulmuştu.3 yıllık denetimli serbestlik uygulamasına MİT Yasası’ da dâhildi. Bu da lehte bir hüküm olduğu için derhal tahliye edilmeleri gerekirdi.

Bu sözlerin üzerinden daha birkaç saat bile geçmeden haklı çıktı. Silivri dönüşü yolda öğrendim. Avukatlarının vermiş olduğu tahliye talebini mahkeme reddetmiş. Çok üzüldüm. Kendi kurduğu cümlelerdeki bazı “M” harflerini değiştirerek içimden “Haklısın!” dedim:

“Elinde adalet yerine kayırma olsaydı;

Çıkacaktın.

Elinde kalem yerine bıçak olsaydı;

Çıkacaktın.

Masanda kâğıt yerine para olsaydı;

Çıkacaktın.”

Şiir gibi bu ifadeler, OdaTV Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Barış Pehlivan’a ait. Gece 03’te adrese teslim bir teklifle “MİT Kanunu”nun infaz indiriminden çıkarılması üzerine Meclis çatısı altında da yankılanmıştı bu sözler.

Bunu anlamı kısaca şuydu: Mafyaya, rüşvetçiye hırsıza ve gaspçıya indirim var; ama beni eleştirene yok.Oysa bunu yapanlar, Dicle kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa bunun sorumluluğunun kendilerinde olduğunu ilan eden bir anlayışın temsilcileriydi.

KİM BUNLAR

Peki, kim mi bunlar? Karınca kararınca, kendimce anlatayım:

Kökü derinlere dayanmakla birlikte, asıl etkisini yetmişli yıllarda hissettirip, seksenli yıllarda ivme kazanan bir hareketin çocuklarıydılar. Devrim için yola çıkmışlardı. Fakat onlarınki, diğer devrimlerden farklıydı. “Halk” adına değil,“Hak” adına yapılacak bir devrimdi bu.

Beslendikleri ana kaynak 1928 yılında kurulan“Müslüman Kardeşler” (İhvan-ı Müslimin) hareketiydi. Bu,“İslam’ın sadece bireyin kişisel ibadeti veya cami cemaati ile sınırlı olamayacağı, ülke siyasetinde, sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda da egemen güç olması gerektiğini” ileri süren bir hareketti.

Ancak Marx ve Engels gibi iktisadi ve sosyal hayatı birlikte hamurlayan köklü ideologlardan, işi pratiğe dökecek Fidel Castro ve Che Guevaralar’dan yoksun olduklarından,deneme yanılma yöntemini esas aldılar. Sol cenahın kahramanlık hikâyelerinin bolluğu karşısında, onlarınki sadece“Sahabe”ile sınırlı kaldı.

Bütün okumalarını dışarıdan Seyyid Kutub, Hasan el Benna gibi Mısırlı, Mevdudi gibi Pakistanlı, sonrasında ise İranlı düşünür Ali Şeriati üzerinden yaptılar.“Yoldaki İşaretler”,“Risaleler”,“Kur’an’da Dört Terim”, “Dine Karşı Din”ve “İnsanın Dört Zindanı” gibi eserler başucu kitapları oldu. Okudukça da dallanıp budaklandılar.Zira aralarında net bir fikir birliği hiç bir zaman oluşamadı.Humeyni ve ekibi ise kısa bir süreliğine özlemleri oldu.Sünni/ şii ayrımı ise tam bir kabule engel teşkil etti.

Onlara göre dünyadaki sosyal hayattan, ahretteki sosyal hayat lehine feragat etmek gerekirdi. Bu yüzden de “bir lokma, bir hırka” sloganları oldu. Konfor ve israf “tu kaka” şeylerdi. Gençlik yıllarında, yere serili çullar üzerindeki minderlerde ev sohbetleri yapmak onları yüceltiyordu. Sandalye ve özellikle de koltuk, birer lüks aracıydı. Televizyon mu? İlk yıllarında eşiklerinden dahi geçemedi. Eğlence bir yana, birçoğunun düğün fotoğrafları bile olmadı. Bu tür şeyler haramdı, gereksizdi ve de bu dünyaya aitti. Karşı cinsle el ele tutuşmak bir yana, buna imrenmediler bile. Çünkü öteki âlemde bunun karşılığını fazlası ile göreceklerdi. Kaldı ki aşk, kesinlikle bu dünyaya ait bir şey değildi.

Kur’an ise onlar için sadece bir takım eylem ayetlerinden ibaretti. Bunu ise “Cihad” olarak sembolize ettiler. Kur’anın içerisine girmeye çalışan kendi dindaş ve ırkdaşlarından Yaşar Nuri Öztürk gibilerine ise siyaseten prim vermediler.

YANİ FITRATLARINI YOK SAYDILAR

Dolayısıyla sosyal yaşam bir yana müzik, resim ve edebiyat gibi sanatın çeşitli alanlarında adeta yok hükmünde oldular. Bunun nedeni, daha işin başında bir kısım insani duyguları zoraki bastırma mecburiyetiydi. Yani fıtratlarını yok saydılar.

Oysa müzik ve şiir ortak bir lisandı. Yerleşik dünyevi düzene isyan temel argümanları olmasına rağmen, bunu protest tarzda dillendirecek bir Ahmet Kayalar’ı bile olamadı. Allah ve Peygamber’e övgülerden ibaret bir takım dizeleri, klavyelerden yükselen iğrenç metalik seslere boğdurmayı müzik zannettiler. Ve “yeşil pop”u hortlattılar.

Belagate önem veren bir dinin temsilcileri olarak, şiirde bile çok gerilerde kaldılar. Mısralarına sarıldıkları Necip Fazıl ve İsmet Özel gibi şairler dahi soldan transferle gelmiş isimlerdi. Arada aşkı ve sevdayı dillendirecek Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi sıra dışı şairleri çıksa da, vefa etmedi. Biri erken yaşta göçtü, bir diğeri büyük ağabey olarak onlara küstü.

Sonra büyüdüler… Çok büyüdüler. Önce iktidar ortağı olup nihayetinde iktidarın mutlak sahibi oldular. Makyavelist bir anlayışla bu uğurda her türlü işbirliğine kucak açtılar. Ardından da “aldatıldık” diyerek müttefiklerine karşı yaman bir savaş başlattılar.

Tabii elde ettikleri güç,onlara ekonomik açıdan büyük bir rant da getirdi. Getirdi getirmesine ancak devrimci ideolojilerin aksine, özgün bir iktisadi model geliştiremediklerinden, bir anda klasik kapitalizmin kucağında buluverdiler kendilerini. Biri “Anadolu Kaplanları” namıyla piyasada nam salıp üretim araçlarının birçoğunu ele geçirirken, bir diğeri makam ve mevki ile bu debdebeli hayata katıldı.

Fakat zengin olmak ile çok paralı olmak arasındaki farkı göremediler. Zira ara bir dönemi yaşamadan basamak atlamışlardı. Bu ara dönem ise sosyolojik bir olgu olan burjuvazi aşamasıydı. Çünkü burjuvazi iktidara geldiği her yerde, gerek kendine has kültürü ve gerekse üretim araçlarını ele geçirme biçimi ile tüm feodal, babaerkil ve kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. 

En büyük eksiklikleri ise burjuvazinin bu yerleşik kültürünü hayata geçirmeden, aniden paralanmalarıdır. Kısacası burjuvazinin feodal, babaerkil ve kırsal örtüsünü üzerlerinden atmadan, sadece üretim araçlarına hâkim olmak,onları “altı kaval üstü şeşhane” vari bir duruma getirdi.Yoksa başörtüsü altında tayt, yüzlerde ağır makyaj, altlarında lüks ciplerle nargile kafelerin önlerinin mesken tutulması,bir muhafazakâr açısından başka nasıl izah edilebilir?Yani öncesinde “yoksul”, sonrasında “yoksun…”

Bu yüzden de bir anda vahşi kapitalizmin ağa babaları oldular. Yaşanmamış yılların özlemi artık geride kalmalıydı. Üstelik elde ettikleri metaların da tüketilmesi lazımdı. Bunu da kendilerine özgü (sui generis) bir alan yaratarak yaptılar. Aslında tüketim yöntemleri çok da farklı olmadı. Birileri her şey dâhil parolalı israf otellerinin havuzlarına bikiniyle dalarken, onlar haşema ile güneşlendi o kadar.

Geçmişte bir düğün fotoğrafı dahi olmayanlar, çocukları için yıldızları Samanyolu’nu kıskandıracak kadar bol olan otelleri tutmakta yarıştılar. Boy boy dizilmiş hafızların eşliğinde Kur’an tilaveti sonrası “Vur patlasın çal oynasın!” dediler. Dediler de, bunun hangi dinin, hangi estetiğin potasında eriteceklerini bilemediler.

HER ŞEYİ ALTIN VARAKLARLA SÜSLEYEREK…

Dünya minimalizme ve sadeliğe evrilirken, onlar şaşaayı daha beğenilir buldular. Yola “minderdeki sahabe” mirasıyla çıksalar da “Osmanlı”nın batıya dönük devrinin tüketim anlayışı gün be gün yüreklerini çeldi. Bu yüzden sarayları taklit eden motiflerle bezeli, kadifeden ağır möbleli “saray yavrusu” villalara yerleştiler. Oturdukları site ve villalarının isimleri bile ağdalı oldu. Her şeyi altın varaklarla süsleyerek, saraylı olmanın hayaliyle “ecdâd” bağlantısını da kurmuş oldular kendilerince…

Bir yandan iş ve çalışma hayatında kadın erkek ayrımının gereksiz olduğunu göstermek için askeri okullara ve polis okullarına dahi başörtülü kız öğrenci aldırdılar, bir yandan da haremlik-selamlık uygulamasına devam ettiler.

Siyaseten makam ve mevki edinenler dahi bu çemberden çıkamadı. Lüks makam odaları tefriş etmeye çalışırken estetiği boğdular. Yere serdikleri klasik desenli halılarla beraber, zarafetini yitirmiş, kaba taklit mobilya yığınlarıyla yan yana dizdikleri uyumsuzluğu “uyum” saydılar. Varaklı kahve fincanından, ipek şala kadar bir tek kriter vardı: Göz kamaştırmak! Bir tek makam araçlarının estetiğine dokunmadılar. Daha doğrusu dışarıdan ithal ettikleri için dokunamadılar.

Kısacası, karşı cephe burjuvazinin daha çok kültürel boyutunu içselleştirirken, onlar sadece üretim araçlarına hâkim olmayı yeğledi. En çok başarılı oldukları sosyal alan ise,  karşı cephede kaçamak veya çapkınlık olarak adlandırılan bir ilişkiyi imam nikâhı süsü ile rasyonelleştirmek oldu.

Siyasal hayatlarının geldiği nokta, rayından çıkmış bir lokomotiften farklı değil artık. İçte, yer sofralarında bir tabak yemeği dahi onlarca kişiyle paylaşan dünün dava adamları, bugün birbirini yemekle meşgul. Kendi çemberlerinin dışında kalanlara karşı ise ayyuka çıkan bir kızgınlık içerisindeler. Bu öfkeyle de ağır hakaretlere varan söylemleri mutat alışkanlıkları oldu. Zira zor geliyordu artık tüm bu kazanımlarını kaybetme endişesi.

Sonuç itibariyle; dünün genç dava adamı, şimdilerin iş adamı, bürokratı ve siyasetçisi olan siyasal İslamcıların bugün sadece birkaç kırmızıçizgisi kaldı: Türban, alkol ve içerikten uzak şekli ibadet gibi… Hak, hukuk, adalet, kalkınma, refah, liyakat, selamet ve fazilet mi? Bir kaçı parti ismi, gerisi teferruat…

Yarın neler mi olacak? Deizme yönelen bir neslin bu kesim içinde ağırlıklı olduğu iddiası, yeteri kadar ipucu veriyordur sanırım.

Adrese teslim bir infaz yasası sonucunda, bugünün kaybedeni olarak görünseler de geleceğin muzaffer gazetecileri olacak Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’e kucak dolusu selamlar.

İLGİLİ HABER

Odatv.com – Ramazan Bulut

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top